HERO İLE LEANDER
Conkbayırı’nda
durmuş Hellespontos suyuna bakıyordum. Sıcaktı. Dalgın bakınırken yanımda ağır
ağır bir gölge belirdi. Yaşlıca biriydi ve öylesine bir sesle; su bugün her
zamankinden daha durgun dedi. Yalnız insanların konuşma isteklerindeki melodiye
uyarcasına evet, denizde mavi değil nerdeyse siyah dedim. Bugün özellikle
siyah, hatta yas tutuyor dedi. Gülümseyerek şaka mı yapıyorsunuz dedim, azıcık
yüzü asıldı, hayır gerçekten öyle her yıl bu ayın tam 21’inde deniz özellikle
siyahtır dedi. Sesimi yükselterek anlatmak istediğiniz bir şey var sizin dedim,
bu kez o gülümsedi evet ama dinlerseniz, estağfurullah, ne demek diye
yanıtladım. Ayaküstü en az kırk yıl öncesine ait şu öyküyü anlattı...
Buzağı geçidinde
Kız kulesinin Hero ile Leander’i varsa bizimki de bu, Çanakkalede demir atan
bir denzcilige bağlı bir gemimizden bahriyeli bir asker çanakkale postanesine
gelmiş ve orada görevli bir kızla tanışmış, asker her gelişinde arkadaşlıkarı
ve sevgileri artmış sonunda birbirlerini delice seven bu iki genç ayrılamaz
olmuşlar ve gemi istanbula doğru hareket ettiğinde kız bu tepelrden birine
gelir el feneriyle mors alfabesiyle bir uzun ubin kısa işaretlerle seni seviyorum
diye ışık yakarmış geceleri delikanlıda
ondan öğrendiği biçimde oda
ışıldakla seni seviyorum yazarmış ve birgün kız gene çosene çok seviyorum diye
yazmış geçen gemiye ama o sonara geçen bir gemiymiy ama gemici arkadaşlarının
bu öyküsünü bilen kaptan kız gemilerui şaşırmış siz genede ışıldakla sonsuza
kadar diye işaret verin demiş , ne olsa iyi meğer bir önceki geçen gemi zaten
batmışmış ve gerçekten sonsuza kadar sözü böylece doğrulanmamış mı, kız gerçeği
öğrendiğinde ne yazıkkı o işaretin verildiği tepeye gelerek kendini oradan
deniz eatmış ve denizin sonsuzluğunda ibrböylece birleşmiş iki sevgili...
Dramatik olduğu
kadar ilginç bir öykü dedim hüzünlü bir sesle, o gözlerini kaçırarak uzaklara
baktı, oradan doğru belli belirsiz bir gemi yaklaşıyor ve bende sonsuza kadar
diye mırıldanıyordum...
ULUS FATİH
*
EJDER
Arka bahçede ateş
soluyan bir ejder yaşıyor dedim. Haydi göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık. Duvara yaslanmış
merdiven, boş boya kutuları ve dipte üç
tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı yalnızca... Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin
görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir
suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o görünmez bir ejder... Gözlerinin
pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik
dediğini duydum!.. Yazık ki havada
uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi
alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu
dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!.. Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok,
ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç
var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilirki dedim!..
Ve bir ejder
hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi
laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu
savı ileri sürenler var!.. Un
serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski
eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı,
gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil
dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere
inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes
inanır dedim...)
ASPASYA
Süt dolu havuz osmanlı son bizans kızı
kraliçesi, atlı yol, hamam deligği sarayburnu ceset menhir dolmen eşinen at
altın yol mesihin geri geleceği ve bizans kızını kurtaracağı
BELLEK
amenofis yazı bellek kaybı öyküsü
TANPINAR
Adem ile havva
öyküsü pierre menard harmanlıyarak
CAVİT MUKADDESİN
ATI
NİTOKRİS
KISSA
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak
bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna
bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu
bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun,
/ Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza
savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne
fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda,
bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5)
‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin
bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor /
Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet
şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma
bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma
yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi
arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış,
ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz
kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani
biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle
kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun
bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi
serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya
çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o
ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını
balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler,
düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve
çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın
dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin
dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki
tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde,
günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve
böceklerle dolu bu şiir tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle tuhaf böceklerle dolu ve o
böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının gezegenimizi onlara
bağışlamadığını nereden bilebiliriz...
Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu ve evrende belki de
biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı sonsuzca
kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl
kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir
diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş
edicidir ki tek bir dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak
için tüketeceksin diyor, günümüzün
bir haiku şairi ise ancak; Seviyor
musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler, satırlar)
gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda /
nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu?
Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer
biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak
gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri
koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki
şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra
çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun
konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım
seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama
çocuk bilemedi. Ve tanrım bana bir
tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama
çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur
dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı
çocuk. Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil
kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar,
hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden
olduğunu, Adriyatikden Çin denizine
konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu
tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat
‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde
çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara konuya
ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler
Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp
parçalayabilirsiniz belki ama; yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar
mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne
yazık ki onları düşleriyle baş başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur
ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği
su ağu olurmuş” bu dünyada,
dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı
tankalar gibi ümit dolu,
sevgi dolu olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ
YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım,
Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!),
Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün
Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora
Duncan ve
Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan ’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen
ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın
yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir
kadın henüz bir atom bombasının
düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra
yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir
‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri
“ve bir sabah geçti diye şehrin
sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos
adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen
(Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da
Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim sayılabileceğini söylediğimizde
şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli
bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ
bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı
olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen
adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların
Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz
ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın
mahkumlara ancak kadın doktorların tanı
koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor,
ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir
sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın
sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan
sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya
kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir
çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde
yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır
düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz
gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş
kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot
kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap
kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları /
dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun
imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım
düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey
gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi
süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli
gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş:
‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan
gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar
limitine uyuyor mu”
demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle;
anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
GECENİN TARİHİ
Nesillerin
yolculuğu boyunca
İnsanoğlu geceyi inşa etti.
Önceleri o bir
körlüktü;
Diken batmış
çırılçıplak ayaklarda,
Kurtların korkusu.
Hiç bir zaman
bilemeyeceğiz
Kim bu şekle soktu
dünyamızı?
Gölgenin boşluğu
için
Bölünmüştü iki
alacakaranlık;
Hiçbir zaman
bilemeyeceğiz
Hangi çağda anlamını
buldu
Yıldızlı zamanlar.
Diğerleri mitosu
yarattı .
Onu kaderimizi dönüştüren,
Kanıksanan
yazgıların anası yaptılar
Siyah dişi
koyunlar ve
Kendi ölümüne ağıt
yakan
Horoz kurban ettiler.
Khaldeon*`lular ona oniki tane ev verdi;
Zeno*`ya,
sonsuz sözcükleri.
O şeklini Latin hexametre*`den aldı
Ve Pascal`ın teröründen
Luis de Leon* ruhun yaralı vatanında
gördü onu.
Şimdi onu hissediyoruz tükenmeyen
Eski bir şarap gibi
Ve hiçkimse ona bakamıyor titremeksizin
Ve zaman onu sonsuzlukla görevlendiriyor.
Ya Onun var olmadığını düşünmek
Şu kırılgan şeylerin dışında, gözlerde.
Jorge Luis Borges ( 1899-1986 )
Çeviri: Erkut Tokman
Dipnotlar:
1. Khaldeon: Babil`de güç kazanmış eski semitik gruba
bağlı bir kavim ve onların konuştuğu semitik dil.
2. Zeno: Stoic okulunun
kurucularından miladdan önce263- 335 de
yaşamış Yunanlı filizof.
3. Luis de Leon : 1527-1591 yılları
arasında yaşamış İspanyol şair ve ilahiyatçı
4. Latin hexameter : Satırları 6` lı metrik ölçüye göre
yazılmış şiir formu.
ULUS FATİH
*
KALEMAKELAME
Kutlu öğlede
kumruların öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve
sıkıntısını dağıtmak için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde
oluşturduğu küçük dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana
bir balık geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun
ağzını kapatarak oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara
doğru uçmalarına yol açtı.
Adam gözünü
karşıya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın içinden
hayaletler yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle ürpererek, loş
avlunun garip hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden korkunun verdiği cesaretle, su
birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya kahve yönüne doğru koşmaya başladı.
Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine benzer birinin, ters yönde
koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut
ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla
kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin olanaksızlığı ve
gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde, aynı sanrıyı
kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır bilirdi,
kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yağmurdan
kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taş
oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın göksel incisi
yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde kaşalot
biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru gelerek bir
bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar denizler
tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut diğerlerini
silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara şimşeklerle
dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli
karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç
olduğu sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden
yanında kara kepenekli birinin ‘Mehdi
geliyor!’ diye, hınçla bağırdığını duydu.
Bu adam köyün, us sayrısı çobanıydı.
Kararan havada,
çok uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz alıcı
büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam yeşili
bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı yapar gibi
şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti. Yıldırım
yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri ortalığı
kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah alemlerinin,
Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi adam, köy
imamının, bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i mekanlardan söz
ettiğini anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su duvarlarını
köyün çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi, ama
fısıltıyla; doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun
beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları,
doğuran yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama,
kulağına imamın sesine benzer seslerle
garip şeyler fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve
Meleye Cizire’nin şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını
düşündü ve aslında yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını
merak etmeye başladı.
Mahallenin arka
sokağına dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının bulunduğu
arsanın içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in ışığının yanıp
yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor, dua, vali,
kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri başka bir
düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve Kifilis’in
ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam öldürme
arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın sürünerek
yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince
çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında
bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde
Kifilis’in düşürdüğü bir senet buldu ve senetteki imzanın
kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda
dağılmıştı.
Kifilis içerde
maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail, Kifilis’e
yaklaşıyordu, köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu camdan
dikkatle baktı, biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup uzatıyor,
yaşam, şiir, zümrüt gibi sözler ediyordu.
Ortada bir meclis vardı ve şiiri okuyanında kız kardeşi olduğunu görüyordu, soluğunu güçlükle tutarak
kapıya yaklaştı, cebinden bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat yapıtı gibi olmalı
diye düşündü ve ölüm anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye varmış gibi elini
kaldırıp indirdi, zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün, saat, dakika, saniye,
salise ve o an, Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka bir ölçüye tutsak
olduğu, vatan değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini ateşlediği o an...
Şey dedi silgi
adam, ‘Oluyor mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü rüyalar, kabuslar
görmüştü ve Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına saplayacakken
uyanmıştı.
Çocuk okula gidecekti
ve beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde portre olan
kalınca bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin yemeye çalışarak
ayağa kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı. Arapça ve Farsça
bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula giderek öğretmene okul
binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup olmadığını sordu. Öğretmen tek
bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.
(2)
Öğretmeni hem
dinledi hem de her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki
bozuk paralarla oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül
kokusunu bile tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini
rüzgara vermiş ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her
köylünün vazgeçilmez eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde
kendi benzerlerini ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir
duvarın dibine sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes
başkalaşıyordu da kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir
çocuk yanından geçti, dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman
olağanüstü bir şeyin olmadığı kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde
olabilirdi, yandaki çarşının pazar yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç,
tebeşir, tahta, çeşme, işkembe, kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara
dalarak köyün ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli bir göl
vardı orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı bir yolak üstüydü göl. Güneşi gözünün
çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi
parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı
kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi
içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden
sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye
ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve
şeytanlara inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk
kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine
katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı,
neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor,
ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu
olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir
alem vardı, başka ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden
evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir
şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı,
öfkeli yada ahmakçaydı, neden eşyanın
tutsağı olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan
öteye gidemiyordu; yaşamı neden, neden anlayamıyordu.
Cebindeki usturayı
çıkararak gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez göle
bakarak, acıkan işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla
gerçek yaşamdan ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye,
yaşamın cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi
bir şey kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü
soyutlamanın bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir
davranış, acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine
yaklaşacak, metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı
başkasına vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya
ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur
sen al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep
daha uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’
Ağustos ayında
köye gelen cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart yada
mayısta da gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de
söylediğine göre daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı,
siyah bir kağıtla oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu.
Fidanların arasından geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı
çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup
karnını doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada
kalsın dı, çoktandır küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir
yemek mutlulukların en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak
lambası, barut, loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler,
pizzalar ve körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller,
papatyalar toplayıp aralarına akasya sıkıştırarak demet demet satan bir çingene düşledi. Sabahtan bu yana, usu mengene gibi
sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse, yenilenebilseydi.
Kiremitlerin
üzerinde uçan bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu,
umutlandı, az ilerde yağmurun kabarttığı
mantarların doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken
kuş gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf
ezmesini, panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi,
fistan giymeyi ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir
huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı,
ağzından kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız
uzaklaşırken, onun gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını
ıspanağa, kalçasını lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve
salınışını maydanoza benzetti.
