29 Eylül 2018 Cumartesi

12




HERO İLE LEANDER

Conkbayırı’nda durmuş Hellespontos suyuna bakıyordum. Sıcaktı. Dalgın bakınırken yanımda ağır ağır bir gölge belirdi. Yaşlıca biriydi ve öylesine bir sesle; su bugün her zamankinden daha durgun dedi. Yalnız insanların konuşma isteklerindeki melodiye uyarcasına evet, denizde mavi değil nerdeyse siyah dedim. Bugün özellikle siyah, hatta yas tutuyor dedi. Gülümseyerek şaka mı yapıyorsunuz dedim, azıcık yüzü asıldı, hayır gerçekten öyle her yıl bu ayın tam 21’inde deniz özellikle siyahtır dedi. Sesimi yükselterek anlatmak istediğiniz bir şey var sizin dedim, bu kez o gülümsedi evet ama dinlerseniz, estağfurullah, ne demek diye yanıtladım. Ayaküstü en az kırk yıl öncesine ait şu öyküyü anlattı...
Buzağı geçidinde Kız kulesinin Hero ile Leander’i varsa bizimki de bu, Çanakkalede demir atan bir denzcilige bağlı bir gemimizden bahriyeli bir asker çanakkale postanesine gelmiş ve orada görevli bir kızla tanışmış, asker her gelişinde arkadaşlıkarı ve sevgileri artmış sonunda birbirlerini delice seven bu iki genç ayrılamaz olmuşlar ve gemi istanbula doğru hareket ettiğinde kız bu tepelrden birine gelir el feneriyle mors alfabesiyle bir uzun ubin kısa işaretlerle seni seviyorum diye ışık yakarmış geceleri delikanlıda  ondan öğrendiği biçimde  oda ışıldakla seni seviyorum yazarmış ve birgün kız gene çosene çok seviyorum diye yazmış geçen gemiye ama o sonara geçen bir gemiymiy ama gemici arkadaşlarının bu öyküsünü bilen kaptan kız gemilerui şaşırmış siz genede ışıldakla sonsuza kadar diye işaret verin demiş , ne olsa iyi meğer bir önceki geçen gemi zaten batmışmış ve gerçekten sonsuza kadar sözü böylece doğrulanmamış mı, kız gerçeği öğrendiğinde ne yazıkkı o işaretin verildiği tepeye gelerek kendini oradan deniz eatmış ve denizin sonsuzluğunda ibrböylece birleşmiş iki sevgili... 
Dramatik olduğu kadar ilginç bir öykü dedim hüzünlü bir sesle, o gözlerini kaçırarak uzaklara baktı, oradan doğru belli belirsiz bir gemi yaklaşıyor ve bende sonsuza kadar diye mırıldanıyordum...































ULUS FATİH
*
EJDER

Arka bahçede ateş soluyan bir ejder yaşıyor dedim. Haydi göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık. Duvara yaslanmış merdiven,  boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı yalnızca...  Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi...  İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o görünmez bir ejder...  Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!..  Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!..  Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilirki dedim!.. 
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes inanır dedim...)

ASPASYA

Süt dolu havuz osmanlı son bizans kızı kraliçesi, atlı yol, hamam deligği sarayburnu ceset menhir dolmen eşinen at altın yol mesihin geri geleceği ve bizans kızını kurtaracağı


BELLEK
 amenofis yazı bellek kaybı öyküsü

TANPINAR
Adem ile havva öyküsü  pierre menard harmanlıyarak

CAVİT MUKADDESİN ATI

NİTOKRİS

KISSA




















ULUS FATİH
          *
TANKALAR KİTABI

Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad verilebilir... 
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde;  büyük yapıtını bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...

Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu 5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri...  Ve belirtelim ki tankaların artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda  ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani  biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...  Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza  verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını küçümsememeliyiz;  yeryüzü öyle tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz...  Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
 “Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,  çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”  vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak; Seviyor musun?..  diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin...  Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik, ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip belirlendiği andır... 

Ve bizler imgeyiz; ya(dizeler, satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama çocuk bilemedi.  Ve tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı çocuk.  Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”

Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu,  Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen  prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara  konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu olsun...&

ULUS FATİH
22.09.2005


Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir

Broy Yayınları / 44 Sahife.








********************************************************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
         *
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************






GECENİN TARİHİ

Nesillerin yolculuğu boyunca
İnsanoğlu  geceyi inşa etti.
Önceleri o bir körlüktü;
Diken batmış çırılçıplak ayaklarda,
Kurtların korkusu.
Hiç bir zaman bilemeyeceğiz
Kim bu şekle soktu dünyamızı?
Gölgenin boşluğu için
Bölünmüştü iki alacakaranlık;
Hiçbir zaman bilemeyeceğiz
Hangi çağda anlamını buldu
Yıldızlı zamanlar.
Diğerleri mitosu yarattı .
Onu  kaderimizi dönüştüren,
Kanıksanan yazgıların anası yaptılar
Siyah dişi koyunlar ve
Kendi ölümüne ağıt yakan
Horoz kurban ettiler.
Khaldeon*`lular ona oniki tane ev verdi;
Zeno*`ya,  sonsuz sözcükleri.
O şeklini Latin hexametre*`den aldı
Ve Pascal`ın teröründen
Luis de Leon* ruhun yaralı vatanında gördü onu.
Şimdi onu hissediyoruz  tükenmeyen
Eski bir şarap gibi
Ve hiçkimse ona bakamıyor titremeksizin
Ve zaman onu sonsuzlukla görevlendiriyor.

Ya Onun var olmadığını düşünmek
Şu kırılgan şeylerin dışında, gözlerde.

Jorge Luis Borges ( 1899-1986 )

Çeviri: Erkut Tokman


Dipnotlar:

1.       Khaldeon:   Babil`de güç kazanmış   eski semitik gruba  bağlı bir kavim ve onların konuştuğu semitik dil.
2.       Zeno: Stoic okulunun kurucularından miladdan önce263- 335  de yaşamış Yunanlı filizof.
3.       Luis de Leon : 1527-1591 yılları arasında yaşamış İspanyol şair  ve ilahiyatçı
4.       Latin hexameter :  Satırları 6` lı metrik ölçüye göre yazılmış şiir formu.

























































ULUS FATİH
*
KALEMAKELAME 

Kutlu öğlede kumruların öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve sıkıntısını dağıtmak için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde oluşturduğu küçük dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana bir balık geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun ağzını kapatarak oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara doğru uçmalarına  yol açtı.
Adam gözünü karşıya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle ürpererek, loş avlunun garip hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden  korkunun verdiği cesaretle, su birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya kahve yönüne doğru koşmaya başladı. Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine benzer birinin, ters yönde koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin olanaksızlığı ve gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde, aynı sanrıyı kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır bilirdi, kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yağmurdan kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taş oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın göksel incisi yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde kaşalot biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru gelerek bir bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar denizler tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut diğerlerini silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara şimşeklerle dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç olduğu sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden yanında  kara kepenekli birinin ‘Mehdi geliyor!’ diye, hınçla bağırdığını duydu.  Bu adam köyün, us sayrısı çobanıydı.
Kararan havada, çok uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz alıcı büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam yeşili bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı yapar gibi şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti. Yıldırım yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri ortalığı kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi adam, köy imamının, bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i mekanlardan söz ettiğini anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su duvarlarını köyün çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi, ama fısıltıyla; doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları, doğuran yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama, kulağına  imamın sesine benzer seslerle garip şeyler fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve Meleye Cizire’nin şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını düşündü ve aslında yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını merak etmeye başladı.
Mahallenin arka sokağına dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının bulunduğu arsanın içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in ışığının yanıp yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor, dua, vali, kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri başka bir düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve Kifilis’in ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam öldürme arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın sürünerek yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde Kifilis’in  düşürdüğü  bir senet buldu ve senetteki imzanın kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda dağılmıştı.
Kifilis içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail, Kifilis’e yaklaşıyordu, köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu camdan dikkatle baktı, biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt gibi sözler ediyordu.  Ortada bir meclis vardı ve şiiri okuyanında kız kardeşi  olduğunu görüyordu, soluğunu güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye varmış gibi elini kaldırıp indirdi, zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün, saat, dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka bir ölçüye tutsak olduğu, vatan değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini ateşlediği o an...

Şey dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü rüyalar, kabuslar görmüştü ve Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına saplayacakken uyanmıştı.
Çocuk okula gidecekti ve beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde portre olan kalınca bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin yemeye çalışarak ayağa kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı. Arapça ve Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula giderek öğretmene okul binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup olmadığını sordu. Öğretmen tek bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.



(2)
Öğretmeni hem dinledi hem de her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki bozuk paralarla oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül kokusunu bile tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini rüzgara vermiş ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her köylünün vazgeçilmez eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde kendi benzerlerini ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir duvarın dibine sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes başkalaşıyordu da kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir çocuk yanından geçti, dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman olağanüstü bir şeyin olmadığı kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde olabilirdi, yandaki çarşının pazar yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç, tebeşir, tahta, çeşme, işkembe, kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara dalarak köyün ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli bir göl vardı orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı  bir yolak üstüydü göl. Güneşi gözünün çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve şeytanlara inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı, neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor, ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir alem vardı, başka ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı, öfkeli yada ahmakçaydı, neden eşyanın  tutsağı olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan öteye gidemiyordu; yaşamı neden, neden anlayamıyordu.
Cebindeki usturayı çıkararak gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez göle bakarak, acıkan işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla gerçek yaşamdan ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye, yaşamın cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi bir şey kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü soyutlamanın bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir davranış, acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine yaklaşacak, metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı başkasına vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur sen al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep daha uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’

Ağustos ayında köye gelen cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart yada mayısta da gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de söylediğine göre daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı, siyah bir kağıtla oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu. Fidanların arasından geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup karnını doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada kalsın dı, çoktandır küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir yemek mutlulukların en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak lambası, barut, loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler, pizzalar ve körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller, papatyalar toplayıp aralarına akasya sıkıştırarak  demet demet satan bir çingene düşledi.  Sabahtan bu yana, usu mengene gibi sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse, yenilenebilseydi.

Kiremitlerin üzerinde uçan bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu, umutlandı, az ilerde  yağmurun kabarttığı mantarların doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken kuş gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf ezmesini, panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi, fistan giymeyi ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı, ağzından kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız uzaklaşırken, onun gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını ıspanağa, kalçasını lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve salınışını maydanoza benzetti.

Uzaklarda ovadaki şoseden bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla doğrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir muştu böceği diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın kıyısından dolanarak uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın ortasında  seçilmez hale gelip birden imi timi bellisiz olup, yitip gitti.



(3)
Silgi adam küçüklüğünde -onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine imlediği konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş  bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri, bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler, ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler, transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler, vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları, telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise hayalleri, deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı sözlü konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp yaşamlar.
Moteller havuzlu mudur diye sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes olacağım diye lafa karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak. dinlenme odasında spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten gelen Olimpos gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl yapmıştı hepimizde tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında; ‘Taşın toprağın altın/ Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’  yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:

ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
                                      seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi anlıyorum ki baya güzelmiş  bu yarım şiir, kim bilir o kız  nerelerdedir...
Blucini yırtık giyerdi  ve cesurdu, blöf yapmasını da çok severdi kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına, yolda en afili olanımız oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke dolaşmaktı, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını bilmez öylece yüzüne bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar sonra bir barda kaşıkla ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok gerisinde bir yaşam sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside kötüydü, ağzından kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri, otostop yaptığını söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank gibi şişmiş, paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat olmuş, ne idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem üzüleyim, yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip teokratik, monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O kızın adı Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.

Silgi adam, çocuğun okulunun  bitme saati yaklaşınca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde beklemeye başladı, uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu dağlar, yüzyıllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar, Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda buradan gelip geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski atalarını daha çok seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup, gerçekten özlenenler, bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı. Nede olsa  ötekilerin; yakın geçmişin, anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada buluşamıyorlardı. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile kalmayan bu atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut tabutları, solgun sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri seviyor olmamız belki bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve kucağı açıktır ve kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa yol açmayacak kadar ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep kalplerimizdeydiler. 


(4)
Böyle düşünüyordu silgi adam ama dağlardan doğru kucağında  Karya kartalıyla inen  Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev adımlarla tam okula doğru yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu, ceylan derisi tulumundan su içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına gelerek; kentlerinizdeki gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarınızdaki otomobiller hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuş gibi başını sallamakla yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı bir cesaretle, bu yüzyıllar ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden daha mı insanca olduğunu söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu erdenlikle sormuş gibide gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanıtı ütopyalar, geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla sayılacak kadar azdı, görece bir olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası, zamana, mekana ve levh-i mahfuza sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı, oysa giderek en iyiye doğru yol alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam tersine istemler karelerle küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi, diyesim, istemler geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler aritmetik dizide kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek var mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha  mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey bizim zamanımıza duyulan özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın tanıtıdır, insanoğlu, sizin yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki kadar ölmedi, umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin- kendine karşı artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol açmıştır.
Silgi adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki sanıyı ve gerçeği değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde yanıldığınız kesin oda şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Silgi adam şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince,  Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den, Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduğu sürece ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve oturduğu bankın üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.

Çocuğu elinde bir pasta dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı, çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı gibi açıldı ve içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla oynamayı düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda, köpüklü yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler yapan bir adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların ve düşlerin yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı bira şişesi görünce gerçekte, plastiğe geçişin  kaynağının da  yaşam olduğunu kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp eni sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı  yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu tuttular:
‘Şu uzun gecenin gecesi olsam

Sılada bir evin bacası olsam’

diyordu türkü.