Uzaklarda ovadaki
şoseden bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla doğrula
bir otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir muştu
böceği diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın kıyısından
dolanarak uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın ortasında seçilmez hale gelip birden imi timi bellisiz
olup, yitip gitti.
(3)
Silgi adam
küçüklüğünde -onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine
imlediği konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı
yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş
bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter
kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri,
bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar
denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane
dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon
yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler,
ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki
glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler,
transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler,
vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı
salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları,
telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır
alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise hayalleri,
deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı sözlü
konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp
yaşamlar.
Moteller havuzlu
mudur diye sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes olacağım
diye lafa karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak. dinlenme
odasında spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten gelen
Olimpos gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl yapmıştı
hepimizde tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında; ‘Taşın
toprağın altın/ Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’ yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir
kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:
ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi anlıyorum ki
baya güzelmiş bu yarım şiir, kim bilir o
kız nerelerdedir...
Blucini yırtık
giyerdi ve cesurdu, blöf yapmasını da
çok severdi kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına, yolda en
afili olanımız oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke dolaşmaktı, briç
bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını bilmez öylece
yüzüne bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının torpido
gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar sonra bir
barda kaşıkla ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok gerisinde bir
yaşam sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside kötüydü, ağzından
kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri, otostop yaptığını
söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank gibi şişmiş,
paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat olmuş, ne
idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem üzüleyim,
yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip teokratik,
monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O kızın adı Necla
idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.
Silgi adam,
çocuğun okulunun bitme saati yaklaşınca,
onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde beklemeye
başladı, uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu dağlar,
yüzyıllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar,
Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda
buradan gelip geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski
atalarını daha çok seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup,
gerçekten özlenenler, bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede
Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı.
Nede olsa ötekilerin; yakın geçmişin,
anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine
girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada
buluşamıyorlardı. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile
kalmayan bu atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut
tabutları, solgun sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri
seviyor olmamız belki bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve
kucağı açıktır ve kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa
yol açmayacak kadar ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep
kalplerimizdeydiler.
(4)
Böyle düşünüyordu
silgi adam ama dağlardan doğru kucağında
Karya kartalıyla inen Hykandros’u
görünce, postunun içinde titreyen mağara adamı gibi az daha bayılıyordu.
Hykandros dev adımlarla tam okula doğru yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını
şaşırıyordu, ceylan derisi tulumundan su içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı
başına gelerek; kentlerinizdeki gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri
ve yollarınızdaki otomobiller hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili
tutulmuş gibi başını sallamakla yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı
bir cesaretle, bu yüzyıllar ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden
daha mı insanca olduğunu söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu
erdenlikle sormuş gibide gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi,
bunun kanıtı ütopyalar, geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden, gerçekliklerinden
çok geride, çünkü gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla sayılacak kadar
azdı, görece bir olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası, zamana, mekana ve
levh-i mahfuza sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı, oysa giderek en
iyiye doğru yol alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam tersine istemler
karelerle küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi, diyesim,
istemler geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler aritmetik
dizide kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik
bir hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek
var mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha
mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey bizim zamanımıza duyulan
özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın tanıtıdır, insanoğlu, sizin
yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki kadar ölmedi,
umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin- kendine karşı
artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol açmıştır.
Silgi adam
bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki sanıyı ve
gerçeği değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde yanıldığınız
kesin oda şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Silgi
adam şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince, Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den,
Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduğu sürece
ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi
adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve oturduğu bankın
üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.
Çocuğu elinde bir
pasta dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı, çocuk peltek
bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı gibi açıldı ve
içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla oynamayı
düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda, köpüklü
yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler yapan bir
adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların ve düşlerin
yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı bira şişesi
görünce gerçekte, plastiğe geçişin
kaynağının da yaşam olduğunu
kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp
eni sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu
düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu
tuttular:
‘Şu uzun gecenin gecesi olsam
Sılada bir evin bacası olsam’
diyordu türkü.
Evde silgi adam
zavazinga kasasını açarak öte beriyi
onardı, çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü
meyvelere yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya
özendiriyordu,
peçeli hanımı ev
işlerini yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin hurisiymişcesine,
onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu tuhaf insanın, güneşin
doğup batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden hoşnut kalarak,
yaşayıp gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak günün
yorgunluğunu attı, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki
yalnızlığı bir ölçüde azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama
konuşma isteği duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak
uyuklamaya çalıştı, adam kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler
mırıldanıyordu, bravo diye bir söz çıktı ağzından, bankalar, bombalar,
piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalıştı,
onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı,
pantolonunun takılan kancasını çıkarıp düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa
uzandı ve uyudu. Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu, İtalyan parlamento binası
önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla
Barbaros’ta kendisine destek verenler arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye
benzer biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına olayla ilgili
yorumlar yapıyordu.
(5)
Fellini
filmlerinden çıkma kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman
televizyon muhabirinin kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp
kahkahalar atarak her şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve
frapanlıkla ortalıkta dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara
yaklaşarak hermafrodit olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu,
biri bütün hay huyun ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye
aldırmadan onarım yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini söylüyor,
patent patent diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az ilerde onu
tutuklarken, göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan biteni sessizce izliyor, şarkıcıyım, gazino arıyorum
diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir sporcu mihaniki
biçimde kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her gördüğüne paso
gösteriyor, fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı tüm olan biteni
-uçan sözü bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema yıldızı
villasından el sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida saplıyor, bir
palyaço, yüzünü gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan bir
gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir
kadın boğazından asılmış sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor,
ağzından salya akan biri de peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki
etlerle- herkesi yemeğe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto
oranlarını anlatıyor, postacıysa olay yerinde olanlara mektuplarını veriyor, bir
jandarma güruhu herkesi çembere alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği
mandalinayı yiyordu. Papaklı bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaşırım,
iskelede sevişirim diyerek, çikolata ısırıp, tekvando gösterileri yaparak,
otobanda hız yapmayı severim diye ekliyordu.
Silgi adam uyandı,
sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek, sobayı
usulünce söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda yeşerir,
haziranda toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının olağanüstü
bir beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku yayıldığını
düşündü. Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu söylemişlerdi. Sonra
gene yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandırıldığını, ağzına Kiler
balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalıştıklarını ve bir hipopotama
dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron
yuvalarının içinde batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak
gidiyordu, güneş silik bir noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek gittiler...
...
Büyük yazar
pandantif kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok, deneme
değil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu dilerse
anlayabilir diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez arkasından koştukça,
yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri ant uyarınca, atılan
her adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar yaklaşabilecekti. Ama nedense
bir türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek, asla bana ulaşamayacaksın, her
uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi. Yazın heveslisi büyük bir oyuna geldiğini anladı. Ama hiç ummadığı bir tansık
gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı, dokunduğu
anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye büyük yazarın
sembolik dev gölgesi kalmıştı...
...
Büyük yazarın
tilmizi olmaya özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından taş
döşemeye düşüp ölmüş, tabağında duran
tırpana balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi adamın
garip öyküsü böylece bitti. &
ULUS FATİH
*******************************************************************************************
DÖRTLÜK
Ah şu dünyaya geldim geleli
Dilimde yandı gözüm perdeli
Ne zaman geldim gidiyorum işte
Yaşiyorum amma sen gel bana sor
ÜÇLÜKLER
Ağaçlı yolda
Güneşin saklambaci
Sararan yapraklarla
Tan alacasında
Pars gözü mü yanan
Minik nar çiçeği mi
Ayvalar göverdi
Güz demeden
Kış hazırlıkları
Aylak böcekler
Konuyor yamacına
Mavi kır çiçeğinin
Yol boyunca fesleğen
İlk tanın buğusunda
Tutsak almış dereyi
Köylü ile eşegi
İğdelerin altından
Geçiyor Midas gibi
Eğreltiler rüzgârla
Sevişirim sanirken
Öper komşu çayiri
Düşlerin tanrisiyla
Bakar uzaklardaki
Karaca aydınlığa
İncirler öyle dolgun
Üzümler öyle olgun
Kış korkusu kalmadı
Kerberos’un tiz sesi
Dikenli yamaçlarda
Ürkütür keçileri
ÜÇLÜKLER
Dağın doruğunda
Güvercin gurultusu
Otlar dökülen su
Kurbağalar
Yaz geldi öpüşüyle
Ötüşüyor gecede
Daracık girintide
Birbirinin aşigi
İki yayın balığı
Arı vızıltıları
Yayıyor kokusunu
Payam açıklarının
Yeni açık cevizin
Buğulu yaprakları
Esritiyor kırları
Çan sesleri geliyor
Kara ay altındaki
Saklı dereden
Çiğlerin serpiştiği
Tümsekteki menekşe
Isınıyor güneşte
Şurada akintida
Kımıldayan gölgeler
Pırıldayan şeyler
Karla kaplı ova
Uzayan sessizlik
Çınlayan karga
Masmavi çiçeklere
Kondukça yusufçuklar
Dener kanatlarını
ÜÇLÜKLER
Yağmurda gökkuşağı
Bir çelenkle süslüyor
Gümrah ovayı
Üveyik sesleriyle
Yıkılırken düzlük
Birden sessizlik
Çocuklar sokulurken
Serçe dolu bağ evine
Sepeleyen güz yağmuru
Kuyudan su çeken kız
Keten çiçeği kırlar
Ortalık sessiz ıssız
Kül renkli havada
Dönüyor kırlangıçlar
Çığlık çığlığa rüzgâr
Gecenin ortasında
Yabanıl kuş ötüşü
Şangirdiyor raflarda
Güz ikindisinde
Yaprakların püfürtüsü
Yalnızlığın yol örtüsü
Mavi sümbül kokusu
Bulutsu kelebekler
Taşlarda yankiyan su
Cevizli yolda
Uzayan gölgeler
Kımıldayan şeyler
Sessiz serin şafakta
Avcının çıtırtısı
Düşlerin Anka kuşu
ÜÇLÜKLER
Ruhum darmadağın oldu
Leylakların kokusu
Yola sarkınca
Akasyalar açarken
İncilere öykünüyor
Eşikteki sari kiz
Kasımpatılar soldu
Saçaklar karla doldu
Rüzgâr kapı çalıyor
Oğlan bulunca dengini
Yamaçlarda bahar
Döktü yedi rengini
Ufukta kara bulut
Havada göçmen kuşlar
Bu gelen güz yağmuru
‘Bu Satürn gecesinde’
Çılgınca sevişiyoruz
Leda’nın mahzeninde
Asmalar salkım saçak
Kuşlar çiglik çigliga
Güzde gelip geçiyor
Ruhun fırtınalarını
Sümbüller karanfiller
Nasılda dindiriyor
Nar çiçeğe durunca
“Sönüyor alkanatları
Gün batımının”
Serçelerin çığlığı
Güldürür derelerde
Yaban mersinlerini
DUYUMLAR
I
“İğneada’da bir balık kartalı öldü.”
(26 Temmuz sabahı Suomi’de, ormanlar içindeki bir
gölden havalanan Balık
Kartalı’nın (Pandion hallaetus)
dün İğneada’daki
sazlıklara doğru süzülürken; tepelerdeki
elektrik tellerine
çarparak öldüğü, cesedi bir çiftçinin
bulduğu, kuşun kuluçkaya
yatmak üzere sıcak bir ülke
ararken, utku içinde
Anadolu topraklarına girdiği belirtilmiştir.)
II
“Boz Ötleğen ölü bulundu.”
(15 Eylül Salı günü
öğleden sonra, Manyas Kuş Cenneti’nde,
bin bir renkli kuş
arasindan Arap yarimadasina dogru uçan
Boz Ötleğen’in, 22 Nisan
gecesi İsrail askerleriyle Filistin’li
milisler arasında çıkan
çatışmada öldüğü, cesedin terkedilmiş
bir taş ocaginda
bulundugu bildirilmiştir.)
III
“Saz Bülbülü yaşamini yitirdi.”
(4 Eylül’de Cernek
istasyonunda halkalanan nazenin bir Saz
Bülbülü’nün, geçtiğimiz gün, Kahire yakınlarında vurulduğu,
Kefren’e doğru kaçmaya çalışırken; piramidin
yüreğine
düşerek öldügü ögrenilmiştir.)
KAFKAFONİ
Kralın haberini
bekliyoruz.
O kraldan ayrılmak üzere.
Kralın haberini
bekliyoruz
O koridorlarda.
Kralın haberini
bekliyoruz
O sur dışında.
Kralın haberini
bekliyoruz
O kırlarda.
Kralın haberini
bekliyoruz
O kente girmek üzere.