Evde silgi adam zavazinga kasasını açarak  öte beriyi onardı, çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü meyvelere yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya özendiriyordu,
peçeli hanımı ev işlerini yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin hurisiymişcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu tuhaf insanın, güneşin doğup batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden hoşnut kalarak, yaşayıp gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak günün yorgunluğunu attı, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki yalnızlığı bir ölçüde azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama konuşma isteği duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak uyuklamaya çalıştı, adam kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler mırıldanıyordu, bravo diye bir söz çıktı ağzından, bankalar, bombalar, piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalıştı, onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı, pantolonunun takılan kancasını çıkarıp düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa uzandı ve uyudu. Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu, İtalyan parlamento binası önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla Barbaros’ta kendisine destek verenler arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye benzer biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına olayla ilgili yorumlar yapıyordu.








(5)
Fellini filmlerinden çıkma kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman televizyon muhabirinin kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp kahkahalar atarak her şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve frapanlıkla ortalıkta dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara yaklaşarak hermafrodit olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu, biri bütün hay huyun ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye aldırmadan onarım yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini söylüyor, patent patent diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az ilerde onu tutuklarken, göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan biteni  sessizce izliyor, şarkıcıyım, gazino arıyorum diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir sporcu mihaniki biçimde kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her gördüğüne paso gösteriyor, fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı tüm olan biteni -uçan sözü bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema yıldızı villasından el sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida saplıyor, bir palyaço, yüzünü gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan bir gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir kadın boğazından asılmış sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor, ağzından salya akan biri de peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki etlerle- herkesi yemeğe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto oranlarını anlatıyor, postacıysa olay yerinde olanlara mektuplarını veriyor, bir jandarma güruhu herkesi çembere alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği mandalinayı yiyordu. Papaklı bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaşırım, iskelede sevişirim diyerek, çikolata ısırıp, tekvando gösterileri yaparak, otobanda hız yapmayı severim diye ekliyordu.

Silgi adam uyandı, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek, sobayı usulünce söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda yeşerir, haziranda toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının olağanüstü bir beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku yayıldığını düşündü. Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu söylemişlerdi. Sonra gene yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandırıldığını, ağzına Kiler balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalıştıklarını ve bir hipopotama dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron yuvalarının içinde batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak gidiyordu, güneş silik bir noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek gittiler...
...
Büyük yazar pandantif kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok, deneme değil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu dilerse anlayabilir diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez arkasından koştukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri ant uyarınca, atılan her adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar yaklaşabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek, asla bana ulaşamayacaksın, her uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi. Yazın heveslisi  büyük bir oyuna geldiğini  anladı. Ama hiç ummadığı bir tansık gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı, dokunduğu anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye büyük yazarın sembolik dev gölgesi kalmıştı...
...
Büyük yazarın tilmizi olmaya özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından taş döşemeye düşüp  ölmüş, tabağında duran tırpana balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi adamın garip öyküsü böylece        bitti.   &


ULUS FATİH
*******************************************************************************************














































 


DÖRTLÜK
Ah şu dünyaya geldim geleli
Dilimde yandı gözüm perdeli
Ne zaman geldim gidiyorum işte
Yaşiyorum amma sen gel bana sor


ÜÇLÜKLER

Ağaçlı yolda
Güneşin saklambaci
Sararan yapraklarla

Tan alacasında
Pars gözü mü yanan
Minik nar çiçeği mi

Ayvalar göverdi
Güz demeden
Kış hazırlıkları

Aylak böcekler
Konuyor yamacına
Mavi kır çiçeğinin

Yol boyunca fesleğen
İlk tanın buğusunda
Tutsak almış dereyi

Köylü ile eşegi
İğdelerin altından
Geçiyor Midas gibi

Eğreltiler rüzgârla
Sevişirim sanirken
Öper komşu çayiri

Düşlerin tanrisiyla
Bakar uzaklardaki
Karaca aydınlığa

İncirler öyle dolgun
Üzümler öyle olgun
Kış korkusu kalmadı

Kerberos’un tiz sesi
Dikenli yamaçlarda
Ürkütür keçileri









ÜÇLÜKLER

Dağın doruğunda
Güvercin gurultusu
Otlar dökülen su

Kurbağalar
Yaz geldi öpüşüyle
Ötüşüyor gecede

Daracık girintide
Birbirinin aşigi
İki yayın balığı

Arı vızıltıları
Yayıyor kokusunu
Payam açıklarının

Yeni açık cevizin
Buğulu yaprakları
Esritiyor kırları

Çan sesleri geliyor
Kara ay altındaki
Saklı dereden

Çiğlerin serpiştiği
Tümsekteki menekşe
Isınıyor güneşte

Şurada akintida
Kımıldayan gölgeler
Pırıldayan şeyler

Karla kaplı ova
Uzayan sessizlik
Çınlayan karga

Masmavi çiçeklere
Kondukça yusufçuklar
Dener kanatlarını









ÜÇLÜKLER

Yağmurda gökkuşağı
Bir çelenkle süslüyor
Gümrah ovayı

Üveyik sesleriyle
Yıkılırken düzlük
Birden sessizlik

Çocuklar sokulurken
Serçe dolu bağ evine
Sepeleyen güz yağmuru

Kuyudan su çeken kız
Keten çiçeği kırlar
Ortalık sessiz ıssız

Kül renkli havada
Dönüyor kırlangıçlar
Çığlık çığlığa rüzgâr

Gecenin ortasında
Yabanıl kuş ötüşü
Şangirdiyor raflarda

Güz ikindisinde
Yaprakların püfürtüsü
Yalnızlığın yol örtüsü

Mavi sümbül kokusu
Bulutsu kelebekler
Taşlarda yankiyan su

Cevizli yolda
Uzayan gölgeler
Kımıldayan şeyler

Sessiz serin şafakta
Avcının çıtırtısı
Düşlerin Anka kuşu









ÜÇLÜKLER

Ruhum darmadağın oldu
Leylakların kokusu
Yola sarkınca

Akasyalar açarken
İncilere öykünüyor
Eşikteki sari kiz

Kasımpatılar soldu
Saçaklar karla doldu
Rüzgâr kapı çalıyor

Oğlan bulunca dengini
Yamaçlarda bahar
Döktü yedi rengini

Ufukta kara bulut
Havada göçmen kuşlar
Bu gelen güz yağmuru

‘Bu Satürn gecesinde’
Çılgınca sevişiyoruz
Leda’nın mahzeninde

Asmalar salkım saçak
Kuşlar çiglik çigliga
Güzde gelip geçiyor

Ruhun fırtınalarını
Sümbüller karanfiller
Nasılda dindiriyor

Nar çiçeğe durunca
“Sönüyor alkanatları
Gün batımının”

Serçelerin çığlığı           
Güldürür derelerde
Yaban mersinlerini











DUYUMLAR

I
“İğneada’da bir balık kartalı öldü.”

(26 Temmuz sabahı  Suomi’de, ormanlar içindeki bir
gölden havalanan Balık Kartalı’nın (Pandion hallaetus)
dün İğneada’daki sazlıklara doğru süzülürken; tepelerdeki
elektrik tellerine çarparak öldüğü, cesedi bir çiftçinin
bulduğu, kuşun kuluçkaya yatmak üzere sıcak bir  ülke
ararken, utku içinde Anadolu topraklarına girdiği belirtilmiştir.)  

II
“Boz Ötleğen ölü bulundu.”

(15 Eylül Salı günü öğleden sonra, Manyas Kuş Cenneti’nde,
bin bir renkli kuş arasindan Arap yarimadasina dogru uçan
Boz Ötleğen’in, 22 Nisan gecesi İsrail askerleriyle Filistin’li
milisler arasında çıkan çatışmada öldüğü, cesedin terkedilmiş
bir taş  ocaginda  bulundugu bildirilmiştir.)

III
“Saz Bülbülü yaşamini yitirdi.”

(4 Eylül’de Cernek istasyonunda halkalanan nazenin bir Saz
Bülbülü’nün,  geçtiğimiz gün, Kahire yakınlarında  vurulduğu,  
Kefren’e doğru  kaçmaya çalışırken;  piramidin   yüreğine  
düşerek  öldügü ögrenilmiştir.)









 KAFKAFONİ

Kralın haberini bekliyoruz.
O kraldan ayrılmak üzere.

Kralın haberini bekliyoruz
O koridorlarda.

Kralın haberini bekliyoruz
O sur dışında.

Kralın haberini bekliyoruz
O kırlarda.

Kralın haberini bekliyoruz
O kente girmek üzere.

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!

Kralın haberini bekliyoruz...































KISSA
                                                                                                        (02.01.2005)
Öldüğüm günün ertesinde Zincirlikuyu’daki mezarlığa gömülmüştüm. Aradan zaman geçti, metropol öylesine kalabalıklaştı, gökdelenler öylesine çoğaldı ki, büyük kentte bizlere yer kalmadı ve bu ölüler evinin; her şeyi bilen siyah gözlüklü, boyunbağlı yetkililerce kaldırılmasına karar verdiler. Hepimiz üzülüyorduk, aramızda ağlayanlarımız, çığlıklar atarak ikinci kez ölmek istemiyoruz, bizi birbirimizden ayıramazlar diye bağıranlarımız vardı. Sanki mezarlık titriyor, görünmez bedenler, yüzler, eller nerdeyse dış dünyaya fırlıyordu.
Sıra bana geldiğinde, devasa kepçe önce bir yarımı sonra diğer yarımı azgın görünüşlü bir araca yükledi. Umarsızlığın verdiği ağırbaşlılıkla yazgımı kabullenerek, yeni ölümümle tanışmak üzere yola çıktım. Aracın güçlü sesler çıkarmasına karşın son derece eski olduğunu anımsıyorum. Kimi zaman düz, kimi zaman kıvrımlı yollardan sarsıntıyla giderken, yanımdaki komşularım esnekleşen, aralık bölümlerden aşağıya düşüyor, elveda bile demeden istemlerimiz dışında ayrılıyorduk.

Yazık ki korktuğum başıma geldi, Arnavut kaldırımıyla döşeli daracık bir yoldan giderken artık bir avuç diyebileceğim bedenim, ötekiler gibi, atıkların bırakıldığı bir bidona üç adım kala savrularak sokağın ortasına yığıldı kaldı, kalanlara el bile sallayamadım. Az zaman sonra yaşlı bir kadın elinde torbalarla geçerken dikkatle bana baktı ve geri döndüğünde; yol ortasındaki tuhaflığıma aldırmaksızın, özene bezene beni torbasına doldurdu. Evi bir bodrum katıydı ve kadın minicik bahçesinde fidanlar büyütüyordu. Gelir gelmez fidanların arasına beni saçalayarak, biraz da su serpti ve sandalyesine oturup uzun süre dinlendi ve sonrada çekip gitti.

Durumu anlamıştım ve yaşadığımız evrende benim için çıkabilecek en büyük fırsatlardan birine kavuştuğumu da sezinlemiştim. Genlerimin, moleküllerimin, minerallerimin tümünü küçük bahçedeki fidanlara yürüterek sonsuzluğumu sürdürüyordum. Aylar sonra yaşlı kadın, fidanları sabırla büyütmesinin karşılığını aldığında, sofrada enfes bir yemek biçiminde duruyor ve annesini delice öpen rüküş giyimli çılgın kızının midesine eğlenceli, şakalarla dolu bir gürültü patırtı içinde iniyorduk...

Melankolik ruhlu kızının daracık bir dünyası vardı, bütün gece tv izliyor, annesine de yine evlerine benzer bodrum katındaki işinden, iletişimsizlikten, anlayışsızlıktan, tacizlerden söz ederek yakınıp duruyordu. Sabah olduğunda arkadaşlarıyla Beyoğlu’nda buluşmaktan söz etti ve saat 14’de buluşma yeri olan Tünel’e yakın bir kafeye doğru, bazen vitrinleri izleyerek, bazen utanılacak en acı gizleri paylaşıyormuşçasına mavi çantasına sarılarak yürümeye başladı.

Ama ilkyazın bu puslu günlerinde onu bir aksilik bekliyordu, yolu tam yarılamışken yıldırım düşercesine yağan bir sağanakla karşılaşınca, oradaki bir binanın kapısından zorlukla kendini içeriye attı. On dört yıldır dolanır dururdu ama ilk kez bu yapıdan içeriye giriyordu, sonsuz kafeler, sonsuz eğlence yerlerinin olduğu buralarda olağan sayılmalıydı bu. Bilisizce gösterişli, resimlerle dolu bir sergi salonuna sığındığını anladığında, ne giyim kuşamının, ne yaşam anlayışının bu atmosferle uyuşmayacağını düşünerek, sıkıntılı, dolaşmaya başladı. Ama daha yolun başında bir çarpınca uğradı, ne denli düşle dolu resimlerdi bunlar, korkunç bir özlemle aradığı çocukluğunun yüzdüğü tuvaller, renk çılgınlığı içindeki ormanlar, köyler, haykırarak takıp takıştırmak istediği, kolyesinde, küpesinde görmek istediği bir tavusu bile kıskandıracak armoniler, ruh ikizini aradığı, aşık olduğu  gençler, uzun gölgelerle dolu, ayak basılmadık yerler, kuş ötüşlerinin gizlendiği korular, karabasanlara dönüşen anılar...
Bir hayranlık ve şaşkınlıkla uzun süre resimleri inceledi, delice bir merak içinde ressamını düşledi. İlk kez karşılaştığı sanat denilen şeyin, insan ruhunun yansısı olduğunu anlayıp, yürekte açan taze gül yarası gibi yine ilk kez böylesine kucaklaştıktan sonra, birden dışarıda sürüp giden yağmurun sesi kulağına çalındı. O seslerde, gelmiş geçmiş sevgilerin, kavgaların, hayallerin, acıların, sevinçlerin büyük bir özlemle, yeniden yeryüzüne gelmek ve o olağanüstü tansığı hiç olmazsa bir kez daha yaşamak isteyen insanların, tüm canlıların sesleri, artık anlaşılması olanaksız, pişmanlık dolu tıpırtıları vardı. Bu serzenişle; hiç olmazsa bizim, yaşamın güzelliklerini, tansık dolu albenisini değerince yaşayabilmemiz için, yıldırımlar, şimşeklerle uyarmak istiyor, olmayınca da zapt edilmez gözyaşlarıyla hepimize ağıt yakıyorlardı. Olanaksız bir özlemin acı veren ninnisi, düş kırıklıklarıyla dolu yankıları ve kederli yalvarıları vardı o yağmurun sesinde...

Hiçbir üzünce kapılmadan resimleri bir kez daha dolaştı, birbirinin benzeri günler ve ağlarından ayrılmayan örümcekler gibi yaşamaktan bir an olsun uzaklaştığını düşünüyordu. Çocukluğu, ilk aşklar, düşlerle dolu anılar, gölgeler, anneler, sevinç ve acılarla dolu bu yaşamın aslında ne çok giz barındırabileceğinin şaşkınlığıyla dışarı çıktı...  Akıp giden kalabalık; bilisizce ölümüne koşan ve menderesler çizerek; ileride, metrodaki uçuruma boşalan, kara bir ırmak gibiydi. Garip bir ürpertiyle yolunu değiştirmeyi düşündü.

Ne var ki düşüncelerinin; akşam annesini öpücüklere bogdugu güzel yemekte bulunan ve az öncede resimlerini izledigi, gerçekte ölmüş bir ressamin ruhundan kaynaklanmiş olabilecegini hiçbir zaman bilemezdi!..  




















































ULUS FATİH
*
GÜLENAY

(IX)

Jesus mu bu?
Belki de Davut!

Kaya tuzu, Çerkez kızı, at hırsızı.

Serendip’ten in,
İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra Bağı’na girin!

Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.

Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis

Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.

Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşını ayda unutacak
Cebrail, Süleyman güğümünden çıkacak!


Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yil avludan çıkmamış
Bir kere çıkmış; bir adama varmış
Adam bahara varmadan ölmüş
Oda avlu içine geri dönmüş.

Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı bizimkız!

Uykumda metal köpekler havlıyor
Dere yandan Haşaşinler geliyor!

İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.

Ethem'se; döl yatağını gördü!..

Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş getiren
hayvan...


Dibek taşinda toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı


Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!


El kızı
Civar suyu
Albız soyu.

Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma

Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atildi. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf dedi
Adem’in gözü açıldı.

Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde resmi var
Üç aşagi beş yukari oda Renoir.

İmgelere inseydi İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başı bağlanır mıydı?

Hamidabat’a Medusa’yı görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm yemeye!

Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.

Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına

Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı


Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!

Daha ne olsun kız!

Daha ne olsun!

Olsun bizimkız
Olsun...


**********************************************************************************
**********************************************************************************














ÖMER CEM

Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Ve seviyor sevmiyor

Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında

Sandalye sehpa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış

Dallarda kurumuş böcekler
Yavaşça ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar

On yaşlarinda çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak

Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla

MART 2000

Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor

Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıs diyor

Issız adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı

Küçük ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine

Deniz dibinde kaplumbağa
Kayaların arasında
Sessizce yürüyor

ÖMER CEM- 2005

Gece karanlığında
Denize vuran ışık
Ay ışığı

Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Seviyor sevmiyor

Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında

Sandalye masa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış

Dallarda kurumuş böcekler
Gecede ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar

On yaşindaki çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak


Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla




Çiçeklere yatıyor bir kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor

Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Su- Herkes izliyor


Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batiyor


Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava kararıyor


Güneş batmakta
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi duyuluyor-uzakta


Ovaya bakan kız
Şaşiriyor
Ova neden yeşil


Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda











































































































ULUS FATİH
*
GÜLENAY

(IX)

Jesus mu bu?
Belki de Davut!

Kaya tuzu, Çerkez kızı, at hırsızı.

Serendip’ten in,
İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra Bağı’na girin!

Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.

Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis

Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.

Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşını ayda unutacak
Cebrail, Süleyman güğümünden çıkacak!


Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yil avludan çıkmamış
Bir kere çıkmış; bir adama varmış
Adam bahara varmadan ölmüş
Oda avlu içine geri dönmüş.

Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı bizimkız!

Uykumda metal köpekler havlıyor
Dere yandan Haşaşinler geliyor!

İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.

Ethem; döl yatağını gördü!..

Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş getiren
hayvan...


Dibek taşında toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı


Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!


El kızı
Civar suyu
Albız soyu.

Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma

Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atıldı. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf dedi
Adem’in gözü açıldı.

Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde resmi var
Üç aşağı beş yukarı oda Renoir.

İmgelere inseydi İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başı bağlanır mıydı?

Hamidabat’a Medusa’yı görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm yemeye!

Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.

Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına

Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı


Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!

Daha ne olsun kız!

Daha ne olsun!

Olsun bizimkız
Olsun...


**********************************************************************************
**********************************************************************************




ULUS FATİH
*
HERAKLES’İN AĞLAYIŞI

Arian'da gelmedi
aşağıda sümbüllerin olduğu yerde özlence yatar
buz gibi eserdi rüzgâr bayırda.
Renkli geyikler tırmanırdı göğe çatal boynuzlarıyla
ak bulutlar arayıp dururdu, düşler ülkesini...

Zehirli çiçeklerle doludur dünya
altın rengindeydi sular ama
-çığlıklarla geçerdi aralarından Ferhat
soluksuz ve nar çiçeği göğsüyle
uzak bir doğuda-
kahredip gitti Marat! ..

Uzun güneşler batardı orda,
-durmaksızın-
aldatan ve batan uzun güneşler
ve solup giderdi büyük arayış.

Saydam sunaklardaymış barışın senfonisi
öte gezegenlerdeymiş şol cennet dünya






 Ama, gene de düşerdi tozlu yollara
sevinin dağlıları
süsenli Nereidler
-yılgınlık yoktu-
Düşerdi tek başina 'asasız Odysseus'
büyük sabrıyla
ak alnında kara yazısı
uzakta Lesbos adası parıldasa da! ..

Tenyalar, tirişinler dolardı inanına en güzelimizin
her biri Yunus'tu ki,
ufuklarında çıyan
ağular Abydos'ta
bıkmadan Lethe'yi aradılar.

Ve eridi giderek Pan'ın flüt sesinde çağıldayan sesleri
öldü sevileri,
tenleri,
yürekleri,
yitip gitti İkarus'lar
sağır uçurumlarda
kül olup gitti hep, Zümrüd-ü Anka...

Ülküsüzdü şafak kuşları orda
kanat çırpmazlardı
asmalarda yalan çiçeği
sümüşürdü salyalı salyangozlar

Bir yurtluk ki;
kırmızı tavuslar öterdi durmadan
kırmızı sesler, kırmızı horozlar
tümü çok uzaklarda...

Ve artık,
çıkagelirdi ormanlar içinden bir zalim çocuk
radyo getirirdi kucağında
sorardı peltek diliyle amansız:
Nerede düşler ülkesi anne?
Hani nerede?

Metal aynaysa:
-Maçetaları çalardı! -
çalardı gök bir ayışığında
kara bir Gabriel Garcia Marquez'i.
Kan sızardı durmadan '..tiago Nasar'lardan
yürekleri apaksa da
'Kuzeydi Amerika! '
'Çanteist kiliseler genositli sayrıdır-

Ve konçitalar, diz kırarak sorardı yeni urbalılara
Hani 'Yürüyen ayı' nerede?
Nerede Mohikanlar?
Nereye gitti onlar?
Hani nerdeler şimdi? ..

...Baybars askeri mi çiğnedi
Hani Kanula şehri? ..

Ve derdi ki:
Meme versek bir öküze,
dirilir mi artık güneşin çocukları
dirilir mi Amon-Ra
dokununca toz olurdu mermer kolları...

Yüzyılın çocukları:
kül oldu Guernica!
-Heinkeller görünmez-
Tepelerin demir kuşu
o görkül cadı
köy üstünde bir karış yerden uçardı! ..

Eyy erenler, erendizler, ermişler
Götürün!
kartalların tünediği kayalara gömün beni
-ışık görsün gömütüm! -
uzaktaymış güneş ülkesi
uzaktaymış ütopyalar
Campanella! ..

Götürün!
'iri gözlerimde keder kılıcımda hüzün'
Nedensiz cesetimle yatarım orda,
Kaplansız
Novasız
Sevisiz! ..
Uyur kartallı kulede
Uyur yılanlı burçta
kendini,
uyur.
Uyur sonsuzluğunu...

Arian'da gelmedi!
seviyi öldürmüşler
öldürmüşler seviyi diyordu.

Ve bir zamanlar İda'da yaşayan,
Mavi atlaslı Herakles:
Şimdi Bergama'da bir lâhitin içine sığmış
-ruhu uçmuş-
Hades'e iniyor,
delik deşik tahnitli ölüye ışık sızmış
sessizce
ağlıyordu...&


**********************************************************************************************************************************************************************************************

































































ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşilaşsam, aninda bozkir güneşi yapraklari şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşagi geçen, Kibele’yi bile kiskandiran gözlerine bakarak şu dizeyi mirildanirim: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasil bir şey ki, her ani şiirle yaşayan insan nasil bir insandir?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doguyor, büyüyor, agliyor, gülüyor, mülkiyetin kirbaç izlerini sirtinda taşiyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapiliyor, dogdugu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakinlarini yitiriyor, hükümetler degişiyor ve kimilerimiz zamanin ve ölümün baskisi altinda yaşamin anlamini ararken, tutkuyla sarildigi şiirden bir türlü ayrilamiyor, onun büyüsüne kapilarak, yaşamini neredeyse şiire adiyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye deger!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldi mi ki?.. Çagimizin iletişim kolayligi, iletişim zorlugunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dedigimiz nicel çogunluk artarken, şiirin nasil olmasi gerektigine us yoran nitel azinlik birden gerçekte şiirsavar diyebilecegimiz bu kalabaligin kuşatimiyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşmasi gereken şiiri egip bükerek kimliksizleştirdi ve marjini bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamin geçiciligine elverirse de, bir gün ona sirtini dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanin kederini çarpiştirir ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşilmasi güç, zorlu çabalarin ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çikamadigi Akheron’da (Cehennem Irmagi) bulur. Amaci ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildigine genişleterek, ölümü (zamani) sanal biçimde de olsa öteledigi içgüdüsüne kavuşmaktir.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anilari, yaşamin öylesineliginde unutulup gidecek anekdotlari, kişisel çagrişimlari, zamanin yokedici kozasindan kurtarmaya çalişan, aceleci bir ruhun, yalin, yankisiz, alçakgönüllü dişavurumlari... Şiir nedir diye tanim aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalişmaliyiz, onun okyanusundan içerek ona katilmaliyiz, yoksa şiir agaçkakandir der ve renkli, güçlü, türevlerine karşi sevecen bir canliya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çikabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapitin, gelecegin geçmişinde de varolup olamayacagini; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazin eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabini okurken yüreginin çirpintilarini duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazi ise, düşlenebilen şey; tanri biliyor ya bu gümüş paranin turasidir!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşindan aldigi notlari / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamin şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                            
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanin içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                      
                                                                                             ULUS FATİH * 15.08.2003  
Elif Sorgun / Şiir Buluşmasi / Güldikeni Yayinevi / 72 Sahife



DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. Ilki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikaligina ünlü olacak demişti, eger 2003 yilinin Dersaadet’inde yaşamiş olsaydi, gelecegin artik geldigini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savi da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kimildamadan konuşan dudaklar, usdişi makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlinin sui generisleştigi böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var midir?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancilaşti ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artik yaklaşamiyor bile, çünkü biz onu aşmiş bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşim olarak düşünmemek gerekir, yüzyillarin degişiminin, günümüzde yillik ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebilecegi bir düzeye erişmiş oldugumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örnegin, yarin medya devleri Mars modasi veya Tunguska adi altinda yeni bir imaj çagi başlatarak, gündelik literatürü kökünden degiştirip, bizleri yeni bir çilginlik kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalim ama gene de, sonumuzun ne olacagina ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkin görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmiş sevgi dolu anilarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için ugraş veriyor, yaşlaninca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir paradoksla gençligimizde gelecegi, yaşlaninca da geçmişi yaşamak istiyoruz.