Kralın haberini
bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!
Kralın haberini
bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!
Kralın haberini
bekliyoruz...
KISSA
(02.01.2005)
Öldüğüm günün ertesinde
Zincirlikuyu’daki mezarlığa gömülmüştüm. Aradan zaman geçti, metropol öylesine
kalabalıklaştı, gökdelenler öylesine çoğaldı ki, büyük kentte bizlere yer
kalmadı ve bu ölüler evinin; her şeyi bilen siyah gözlüklü, boyunbağlı
yetkililerce kaldırılmasına karar verdiler. Hepimiz üzülüyorduk, aramızda
ağlayanlarımız, çığlıklar atarak ikinci kez ölmek istemiyoruz, bizi
birbirimizden ayıramazlar diye bağıranlarımız vardı. Sanki mezarlık titriyor,
görünmez bedenler, yüzler, eller nerdeyse dış dünyaya fırlıyordu.
Sıra bana geldiğinde,
devasa kepçe önce bir yarımı sonra diğer yarımı azgın görünüşlü bir araca
yükledi. Umarsızlığın verdiği ağırbaşlılıkla yazgımı kabullenerek, yeni
ölümümle tanışmak üzere yola çıktım. Aracın güçlü sesler çıkarmasına karşın son
derece eski olduğunu anımsıyorum. Kimi zaman düz, kimi zaman kıvrımlı yollardan
sarsıntıyla giderken, yanımdaki komşularım esnekleşen, aralık bölümlerden
aşağıya düşüyor, elveda bile demeden istemlerimiz dışında ayrılıyorduk.
Yazık ki korktuğum başıma
geldi, Arnavut kaldırımıyla döşeli daracık bir yoldan giderken artık bir avuç
diyebileceğim bedenim, ötekiler gibi, atıkların bırakıldığı bir bidona üç adım
kala savrularak sokağın ortasına yığıldı kaldı, kalanlara el bile sallayamadım.
Az zaman sonra yaşlı bir kadın elinde torbalarla geçerken dikkatle bana baktı
ve geri döndüğünde; yol ortasındaki tuhaflığıma aldırmaksızın, özene bezene
beni torbasına doldurdu. Evi bir bodrum katıydı ve kadın minicik bahçesinde
fidanlar büyütüyordu. Gelir gelmez fidanların arasına beni saçalayarak, biraz
da su serpti ve sandalyesine oturup uzun süre dinlendi ve sonrada çekip gitti.
Durumu anlamıştım ve
yaşadığımız evrende benim için çıkabilecek en büyük fırsatlardan birine
kavuştuğumu da sezinlemiştim. Genlerimin, moleküllerimin, minerallerimin tümünü
küçük bahçedeki fidanlara yürüterek sonsuzluğumu sürdürüyordum. Aylar sonra
yaşlı kadın, fidanları sabırla büyütmesinin karşılığını aldığında, sofrada
enfes bir yemek biçiminde duruyor ve annesini delice öpen rüküş giyimli çılgın
kızının midesine eğlenceli, şakalarla dolu bir gürültü patırtı içinde
iniyorduk...
Melankolik ruhlu kızının daracık
bir dünyası vardı, bütün gece tv izliyor, annesine de yine evlerine benzer
bodrum katındaki işinden, iletişimsizlikten, anlayışsızlıktan, tacizlerden söz
ederek yakınıp duruyordu. Sabah olduğunda arkadaşlarıyla Beyoğlu’nda
buluşmaktan söz etti ve saat 14’de buluşma yeri olan Tünel’e yakın bir kafeye
doğru, bazen vitrinleri izleyerek, bazen utanılacak en acı gizleri
paylaşıyormuşçasına mavi çantasına sarılarak yürümeye başladı.
Ama ilkyazın bu puslu
günlerinde onu bir aksilik bekliyordu, yolu tam yarılamışken yıldırım
düşercesine yağan bir sağanakla karşılaşınca, oradaki bir binanın kapısından
zorlukla kendini içeriye attı. On dört yıldır dolanır dururdu ama ilk kez bu
yapıdan içeriye giriyordu, sonsuz kafeler, sonsuz eğlence yerlerinin olduğu buralarda
olağan sayılmalıydı bu. Bilisizce gösterişli, resimlerle dolu bir sergi
salonuna sığındığını anladığında, ne giyim kuşamının, ne yaşam anlayışının bu
atmosferle uyuşmayacağını düşünerek, sıkıntılı, dolaşmaya başladı. Ama daha
yolun başında bir çarpınca uğradı, ne denli düşle dolu resimlerdi bunlar,
korkunç bir özlemle aradığı çocukluğunun yüzdüğü tuvaller, renk çılgınlığı
içindeki ormanlar, köyler, haykırarak takıp takıştırmak istediği, kolyesinde,
küpesinde görmek istediği bir tavusu bile kıskandıracak armoniler, ruh ikizini
aradığı, aşık olduğu gençler, uzun
gölgelerle dolu, ayak basılmadık yerler, kuş ötüşlerinin gizlendiği korular,
karabasanlara dönüşen anılar...
Bir hayranlık ve
şaşkınlıkla uzun süre resimleri inceledi, delice bir merak içinde ressamını
düşledi. İlk kez karşılaştığı sanat denilen şeyin, insan ruhunun yansısı
olduğunu anlayıp, yürekte açan taze gül yarası gibi yine ilk kez böylesine
kucaklaştıktan sonra, birden dışarıda sürüp giden yağmurun sesi kulağına
çalındı. O seslerde, gelmiş geçmiş sevgilerin, kavgaların, hayallerin,
acıların, sevinçlerin büyük bir özlemle, yeniden yeryüzüne gelmek ve o
olağanüstü tansığı hiç olmazsa bir kez daha yaşamak isteyen insanların, tüm
canlıların sesleri, artık anlaşılması olanaksız, pişmanlık dolu tıpırtıları
vardı. Bu serzenişle; hiç olmazsa bizim, yaşamın güzelliklerini, tansık dolu
albenisini değerince yaşayabilmemiz için, yıldırımlar, şimşeklerle uyarmak
istiyor, olmayınca da zapt edilmez gözyaşlarıyla hepimize ağıt yakıyorlardı.
Olanaksız bir özlemin acı veren ninnisi, düş kırıklıklarıyla dolu yankıları ve
kederli yalvarıları vardı o yağmurun sesinde...
Hiçbir üzünce kapılmadan
resimleri bir kez daha dolaştı, birbirinin benzeri günler ve ağlarından
ayrılmayan örümcekler gibi yaşamaktan bir an olsun uzaklaştığını düşünüyordu.
Çocukluğu, ilk aşklar, düşlerle dolu anılar, gölgeler, anneler, sevinç ve
acılarla dolu bu yaşamın aslında ne çok giz barındırabileceğinin şaşkınlığıyla
dışarı çıktı... Akıp giden kalabalık;
bilisizce ölümüne koşan ve menderesler çizerek; ileride, metrodaki uçuruma
boşalan, kara bir ırmak gibiydi. Garip bir ürpertiyle yolunu değiştirmeyi
düşündü.
Ne var ki düşüncelerinin;
akşam annesini öpücüklere bogdugu güzel yemekte bulunan ve az öncede
resimlerini izledigi, gerçekte ölmüş bir ressamin ruhundan kaynaklanmiş
olabilecegini hiçbir zaman bilemezdi!..
ULUS FATİH
*
GÜLENAY
(IX)
Jesus mu bu?
Belki de Davut!
Kaya tuzu, Çerkez kızı,
at hırsızı.
Serendip’ten in,
İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra Bağı’na girin!
Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.
Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis
Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.
Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşını ayda
unutacak
Cebrail, Süleyman
güğümünden çıkacak!
Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yil avludan
çıkmamış
Bir kere çıkmış; bir
adama varmış
Adam bahara varmadan
ölmüş
Oda avlu içine geri
dönmüş.
Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı
bizimkız!
Uykumda metal köpekler
havlıyor
Dere yandan Haşaşinler
geliyor!
İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.
Ethem'se; döl yatağını
gördü!..
Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş
getiren
hayvan...
Dibek taşinda toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı
Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!
El kızı
Civar suyu
Albız soyu.
Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma
Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atildi. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf
dedi
Adem’in gözü açıldı.
Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde
resmi var
Üç aşagi beş yukari oda
Renoir.
İmgelere inseydi
İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başı bağlanır
mıydı?
Hamidabat’a Medusa’yı
görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm
yemeye!
Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.
Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına
Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı
Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!
Daha ne olsun kız!
Daha ne olsun!
Olsun bizimkız
Olsun...
**********************************************************************************
**********************************************************************************
ÖMER CEM
Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Ve seviyor sevmiyor
Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında
Sandalye sehpa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış
Dallarda kurumuş böcekler
Yavaşça ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar
On yaşlarinda çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak
Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla
MART 2000
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıs diyor
Issız adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı
Küçük ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine
Deniz dibinde kaplumbağa
Kayaların arasında
Sessizce yürüyor
ÖMER CEM- 2005
Gece karanlığında
Denize vuran ışık
Ay ışığı
Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Seviyor sevmiyor
Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında
Sandalye masa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış
Dallarda kurumuş böcekler
Gecede ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar
On yaşindaki çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak
Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla
Çiçeklere yatıyor bir
kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Su- Herkes izliyor
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batiyor
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava
kararıyor
Güneş batmakta
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi
duyuluyor-uzakta
Ovaya bakan kız
Şaşiriyor
Ova neden yeşil
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
ULUS FATİH
*
GÜLENAY
(IX)
Jesus mu bu?
Belki de Davut!
Kaya tuzu, Çerkez kızı,
at hırsızı.
Serendip’ten in,
İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra Bağı’na girin!
Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.
Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis
Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.
Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşını ayda
unutacak
Cebrail, Süleyman
güğümünden çıkacak!
Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yil avludan
çıkmamış
Bir kere çıkmış; bir
adama varmış
Adam bahara varmadan
ölmüş
Oda avlu içine geri
dönmüş.
Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı
bizimkız!
Uykumda metal köpekler
havlıyor
Dere yandan Haşaşinler
geliyor!
İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.
Ethem; döl yatağını
gördü!..
Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş
getiren
hayvan...
Dibek taşında toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı
Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!
El kızı
Civar suyu
Albız soyu.
Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma
Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atıldı. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf
dedi
Adem’in gözü açıldı.
Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde
resmi var
Üç aşağı beş yukarı oda
Renoir.
İmgelere inseydi
İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başı bağlanır
mıydı?
Hamidabat’a Medusa’yı görmeye
artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm
yemeye!
Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.
Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına
Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı
Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!
Daha ne olsun kız!
Daha ne olsun!
Olsun bizimkız
Olsun...
**********************************************************************************
**********************************************************************************
ULUS FATİH
*
HERAKLES’İN AĞLAYIŞI
Arian'da gelmedi
aşağıda sümbüllerin olduğu yerde özlence yatar
buz gibi eserdi rüzgâr bayırda.
Renkli geyikler tırmanırdı göğe çatal boynuzlarıyla
ak bulutlar arayıp dururdu, düşler ülkesini...
Zehirli çiçeklerle doludur dünya
altın rengindeydi sular ama
-çığlıklarla geçerdi aralarından Ferhat
soluksuz ve nar çiçeği göğsüyle
uzak bir doğuda-
kahredip gitti Marat! ..
Uzun güneşler batardı orda,
-durmaksızın-
aldatan ve batan uzun güneşler
ve solup giderdi büyük arayış.
Saydam sunaklardaymış barışın senfonisi
öte gezegenlerdeymiş şol cennet dünya
Ama, gene de düşerdi tozlu yollara
sevinin dağlıları
süsenli Nereidler
-yılgınlık yoktu-
Düşerdi tek başina 'asasız Odysseus'
büyük sabrıyla
ak alnında kara yazısı
uzakta Lesbos adası parıldasa da! ..
Tenyalar, tirişinler dolardı inanına en güzelimizin
her biri Yunus'tu ki,
ufuklarında çıyan
ağular Abydos'ta
bıkmadan Lethe'yi aradılar.
Ve eridi giderek Pan'ın flüt sesinde çağıldayan sesleri
öldü sevileri,
tenleri,
yürekleri,
yitip gitti İkarus'lar
sağır uçurumlarda
kül olup gitti hep, Zümrüd-ü Anka...
Ülküsüzdü şafak kuşları orda
kanat çırpmazlardı
asmalarda yalan çiçeği
sümüşürdü salyalı salyangozlar
Bir yurtluk ki;
kırmızı tavuslar öterdi durmadan
kırmızı sesler, kırmızı horozlar
tümü çok uzaklarda...
Ve artık,
çıkagelirdi ormanlar içinden bir zalim çocuk
radyo getirirdi kucağında
sorardı peltek diliyle amansız:
Nerede düşler ülkesi anne?
Hani nerede?
Metal aynaysa:
-Maçetaları çalardı! -
çalardı gök bir ayışığında
kara bir Gabriel Garcia Marquez'i.