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta krali Menelaos’un karisi Helena’yi kaçiran Paris, Truva savaşinin başlamasina neden olur, yaritanri Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldirilip yalnizca topugu açikta kaldigi için, topugundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafindan öldürülür. Güzellik yarişmasiyla başlayan olaylar Truva’nin yokolmasi ve savaşa karişan tüm taraflarin başina binbir türlü felaketlerin (Ithaka’nin kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanir. Hektor’un, babasinin gözleri önünde 14 kez surlarin çevresinde sürüklenen cesedi ve adi Hiçkimse anlamina gelen Odysseus’un çektigi çileler savaşin kör ozan Homeros tarafindan dile getirilen diger çarpici olaylaridir... Borges’in bir öyküsü şöyle bir aniştirmayla biter: ‘Homeros olmuşlugum vardir; yakinda ‘Hiç Kimse’ olacagim Ulysses gibi; yakinda ‘Herkes’ olacagim; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşki, erdemi, kötülük ve kindarliga çevirmede insanin üstüne henüz başka bir varlik yok diyebiliriz. Ölümü ve aciyi destanlaştirarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nin kutusundan yalnizca  umudun çikmadigini söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dedigimiz efsane, yaritanrilar, çoktanrililik gibi saggörü, aslinda o günün toplumunun başini agritan bir anlayişmiş.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpegi görmek için suyun derisini kaldirirken ayin altinda yuvarlak başli dag horozlari ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anilar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adli öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlik, bir kirikligin, dag başinda şiriltilarla sizisi içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu ugurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşlari / gene varirim düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başimin agrilari / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pinarindan bir avuç içsem / Can verir mi artik kuytudaki mersinlere serçeler / civildar mi gün işigi gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artik beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarim kalmişsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                         01.09.2003

Evet Aşk-Dünyanin En Güzel Kadini / Öykü /
Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife






























      ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”

‘İyi bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sirbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayip sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularini Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nin dikkate deger bir yaklaşimi var; bilimin sanatin bir uzantisi, kesenkes onun bir parçasi olduguna inanirmiş. Bunun üzerinde düşündügünüzde son derece anlamli olmasi bir yana Tesla’nin ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insani oldugunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlariyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’in veya Oppenheimer’in bu konudaki pişmanliklarini biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dali asla ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatin yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, bariş ve kardeşliktir sanatin amaci, hiçbir sanat performansi olmasin ki ölüme çagri, zulüme davet içersin. Tesla’nin birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarindaki manyetik kuvvetle yakmayi başarmasi, bilim alanina “Çin’de bir kelebek kanat çirpsa, Florida’ya kar yagar” öngörüsünü armagan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örnegin; köşe başindaki bir market veya bakkal bir yerde yaptigi hizmetin sanatsal bir yönü olduguna inansa, sattigi gazeteyle insanlarin estetik duygularini geliştirmesine katkida bulundugunu düşünse, onlara ulaştirdigi gida maddesinin saglikli ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri oldugunu  kabullenip, satimi içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptigi işte bu tür duygulanimlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayip bitirse, sanirim dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barişin birligin yaşamimizdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlik tarihinde alişilmadik, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mi?.. Bilgi ve görgülerimizin alişkanliktan öte, inaksal formlara dönüştürdügü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden degişemez mi?..Tesla bilimi sanatin bir uzantisi gibi düşünür ya da görmek isterken, inaniyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygilarindan ötürü bu gerçelligi yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .

Ama işte bu tür yaklaşimlar yerini günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hirsina birakinca, şiddet kolaylikla vahşete, kâr hirsida; salt kâr (kazanç) hirsizligina dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratigi, dilenirki  birgün içimizdeki şiddet genini denetler, kültürel bakiş açimizi da Tesla’nin özlemi gibi salt sanatsal donanimla yogurarak belki tanrinin bile başaramadigi “Bariş’i” yeryüzüne egemen kilabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /           
ve fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım / dünya benimdir’.                                            
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. /
Anne ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne... benim annem kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&

                                                                                                                 ULUS FATİH
                                                                                                                    18.10.2003  
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi /  72 Sahife


‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞIIRIMIZIN UÇARI PRENSI
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi  aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.

Bir şairdi Ercüment Uçari, ama az konuşur olmak nasil insanlari tuhaf bir gizemle sarmalarsa, Uçari’nin şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşilmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandir kimsenin pek ilgi göstermedigi ancak özel bir yaklaşim, eleştirmen veya yazin tarihçilerinin üstünde oturup düşünebilecegi analitik bir çabanin anlaşilir kilabilecegi bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayali, her sözcük kendi içinde bagimsiz bir düzenle digerine ulaniyor, dizeler böyle akip giderken, Beykoz’dan Paris’e, oradan çocuklugun bir imgesine ve oradan uzaysil bir simgeyle çevren dişina çikarken yine örnegin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu. Abartiyor sayilmazsak hiçbir şiirinin başladigi ve bittigi düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akişi ya da otomatik metine baglanmiş mekanize-motorize sözcüklerle yaziyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel bir amaç taşimadan, çagrişimdan çagrişima geçen, dizelerinin son derece öznel sürüklenişinde, hiçligi ve hepligi dişlayan bagimsiz ve öyle ki bu Ercüment Uçari şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşimla dünyamizin, letrist akimindan bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini harmanlayip, duygu ötesi; düşkiran bir sonülkü’nün peşinde akip gidiyordu... Ve öylece de veda etti gitti.

Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazilmiş olmasi en şaşirtici yaniydi, bu gizem ancak yazi ile gerçekleştirilebilirdi. Insan kendisinin tutsagi sayilabilecegine göre; Uçari şiirsellige bu denli uzak bir şiire neden baglanmiş olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dişa vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin digerlerinden ayrilmasini, ilk bakişta adinin, saninin sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazinsal ontolojisi, ‘sigmazlik gerçegi’ karşisinda, gerçek, gerçeküstü, letrist, dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayişini olmasi gerekenden çok uzaga, olmamasi gerekeninde pek yakinina düşürebilir, bu ikisi farklidir. Bu öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayisiyla bizim büyük şiir dedigimiz her şiir aslinda insan anlaginin sinirlari içinde bir algiyi karşiladigi için bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayilabilir. Çünkü sinirlarimiz dişindaki her şey katiksiz bir anlamsizlik ve determinist kavramin dişinda sayilacagi için insani sayilmaz, bu şiir içinde böyledir.

Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak etmektedir.                   


Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.  

Onun  tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’  kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’

İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli / istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs / üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri / ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının / dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar / iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına / boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı kasketine’ 
 Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister  tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.

12.11.2004
ULUS FATİH


*******************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
FAİK BAYSAL  ve  SARDUVAN

(-Söyle  köpek  bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli? -Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..) 

Faik Baysal yaşamini yazina adamiş, yaptiklarindan dolayi bir kişiden ya da kurumdan bir şey ummaksizin, sessiz, sakin yaşamiş, öldügünde bir yapragi bile kimildatmamiş, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir ulu insan, bir ulus insani. Onu yakin bir geçmişte yitirmiştik ne yazik ki...  
Kendisiyle birkaç kez karşilaştim, aramizda siradan konuşma dişinda hiçbir şey geçmedi, bir yazar olabilecegi en son düşünülebilirmiş gibisinden, her an her yerde görülebilecek türden bir insandi. Ama onun ayriksi yaninin bedeninden degil, kolayca kavranip ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandigini kisa süre sonra anlayacaktim; ne zaman? Ta ki yazinimizin kendisi denli siradan görünen, tanitimsiz, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romani Sarduvan’i okuyana kadar.
...İşte Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını noktaladı ama Diogenes için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda yıldızlara karıştı. Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin belleğinde yaşıyor ve yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini bildiğim için onu -ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan bir borç gibi tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.

İnsan kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını daha iyi kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir şey. Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın insanıydı.
Yapıtlarından Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı (şaşırtıcı yanı da bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam yanmış ya da kaybolmuş. Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal bir şey, ama yazar gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden kurgulayıp, yeniden harfleriyle buluşturmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt yazarın çocuğudur dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen yaşlarda ‘kader ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan geçmeyelim, yaşam sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir biçimde dile geliyor. (“Burda gömülüyüm ben, minik Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç yaşımı doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi. / Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu, göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine canalıcı bir önemi vardır.

Sarduvan aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi gerçek adı Serdivan. Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama sinemadaki Yeni Dalga akımı gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan ilişkisine de değinen, bunu bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana da yayan, yoksul, erdemli, tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin, dünyada yaşadığı umarsızlık ve hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen katlarla işlendiği, ağırlıkların birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt. Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların asla bir endikasyona yol açmadığı, törpülenerek işlendiği bir saltık roman. Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin Arkadaş Islıkları, Jack London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse Sarduvan’da o. Bunları anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin ‘kadirbilir’ bir dönencesinde yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum. Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan, yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki hiçliğinden (umarsızlığından) kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?.. unutmak -bireysel midir!-) düşte yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin yanında, değirmenlerin, harmanların, ortakçıların arasında  ömrü yitip giden ve umudun düşünülüp, tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya karıştığı dahası yok olup gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca açlığını giderecek, yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü, yaşadığı anı kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence altına alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy yaşamını bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın salt yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek için çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti, değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.

İşte Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir roman. İnsanın, insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan uzak, bu olanaktan yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir mi, sevilebilecek, düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende yansımadığı bir beden, bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük ayrılıklar da bunu yaratıyordur ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve yapayalnız bir köylünün ovaların sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır hayvanlarıyla yazgısını paylaşan, gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları beklemekle geçen günlerin, bir örümcek ağında örülü zamanın, güneşin yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı çıtırtısı, börtü-böcek çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın, taşrada en umulmadık atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir insan nasıl düşleyebilir diye şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya koyabilene aşk olsun!       
Sarduvan, son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını Matissevari bir kadın tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek uymadığını, hep bir Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında Çalışanlar’ının daha uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.

Kant her gün evinden saat beşte çikar komşulari da ona bakarak saatlerini ayarlarmiş, Sarduvan ve Faik Baysal’in yapitlarina bakarak yazin gönüllüleri sanatsal kadanslarina ayar yapabilirler...
Sartre olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın konusu eskil, dili geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir artık, ama şimdiki zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek, geleceği de ancak o denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı ancak görünmeyen geçmiş sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve gelecekteki geçmişimizi böylece görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez yaşamak’ Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi, tinsel anlamda onu andıran, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın dışında sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı kalan zamanda ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak istemez misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para kazanırsın, kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş, adam, bütün balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele geçirirsiniz, paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık yorulmaz-çalışmazsınız bile demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı boynunu bükerek, arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da sevişirsin demiş!.. 
Ölüm yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı, Rezil Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun pek bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini okuyalım derim;

“Gül doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, / Kapıda, buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor Mayıslar’dan / N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak uyumak, toprak uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların yakamozunda çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek doğmak, çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza sızıları, / Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın asmayın yeşilleri kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, / Düşlerde kırık, yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı suların, / N’olur, sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş uyanmak, / Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile geçmiyor alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”   
Ve bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop şarkısıyla onu uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu başi dumanli daglar /  Şimdi benim için yuva oldu / Ama evim aşagilarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan kardeşlere katilacaksin. / Bu yok etme tarlalarina dogru / Ateş vaftizi var / Bütün acilarini izledim / Kavgalar daha da azginlaşiyor / Ve daha kötüsü beni fena yaraladilar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan kardeşlerim / Degişik bir sürü dünya var / Ve degişik bir sürü güneş / Ve yalnizca bir dünyamiz var / Ama biz degişik olanlarda yaşiyoruz / Şimdi güneş cehenneme gitti / Ayda yüksege dogru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana / Her erkek ölmeli / Ama o yildiz işigina yazili / Ve avcunun her çizgisine / Aptaliz savaşirken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”

Umberto Eco ben düşünmüşsem bir başkasi da düşünmüştür diyor, bilime de tanrisal bir gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... Insanin yaşamda kalici bir şeyler yapma, yaratma, degiştirme, karşi koyma arzusu bilinçli oldugu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma agacinin meyvesine dokunmayi yasaklayan Tanri için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’ demiş.
Yaşamin sonsuzlugunda ‘nöronlarımızın ve aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...&

ULUS FATİH
**********************************************************************************







































































































**********************************************************************************
**********************************************************************************

ULUS FATİH
*
DÜŞMÜŞ OLANLAR

Demir ok, mavi ormanı delerek geçti ve karanlığın ışığı tüm yeryüzünün üzerini örttü. Ölü gövdelerin, toprağın ve suların üzerini yıldız tozu kapladı. Son lotus yürekleri dağlayan bir çığlıkla parçalanarak toprağa gömüldü, yörüngenin kanatsız varlığı unutuş suyunun okyanuslarına daldı ve kan bağıyla tomurcuklanan filizler, kimbilir kimin çalgısını bıraktığı kül tapınaklarda gonga vurarak, yüzyıllar sonra, başlamakta olan güneş yıllarını duyurdu ve böylece sonsuz karanlıkların ardından başlayan ilk tanı selamlamış olduk.

Tanrının sümbülleri çılgın mavilere bürünmüş ve melek laleleri yanardağ kırmızıları sürünmüş, balıklar kıvıl kıvıl dolanıyor, tüm canlılar dansedip coşarak tanrının bu ilk gününü kutluyorlardı.

Herşey soluyor ve çayırlardan yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa sola yayılmış, otlar dağa taşa tırmanmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller akasyalara sarmaşmış, kın kanatlılarla, binbir renkli kelebekler sular üzerinde oynaşıyordu.

Saçları kızıl gezegen, gözleri zümrütten bir tanrıça gülüyordu. İrem bahçesinin zambakları gibi siması vardı, dudakları yanıp sönen aylalar içinde ve hilâl görünümlü aydan iriydi, boynu Nefertitimsi, kolları mermer,samanyolu rengindeydi, ayakları ceylanınki gibi çıtkırıldım ama gemlenmez arzular ve coşkularla dolu, rüzgârlara uyumluydu, bereket taşan, gümrah salkımlarla yüklü, uçsuz bucaksız bağlar ve bal arılarının türküsünü çağıran bal kovanlarıyla doluydu-sarkıyordu.

Gözün gördüğü her şey soluyor ve çayırlardan yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa sola yayılmış, otlar dağa taşa tırmanmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller akasyalarla sarmaşmış, kın kanatlılarla, binbir renkte kelebekler suların üzerinde titreşiyordu.

Gökte Süreyya kandili parlıyor, kösnül yolculara bağlar yolunu gösteriyordu. Uzun zamandır özlemle yanan ruhlar uyku içindeydi, tanrı kar ve kışı gönüllerin yüreğine yağdırıyordu. Tepede ağlıyordu ay. Bu elem yüklü acının türküsünü rüzgarlar duyuyor ve sonsuz iniltilerle balkıyan tepelerde düşlere yatmıştı rüzgarlar.

Ve bu rüyayı yalnız rüzgarlar görüp duyabilirdi.
Tanrının zamiri Haşepsut, deniz kelebekleri, suyun melekleri, beyaz cüceler ve Hermion gaz kılıflarından kurtulan sönmüş güneşler, gezegenimsi bulutsuların sönmüş yıldızların kılıfları, eski zaman astronomları, küçük teleskoplar, uzak yıldızların çevresindeki disk oluşumları, samanyolu, ölü yıldızlar...
"Bir profil / Elen'den kalma / son iç çekiş / ve bir bakış / dönüyor yeryüzüyle / can alıcı ve içimize işleyen / soğuk yıldızlardan / artakalan / o son bakış."