Kan sızardı durmadan '..tiago Nasar'lardan
yürekleri apaksa da
'Kuzeydi Amerika! '
'Çanteist kiliseler genositli sayrıdır-
Ve konçitalar, diz kırarak sorardı yeni urbalılara
Hani 'Yürüyen ayı' nerede?
Nerede Mohikanlar?
Nereye gitti onlar?
Hani nerdeler şimdi? ..
...Baybars askeri mi çiğnedi
Hani Kanula şehri? ..
Ve derdi ki:
Meme versek bir öküze,
dirilir mi artık güneşin çocukları
dirilir mi Amon-Ra
dokununca toz olurdu mermer kolları...
Yüzyılın çocukları:
kül oldu Guernica!
-Heinkeller görünmez-
Tepelerin demir kuşu
o görkül cadı
köy üstünde bir karış yerden uçardı! ..
Eyy erenler, erendizler, ermişler
Götürün!
kartalların tünediği kayalara gömün beni
-ışık görsün gömütüm! -
uzaktaymış güneş ülkesi
uzaktaymış ütopyalar
Campanella! ..
Götürün!
'iri gözlerimde keder kılıcımda hüzün'
Nedensiz cesetimle yatarım orda,
Kaplansız
Novasız
Sevisiz! ..
Uyur kartallı kulede
Uyur yılanlı burçta
kendini,
uyur.
Uyur sonsuzluğunu...
Arian'da gelmedi!
seviyi öldürmüşler
öldürmüşler seviyi diyordu.
Ve bir zamanlar İda'da yaşayan,
Mavi atlaslı Herakles:
Şimdi Bergama'da bir lâhitin içine sığmış
-ruhu uçmuş-
Hades'e iniyor,
delik deşik tahnitli ölüye ışık sızmış
sessizce
ağlıyordu...&
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir
şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı
çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala
atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de
seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “ (Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşilaşsam, aninda bozkir güneşi
yapraklari şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşagi
geçen, Kibele’yi bile kiskandiran gözlerine bakarak şu dizeyi mirildanirim: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz
sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasil bir şey
ki, her ani şiirle yaşayan insan nasil bir insandir?.. Havvagülü dünyaya
geliyor- doguyor, büyüyor, agliyor, gülüyor, mülkiyetin kirbaç izlerini
sirtinda taşiyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapiliyor,
dogdugu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakinlarini yitiriyor,
hükümetler degişiyor ve kimilerimiz zamanin ve ölümün baskisi altinda yaşamin
anlamini ararken, tutkuyla sarildigi şiirden bir türlü ayrilamiyor, onun
büyüsüne kapilarak, yaşamini neredeyse şiire adiyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
deger!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldi mi ki?..
Çagimizin iletişim kolayligi, iletişim zorlugunu getirdi, bu kara döngü şöyle;
şiirsever dedigimiz nicel çogunluk artarken, şiirin nasil olmasi gerektigine us
yoran nitel azinlik birden gerçekte şiirsavar diyebilecegimiz bu kalabaligin
kuşatimiyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşmasi gereken şiiri
egip bükerek kimliksizleştirdi ve marjini bozarak kitsch ya da popart bir şeye
dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın
yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi
olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde
ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus
veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı
günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da
bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir
toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin
yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri
vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın
içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü
eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun
kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı
başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin
hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik
duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamin geçiciligine elverirse de, bir gün
ona sirtini dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanin kederini
çarpiştirir ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşilmasi güç, zorlu çabalarin
ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çikamadigi Akheron’da
(Cehennem Irmagi) bulur. Amaci ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme
arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildigine genişleterek, ölümü (zamani)
sanal biçimde de olsa öteledigi içgüdüsüne kavuşmaktir.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek
isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu
doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı
var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey
istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu
uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında
durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anilari, yaşamin öylesineliginde
unutulup gidecek anekdotlari, kişisel çagrişimlari, zamanin yokedici kozasindan
kurtarmaya çalişan, aceleci bir ruhun, yalin, yankisiz, alçakgönüllü
dişavurumlari... Şiir nedir diye tanim aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz
almaya çalişmaliyiz, onun okyanusundan içerek ona katilmaliyiz, yoksa şiir
agaçkakandir der ve renkli, güçlü, türevlerine karşi sevecen bir canliya
benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çikabilirdik...
Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapitin, gelecegin geçmişinde de varolup
olamayacagini; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazin eri bunu istençle arzu eder.
Öyle ki bir ölünün kitabini okurken yüreginin çirpintilarini duyabilirsiniz,
çünkü “gerçek” yazi ise, düşlenebilen şey; tanri biliyor ya bu gümüş paranin
turasidir!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü
yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok
sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür
bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar
usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşindan
aldigi notlari / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki
küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa
kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamin şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara
yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan
öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün
olan ışıkları /
Yolcu
yolunda sözünün eşi / mutlu olmanin içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır
hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi
olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan
sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç
yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da
bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz.
Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi
zaman bir sevince yolaçarak anlağımıza
çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile
böyledir:
“İkindi
güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama
geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak
bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS FATİH *
15.08.2003
Elif
Sorgun / Şiir Buluşmasi / Güldikeni Yayinevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. Ilki Andy
Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikaligina ünlü olacak demişti, eger 2003
yilinin Dersaadet’inde yaşamiş olsaydi, gelecegin artik geldigini kabul ederdi.
Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savi da
günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kimildamadan konuşan dudaklar, usdişi
makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlinin sui
generisleştigi böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var
midir?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancilaşti ki, ‘alenation’ denilen bu
kavram, bizlere artik yaklaşamiyor bile, çünkü biz onu aşmiş bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları
esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik,
ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal
düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan
uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı
teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur
olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek
‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya
okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün
insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet
kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile
insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir
ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan
olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşim olarak düşünmemek gerekir,
yüzyillarin degişiminin, günümüzde yillik ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebilecegi bir düzeye erişmiş oldugumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örnegin, yarin medya devleri Mars modasi veya Tunguska adi altinda yeni bir
imaj çagi başlatarak, gündelik literatürü kökünden degiştirip, bizleri yeni bir
çilginlik kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalim ama gene de, sonumuzun
ne olacagina ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkin görüşler aktarabilirdi
belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu
söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar,
özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından
kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız
dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir.
Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta
tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok,
içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı
var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor,
görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca
dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama
sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım
teker teker öldüler, yaşam (savaş)
çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmiş sevgi dolu anilarda
geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için
ugraş veriyor, yaşlaninca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir
paradoksla gençligimizde gelecegi, yaşlaninca da geçmişi yaşamak istiyoruz.
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü
var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı
Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta krali Menelaos’un karisi Helena’yi
kaçiran Paris, Truva savaşinin başlamasina neden olur, yaritanri Akhilleus’u
ölümsüzlük suyuna daldirilip yalnizca topugu açikta kaldigi için, topugundan
okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafindan
öldürülür. Güzellik yarişmasiyla başlayan olaylar Truva’nin yokolmasi ve savaşa
karişan tüm taraflarin başina binbir türlü felaketlerin (Ithaka’nin kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanir. Hektor’un, babasinin gözleri önünde 14 kez surlarin çevresinde
sürüklenen cesedi ve adi Hiçkimse anlamina gelen Odysseus’un çektigi çileler
savaşin kör ozan Homeros tarafindan dile getirilen diger çarpici olaylaridir...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir aniştirmayla biter: ‘Homeros olmuşlugum vardir; yakinda ‘Hiç Kimse’ olacagim Ulysses gibi;
yakinda ‘Herkes’ olacagim; öleceğim’.
Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu
tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşki, erdemi, kötülük ve kindarliga çevirmede insanin
üstüne henüz başka bir varlik yok diyebiliriz. Ölümü ve aciyi destanlaştirarak
içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve
öykülerimiz Pandora’nin kutusundan yalnizca
umudun çikmadigini söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dedigimiz
efsane, yaritanrilar, çoktanrililik gibi saggörü, aslinda o günün toplumunun
başini agritan bir anlayişmiş.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te,
denizin gölgesinde uyuyan bir köpegi görmek için suyun derisini kaldirirken
ayin altinda yuvarlak başli dag horozlari ötüyordu’ gibi tümceler yok.
Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş
zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anilar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta
yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi
uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe.
Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu
pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve
güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu
sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı
yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli
yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı.
Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı
gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var
mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok,
bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler
karışıyor.” Kitaba
adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı
öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü
dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını
birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık;
beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış
gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız
ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil
mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende
öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice
ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu.
Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama
çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden
birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine,
‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği
sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne
savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza
kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak
‘Sevişme Günleri’ adli öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir
ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlik, bir kirikligin, dag başinda şiriltilarla
sizisi içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu ugurlarken bir şiirle eşlik
edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti
artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına /
Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca
sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım
tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı
yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları /
İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşlari / gene varirim düzlüklere /
Bir sevdadan olsa keşke, başimin agrilari / bir sümbülü koklasam geçer mi ki /
ladin pinarindan bir avuç içsem / Can verir mi artik kuytudaki mersinlere
serçeler / civildar mi gün işigi gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana
gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artik beni ölüm? / Esen yeller nereye
götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarim kalmişsa zaman...’ &
ULUS FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanin En Güzel Kadini / Öykü /
Burhan Günel /
Etikus Yayınları / 240 Sahife
ESKİMEMİŞ
ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
Ama işte bu tür yaklaşimlar yerini günümüzün, bildik
iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hirsina birakinca,
şiddet kolaylikla vahşete, kâr hirsida; salt kâr (kazanç) hirsizligina
dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratigi, dilenirki birgün içimizdeki şiddet genini denetler,
kültürel bakiş açimizi da Tesla’nin özlemi gibi salt sanatsal donanimla
yogurarak belki tanrinin bile başaramadigi “Bariş’i” yeryüzüne egemen
kilabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep
bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki
yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve
yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal
bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna
zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden
boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda
böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü,
karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok,
tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki
daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil
çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın
kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye
yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış
taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan
kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve
devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi
/ gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan
ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik
elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse
kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara
kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi
ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine
kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter
/ kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma
çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan
çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol
keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla
döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil /
kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş /
barış çiçekleri benimdir /
bir
yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın
ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir
yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /
ve
fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran /
direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur
akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda
tutarım / dünya benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş
acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı
Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga
bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin
savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki
bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara
bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum
ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı
unuttum. /
Anne
ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları
çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru
sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne...
benim annem kim?.. /
Küçüğüm,
tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! /
Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum
ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular
üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız
biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki
insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta,
giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde
‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın
kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor
ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin
uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler,
evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&
ULUS FATİH
18.10.2003
Ozan
Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El
Yayınevi / 72 Sahife
‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞIIRIMIZIN UÇARI PRENSI
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir
dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan
yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir
sözcük dizisi aramaya gerek kalmıyor
sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki
Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin
aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir
dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü
belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce
oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı
olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini
yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı
centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir
görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir
üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin
eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.
Bir şairdi Ercüment Uçari, ama az konuşur olmak nasil
insanlari tuhaf bir gizemle sarmalarsa, Uçari’nin şiiri de kendisi gibi, hatta
kendisinden öte anlaşilmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve
bundandir kimsenin pek ilgi göstermedigi ancak özel bir yaklaşim, eleştirmen
veya yazin tarihçilerinin üstünde oturup düşünebilecegi analitik bir çabanin
anlaşilir kilabilecegi bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayali, her sözcük
kendi içinde bagimsiz bir düzenle digerine ulaniyor, dizeler böyle akip
giderken, Beykoz’dan Paris’e, oradan çocuklugun bir imgesine ve oradan uzaysil
bir simgeyle çevren dişina çikarken yine örnegin çingenelere iniş yapan bir
metaforla sürüp gidiyordu. Abartiyor sayilmazsak hiçbir şiirinin başladigi ve
bittigi düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akişi ya da otomatik metine
baglanmiş mekanize-motorize sözcüklerle yaziyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta
şiirsel bir amaç taşimadan, çagrişimdan çagrişima geçen, dizelerinin son derece
öznel sürüklenişinde, hiçligi ve hepligi dişlayan bagimsiz ve öyle ki bu
Ercüment Uçari şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşimla dünyamizin,
letrist akimindan bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini
harmanlayip, duygu ötesi; düşkiran bir sonülkü’nün peşinde akip gidiyordu... Ve
öylece de veda etti gitti.
Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle
yazilmiş olmasi en şaşirtici yaniydi, bu gizem ancak yazi ile
gerçekleştirilebilirdi. Insan kendisinin tutsagi sayilabilecegine göre; Uçari
şiirsellige bu denli uzak bir şiire neden baglanmiş olabilirdi ki... Şöyle ki;
şair sözünü etmez ya da dişa vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin
digerlerinden ayrilmasini, ilk bakişta adinin, saninin sezilmesini ister, işte
paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir
durum gösteren şairin yazinsal ontolojisi, ‘sigmazlik gerçegi’ karşisinda,
gerçek, gerçeküstü, letrist, dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken
yalpalayişini olmasi gerekenden çok uzaga, olmamasi gerekeninde pek yakinina
düşürebilir, bu ikisi farklidir. Bu öyle geometrik ve öyle düşünsel bir
kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin dizginlerini elinde tutamaz hale
gelir. Dolayisiyla bizim büyük şiir dedigimiz her şiir aslinda insan anlaginin
sinirlari içinde bir algiyi karşiladigi için bir ölçüde ve gerçekte deyim
yerindeyse küçük şiir sayilabilir. Çünkü sinirlarimiz dişindaki her şey
katiksiz bir anlamsizlik ve determinist kavramin dişinda sayilacagi için insani
sayilmaz, bu şiir içinde böyledir.
Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç
noktasına yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu
tür şiir hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse
bile, her gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda
kıyıda kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç
matematiğinin dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli
sayılmalıdır, öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her
şiir aslında bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için
bir hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana
ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı
yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün
büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya
çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu
denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı
için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair
sayılmayı hak etmektedir.
Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı
olmayı başaramamış veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden
değil de, kamunun oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı
karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan,
Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden
Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı
denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde
en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun
amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak,
katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında
sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist,
dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan,
klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair,
klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak,
tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir
sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak
ettiği yeri alabilmelidir.
Onun tek tük
örneği kalan yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay
Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’
kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken
Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor /
kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla /
gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara
gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten
geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların
sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye
upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik
kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par
avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından
imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap
konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken /
tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu
gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi /
açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık /
çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla
/ karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs
balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle
/ dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’
İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu,
şimdi daha kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka
şiirini sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları
sarıları / yüzlerin ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal
kamışi renkli / istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel
mandıra caddesi / tino rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne
güzel zülüflü belkıs / üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi
okul ansiklopedileri / ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini /
yalnızlığın yankılarının / dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden
geliyordu / at arabalarının önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri
maksim gorkili kadınlar / iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı /
teğerlerinin bluzlarına / boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş
izmir / bulanık sisler ağır akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek
beykoz uçarı / türkiyede şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne /
rampi rampide rampi çakarlı kasketine’
Yalnız kendi
şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın,
ister tuhaf, ister saçma ya da
olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’
tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki
ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı
için saygıyla anıyoruz.
12.11.2004
ULUS FATİH
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
FAİK BAYSAL
ve SARDUVAN
(-Söyle köpek
bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli?
-Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..)
Faik Baysal yaşamini yazina adamiş, yaptiklarindan dolayi
bir kişiden ya da kurumdan bir şey ummaksizin, sessiz, sakin yaşamiş, öldügünde
bir yapragi bile kimildatmamiş, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak
geçip gitmiş bir ulu insan, bir ulus insani. Onu yakin bir geçmişte yitirmiştik
ne yazik ki...
Kendisiyle birkaç kez karşilaştim, aramizda siradan
konuşma dişinda hiçbir şey geçmedi, bir yazar olabilecegi en son
düşünülebilirmiş gibisinden, her an her yerde görülebilecek türden bir insandi.
Ama onun ayriksi yaninin bedeninden degil, kolayca kavranip ele geçirilemeyecek
ruhundan kaynaklandigini kisa süre sonra anlayacaktim; ne zaman? Ta ki
yazinimizin kendisi denli siradan görünen, tanitimsiz, neredeyse bilinmeyen,
eşsiz romani Sarduvan’i okuyana kadar.
...İşte Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen
yaşamını noktaladı ama Diogenes için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca
oda yıldızlara karıştı. Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu
bilenlerin belleğinde yaşıyor ve yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının
da değerini bildiğim için onu -ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik
yanı ağır basan bir borç gibi tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu
yadederek bir barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu
paylaşmak istedim.
İnsan kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun
zorluklarını daha iyi kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek
oldukça güç bir şey. Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi
alanlarda olgun yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte
Faik Baysal’da bunu gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında
değerini kim bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir
yazın insanıydı.
Yapıtlarından Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik
Baysal bu romanı (şaşırtıcı yanı da bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin
yanılmıyorsam yanmış ya da kaybolmuş. Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı
için ağıtsal bir şey, ama yazar gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu
yeniden kurgulayıp, yeniden harfleriyle buluşturmayı seçmiş; ne büyük bir
zorluk... Yapıt yazarın çocuğudur dedikte, burada Martialis’in bir elin
parmağını geçmeyen yaşlarda ‘kader ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan
şiiri anmadan geçmeyelim, yaşam sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda
dokunaklı bir biçimde dile geliyor. (“Burda
gömülüyüm ben, minik Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan
aldım. / Üç yaşımı doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler
kader ipliğimi. / Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu
yazıyı okuyan yolcu, göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin
sevdiğin, / öteki dünyaya Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında,
yapıtında, çocuğunda böylesine canalıcı bir önemi vardır.
Sarduvan aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın
bir ilçesi gerçek adı Serdivan. Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren,
ama sinemadaki Yeni Dalga akımı gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman
mekan ilişkisine de değinen, bunu bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik
tabana da yayan, yoksul, erdemli, tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin,
dünyada yaşadığı umarsızlık ve hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen
katlarla işlendiği, ağırlıkların birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt.
Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların asla bir endikasyona yol açmadığı,
törpülenerek işlendiği bir saltık roman. Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait
Istrati’nin Arkadaş Islıkları, Jack London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri
neyse Sarduvan’da o. Bunları anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin
‘kadirbilir’ bir dönencesinde yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum.
Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan,
yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki
hiçliğinden (umarsızlığından) kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?..
unutmak -bireysel midir!-) düşte yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin
yanında, değirmenlerin, harmanların, ortakçıların arasında ömrü yitip giden ve umudun düşünülüp,
tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya karıştığı dahası yok olup
gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca açlığını giderecek,
yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü, yaşadığı anı
kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence altına
alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy yaşamını
bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın salt
yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek için
çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti,
değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.
İşte Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan
büyük bir roman. İnsanın, insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş
kurmaktan uzak, bu olanaktan yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam
olabilir mi, sevilebilecek, düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda,
tende yansımadığı bir beden, bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük
ayrılıklar da bunu yaratıyordur ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve
yapayalnız bir köylünün ovaların sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır
hayvanlarıyla yazgısını paylaşan, gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara
kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları beklemekle geçen günlerin, bir örümcek
ağında örülü zamanın, güneşin yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı
çıtırtısı, börtü-böcek çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın,
taşrada en umulmadık atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık
tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye
hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir
insan nasıl düşleyebilir diye şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine
işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya
koyabilene aşk olsun!
Sarduvan, son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve
kapağını Matissevari bir kadın tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba
pek uymadığını, hep bir Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında
Çalışanlar’ının daha uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.
Kant her gün evinden saat beşte çikar komşulari da ona
bakarak saatlerini ayarlarmiş, Sarduvan ve Faik Baysal’in yapitlarina bakarak
yazin gönüllüleri sanatsal kadanslarina ayar yapabilirler...
Sartre olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş.
Sarduvan’ın konusu eskil, dili geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın
gelebilir artık, ama şimdiki zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar
uzanabilirsek, geleceği de ancak o denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz.
Sanat yapıtı ancak görünmeyen geçmiş sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir
ve gelecekteki geçmişimizi böylece görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat
sanki ‘iki kez yaşamak’ Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift
varoluşluluk’ gibi, tinsel anlamda onu andıran, ona denk olan bir şey.
Kısacası, olağan yaşamın dışında sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde
edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında
bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar
deyince, işadamı kalan zamanda ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla
gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha
çok balık tutmak istemez misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam
daha çok para kazanırsın, kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş,
balıkçı; eee, demiş, adam, bütün balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur,
balık sanayiini ele geçirirsiniz, paraya para demez ve bol bol zamanınız olur;
artık yorulmaz-çalışmazsınız bile demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince,
Amerikalı boynunu bükerek, arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir,
karınla da sevişirsin demiş!..
Ölüm yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası,
Sancı Meydanı, Rezil Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden
yayımlanmasını diler, onun pek bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye
‘Karşı’ adlı güzel şiirini okuyalım derim;
“Gül
doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, / Kapıda, buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir
ateş böceği bile geçmiyor Mayıslar’dan / N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. /
Toprak doğmak, toprak uyumak, toprak uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun
umutları, / Camların yakamozunda çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın
korkutmayın bulutları. / Çiçek doğmak, çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın
kaselerde lalelerin yalaza sızıları, / Yağmurların özlemiyle ağlamaklı
avuçlarımıza, / N’olur, sakın asmayın yeşilleri kırmızıları. / İnsan doğmak,
insan uyumak, insan uyanmak, / Düşlerde kırık, yıldızlaşan güz dalları, /
Gecelere göz kırpan kıpkırmızı suların, / N’olur, sakın susturmayın masalları.
/ Taş doğmak, taş uyumak, taş uyanmak, / Resimlerde soluk, yaprak yaprak
yalnızları, / Bir avuç yaz bile geçmiyor alacaların dünyasından, / N’olur,
sakın söndürmeyin yıldızları.”
Ve bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun
bir pop şarkısıyla onu uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu başi dumanli daglar / Şimdi
benim için yuva oldu / Ama evim aşagilarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün
döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan /
Kucaklanan kardeşlere katilacaksin. / Bu yok etme tarlalarina dogru / Ateş
vaftizi var / Bütün acilarini izledim / Kavgalar daha da azginlaşiyor / Ve daha
kötüsü beni fena yaraladilar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni /
Kucaklanan kardeşlerim / Degişik bir sürü dünya var / Ve degişik bir sürü güneş
/ Ve yalnizca bir dünyamiz var / Ama biz degişik olanlarda yaşiyoruz / Şimdi
güneş cehenneme gitti / Ayda yüksege dogru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim
sana / Her erkek ölmeli / Ama o yildiz işigina yazili / Ve avcunun her çizgisine
/ Aptaliz savaşirken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”
Umberto Eco ben düşünmüşsem bir başkasi da düşünmüştür
diyor, bilime de tanrisal bir gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka
nedir ki... Insanin yaşamda kalici bir şeyler yapma, yaratma, degiştirme, karşi
koyma arzusu bilinçli oldugu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e,
elma agacinin meyvesine dokunmayi yasaklayan Tanri için; ‘dokunmayacaksak niçin
burada’ demiş.
Yaşamin sonsuzlugunda ‘nöronlarımızın
ve aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...&
ULUS FATİH
**********************************************************************************
**********************************************************************************
**********************************************************************************
ULUS FATİH
*
DÜŞMÜŞ OLANLAR
Demir ok, mavi ormanı
delerek geçti ve karanlığın ışığı tüm yeryüzünün üzerini örttü. Ölü gövdelerin,
toprağın ve suların üzerini yıldız tozu kapladı. Son lotus yürekleri dağlayan
bir çığlıkla parçalanarak toprağa gömüldü, yörüngenin kanatsız varlığı unutuş
suyunun okyanuslarına daldı ve kan bağıyla tomurcuklanan filizler, kimbilir kimin
çalgısını bıraktığı kül tapınaklarda gonga vurarak, yüzyıllar sonra, başlamakta
olan güneş yıllarını duyurdu ve böylece sonsuz karanlıkların ardından başlayan
ilk tanı selamlamış olduk.
Tanrının sümbülleri
çılgın mavilere bürünmüş ve melek laleleri yanardağ kırmızıları sürünmüş,
balıklar kıvıl kıvıl dolanıyor, tüm canlılar dansedip coşarak tanrının bu ilk
gününü kutluyorlardı.
Herşey soluyor ve
çayırlardan yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa sola yayılmış,
otlar dağa taşa tırmanmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller akasyalara
sarmaşmış, kın kanatlılarla, binbir renkli kelebekler sular üzerinde
oynaşıyordu.
Saçları kızıl gezegen,
gözleri zümrütten bir tanrıça gülüyordu. İrem bahçesinin zambakları gibi siması
vardı, dudakları yanıp sönen aylalar içinde ve hilâl görünümlü aydan iriydi,
boynu Nefertitimsi, kolları mermer,samanyolu rengindeydi, ayakları ceylanınki
gibi çıtkırıldım ama gemlenmez arzular ve coşkularla dolu, rüzgârlara
uyumluydu, bereket taşan, gümrah salkımlarla yüklü, uçsuz bucaksız bağlar ve
bal arılarının türküsünü çağıran bal kovanlarıyla doluydu-sarkıyordu.