Dağ keçisi mevsimi bitmiş güz gelmişti, bulanık bir bataklığın süslediği balçıklı göl görkünç bir belletimle önümüzde uzanıyordu, çürümüş cesetler ellerini uzatıyordu, biri kayığa çekmemiz için yalvardı, sakın acıma, üç başlı köpek ölülere ulur durur dedim, gölgeler içinde bir çay akıyordu, dağ balı kaya kovuklarından sarkıyor, çayır lalesi, düşmanının kanı ile dumanı tüten soğuk demire bulaşıyor, çevreden su çiğdemi, kuş tanrı ve kaya korukları sarkıyordu, Herakles aşkına diye bağırdım, baba iki çocuğunu yitirdi, az zaman sonra oda öldü ve hemen ardından iki çocuğuna kavuşan bir baba olarak anıldı, togalı akbabalar saldırdılar, yaya ve atlı sınıfıyla dolu Eleusis ovası sallanıyor ve Hromgla manastırı sırıtıyordu.

Roman yazmak için o denli yoğunlaşmak gerekiyormuş ki, Dostoyevski'ye bir gün roman Budala'nın kahramanlarından (Nekrasov) için sizi aşağıda bekliyor demişler, giyinip hemen geliyorum, bekelsin demiş. Uranus'ta kokladığım çiçekleri düşündüm.

Bir göl geçti duvarın üstünden
Bir güneş su içti tenekeden

Cebrail kanadından at, İsrafil'in tüyünden yelpaze, Pervin derler sema öküzü, düşman kalbi gibi, zümrüte bakan yılanın gözüne sürme çekilip kör olurdu, Yemen sultanı Süheyl, çil keklik, davudi sesil kuşlar, çalı kargası, sülün kanı içen güneşin dudağını yılan soktu, seher kuşu horozlar ve cennet kuşu melekler ağladı

Tinnitus (kulak çınlaması) sayrısı oldum sevgisinden, Ermenistanın Arguşani kralları, Armenian kralı Büyük Aşod, Kudüs'te yıkıntılar üzerinde ağlayan (yalvaç) Yeremya, Alpaslan Ani yi almış, Kürt Hanedanı Benî Şeddâd'a mensup Dıvin ve Gence emiri Ebulsevar'ın oğlu Fazl'a verdi, Kranlıklar ülkesi Lemurya, palladyum ve ksenon elementi, düşlerdeki gibi anımsanmaz gamzeler vardı yüzünde, uçucu, Pandas yani titizlik sayrısıydı.
Kısa Pepen ve Haberci tanrı Merkürcüğüme dedim ki,


Su nilüferinde bir Buda gördüm, güneş arabalarına bindim, sığırın ve tahılın ruhunu gördüm, sığırtmaç Habil geliyordu uzaktan, sığır tanrısı Lahar'la beraber, Kabil Nod ülkesine geldi ve orda oğlu Hanoh doğdu, Tanrı oğulları insan kızyla evlendi ve devler ve Nefilim doğdu, işte Düşmüş Olanlar!.. ın öyküsü buydu...

yeni tiranlar uyanıyor şafakta, Napolyon uzun boylu görünmek için ayaklarını uzatıyor oturoduğu yerde, Karavelaya biniyoruz uzun deniz yolunda, Sargon kralı, terzi Hermes'le konuşuyor,
zamanın yağışını izliyorduk gökten, bir bahçedeydim ve bu bahçeye kendimmi geldim bilemiyordum, Hazar'dan su içen bir keçi gedi yanıma, bitki yasalarının işleyişini sordu, Lübnan dağları arasında bir bahçede gömüldür nizam dedim. Kış bahar yüreğimdedir diyor ama innamıyorduk, çok sevildiği için insanların çarmıha gerdiği bir adam geçti önümüzden, anlağın sığırını dinledik, çalı kasırgaları esiyordu, Fiyodor'a Raskolnikov, aşağıda sizi bekliyor dedim, hemen giyinip geliyorum dedi, istediğin kadar karanlık vereyim, giden geceyi durduramazsın dedi ,Humbaracı Ahmet Paşa ve Uyvar kalesi ağlıyordu. Bir adam ışıltılı bir vitrinin önünde krvatlara bakıyordu, caddenin tam karşısında bir adam gelerek mağazanın vitrini önünde duran bu adama bütün gücüyle saldırdı ve ağır yaraladı, adam kaldırıldığı hastanede yazkıki öldü ve saldıran kişi olaynı nedenini açıkladı 'Onu ben sandım' kıyamet yaklaşıyordu, çünkü kaplan dendikte onu peydahlayan kaplanlar, ona yem olan geyiklerle, kumrular, o geyiğin besendiği çimen, çimene analık eden toprak, toprağı doğuran gökte denmiştir. Çünkü cins atlarının üzerinde giden yirmi avcı ve önlerindeki yirmi av köpeğinin kvaladıkları bir tilki şöyle dedi. Kuşkusuz beni öldür8ecekler, ama yaptıkları ne denli aptalca, çünkü ben yirmi tilkihnin yalnızca bir adamı avlayıp parçalamak için, yirmi eşeğe binip yanlarına yirmi kurt alacak kadar ahmaklık edeceklerini hiç sanmıyorum'


**********************************************************************************
**********************************************************************************


GÜLENAY  X

Neşeli bir saksağanın kanadı yayıldı ovaya
(bir bahar kargasının sesi indi aşağılara)

Ovadakiler kahır dolu hacim dedi
topraksı yüzlerini eğip toprağa
Pandas-titizlik sayrısıydı Umar
bazal ganglion-beynin iç kabuğunu etkiler.

Gönül diye bağırdı-tinnitus kulak çınlaması
hiçliğe uzanmış bahçe yoluydu bakan
ve çıtlık dalında mır okuyan kuş.

Sabah dedi ağzını büzerek
sabah oldu işte dedi.
yürüyor ayak izlerim
ve aydınlık başucumda-yanı başımda
kendi ayak izlerimi duyuyorum uzaktan.

Coğrafya atlaslarındaki dağlar bu mu dedi
bağırdı gönül diye sonra
yıllardır aynı düşler...

*******************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI

"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil artık ırak değil..."

Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!..  Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı, görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi. Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı!.. Karanlık gökte Mars parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!..  Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir yazılabilir mi...

Bilitis, Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler, sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı... Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş, Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu... Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı, onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,  Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı, bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda Vururlar... ve her zaman, silindir şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..

Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı onu demiş!.."

Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'

Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...



Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları




**********************************************************************************************************************************************

YAVUZ
sirpençe çıbanından ölen Y.Sultan Selim'in öyküsü

********************************************************************************************************************************************************************


NASILSINIZ

Nasılsınız, dedim. 'İyiyim' dedi. Yalnız, 'İyiyim' derken, 'İ'yi oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda, buraya gelirken, oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını attığında, usunun dingin, tininin de dertsiz ve uğultusuz olduğunun bir göstergesi sayılması gerektiğini düşünebiliriz. Ama 'İyiyim'in son harfçiği 'm'yi üstüne basarak, içsellikle keskinleştirilmiş ve ama sonuçta gizlenmek istenen bir hışım ve kinle söylediğini de ileri sürebiliriz. Bu, yolda, diyesim taşıtta, olası can sıkıcı olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan sorunlara bulaşmak istemediğinden, zorlasalar bile, beceriyle ıvır zıvır dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı başardığını gösteriyor...

Sonuç olarak, 'İ' ile 'm' arasındaki, eşlikli dört harfcikten doğuşmuş aralığınsa, epey titrek ve harflerin ses tellerinde denetsiz biçimde; soluk borusunda yuvarlayarak, çok az yırtımlı bir tınıyla yansıyıp, algılandığına bakacak olursak; sinirlerinin gerçekte, geçmişten gelen, uzunca bir zamandır bozuk olduğunu, bu durumun, zamana yayıldığı için sinirsel uçlarının törpülenip görünmezleştiğini ve dolayısıyla ustalıkla gizlenip, saklandığını ya da bu düşünseme içinde değerlendirilmek gerektiğini anlayabilmemiz gerekir.

Verili görüngüde, şu an sakin aralıklarla ve denetlenmiş gözüken bir ıra yapısıyla sözler edip, sandalyede yavaş eskivlerle, eğik açıda hareketlerini sürdürmekte olan bireyimiz, soyun öbür bireylerinden ayrılıkla, geçirmekte olduğu şu saatlerde kolaylıkla sinirlenmeyeceğini ve edimini uzun süre koruyabileceğini; ama uzun süreli baskın bir konuşma biçimiyle karşılaştığında (ya da dayatıldığında), tehlikeyle umursuzlaşıp, saldırganlaşabileceğini, kendisine karşı pasif tutumun sürdürülüp, sergilenmesi durumundaysa etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş yapmayı önelleyip, (yeni durumu benimsemek) istemeyeceğini, üstelik tam da karşıtı, dozunda bir kibirle, kendi özgün tutumunda yol alacağını ve karşısındakini; diğer bir deyişle ötekini koruyup kollayacak bir imaya bile bürünebileceğini, büyük olasılıkla savlanan ve kuramsal sınırlara yaslı, bu vargı ve belirimlere koşut olarak, birlikte ılımlı saatler, yatay, edilgen bir anlar boyutu ve inişi çıkışı olmayan; ansınır deyimle kazasız belasız geçirilecek bir günün bizleri beklediğini, güvenilirlikle ve neredeyse tümel olarak söyleyebiliyor, düşünüyor ve umuyorum...

**********************************************************************************************************************************************
SATÜRN

                                                                               'Cinayet işlendiğinde katil ölüydü.'

Arkadaşımın bütün ideali yaşarken Satürn ün halkalarını görmeden ölmemekti. B uğurda evine bir teleskop aldı ve bir gün heyecanla bana  mail atmış orda satürnü n halkasını gördüğünü söylüyordu ben araştırdım satün bu soğuk şubat ayında kuzey doğ uyönünde gökte beliremezdi. ama o gördüğünü söylüyordu inatla gri bir koyuluk ve sonra soluk halkalar uzay boşluğunda belirmiş ti  ona şöyle bir öykü anlalttı dedimki yaşamı boyunca bir şeyin özlemini duyan bir gün onuun gerçeğini görse nasıl inanamaz bazılarıda görmediği hade onu görmüş g sanır yani sen anlağında satünrnü okadar canlandırıyordun ki teleskopta diyelim jüpiteri gördün ve onu satürn zannıyla bir illüzyon ve anlağında görüntüyü birleştirdin yani anlağındaki görüntü teleskoptaki jüpiterin görüntüsüne bindirdin ve satünrün gördüğünü sandın gözlemci
gözlemci anlağında canlandırdığı satürn görüntüsünü bir diğer gezegenin sıradan görüntüsüyle birleştirip sanal biçimde halkalı satürnü gördüm zannıyla hareket ediyor vs iki görüntüyü birleştirip satürn gördüm sanıyormuş satürnü gözlüyorum duygus yaşıyor a kadar birleşiyorki düşlemiyle gezegen ikisi birbirine       yükleniyorvs
soluk            satürn ve halkasını anlağında bu sıradan gezegene yükleyerek sanrısal biçimde çocukluğundan beri düşlediği Satürnü gördüğü sanısına kapılan adamın sonraları onun bir uçan daire olduğu imajıyla zihnini meşgul etmeye başladı ve giderek onun yaklaştığını dahası kendini almaya geleceğini düşlemeye başladı teleskopta hergün biraz daha yaklaşmaya başlayan bu nesne uzay boşluğunda ışık hızıyla ona yaklaşıyor ve adamda ona binerek gerçek  mut dolu dünyalara kavuşacağı avuntusuyla yaşamaya başladı.. Karanlık bir gece onun geldiğini düşündü pencereyi açtı ve adımını uçan daireye doğru attı. ama komşuları onu görenler sanki bir yere şeye adım atar gibi boşluğa çıktığını ama bir adım bile gitmeden yere çakıldığını söylediler. bu adam için bütün dünya yaşnmaya değmez bir labirent gibiydi sıkıcı acılarla dolu bir anlayışsızlık denizi yalnız ve melankolik adamın kayıtlara sıradan bir intihar vakası olarak geçti olay matematik olarak insan 70 yıl yaşayıp ölse şimdiye kadar diyelim 7000 yıllık insanlık tarihinde 100 kişi yaşayıp ölmüş olacaktı. ne denli kısa ve ürkütücü bir hiç. 70X100= 7000 görüldüğü gibi.
Uzaylıdan sanal cehenneminde yaşayan o insandan buruşuk bir kağıda yazılı tüm insanlığı özetleyen şu dizeler kalmış geride



"Öyle günahlar işledim ki yüzlerce yıl tövbe etsem, cehennem kapısı yine de kapanmaz, seni şu ellerimle boğup öldürsem, cezalarımı bir nebze olsun artırmaz"

********************************************************************************************************************************************************************


HADES KAPISINDA TANRI

" Öyle günahlar işledim ki
Binlerce yıl tövbe etsem
Cehennem kapısı yine de kapanmaz
Seni şu ellerimle boğup öldürsem
Cezalarımı biraz olsun arttırmaz."






**********************************************************************************
**********************************************************************************
DÜNYAZAT
dünyada dünyanın üzerinde bir gece vakti ufka bakan adam birden dünyanın parlak bir gezgen gibi devasa biçmde yükseldiğini görürve çeşitli şoklarkla düşlere dalar

*********************************************************************************************************************************************************************


İZLER
İtalyada parmak izinden biyodigital- kasayı tanıyan bankada hesabı bulunan kadın- ölünce hırsızlar ölenin işerit parmağını keserek bankadakı  kasayı açar ve bankayı 10 000 yuro çalarlar BİR ÖYKÜ korku öyküsü olmalı
(soyguncular kadavradan aldıkları parmağı banka soymak için kullandı Roma nın Portuense semtinde bir banka soygununda bir cesetten alınan parmağın kullanıldığı anlaşıldı. soyguncular zırhlı kapının düğmesine basan parmakların izini hafızasına alan bankanın biyo-dijital- sistemini atlatmak için kesik parmakz kullandı ve bankadan 10 bin euro çalarak kaçtı. gazetelere göre, hırsızlar bir cenazenin sağ elinin işaret parmağını kullandı Muhtemelen bir kadına ait olan parmağı soygundan önce bankanın parmak izi hafıza kaydına geçirdiler soyguncuların yaptığı tek hata kesik parmağı yok etmeyi unutmak oldu.