Gözün gördüğü her şey
soluyor ve çayırlardan yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa
sola yayılmış, otlar dağa taşa tırmanmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller
akasyalarla sarmaşmış, kın kanatlılarla, binbir renkte kelebekler suların
üzerinde titreşiyordu.
Gökte Süreyya kandili
parlıyor, kösnül yolculara bağlar yolunu gösteriyordu. Uzun zamandır özlemle
yanan ruhlar uyku içindeydi, tanrı kar ve kışı gönüllerin yüreğine
yağdırıyordu. Tepede ağlıyordu ay. Bu elem yüklü acının türküsünü rüzgarlar
duyuyor ve sonsuz iniltilerle balkıyan tepelerde düşlere yatmıştı rüzgarlar.
Ve bu rüyayı yalnız
rüzgarlar görüp duyabilirdi.
Tanrının zamiri Haşepsut,
deniz kelebekleri, suyun melekleri, beyaz cüceler ve Hermion gaz kılıflarından
kurtulan sönmüş güneşler, gezegenimsi bulutsuların sönmüş yıldızların
kılıfları, eski zaman astronomları, küçük teleskoplar, uzak yıldızların
çevresindeki disk oluşumları, samanyolu, ölü yıldızlar...
"Bir profil /
Elen'den kalma / son iç çekiş / ve bir bakış / dönüyor yeryüzüyle / can alıcı
ve içimize işleyen / soğuk yıldızlardan / artakalan / o son bakış."
Dağ keçisi mevsimi bitmiş
güz gelmişti, bulanık bir bataklığın süslediği balçıklı göl görkünç bir
belletimle önümüzde uzanıyordu, çürümüş cesetler ellerini uzatıyordu, biri
kayığa çekmemiz için yalvardı, sakın acıma, üç başlı köpek ölülere ulur durur
dedim, gölgeler içinde bir çay akıyordu, dağ balı kaya kovuklarından sarkıyor,
çayır lalesi, düşmanının kanı ile dumanı tüten soğuk demire bulaşıyor, çevreden
su çiğdemi, kuş tanrı ve kaya korukları sarkıyordu, Herakles aşkına diye
bağırdım, baba iki çocuğunu yitirdi, az zaman sonra oda öldü ve hemen ardından
iki çocuğuna kavuşan bir baba olarak anıldı, togalı akbabalar saldırdılar, yaya
ve atlı sınıfıyla dolu Eleusis ovası sallanıyor ve Hromgla manastırı
sırıtıyordu.
Roman yazmak için o denli
yoğunlaşmak gerekiyormuş ki, Dostoyevski'ye bir gün roman Budala'nın
kahramanlarından (Nekrasov) için sizi aşağıda bekliyor demişler, giyinip hemen
geliyorum, bekelsin demiş. Uranus'ta kokladığım çiçekleri düşündüm.
Bir göl geçti duvarın
üstünden
Bir güneş su içti
tenekeden
Cebrail kanadından at,
İsrafil'in tüyünden yelpaze, Pervin derler sema öküzü, düşman kalbi gibi,
zümrüte bakan yılanın gözüne sürme çekilip kör olurdu, Yemen sultanı Süheyl,
çil keklik, davudi sesil kuşlar, çalı kargası, sülün kanı içen güneşin dudağını
yılan soktu, seher kuşu horozlar ve cennet kuşu melekler ağladı
Tinnitus (kulak
çınlaması) sayrısı oldum sevgisinden, Ermenistanın Arguşani kralları, Armenian
kralı Büyük Aşod, Kudüs'te yıkıntılar üzerinde ağlayan (yalvaç) Yeremya,
Alpaslan Ani yi almış, Kürt Hanedanı Benî Şeddâd'a mensup Dıvin ve Gence emiri
Ebulsevar'ın oğlu Fazl'a verdi, Kranlıklar ülkesi Lemurya, palladyum ve ksenon
elementi, düşlerdeki gibi anımsanmaz gamzeler vardı yüzünde, uçucu, Pandas yani
titizlik sayrısıydı.
Kısa Pepen ve Haberci
tanrı Merkürcüğüme dedim ki,
Su nilüferinde bir Buda
gördüm, güneş arabalarına bindim, sığırın ve tahılın ruhunu gördüm, sığırtmaç
Habil geliyordu uzaktan, sığır tanrısı Lahar'la beraber, Kabil Nod ülkesine
geldi ve orda oğlu Hanoh doğdu, Tanrı oğulları insan kızyla evlendi ve devler
ve Nefilim doğdu, işte Düşmüş Olanlar!.. ın öyküsü buydu...
yeni tiranlar uyanıyor
şafakta, Napolyon uzun boylu görünmek için ayaklarını uzatıyor oturoduğu yerde,
Karavelaya biniyoruz uzun deniz yolunda, Sargon kralı, terzi Hermes'le
konuşuyor,
zamanın yağışını
izliyorduk gökten, bir bahçedeydim ve bu bahçeye kendimmi geldim bilemiyordum,
Hazar'dan su içen bir keçi gedi yanıma, bitki yasalarının işleyişini sordu,
Lübnan dağları arasında bir bahçede gömüldür nizam dedim. Kış bahar
yüreğimdedir diyor ama innamıyorduk, çok sevildiği için insanların çarmıha
gerdiği bir adam geçti önümüzden, anlağın sığırını dinledik, çalı kasırgaları
esiyordu, Fiyodor'a Raskolnikov, aşağıda sizi bekliyor dedim, hemen giyinip
geliyorum dedi, istediğin kadar karanlık vereyim, giden geceyi durduramazsın
dedi ,Humbaracı Ahmet Paşa ve Uyvar kalesi ağlıyordu. Bir adam ışıltılı bir
vitrinin önünde krvatlara bakıyordu, caddenin tam karşısında bir adam gelerek
mağazanın vitrini önünde duran bu adama bütün gücüyle saldırdı ve ağır
yaraladı, adam kaldırıldığı hastanede yazkıki öldü ve saldıran kişi olaynı
nedenini açıkladı 'Onu ben sandım' kıyamet yaklaşıyordu, çünkü kaplan dendikte
onu peydahlayan kaplanlar, ona yem olan geyiklerle, kumrular, o geyiğin
besendiği çimen, çimene analık eden toprak, toprağı doğuran gökte denmiştir. Çünkü
cins atlarının üzerinde giden yirmi avcı ve önlerindeki yirmi av köpeğinin
kvaladıkları bir tilki şöyle dedi. Kuşkusuz beni öldür8ecekler, ama yaptıkları
ne denli aptalca, çünkü ben yirmi tilkihnin yalnızca bir adamı avlayıp
parçalamak için, yirmi eşeğe binip yanlarına yirmi kurt alacak kadar ahmaklık
edeceklerini hiç sanmıyorum'
**********************************************************************************
**********************************************************************************
GÜLENAY X
Neşeli bir saksağanın
kanadı yayıldı ovaya
(bir bahar kargasının
sesi indi aşağılara)
Ovadakiler kahır dolu
hacim dedi
topraksı yüzlerini eğip
toprağa
Pandas-titizlik
sayrısıydı Umar
bazal ganglion-beynin iç
kabuğunu etkiler.
Gönül diye bağırdı-tinnitus
kulak çınlaması
hiçliğe uzanmış bahçe
yoluydu bakan
ve çıtlık dalında mır
okuyan kuş.
Sabah dedi ağzını büzerek
sabah oldu işte dedi.
yürüyor ayak izlerim
ve aydınlık
başucumda-yanı başımda
kendi ayak izlerimi
duyuyorum uzaktan.
Coğrafya atlaslarındaki
dağlar bu mu dedi
bağırdı gönül diye sonra
yıllardır aynı düşler...
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI
"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften
bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./
Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince
uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş /
yıllarca yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok
hedefin kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o
ırak / menzil artık ırak değil..."
Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun
şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner,
dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için
sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik
duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta
onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani
kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi,
bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki,
eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında
sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya
çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp,
söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve
seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer
insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız
tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun
erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı'
böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede,
iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya
verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u
geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz
vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi,
anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede
olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere,
tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar
kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl
önce bir kitap okumuştum!.. Bu kitap
Pierre Louys'un
Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin
Hadikatül
Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle
etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden
karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar
için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril
çocuk nasıl Tahta
At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm
otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan
kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine
sokuluyorsa, bir homofaber'de
kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve
ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı,
görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her
gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi.
Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her
zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye
soracağız.
(Darius
karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı!.. Karanlık gökte Mars
parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş
içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava
vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere
basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların
hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza.
Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer
çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine
Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni
yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi
surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar
alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına
boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız
biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir
adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır
dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî
yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in
gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları
uzaklardan gözüktü!.. Kürekçilerimiz,
Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte
şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi
gövdesinin gereksinimini dindirir ve çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu
düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir
yazılabilir mi...
Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in
anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve
tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!..
Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte
satışa çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını'
anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi
odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi
süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız,
paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten
inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama;
Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil
döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve
tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak
ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan
yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen
alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden
güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz
biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel,
daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle
sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler.
Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin
gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme
kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin
serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. /
Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi
başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük
yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum.
Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan
isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az
zaman sonra bir cuma günü, dalları göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana
kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin
sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne
göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların
içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış.
Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi,
böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil
mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından
kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı
onu demiş!.."
Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar
kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına
öykündüğünü açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle
öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü,
düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her
kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı
kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok
etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan
kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında.
/ Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler,
ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama
çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada /
kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'
Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te
salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!)
diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda,
samanların arasında uyuyordur" diye
ağlaşır...
Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop
Yayınları
**********************************************************************************************************************************************
YAVUZ
sirpençe çıbanından ölen Y.Sultan Selim'in öyküsü
sirpençe çıbanından ölen Y.Sultan Selim'in öyküsü
********************************************************************************************************************************************************************
NASILSINIZ
Nasılsınız, dedim. 'İyiyim'
dedi. Yalnız, 'İyiyim'
derken, 'İ'yi
oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda, buraya gelirken,
oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını attığında, usunun
dingin, tininin de dertsiz ve uğultusuz olduğunun bir göstergesi sayılması
gerektiğini düşünebiliriz. Ama 'İyiyim'in son harfçiği 'm'yi üstüne basarak, içsellikle
keskinleştirilmiş ve ama sonuçta gizlenmek istenen bir hışım ve kinle
söylediğini de ileri sürebiliriz. Bu, yolda, diyesim taşıtta, olası can sıkıcı
olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan
sorunlara bulaşmak istemediğinden, zorlasalar bile, beceriyle ıvır zıvır
dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı başardığını gösteriyor...
Sonuç olarak, 'İ' ile
'm'
arasındaki, eşlikli dört harfcikten doğuşmuş aralığınsa, epey titrek ve harflerin
ses tellerinde denetsiz biçimde; soluk borusunda yuvarlayarak, çok az yırtımlı
bir tınıyla yansıyıp, algılandığına bakacak olursak; sinirlerinin gerçekte,
geçmişten gelen, uzunca bir zamandır bozuk olduğunu, bu durumun, zamana
yayıldığı için sinirsel uçlarının törpülenip görünmezleştiğini ve dolayısıyla
ustalıkla gizlenip, saklandığını ya da bu düşünseme içinde değerlendirilmek
gerektiğini anlayabilmemiz gerekir.
Verili görüngüde, şu an
sakin aralıklarla ve denetlenmiş gözüken bir ıra yapısıyla sözler edip,
sandalyede yavaş eskivlerle, eğik açıda hareketlerini sürdürmekte olan
bireyimiz, soyun öbür bireylerinden ayrılıkla, geçirmekte olduğu şu saatlerde
kolaylıkla sinirlenmeyeceğini ve edimini uzun süre koruyabileceğini; ama uzun
süreli baskın bir konuşma biçimiyle karşılaştığında (ya da dayatıldığında), tehlikeyle
umursuzlaşıp, saldırganlaşabileceğini, kendisine karşı pasif tutumun
sürdürülüp, sergilenmesi durumundaysa etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş
yapmayı önelleyip, (yeni durumu benimsemek) istemeyeceğini, üstelik
tam da karşıtı, dozunda bir kibirle, kendi özgün tutumunda yol alacağını ve
karşısındakini; diğer bir deyişle ötekini koruyup kollayacak bir imaya bile
bürünebileceğini, büyük olasılıkla savlanan ve kuramsal sınırlara yaslı, bu
vargı ve belirimlere koşut olarak, birlikte ılımlı saatler, yatay, edilgen bir
anlar boyutu ve inişi çıkışı olmayan; ansınır deyimle kazasız
belasız geçirilecek bir günün bizleri beklediğini, güvenilirlikle ve neredeyse
tümel olarak söyleyebiliyor, düşünüyor ve umuyorum...
**********************************************************************************************************************************************
SATÜRN
'Cinayet işlendiğinde katil ölüydü.'