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
MİTUS


                                                                         "Bir ozan gördüm güle siz diyen
                                                                         Ve bir sözcük otluyordu çayırlıkta
                                                                         Ay ışığı sönüyor şafak sökerken
                                                                         Ne mutlu onlara ki aşıktılar ışığa"

Milattan önce yedinci yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...

Boğanın Dağları yay gibi bir kavisle uzanır, güzel atlar ülkesi Kappadokia atlarına biner, o yamaç senin, bu yamaç benim, umursuz ve çırılçıplak, keçi yollarında, dikenli dağ yamaçlarında dolanırdık. Koyakların koynunda uyur, Finikeliler, Likya ve İyonyalılar ve her zaman gülünç işlerden başını kaldıramayan Friglerle, adı sanı belirsiz Alai, Smyrna, Kydrara kim varsa herkeslerle, hep birlikte yaşar giderdik. Günün bir yarısında inci damlaları düşer, diğer yarısında güneşler açar ve çılgın sevinçler eşliğinde bağrıştığımızda, kurtlar kuşlar bize eşlik eder, çengilerle yankılaşıp öterlerdi. Yosunlu, yeşil yamaçlarla süslü tepelerde, sütunlarında altın renkli ışıkların, gizil dehlizlerden, incecik ışıltılarla ovaya uzandığı ve yolcuların iremlere kavuştuğunu sanıp, günahlarının bağışlandığı, tabanlığında aynaların parıldadığı, bal renginde çakımlarla görklü, eteklerine gölgelerin yaslandığı, som mermerden tapınaklar boy gösterirdi.

Ve yaşamımız, sevişmelerle dolu, ete, eteğe düşkün, çılgın deveranlarla örgün,  kösnüllükler içinde geçerdi. Buralarda o zaman tanrıça Selene'ye öykünen bir Selene daha yaşadı ama lahitinin taşları belkide Port-Said limanının girişini süslüyordur artık. Tabutundan lavanta şişeleri sarkar, mavi sürmeliği yanı başında dururdu. Cesetine dokunduğumuzda bir kar tozanı gibi dökülüvermişti. Yaşarken yosunlardan eli boyanır, çiçeklere parmakları bulanır, kasık vadisi de dallarda oyalanırdı.

Ah bakın sepetleri değiştiren Kythera otların arasında koşmaya başladı, çıkrıkla eğirmek için koyunların yününü kırkıyorduk. Gölgeler okeanosu kapladığında, bir düğün akşamı, flütlerin sevdalı, santurların uyumlu sesleriyle, büyük alaylar halinde Floksera'yı alıp götürdüler. Üç kese zehiri de yanında götürdü çılbız!..  Pabuçları toza bulandı giderken, sandallarının altında menekşeler ezildi, burçaklara basıp, keten çiçeklerinin mavisine gömüldü. Dağdaki kör adamı da götürdüler, su perilerini gördüğü için  gözlerinin ışığı sönmüştü, girdikleri su dizlerine dek geliyor diye haykırırdı bazan. Tırnakları ağustos böceği kanatları gibi ince, göğüsleri sümbül çeneği gibi kokuluymuş. Nilüferler koparıyor, ayrık kalçalarında sular halka halka oluyormuş...

Ölülere yakarı amacıyla, kaval çalıp, tütsüler yakmak için sazları kesiyoruz, ağıtlara durulacak.  Kızlar öpücükler atıp avuç avuç üfleyecek bizlere, akrep yanığı gibi ahlar vahlar edip yanıp tutuşanlar var şimdiden.  Aşağıda keçilere ot veriyor, kuyulardan su çekiyor Omera, ak memeleri yavrularla beraber soğurup emiyor, öpüp seviyor, bütün gün diliyle yalayıp yutuyor sanki çilli uçları. Bahar yağmuru eşikleri ıslatırken, çisentiyle ağırlaşan dallarda havayı baygınlaştırıyor çiçekler.  Bal sinekleri vızıltıyla saklanacak yer arıyor.  Salyangozlar sürünerek ilerliyor, iri güllerden sıçrayan damlalar, ellerimi, boynumu ıslatıyordu. Embriyo gibi akışkan isteklerimize eşlik et, ey Kıbrıs kuşu; coşkuyla ötüver, kırmızı zambaklar, sürmeli gözler gibi güller açsın, kaya yosunlarından belime bir kuşak yaptım, su perilerinin uyluklarında dolanıyor ellerim. İnci bilekli, gümrah karacalarla ot döşeklerde geceliyoruz. Kimi zaman tepenin ardından ötekilerin boynuzu görünüyor.  Bir gün batımı Sart'a düştü yolumuz, Liduyen kalçalar sardı çevremizi, gül goncası yüzüklerimiz parmaklarını, defne kakmalı kolyelerimiz ak gerdanlarını süsledi kurtulmalık olarak.

Sazlar çamurlar içinde yüzen bir kervan, benekli sığırlarını, oğlak ve koyunlarını dereye indiriyor. Elleri arkasında, hayvanları izliyor kahraman Perseus... Ölümünü anlatıyor; Truva'nın öyküsünü... Yan tarafta, Melisa'nın bir erkeğin karşısında ilk soyunuşunu dillendirip, aşkı öğrendiği geceyi betimliyorlar. Mavi gözlü ay yürüyor. Çiriş otlarının içinde çekirgeler sıçrıyor. Kovuklarda balsinekleriyle, sarıcalar vızıldıyor. Sakallı keçiler, tekeler kızışmış, köpekler gölgelerde bekleşiyor. Perge'den gelen yün eğiriciler, sessizlikle tuhaf tılsımlı bir düşe yatıyorlar. İşte Persefone, yeraltı tanrıçası, yüzü gülmeyen kısır tanrıça, üç siyah dişi koyun verdik ona... Gölgelerin karanlığında yitip gitti. Ksantippe bile sevincinden sarardı, çünkü çaldığımız flüte bir o dudağını yapıştırıyordu, bir ben. Nasıl da korkuyorduk ölümden, afyon çiçekleri topladık öğle boyunca...

Karanlık bastığında, yeryüzü bizim ve tanrılarındır. Alçak dalların arasında ceylanlar uyur. Geceleri ormanın içinde yalnız ikimizin gittiği gizemli bir yer var; gizemli bir gül fidanlığı.  Gece gül kokusu öyle güzel öyle tanrısal ki, bir ay görür sevişeni, birde güller, başka kimsecikler görmez yeryüzünde. Aşığım yine de, ah ne karanlık gece derse, gözlerinde süzülen samanyolunu göstereceğim ona, taşlar ve yıldızlar candaşımızdır diyeceğim ve gecenin koynunda sessizce, eriyip gideceğim!..

Kardeşlerim benimle alay ettiler. Denizlere arpa ve buğday ekilir mi, çayır yeli esti, kar yuğumlarından çiçekler açıyor sanki, çatal ayakların izi var karda, ortalığı saltık karanlığın satirleri bürümüş, tanrıların yüzü sulara yansıyor, buzlar içinde bedenlerini arıyoruz utançla... 

İyonya'da ağaçların, meyve yüklü dallarında sincaplar var. Bir atlet gibi kesilmiş saçlarıyla Zefirus ve ben kutsal şaraptan içiyoruz. Çinko mavisi saçlarıyla gece, tanrılar doğuruyor. Doğu sularından güneş çakmakta. Sular üzerinde binlerce ışıktan dudak titreşiyor. Varsıl adalı Sakinas'ın gemisi meşalelerle geceyi aydınlatıyor.

Endymion'la sarmaş dolaşız gece boyunca, ışıltıda, ak kolunu yavaşça kaldırdı ve sanki birden parmakları aya değdi. Aşıklarımdan Sicilyalı kadın yemeğimi pişiriyor, Finikeli dul, gelincik tatlısı yaparak gönlümü alıyor, Trakyalı fahişe, gece pınarları gibi gürleyen manolyamı okşayıp özlemlerimi dindiriyor. Rahibeler gününde, midye kabuğu kupa arabamla, bulvardan geçerim, alaylar beni selamlar, utkulu servilerin süslediği yoldan, tapınağa gelip binlerce gül yaprağının yumuşattığı sedirime çırılçıplak uzanırım. Halk beni izler...

Altın pabuçlarım parlıyorken, günnük yakıyor, saçlarımdan aşağı gül yaprağı serpiyorlardı. Küçüklerin omuzları kanatlı, gençler teke boynuzlu, halk uğultuluydu.  Buhurdanlardan yükselen lavanta kokularıyla yüklü esrik dumanlar hareler oluşturuyor, çırılçıplak tenimin küçük adasında; yeşim kapısında, kanatçıklar kıpırdaşıyordu. Kadife entarili iki kız çalgıyla eşlik ediyor, ditramboslar, Sakız bükolikleri söylüyordu. Küçük bir güvercin gibi nazlı uçuşlarla dans ediyordu Nitole... Öldü ve şimdi küçücük bir gölge... Yattığı mermer kederli kokulara bürünmüş, amfiteatrda yaslar tutulmuş ve doğa öyle çok üzülmüştü ki... Irmaklar, kayaların üzerinden aşmaya başlamıştı köpürerek, kin ve kızgınlıkla koşturuyorlardı ayrılmamak için!..  Ah yüreciğini çırpa çırpa uçtu gitti, ölüm bu; bir düşünce aldı beni, ne üzülmüş, ne sevinmiştim; ne yapayım, gece yarıları tek başıma çiçek tarhları arasında gezinmiştim.

Yaşam güneşin alevi adına sevinçle haykırırken, ölüm de, Hades'in güneşi adına bizi çağırıyor sanırım!.. ve  ben Mellerope, ta İllirya'dan Bythinya'ya yaşam güneşi uğruna gönüller doyurmuş, yeşil gözleriyle ünlü kutsal fahişe, işte o günleri böyle geçirmiştim...
...
Milattan önce yedinci yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...

********************************************************************************************************************************************************************
İNSAN BEYNİ TAŞIYAN BİZONUN ÖYKÜSÜ

Cleveland'da tam teşekküllü bir tıp kompleksinde beyin cerrahı 12 tıp profesörü vasiyet üzerne sahibinin beynini  adamıa 20 yıldır yaşamına eşlik edip arkadaşlık yapan bizona nakletmişler, bizon eski sahibinin karısıyla oturup kalkmaya onunla elden geldiğince konuşur gibi yapmaya hatta cinsel ilişki kurmaya başlamış ve sonunda ondan servetinin yarısını isteyecek harektelre yapmaya başlamış vs vs vs sonunda birgün bizon başına kurşun sıkılarak ahırda arka tarafta ahırlarıh en karanlık bir köşesinde ölü bulunmuş vs vs vs

********************************************************************************************************************************************************************
JÜPİKÜR
Vücudunun bir yarısı (gelecek çağlarda geçen bir vaka) Jüpitere diğer yarısı Merküre ışınlanan bir adamın beynininde  bellek hafıza geçmişe ilişkin bölümü merküre diğer bir takım işlevler yapan bölümü jüpitere ışınlanır sonuçta anılarını anlatın adam bir yarısıyla , diğer yarısıyla anıların bugüne uzanan sonuçlarını diğer yarısından dinler ve tartışma ikili yani iki ayrı insan gibi tek yapı vsvs vs vs konuşarak bir konuyu diğer yarının tamamlaması ilginç bir öykü vs,
********************************************************************************************************************************************************************














ULUS FATİH
*
GÜLENAY

(IX)

Jesus mu bu?
Belki de Davut!

Kaya tuzu, Çerkez kızı, at hırsızı.

Serendip’ten in,
İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra  Bağı’na girin!

Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.

Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis

Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.

Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşını ayda unutacak
Cebrail, Süleyman güğümünden çıkacak!


Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan çıkmamış
Bir kere çıkmış; bir adama varmış
Adam bahara varmadan ölmüş
Oda avlu içine geri dönmüş.

Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı bizimkız!

Uykumda metal köpekler havlıyor
Dere yandan Haşaşinler geliyor!

İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.

Ethem'de; döl yatağını gördü!..

Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş getiren
hayvan...


Dibek taşında toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı


Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!


El kızı
Civar suyu
Albız soyu.

Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma

Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atıldı. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf dedi
Adem’in gözü açıldı.

Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde resmi var
Üç aşağı beş yukarı oda Renoir.

İmgelere inseydi İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başı bağlanır mıydı?



 Hamidabat’a Medusa’yı görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm yemeye!

Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.

Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına

Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı


Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!

Daha ne olsun kız!

Daha ne olsun!

Olsun bizimkız
Olsun...

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
SOLARİS

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...

Şeyler, tozlu, sarı gecede
ışıksı yılan gibi akıp gidiyor
                             bilinmezlere.

Uzaydaki yuvasında Larisa
Tanrı yaratmışsa da bu
çarçur gezegeni diyor...

Yeryüzü                        
eğri, demir bir kafes

Biz tutsağıyız
körpe deneyin.

Okyanus,
gezegensi yaratığın
belleği.                                                       

İnsan bütüncül,
et-eş yiyen.

Düşünceyi, dışsallığında bilen,
tanıyan.

Ku (t) suyor kendini durmaksızın

Tanrı'nın mı oyun; 
Tanrı mı?..             

Görkül sevinin egemeni                                   
yeryüzü.

Solaris;
Sudaki ayna.

Gölgede tin.

Vulvası incilerden
ezinç yuvası.                           

Solaris
exodus.                           