Arkadaşımın bütün ideali
yaşarken Satürn ün halkalarını görmeden ölmemekti. B uğurda evine bir teleskop
aldı ve bir gün heyecanla bana mail
atmış orda satürnü n halkasını gördüğünü söylüyordu ben araştırdım satün bu
soğuk şubat ayında kuzey doğ uyönünde gökte beliremezdi. ama o gördüğünü
söylüyordu inatla gri bir koyuluk ve sonra soluk halkalar uzay boşluğunda
belirmiş ti ona şöyle bir öykü anlalttı
dedimki yaşamı boyunca bir şeyin özlemini duyan bir gün onuun gerçeğini görse
nasıl inanamaz bazılarıda görmediği hade onu görmüş g sanır yani sen anlağında
satünrnü okadar canlandırıyordun ki teleskopta diyelim jüpiteri gördün ve onu
satürn zannıyla bir illüzyon ve anlağında görüntüyü birleştirdin yani
anlağındaki görüntü teleskoptaki jüpiterin görüntüsüne bindirdin ve satünrün
gördüğünü sandın gözlemci
gözlemci anlağında
canlandırdığı satürn görüntüsünü bir diğer gezegenin sıradan görüntüsüyle
birleştirip sanal biçimde halkalı satürnü gördüm zannıyla hareket ediyor vs iki
görüntüyü birleştirip satürn gördüm sanıyormuş satürnü gözlüyorum duygus
yaşıyor a kadar birleşiyorki düşlemiyle gezegen ikisi birbirine yükleniyorvs
soluk satürn ve halkasını anlağında bu
sıradan gezegene yükleyerek sanrısal biçimde çocukluğundan beri düşlediği
Satürnü gördüğü sanısına kapılan adamın sonraları onun bir uçan daire olduğu
imajıyla zihnini meşgul etmeye başladı ve giderek onun yaklaştığını dahası
kendini almaya geleceğini düşlemeye başladı teleskopta hergün biraz daha
yaklaşmaya başlayan bu nesne uzay boşluğunda ışık hızıyla ona yaklaşıyor ve
adamda ona binerek gerçek mut dolu
dünyalara kavuşacağı avuntusuyla yaşamaya başladı.. Karanlık bir gece onun
geldiğini düşündü pencereyi açtı ve adımını uçan daireye doğru attı. ama
komşuları onu görenler sanki bir yere şeye adım atar gibi boşluğa çıktığını ama
bir adım bile gitmeden yere çakıldığını söylediler. bu adam için bütün dünya
yaşnmaya değmez bir labirent gibiydi sıkıcı acılarla dolu bir anlayışsızlık
denizi yalnız ve melankolik adamın kayıtlara sıradan bir intihar vakası olarak
geçti olay matematik olarak insan 70 yıl yaşayıp ölse şimdiye kadar diyelim
7000 yıllık insanlık tarihinde 100 kişi yaşayıp ölmüş olacaktı. ne denli kısa
ve ürkütücü bir hiç. 70X100= 7000 görüldüğü gibi.
Uzaylıdan sanal
cehenneminde yaşayan o insandan buruşuk bir kağıda yazılı tüm insanlığı
özetleyen şu dizeler kalmış geride
"Öyle günahlar
işledim ki yüzlerce yıl tövbe etsem, cehennem kapısı yine de kapanmaz, seni şu
ellerimle boğup öldürsem, cezalarımı bir nebze olsun artırmaz"
********************************************************************************************************************************************************************
HADES KAPISINDA TANRI
" Öyle günahlar
işledim ki
Binlerce yıl tövbe etsem
Cehennem kapısı yine de
kapanmaz
Seni şu ellerimle boğup
öldürsem
Cezalarımı biraz olsun
arttırmaz."
**********************************************************************************
**********************************************************************************
DÜNYAZAT
dünyada dünyanın üzerinde bir gece vakti ufka bakan adam birden dünyanın parlak bir gezgen gibi devasa biçmde yükseldiğini görürve çeşitli şoklarkla düşlere dalar
dünyada dünyanın üzerinde bir gece vakti ufka bakan adam birden dünyanın parlak bir gezgen gibi devasa biçmde yükseldiğini görürve çeşitli şoklarkla düşlere dalar
*********************************************************************************************************************************************************************
İZLER
İtalyada parmak izinden
biyodigital- kasayı tanıyan bankada hesabı bulunan kadın- ölünce hırsızlar
ölenin işerit parmağını keserek bankadakı
kasayı açar ve bankayı 10 000 yuro çalarlar BİR ÖYKÜ korku öyküsü olmalı
(soyguncular kadavradan
aldıkları parmağı banka soymak için kullandı Roma nın Portuense semtinde bir
banka soygununda bir cesetten alınan parmağın kullanıldığı anlaşıldı. soyguncular
zırhlı kapının düğmesine basan parmakların izini hafızasına alan bankanın
biyo-dijital- sistemini atlatmak için kesik parmakz kullandı ve bankadan 10 bin
euro çalarak kaçtı. gazetelere göre, hırsızlar bir cenazenin sağ elinin işaret
parmağını kullandı Muhtemelen bir kadına ait olan parmağı soygundan önce
bankanın parmak izi hafıza kaydına geçirdiler soyguncuların yaptığı tek hata
kesik parmağı yok etmeyi unutmak oldu.
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
MİTUS
"Bir ozan gördüm güle siz diyen
Ve bir
sözcük otluyordu çayırlıkta
Ay ışığı sönüyor şafak sökerken
Ne mutlu onlara ki aşıktılar ışığa"
Milattan önce yedinci
yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve
ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...
Boğanın Dağları yay gibi bir kavisle uzanır, güzel atlar ülkesi Kappadokia
atlarına biner, o yamaç senin, bu yamaç benim, umursuz ve çırılçıplak, keçi
yollarında, dikenli dağ yamaçlarında dolanırdık. Koyakların koynunda uyur,
Finikeliler, Likya ve İyonyalılar ve her zaman gülünç işlerden başını
kaldıramayan Friglerle, adı sanı belirsiz Alai, Smyrna, Kydrara kim varsa
herkeslerle, hep birlikte yaşar giderdik. Günün bir yarısında inci damlaları
düşer, diğer yarısında güneşler açar ve çılgın sevinçler eşliğinde
bağrıştığımızda, kurtlar kuşlar bize eşlik eder, çengilerle yankılaşıp
öterlerdi. Yosunlu, yeşil yamaçlarla süslü tepelerde, sütunlarında altın renkli
ışıkların, gizil dehlizlerden, incecik ışıltılarla ovaya uzandığı ve yolcuların
iremlere kavuştuğunu sanıp, günahlarının bağışlandığı, tabanlığında aynaların
parıldadığı, bal renginde çakımlarla görklü, eteklerine gölgelerin yaslandığı,
som mermerden tapınaklar boy gösterirdi.
Ve yaşamımız,
sevişmelerle dolu, ete, eteğe düşkün, çılgın deveranlarla örgün, kösnüllükler içinde geçerdi. Buralarda o
zaman tanrıça Selene'ye öykünen bir Selene daha yaşadı ama lahitinin taşları
belkide Port-Said limanının girişini süslüyordur artık. Tabutundan lavanta
şişeleri sarkar, mavi sürmeliği yanı başında dururdu. Cesetine dokunduğumuzda
bir kar tozanı gibi dökülüvermişti. Yaşarken yosunlardan eli boyanır, çiçeklere
parmakları bulanır, kasık vadisi de dallarda oyalanırdı.
Ah bakın sepetleri
değiştiren Kythera otların arasında koşmaya başladı, çıkrıkla eğirmek için
koyunların yününü kırkıyorduk. Gölgeler okeanosu kapladığında, bir düğün
akşamı, flütlerin sevdalı, santurların uyumlu sesleriyle, büyük alaylar halinde
Floksera'yı alıp götürdüler. Üç kese zehiri de yanında götürdü çılbız!.. Pabuçları toza bulandı giderken,
sandallarının altında menekşeler ezildi, burçaklara basıp, keten çiçeklerinin
mavisine gömüldü. Dağdaki kör adamı da götürdüler, su perilerini gördüğü
için gözlerinin ışığı sönmüştü,
girdikleri su dizlerine dek geliyor diye haykırırdı bazan. Tırnakları ağustos
böceği kanatları gibi ince, göğüsleri sümbül çeneği gibi kokuluymuş. Nilüferler
koparıyor, ayrık kalçalarında sular halka halka oluyormuş...
Ölülere yakarı amacıyla,
kaval çalıp, tütsüler yakmak için sazları kesiyoruz, ağıtlara durulacak. Kızlar öpücükler atıp avuç avuç üfleyecek
bizlere, akrep yanığı gibi ahlar vahlar edip yanıp tutuşanlar var
şimdiden. Aşağıda keçilere ot veriyor,
kuyulardan su çekiyor Omera, ak memeleri yavrularla beraber soğurup emiyor,
öpüp seviyor, bütün gün diliyle yalayıp yutuyor sanki çilli uçları. Bahar
yağmuru eşikleri ıslatırken, çisentiyle ağırlaşan dallarda havayı
baygınlaştırıyor çiçekler. Bal sinekleri
vızıltıyla saklanacak yer arıyor.
Salyangozlar sürünerek ilerliyor, iri güllerden sıçrayan damlalar, ellerimi,
boynumu ıslatıyordu. Embriyo gibi akışkan isteklerimize eşlik et, ey Kıbrıs
kuşu; coşkuyla ötüver, kırmızı zambaklar, sürmeli gözler gibi güller açsın,
kaya yosunlarından belime bir kuşak yaptım, su perilerinin uyluklarında
dolanıyor ellerim. İnci bilekli, gümrah karacalarla ot döşeklerde geceliyoruz.
Kimi zaman tepenin ardından ötekilerin boynuzu görünüyor. Bir gün batımı Sart'a düştü yolumuz, Liduyen
kalçalar sardı çevremizi, gül goncası yüzüklerimiz parmaklarını, defne kakmalı
kolyelerimiz ak gerdanlarını süsledi kurtulmalık olarak.
Sazlar çamurlar içinde
yüzen bir kervan, benekli sığırlarını, oğlak ve koyunlarını dereye indiriyor.
Elleri arkasında, hayvanları izliyor kahraman Perseus... Ölümünü anlatıyor;
Truva'nın öyküsünü... Yan tarafta, Melisa'nın bir erkeğin karşısında ilk
soyunuşunu dillendirip, aşkı öğrendiği geceyi betimliyorlar. Mavi gözlü ay
yürüyor. Çiriş otlarının içinde çekirgeler sıçrıyor. Kovuklarda
balsinekleriyle, sarıcalar vızıldıyor. Sakallı keçiler, tekeler kızışmış,
köpekler gölgelerde bekleşiyor. Perge'den gelen yün eğiriciler, sessizlikle
tuhaf tılsımlı bir düşe yatıyorlar. İşte Persefone, yeraltı tanrıçası, yüzü
gülmeyen kısır tanrıça, üç siyah dişi koyun verdik ona... Gölgelerin
karanlığında yitip gitti. Ksantippe bile sevincinden sarardı, çünkü çaldığımız
flüte bir o dudağını yapıştırıyordu, bir ben. Nasıl da korkuyorduk ölümden,
afyon çiçekleri topladık öğle boyunca...
Karanlık bastığında,
yeryüzü bizim ve tanrılarındır. Alçak dalların arasında ceylanlar uyur.
Geceleri ormanın içinde yalnız ikimizin gittiği gizemli bir yer var; gizemli
bir gül fidanlığı. Gece gül kokusu öyle
güzel öyle tanrısal ki, bir ay görür sevişeni, birde güller, başka kimsecikler
görmez yeryüzünde. Aşığım yine de, ah ne karanlık gece derse, gözlerinde
süzülen samanyolunu göstereceğim ona, taşlar ve yıldızlar candaşımızdır diyeceğim
ve gecenin koynunda sessizce, eriyip gideceğim!..
Kardeşlerim benimle alay
ettiler. Denizlere arpa ve buğday ekilir mi, çayır yeli esti, kar yuğumlarından
çiçekler açıyor sanki, çatal ayakların izi var karda, ortalığı saltık
karanlığın satirleri bürümüş, tanrıların yüzü sulara yansıyor, buzlar içinde
bedenlerini arıyoruz utançla...
İyonya'da ağaçların,
meyve yüklü dallarında sincaplar var. Bir atlet gibi kesilmiş saçlarıyla
Zefirus ve ben kutsal şaraptan içiyoruz. Çinko mavisi saçlarıyla gece, tanrılar
doğuruyor. Doğu sularından güneş çakmakta. Sular üzerinde binlerce ışıktan
dudak titreşiyor. Varsıl adalı Sakinas'ın gemisi meşalelerle geceyi
aydınlatıyor.