*******************************************************************************************************************************************************************



ULUS FATİH
*
ÖLDÜRÜM

Ala şafak bir at gibi senin başını
sazların dibinde, su birikintisinin içinde kestiler
çırpındı başın, ardından yakıldı şu türkü;

'Çukurun tam orta yerinde
Hasım kanla görkemli diri
Albacete bıçaklarıdır
Parıldayan balıklar gibi'

Kunar eyaletine yollandı cesetin, çerilerce
ve o kış soğuğunda geldin, denize girdin
yıkandın, terledin, güneşlendin

Ve karların üzerinde yürüdün gittin
Calgary erlik olimpiyatlarına doğru...

Sonraları öldüğün yerde -gecenin ortasında-
ay açardı!

Batıdan eserdi yel ve doğucadan
Kertenkele yıldızları, kırlangıç parıldağı süslerdi geceyi
kırmızı tüylü bir kuş gibi!..

Öldüren uçurumdan sevdalar ve dibeklerin içindeki
ve dutların tepesinde, cırcır böceği sessizliği ki
gömülürdün gene yerine ve yürüyerek giderdin
fundaların arasında, çalıların dibindeki
o eski gömütüne...

**********************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
SERPİO

O ne gönlümüzde yatan aslan
ne de bir kahramandı.

Al kanatlı bir kavga şahinidir o

Nara atıp vuruşurken ön saflarda
gık demeden düşüp ölecek

Ve kale bedenlerinde türküsü söylenecek.

O insana dair ilâhiler çağrıyıp Bedrettin'ce
ve mekânsız dervişler gibi
beş-on yerde öldürülecek
ve ardından zahire pazarlarında ağıtlar düzülecek

O kendini öldürmedi
ihanettir onun katili
ve işini bitirmiş kamikazeler gibi
hatırası Pasifikler'e gömülecek
ve ölümün böylesi affedilecek

Ve geçen günler
ve hayıflanmalar
ve gelecek

Utkunun burçlarında
yine şarkılar söylenecek!

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
AMELİA

Gece
latin çölünde
kuru bir boabop ağacının
yapayalnız özlemi kadar
birgün filiz vereceğim davasına
sabırla katlanabilir mi insan...

Gecede
bin çatallı bir geyik kafasının
ak ölü iskeleti kadar acıklıydı
boabopun sabrı.

Gökten inen ayet değil
göklere çıkan bir vahiy gibi
aksi ve de inatçıydı

İnsan da bu kadar inançlı ve sabırlı olabilir mi!

Bu gece biri; sattı davasını
bu gece bu karanlık oyundan
                          'utandı gizlice'
mağrur karanlık bile!

Karanlıklar bilir çünkü
ışık sıvaylı yıldızlar
ve minik güneşler bile
ondan bu yana
yarışırlardı onunla.

Sattı davasını
durum; ayan beyandı
ayaklar altında dolanan kıskaç
saguerolarda dolaşır
uzun-sarı bir çıyandı

Ey insanlık öksüzü
bak gökyüzü kalabalıklaşıyor
yıldızlar yıldızları aşıyor

Açılmış kollar
kucaklaşıyor!

********************************************************************************************************************************************************************




















































 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

****************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
HAİKULAR

Ağaçlı yolda
Güneşin saklambaci
Sararan yapraklarla

Tan alacasında
Pars gözü mü yanan
Minik nar çiçeği mi

Ayvalar göverdi
Güz demeden
Kış hazırlıkları

Aylak böcekler
Konuyor yamacına
Mavi kır çiçeğinin

Yol boyunca fesleğen
İlk tanın buğusunda
Tutsak almış dereyi

Köylü ile eşegi
İğdelerin altından
Geçiyor Midas gibi

Eğreltiler rüzgârla
Sevişirim sanirken
Öper komşu çayiri

Düşlerin tanrisiyla
Bakar uzaklardaki
Karaca aydınlığa

İncirler öyle dolgun
Üzümler öyle olgun
Kış korkusu kalmadı

Kerberos’un tiz sesi
Dikenli yamaçlarda
Ürkütür keçileri

Dağın doruğunda
Güvercin gurultusu
Otlar dökülen su

Kurbağalar
Yaz geldi öpüşüyle
Ötüşüyor gecede

Daracık girintide
Birbirinin aşigi
İki yayın balığı

Arı vızıltıları
Yayıyor kokusunu
Payam açıklarının

Yeni açık cevizin
Buğulu yaprakları
Esritiyor kırları

Çan sesleri geliyor
Kara ay altındaki
Saklı dereden

Çiğlerin serpiştiği
Tümsekteki menekşe
Isınıyor güneşte

Şurada akintida
Kımıldayan gölgeler
Pırıldayan şeyler

Karla kaplı ova
Uzayan sessizlik
Çınlayan karga

Masmavi çiçeklere
Kondukça yusufçuklar
Dener kanatlarını

Yağmurda gökkuşağı
Bir çelenkle süslüyor
Gümrah ovayı

Üveyik sesleriyle
Yıkılırken düzlük
Birden sessizlik

Çocuklar sokulurken
Serçe dolu bağ evine
Sepeleyen güz yağmuru

Kuyudan su çeken kız
Keten çiçeği kırlar
Ortalık sessiz ıssız

Kül renkli havada
Dönüyor kırlangıçlar
Çığlık çığlığa rüzgâr

Gecenin ortasında
Yabanıl kuş ötüşü
Şangirdiyor raflarda

Güz ikindisinde
Yaprakların püfürtüsü
Yalnızlığın yol örtüsü

Mavi sümbül kokusu
Bulutsu kelebekler
Taşlarda yankiyan su

Cevizli yolda
Uzayan gölgeler
Kımıldayan şeyler

Sessiz serin şafakta
Avcının çıtırtısı
Düşlerin Anka kuşu

Ruhum darmadağın oldu
Leylakların kokusu
Yola sarkınca

Akasyalar açarken
İncilere öykünüyor
Eşikteki sari kiz

Kasımpatılar soldu
Saçaklar karla doldu
Rüzgâr kapı çalıyor

Oğlan bulunca dengini
Yamaçlarda bahar
Döktü yedi rengini

Ufukta kara bulut
Havada göçmen kuşlar
Bu gelen güz yağmuru

‘Bu Satürn gecesinde’
Çılgınca sevişiyoruz
Leda’nın mahzeninde

Asmalar salkım saçak
Kuşlar çiglik çigliga
Güzde gelip geçiyor

Ruhun fırtınalarını
Sümbüller karanfiller
Nasılda dindiriyor

Nar çiçeğe durunca
“Sönüyor alkanatları
Gün batımının”

Serçelerin çığlığı            
Güldürür derelerde
Yaban mersinlerini

**********************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
DUYUMLAR

I
“İğneada’da bir balık kartalı öldü.”

(26 Temmuz sabahı  Suomi’de, ormanlar içindeki bir
gölden havalanan Balık Kartalı’nın (Pandion hallaetus)
dün İğneada’daki sazlıklara doğru süzülürken; tepelerdeki
elektrik tellerine çarparak öldüğü, cesedi bir çiftçinin
bulduğu, kuşun kuluçkaya yatmak üzere sıcak bir  ülke
ararken, utku içinde Anadolu topraklarına girdiği belirtilmiştir.)  

II
“Boz Ötleğen ölü bulundu.”

(15 Eylül Salı günü öğleden sonra, Manyas Kuş Cenneti’nde,
bin bir renkli kuş arasindan Arap yarimadasina dogru uçan
Boz Ötleğen’in, 22 Nisan gecesi İsrail askerleriyle Filistin’li
milisler arasında çıkan çatışmada öldüğü, cesedin terkedilmiş
bir taş  ocaginda  bulundugu bildirilmiştir.)

III
“Saz Bülbülü yaşamini yitirdi.”

(4 Eylül’de Cernek istasyonunda halkalanan nazenin bir Saz
Bülbülü’nün,  geçtiğimiz gün, Kahire yakınlarında  vurulduğu,  
Kefren’e doğru  kaçmaya çalışırken;  piramidin   yüreğine  
düşerek  öldügü ögrenilmiştir.)

**********************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
KAFKAFONİ

Kralın haberini bekliyoruz.
O kraldan ayrılmak üzere!

Kralın haberini bekliyoruz
O koridorlarda.

Kralın haberini bekliyoruz
O sur dışında.

Kralın haberini bekliyoruz
O kırlarda.

Kralın haberini bekliyoruz
O kente girmek üzere.

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!

Kralın
haberini
bekliyoruz...


*********************************************************************************************************************************************



ULUS FATİH
*
GÜLENAY

(IX)

Jesus mu bu?
Belki de Davut!

Kaya tuzu, Çerkez kızı, at hırsızı.

Serendip’ten in, İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra Bağı’na girin!

Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.

Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis

Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.

Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşini ayda unutacak
Cebrail, Süleyman güğümünden çıkacak!


Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan çikmamış
Bir kere çıkmış; bir adama varmış
Adam bahara varmadan ölmüş
Oda avlu içine geri dönmüş.

Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı bizimkız!

Uykumda metal köpekler havlıyor
Dere yandan Haşaşinler geliyor!

İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.

Ethem; döl yatağını gördü!..

Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş getiren
hayvan...


Dibek taşinda toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı


Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!


El kızı
Civar suyu
Albız soyu.

Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma

Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atildi. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf dedi
Adem’in gözü açıldı.

Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde resmi var
Üç aşagi beş yukari oda Renoir.

İmgelere inseydi İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başi bağlanır mıydı?

Hamidabat’a Medusa’yı görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm yemeye!

Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.

Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına

Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı


Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!

Daha ne olsun kız!

Daha ne olsun!

Olsun bizimkız
Olsun...
**********************************************************************************


ÖMER CEM
*
HAİKULAR

Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Ve seviyor sevmiyor

Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında

Sandalye sehpa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış

Dallarda kurumuş böcekler
Yavaşça ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar

On yaşlarinda çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak

Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla

MART 2000

Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor

Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıs diyor

Issız adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı

Küçük ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine

Deniz dibinde kaplumbağa
Kayaların arasında
Sessizce yürüyor

ÖMER CEM- 2005

Gece karanlığında
Denize vuran ışık
Ay ışığı

Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Seviyor sevmiyor

Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında

Sandalye masa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış

Dallarda kurumuş böcekler
Gecede ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar

On yaşindaki çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak


Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla




Çiçeklere yatıyor bir kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor

Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Su- Herkes izliyor


Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batiyor


Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava kararıyor


Güneş batmakta
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi duyuluyor-uzakta


Ovaya bakan kız
Şaşiriyor
Ova neden yeşil


Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda




 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KÖYLÜ-İÇİNDEKİLER

1-  Demir Kitap
(Haikular vardır)
2-  Sjolsky
(H2S,Bir güz öyküsü, Van kulu ve Adam öyküleri vardır)
3-  Gülsüm (Silinmeyen bir yıldız şiirleri-21 adet, Haberci ve Gülenay şiiri vardır)
4-  M1  (HİÇ adlı deneme vardır) STRES GEZEGENİ ve Vlademir BURKONY            kısa öykü var, Eşsiz Hazlar (Harry Mathews) deneme var
5-  Kalemakelame
Aynı adlı öykü vardır, silgi adamın öyküsü var.
6-  Belge 2’de Cem’in 9 adet şiiri vardır.
7-  M’ de Bentley vardır. DÜŞ vardır. MÜLÖ vardır. Asteroid vardır
8-  Köylü, sahife 2, Cem’in kitap adlı şiiri var.
Köylü Bir kış masalı adlı öykü var Bulgu sınırları var.
Dereye dek inmişlerdi ama- Bir bahar ayini adlı öykü var.
11-       M2 de Kohutek ve Kardiya şiiri vardır.
12-       Deneme’de Meşhur var Okeanos var
13-       M 2’de Köpek adlı öykü vardır
14-       Kaydet de YOL adlı öykü var. Yazgı var
15-       Kalemakalea I’ de Kripto adlı öykü var
16-       Hasan’da Acente var
17-       M4 de Kuş adlı öykü vardır.
M 3’te Gorgonlar ve Eleştirad var.
19-       Vespanianus’un Anıları  kalemakelaenkukua 2 dedir.
20-       Filizlenen gün ışığında, Mağara adlı öykü var.
21-       Deneme de Arabistan var.
22-       M’de Koru vardır.
23-       Köylü (Aforistika- Hulki Aktunç-Eleştiri)
24-       Köylü, Kırkbirkere Kırkpare - Eleştiri
25-       Köylü’de , Devam ve Romantik Hareket ve Kuşevinin Efendisi, Sarı Zarf , Pusudaki Ten var.
26- Dereye dek inmişlerdi de   Poe! Bir Garabet Meleği var.
27- Van kulu, köpek, yol, kripto, hiç, yazgı, acente, kuş, okeanos, asteroid

28- M 3 de Giden ve Kalan’a Bir perde eleştirad ve (M 3 de) Füssli Aforizmalar var
29- YILBAŞI GELİYOR’da Enis Batur Elma var.
30- Cem'de Negatif İmge eleştirisi var
DEMİR KİTAP
31- Demir kitapta yol ve Yazgı öykü tamam selmaya verebilirsin
32- Denemede arabistan  var bitti son kez gözden geçir
33- filizlenen gün ışığı mağara var TAMAM
34 Hasan da acente var TAMAM
35 kalemakelame I de Kripto var TAMAM
36 kalema kelame 2  Vespanianus anıları va bölüm VIII de 2 şiir yazılacak  tamam
37 kalema kelama kendisi kalema adlı öykü var
        çatal kuyruk var kötü düzelt
38 MI var Hiç adlı öykü ve stres gezegeni var tamam
39 M II  Köpek var Tamam
40- MIII Gorgonlar tamam
41 - M IV Kuş öyküsü var tamam
42 - M koru var tamamla
43 szölsky I  Van Kulu var Tamam







ÖMER CEM DEMİRCİ
1989 İstanbul doğumluyum, Yeşilköy, Halil Vedat Fıratlı İlkokulu 5. Sınıf
öğrencisiyim. Tatilde gezmek, resim yapmak, kitap okumak ve şiir yazmak
sevdiklerim arasındadır. Bilim Teknik ve bize sanat sevgisi aşılayan Milliyet
Sanat Dergisi ailece izlediğimiz dergiler arasındadır. Bende bu sevgiyi
şiirlerimi göndererek sizlerle paylaşmak istedim.
Sevgi ve saygıyla...

ADRES
Yenidoğan mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760       Zeytinburnu/İSTANBUL

Tel: (0212) 582 29 03














































ÖMER CEM DEMİRCİ
6/B
No: 58






NEVRUZ
“YENİ GÜN”

Yirmibir Mart geliyor
Dünya ‘Barış’ günüdür
Doğudan esen yele
Doğan güne merhaba
Nevruz işte bu demek

Yakıyorum ateşi
‘Ol’ diyor ulu tanrı
Sevincim ve coşkumla
Kutluyorum doğumu
Nevruz işte bu demek

Kaldırarak başımı
Öpüyorum dünyayı
Hepimiz kardeşiz biz
Yeryüzüne merhaba
Nevruz işte bu demek

Kucaklayıp toprağı
Dağlar göller ovalar
Çiçek böcek tarlalar
Tek bir Adem Havva var
Nevruz işte bu demek




















BİR KIŞ SÖYLENİ
‘Kefernahum’da oturan Nefertiti, Halifeler Tarihi’ndeki av sahnelerini okuyamadan ölmüştür’
I
Avcı ormanın derinliklerine dalıyor, kar düşlerdeki gibi yağıyor, kuşlar tüneklerinden ağıyor, akrepler ölümlerini görüyor, anılarla yüklü görkünç çığlıklar, işitilmesi olanaksız ninniler gibi ormanı sarıyordu. Avcı ormanın ağzındaki kulübesine döndüğünde, bir kızıl tilki, iki tavşan, üç ördek, dört su samuru, beş kunduz, ayrıca incecik ayakları omuzlarından sarkan bir karaca vurmuştu. Kızıl tilkinin gözleri kırpışıyor, su samuru kıpırdıyor, ördeklerin boynu uzuyor, tavşanlar avadanlıklara çarpıyor, karacanın kulağından ılık bir kan sızıyordu...
Dağın doruğunda öyle kar yağıyor ki, kar yuğumları içten içe kabaran coşum ve taşımlarla, dertop olup patlayarak yarıklardan süzülüyor, apak fırtınaların ürkünç esimiyle, sanki yaratanı da sürüklercesine yamaçlardan kopup kayarak, ta aşağılarda, ceviz ağaçlarının, yaşlı köknarların zamanla köhneyip kocadığı koruluğa, ağarak, dolup taşıyordu. Ve saatler sonra, topraktaki nice tuhaf canlılar, kıvıl kıvıl kurtçuklar, karların üzerine çıkarak, minicik kalmış ağaçlara, tüylü dallara tırmanarak, hayranlık veren bir dirim ve coşkuyla yaşamlarına kavuşuyorlardı.
Ovanın kıyısında bir köy var. Kışın, durağan, akçıl havasında, toprak damlı evlerin aralarından, kelterli kısa bacalarından, göğe karışan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göğün altında kimi zaman, tek bir insan, aşağıda, ovadaki kararan noktalara doğru çınlayışlarla haykırıyor, çok sonrada umarsız, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak öylece kalıyordu. Ovanın her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her bir köşedeki evleklerden tütsüyen duman sanki sonu gelmez akışlarda gezinir gibi, önce birbirine yaklaşıyor, sonrada ağır aksak aradığı yolağı tamda bulmuş gibi göklere doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Çiğ dolu tarlalarda böcekler koşarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarına kaçıyor, tilkiler arada bir durarak uzaklara bakıyor, sonra inanılmayacak denli dalgın, tin tin, sapaklardan, taşlı yollardan dönüp, tepeleri aşarak kovuklarına yaklaşıyorlardı.
II
Aristo’ya göre kekliğin durduğu yer, aşağıdan bakarsan yukarıda, yukarıdan bakarsan aşağıdadır. Ve söylencelere  göre kuğular ölümüyle evli kızlardır. Taze genler aracılığıyla bilgilerin aktarıldığı kunduzlar dile getirir: Avcıların çocukları korularda genellikle baştankara avlar. Tan atımında çiftelerin sesi tepelerden tepelere süzülerek ovayı dolaşır, beygirleri, eşekleri, köpekleri ürküterek, köstebeklerin, farelerin, yılanların, ağaç diplerinde kümelenmiş dağ keçilerinin ve ırmağın altın kıyısında gizli ceylanların bir an durup, ovaya, tepelere ve dağlara bakarak çakılmışçasına duruşundan sonra, aynı alışkanlıkla, uykularına, kıpırdanışlarına ve mırıldanışlarına dönmesini sağlardı.
Kar tavuğu karda görünmez. Kan lekeleri inci olup karlara düşer. İz olup uzayıp giderde neden sonra tazılar sökün eder. Avcı kanı sever. Kanı içer. Ölü tapar. Kin tutardır. Aramızdan biridir, çevremizde dolaşır. İçimizde gezer. Ağlar. Tanrıya yakındır. Emeğe inanır. Yazgıya boyun eğer. Düz ayaktır. Zamanı yadsır. Ve bir gün, avın avı olacağı ürküsünü taşır.
‘Yüce dağ başında bir top kar idim
Yağmur yağdı güneş vurdu eridim’

Avcı ormanın içlerine doğru yürüyordu.
Avın yaklaştığını düşleyen bir avcı; kendisini gözlüyordu.

III
Suriye kralı Zahelin’e ait kedi, altın işlemeli çanağı kaybolunca açlıktan öldü. Köyde Topal Halit vardı, Blackwell’in Siyasal Kuram Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakışlı tanrılardandı. Bize bol bol Aristo’nun
mantık oyunlarından sıralar, Şaşmazlar’ın evine giden yolun aşağısında durur, bakın bu yol yokuş, yokuşu çıkıp başa varınca da, bakın bu yol iniş derdi. Sonra Zenonvari bir tavırla bastonuna yaslanır, paradox dolu bilmeceler sorarak, bizleri şaşırtır dururdu. Bu ayaklı ansiklopedinin, köyün altlarında ot kümeleri arasında ölüsü bulunduğunda, uzun zaman öldüğüne inanamadım. O her şeyi bilen ve görendi, çocukluğumun bilgesi, erenler yücesi, bir soylu dervişti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki Selcenli’ye gittim dediğinde, biz ona tüm dünyayı dolaşmış gözüyle bakardık. Işıklı göllerden, aynalı sazanlardan, zeytinyağlı lambalardan, suda yüzen yılanlardan söz ettikçe, bir evliya dinlermiş gibi gözlerine bakar, ta Hadım’dan yardıma koşan Bozoklar’ın, Ayanlar’ın katledilişine nasıl seyirci kaldıklarını, Kıralan’da  yapılan deve güreşinde altta kalarak boynu kırılan devenin sahibini nasıl aldattıklarını, İcikli’de hem kadın hem erkek olan bir köylünün tuhaflıklarını, Meler’in adının, keler (kertenkele) bolluğundan değil, koyun kuzu çokluğundan Meler kaldığını, Çıtak’ta keçilerin nasıl çabuk boy attığını ve Çivril’de hep çılbır denen yemek türünün konuklara sunuluşundan dolayı Çivril adının kaldığını aktarır durur, bizde edalı yürüyüşlü bu topal yalvacı ağzımız açık dinler dururduk. 


IV
Daha uzun yazmanı dilerdim, daha çok şey anlatmanı, anlatmaya değer şeylerin yok mu, neler yapıyorsun, neler okuyorsun, yalnızlığının dolambacında neler var. Gerçeküstünün kıyılarında gezindikçe neler yapıyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda değer tek şey sanat, güzel şeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var, ironiktir ama ben şaşmaz bir doğrulukla bakarım sözüne, sana, tam nerede, nasıl kullandığını aktaramam, ama aşağı yukarı şöyle bir şey: Düşün, kahvenin birinde bir dolu insan var -görüntü belli- işte ünlü yazarımız oradan geçerken diyor ki: Aslında bunlar yaşamıyor!
Bundan daha korkunç ve ölümcül bir çağrışım olabilir mi yaşam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceğin kadar çok sevmek isterdim.’ Şafağa bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kızlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik. İspanyol gemiciler okyanusa açılıp başka toprak ve denizlerin haritasını çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için küçük bir adacık çizerlermiş haritaya, başka bir zaman başka bir denizci o adayı bulamayınca, bu durumu bilen bir başka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nın adası’ dermiş. Bana bu rüyayı ağından sarkarak bedenimde dolaşan örümcek gördürmüştü. Fareli kapanı mahkumun suratına bağlayıp işkence yapan ve salya sümük dolaşan Çinliler gibi, Dekabrist ruhum işte böyle yalpalıyor. Oysa Monsieur Lapalisse gibi olmak ne iyi: ‘Yağmur yağarsa gökten su düşer.’ Ne denli gülünçse de acı çekmemek için ‘İşte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaşı vardı, sevgiliye dil dökmek vardı. Trojan atlarıyla virtual araçların kart ağaçlarla savaşına döndü yaşam. Renksiz, kokusuz, tatsız bir sıvıcıl. Düşüncesiyle dünyayı ayağa kaldıran bir bilge, ölümüyle önemsiz fısıldaşmalara yol açıyor artık günümüzde. Her şey tuhaf, ben 7 yaşındayken, babam 49 yaşındaydı ve benden tam 7 kat çok yaşamış ve görmüştü. 35 yıl sonra, o 84 ben 42 yaşına gelince, nasıl oldu bilinmez o katlar yok olmuş ve zavallı bende, babamın yarı yaşında olan koca bir tomruktum artık. Benden 7 kat çok yaşayıp gören babam, şimdi nerede, zaman neden yok oldu, yaşadıkça tükenip, hiçlenen bir şey mi zaman.
‘Yüzyıllar öncesinden kalmış tapınak
Yitmiş yanık bir dağın sisli kıyısında...
Tahtında ağlayan yalnız bir kral
Arar solgun yüzünü suların aynasında’

Ne Füruzan hanımın tavus kuşuna dönmesi, ne Talokan’da insanların ölmesi, zaman karşısında hiç bir şeyin önemi yok. Ne Judas’ın ağır kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahşi keçi, ne kürede noktaların merkeze uzaklığı, ne güller, ne kırlar, ne atlar, ne zambak kokulu topraklar, ne derin ürpertici kıstaklar, ne sıvı helyum ısısında duran kimya, ne Vanuatu devleti, ne Kephissos çayında, mızrağıyla, güneşli çimenlere uzanan tanrı, ne ‘Aganta burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacı Osman’ın atı, ne kör Tiresias’ın Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini tanımasın) deyişi, ne leylak, makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can, ayna, horoz, mayıs, fidan, lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes, fistan, palamut, ıspanak, lahana, ıhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak, beton, kep, tank, berber, peçe, kanca, kart, salça, pırlanta, şapka, kanarya, soba, şubat, nisan ve vişne sözcüklerinin dilimizden olmayışı, ne su kolonunda yürüyen organizmalar, ne düşüncenin hedonist çılgınlığı, ne manyetik canlılar, ne dış bükey pervazlar, ne kutsal dürtüler, ne kıyıcı lav sfenksleri, ne çalışmak zorunda kalmamak için konuşmayan maymunlar, ne algısı olanaksız fiziksel dünya, ne kıpırdamadığı için kuşların yuva yaptığı buffalolar, ne ölünce kılları büyüyen insanlar, ne öküzler gibi otlayıp, saçları kartal tüyü gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir şeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceği ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baş, ne buzdan saydamlığı güzelliğin, ne savaş, ne utkuların kozmirajik bir avuntu oluşu...
İç savaşta Roma lejyoneri bir yurttaşın kellesini uçurdu, döşeme taşlarına yuvarlanan kesik baş, öldürücüye şunları söyleyebildi: ‘Ergo quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim kendimden nefret ettiğimden daha çok nefret ediyormuş meğer.- Ne ölenin İsa’dan önceki ilk hıristiyan oluşu, ne alt alta her şeyi toplayıp, her şeyi çıkaramayışımız, ne iki yıldız gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayışımız (Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un), ne kim bilir nerede ‘Per oculos perit ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri oldu.- deyişi, ne aynanın bronz karanlık suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü tanrıları, ne adamın ikizi olduğu sanısıyla omuzlarına kocaman bir demir küre koyuşu, ne tilki yüzlü eskil adamlar, ne bir yüzyıl yaşayıp ölen atamız Ömer...
Bakın; Psyke odanın karanlığında kandille bana doğru yaklaşırken yüzümü yaktı. Ve Eros kuşa dönüşüp yitti; Melusine’nin balık olması gibi. Diyesim ne Küba denizinde kızıl zambakların açışı, ne iki çift gözü olan Phanes, ne ölü çocukları elinden tutup göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un hayali, ne ormanın kırk delikanlısının kışkırtmasıyla ölen Sezarlar, ne imge kovanı, ne karşıtlar barınağı, ne özgürce karşı çıkabileceğim bir tek tanrı kaldı deyişim, ne Maenadlara korku salan kralları, ne tulumba fitili, ne güvercin tüyü, ne iksion çarkı, ne uğuldayan fırtına, ne Dis’in armağanları, ne Cicones kadınları, ne içilmeyince gücenen sular, ne şiirin gizil evreninde Osmanlı miti, ne karanlık Thomas’dan  kötü belirsizlik dizisi, ne kehribar içine hapsedilmiş taşlar, ne de bir kış söyleni...



Değilse de, belki her şey şu, yani ‘Regina Coeli’ duası...
‘Cennetin Kraliçesi, neşelen, aleluya
Taşıdığın çocuk, aleluya.
Göğe yükseldi, aleluya,
Bizim için tanrıya dua et, aleluya
Tanrı gerçekten göğe yükseldiği için,
Neşelen, mutlu ol,   
Oh Bakire Meryem, aleluya.’

Amin...
Her şeye amin.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...