Endymion'la sarmaş
dolaşız gece boyunca, ışıltıda, ak kolunu yavaşça kaldırdı ve sanki birden
parmakları aya değdi. Aşıklarımdan Sicilyalı kadın yemeğimi pişiriyor, Finikeli
dul, gelincik tatlısı yaparak gönlümü alıyor, Trakyalı fahişe, gece pınarları
gibi gürleyen manolyamı okşayıp özlemlerimi dindiriyor. Rahibeler gününde,
midye kabuğu kupa arabamla, bulvardan geçerim, alaylar beni selamlar, utkulu
servilerin süslediği yoldan, tapınağa gelip binlerce gül yaprağının yumuşattığı
sedirime çırılçıplak uzanırım. Halk beni izler...
Altın pabuçlarım
parlıyorken, günnük yakıyor, saçlarımdan aşağı gül yaprağı serpiyorlardı.
Küçüklerin omuzları kanatlı, gençler teke boynuzlu, halk uğultuluydu. Buhurdanlardan yükselen lavanta kokularıyla
yüklü esrik dumanlar hareler oluşturuyor, çırılçıplak tenimin küçük adasında; yeşim kapısında,
kanatçıklar kıpırdaşıyordu. Kadife entarili iki kız çalgıyla eşlik ediyor,
ditramboslar, Sakız bükolikleri söylüyordu. Küçük bir güvercin gibi nazlı
uçuşlarla dans ediyordu Nitole... Öldü ve şimdi küçücük bir gölge... Yattığı
mermer kederli kokulara bürünmüş, amfiteatrda yaslar tutulmuş ve doğa öyle çok
üzülmüştü ki... Irmaklar, kayaların üzerinden aşmaya başlamıştı köpürerek, kin
ve kızgınlıkla koşturuyorlardı ayrılmamak için!.. Ah yüreciğini çırpa çırpa uçtu gitti, ölüm
bu; bir düşünce aldı beni, ne üzülmüş, ne sevinmiştim; ne yapayım, gece
yarıları tek başıma çiçek tarhları arasında gezinmiştim.
Yaşam güneşin alevi adına
sevinçle haykırırken, ölüm de, Hades'in güneşi adına bizi çağırıyor sanırım!..
ve ben Mellerope, ta İllirya'dan
Bythinya'ya yaşam güneşi uğruna gönüller doyurmuş, yeşil gözleriyle ünlü kutsal
fahişe, işte o günleri böyle geçirmiştim...
...
Milattan önce yedinci
yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve
ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...
********************************************************************************************************************************************************************
İNSAN BEYNİ TAŞIYAN
BİZONUN ÖYKÜSÜ
Cleveland'da tam
teşekküllü bir tıp kompleksinde beyin cerrahı 12 tıp profesörü vasiyet üzerne
sahibinin beynini adamıa 20 yıldır
yaşamına eşlik edip arkadaşlık yapan bizona nakletmişler, bizon eski sahibinin
karısıyla oturup kalkmaya onunla elden geldiğince konuşur gibi yapmaya hatta
cinsel ilişki kurmaya başlamış ve sonunda ondan servetinin yarısını isteyecek
harektelre yapmaya başlamış vs vs vs sonunda birgün bizon başına kurşun
sıkılarak ahırda arka tarafta ahırlarıh en karanlık bir köşesinde ölü bulunmuş
vs vs vs
********************************************************************************************************************************************************************
JÜPİKÜR
Vücudunun bir yarısı
(gelecek çağlarda geçen bir vaka) Jüpitere diğer yarısı Merküre ışınlanan bir
adamın beynininde bellek hafıza geçmişe
ilişkin bölümü merküre diğer bir takım işlevler yapan bölümü jüpitere ışınlanır
sonuçta anılarını anlatın adam bir yarısıyla , diğer yarısıyla anıların bugüne
uzanan sonuçlarını diğer yarısından dinler ve tartışma ikili yani iki ayrı
insan gibi tek yapı vsvs vs vs konuşarak bir konuyu diğer yarının tamamlaması
ilginç bir öykü vs,
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
GÜLENAY
(IX)
Jesus mu bu?
Belki de Davut!
Kaya tuzu, Çerkez kızı,
at hırsızı.
Serendip’ten in,
İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra Bağı’na girin!
Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.
Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis
Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.
Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşını ayda
unutacak
Cebrail, Süleyman
güğümünden çıkacak!
Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan
çıkmamış
Bir kere çıkmış; bir
adama varmış
Adam bahara varmadan
ölmüş
Oda avlu içine geri
dönmüş.
Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı
bizimkız!
Uykumda metal köpekler
havlıyor
Dere yandan Haşaşinler
geliyor!
İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.
Ethem'de; döl yatağını
gördü!..
Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş
getiren
hayvan...
Dibek taşında toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı
Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!
El kızı
Civar suyu
Albız soyu.
Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma
Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atıldı. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf
dedi
Adem’in gözü açıldı.
Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde
resmi var
Üç aşağı beş yukarı oda
Renoir.
İmgelere inseydi
İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başı bağlanır
mıydı?
Hamidabat’a Medusa’yı
görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm
yemeye!
Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.
Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına
Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı
Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!
Daha ne olsun kız!
Daha ne olsun!
Olsun bizimkız
Olsun...
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SOLARİS
Silinmeyen bir yıldız
duruyor orada...
Şeyler, tozlu, sarı
gecede
ışıksı yılan gibi akıp
gidiyor
bilinmezlere.
Uzaydaki yuvasında Larisa
Tanrı yaratmışsa da bu
çarçur gezegeni diyor...
Yeryüzü
eğri, demir bir kafes
Biz tutsağıyız
körpe deneyin.
Okyanus,
gezegensi yaratığın
belleği.
İnsan bütüncül,
et-eş yiyen.
Düşünceyi, dışsallığında
bilen,
tanıyan.
Ku (t) suyor kendini
durmaksızın
Tanrı'nın mı oyun;
Tanrı mı?..
Görkül sevinin
egemeni
yeryüzü.
Solaris;
Sudaki ayna.
Gölgede tin.
Vulvası incilerden
ezinç yuvası.
Solaris
exodus.
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ÖLDÜRÜM
Ala şafak bir at gibi senin başını
sazların dibinde, su birikintisinin içinde kestiler
çırpındı başın, ardından yakıldı şu türkü;
'Çukurun tam orta yerinde
Hasım kanla görkemli diri
Albacete bıçaklarıdır
Parıldayan balıklar gibi'
Kunar eyaletine yollandı cesetin, çerilerce
ve o kış soğuğunda geldin, denize girdin
yıkandın, terledin, güneşlendin
Ve karların üzerinde yürüdün gittin
Calgary erlik olimpiyatlarına doğru...
Sonraları öldüğün yerde -gecenin ortasında-
ay açardı!
Batıdan eserdi yel ve doğucadan
Kertenkele yıldızları, kırlangıç parıldağı
süslerdi geceyi
kırmızı tüylü bir kuş gibi!..
Öldüren uçurumdan sevdalar ve dibeklerin
içindeki
ve dutların tepesinde, cırcır böceği
sessizliği ki
gömülürdün gene yerine ve yürüyerek giderdin
fundaların arasında, çalıların dibindeki
o eski gömütüne...
**********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SERPİO
O ne gönlümüzde yatan aslan
ne de bir kahramandı.
Al kanatlı bir kavga şahinidir o
Nara atıp vuruşurken ön saflarda
gık demeden düşüp ölecek
Ve kale bedenlerinde türküsü söylenecek.
O insana dair ilâhiler çağrıyıp Bedrettin'ce
ve mekânsız dervişler gibi
beş-on yerde öldürülecek
ve ardından zahire pazarlarında ağıtlar düzülecek
O kendini öldürmedi
ihanettir onun katili
ve işini bitirmiş kamikazeler gibi
hatırası Pasifikler'e gömülecek
ve ölümün böylesi affedilecek
Ve geçen günler
ve hayıflanmalar
ve gelecek
Utkunun burçlarında
yine şarkılar söylenecek!
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AMELİA
Gece
latin çölünde
kuru bir boabop ağacının
yapayalnız özlemi kadar
birgün filiz vereceğim davasına
sabırla katlanabilir mi insan...
Gecede
bin çatallı bir geyik kafasının
ak ölü iskeleti kadar acıklıydı
boabopun sabrı.
Gökten inen ayet değil
göklere çıkan bir vahiy gibi
aksi ve de inatçıydı
İnsan da bu kadar inançlı ve sabırlı olabilir mi!
Bu gece biri; sattı davasını
bu gece bu karanlık oyundan
'utandı gizlice'
mağrur karanlık bile!
Karanlıklar bilir çünkü
ışık sıvaylı yıldızlar
ve minik güneşler bile
ondan bu yana
yarışırlardı onunla.
Sattı davasını
durum; ayan beyandı
ayaklar altında dolanan kıskaç
saguerolarda dolaşır
uzun-sarı bir çıyandı
Ey insanlık öksüzü
bak gökyüzü kalabalıklaşıyor
yıldızlar yıldızları aşıyor
Açılmış kollar
kucaklaşıyor!
********************************************************************************************************************************************************************
****************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
HAİKULAR
Ağaçlı yolda
Güneşin saklambaci
Sararan yapraklarla
Tan alacasında
Pars gözü mü yanan
Minik nar çiçeği mi
Ayvalar göverdi
Güz demeden
Kış hazırlıkları
Aylak böcekler
Konuyor yamacına
Mavi kır çiçeğinin
Yol boyunca fesleğen
İlk tanın buğusunda
Tutsak almış dereyi
Köylü ile eşegi
İğdelerin altından
Geçiyor Midas gibi
Eğreltiler rüzgârla
Sevişirim sanirken
Öper komşu çayiri
Düşlerin tanrisiyla
Bakar uzaklardaki
Karaca aydınlığa
İncirler öyle dolgun
Üzümler öyle olgun
Kış korkusu kalmadı
Kerberos’un tiz sesi
Dikenli yamaçlarda
Ürkütür keçileri
Dağın doruğunda
Güvercin gurultusu
Otlar dökülen su
Kurbağalar
Yaz geldi öpüşüyle
Ötüşüyor gecede
Daracık girintide
Birbirinin aşigi
İki yayın balığı
Arı vızıltıları
Yayıyor kokusunu
Payam açıklarının
Yeni açık cevizin
Buğulu yaprakları
Esritiyor kırları
Çan sesleri geliyor
Kara ay altındaki
Saklı dereden
Çiğlerin serpiştiği
Tümsekteki menekşe
Isınıyor güneşte
Şurada akintida
Kımıldayan gölgeler
Pırıldayan şeyler
Karla kaplı ova
Uzayan sessizlik
Çınlayan karga
Masmavi çiçeklere
Kondukça yusufçuklar
Dener kanatlarını
Yağmurda gökkuşağı
Bir çelenkle süslüyor
Gümrah ovayı
Üveyik sesleriyle
Yıkılırken düzlük
Birden sessizlik
Çocuklar sokulurken
Serçe dolu bağ evine
Sepeleyen güz yağmuru
Kuyudan su çeken kız
Keten çiçeği kırlar
Ortalık sessiz ıssız
Kül renkli havada
Dönüyor kırlangıçlar
Çığlık çığlığa rüzgâr
Gecenin ortasında
Yabanıl kuş ötüşü
Şangirdiyor raflarda
Güz ikindisinde
Yaprakların püfürtüsü
Yalnızlığın yol örtüsü
Mavi sümbül kokusu
Bulutsu kelebekler
Taşlarda yankiyan su
Cevizli yolda
Uzayan gölgeler
Kımıldayan şeyler
Sessiz serin şafakta
Avcının çıtırtısı
Düşlerin Anka kuşu
Ruhum darmadağın oldu
Leylakların kokusu
Yola sarkınca
Akasyalar açarken
İncilere öykünüyor
Eşikteki sari kiz
Kasımpatılar soldu
Saçaklar karla doldu
Rüzgâr kapı çalıyor
Oğlan bulunca dengini
Yamaçlarda bahar
Döktü yedi rengini
Ufukta kara bulut
Havada göçmen kuşlar
Bu gelen güz yağmuru
‘Bu Satürn gecesinde’
Çılgınca sevişiyoruz
Leda’nın mahzeninde
Asmalar salkım saçak
Kuşlar çiglik çigliga
Güzde gelip geçiyor
Ruhun fırtınalarını
Sümbüller karanfiller
Nasılda dindiriyor
Nar çiçeğe durunca
“Sönüyor alkanatları
Gün batımının”
Serçelerin çığlığı
Güldürür derelerde
Yaban mersinlerini
**********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
DUYUMLAR
I
“İğneada’da bir balık kartalı öldü.”
(26 Temmuz sabahı Suomi’de, ormanlar içindeki bir
gölden havalanan Balık
Kartalı’nın (Pandion hallaetus)
dün İğneada’daki
sazlıklara doğru süzülürken; tepelerdeki
elektrik tellerine
çarparak öldüğü, cesedi bir çiftçinin
bulduğu, kuşun kuluçkaya
yatmak üzere sıcak bir ülke
ararken, utku içinde
Anadolu topraklarına girdiği belirtilmiştir.)
II
“Boz Ötleğen ölü bulundu.”
(15 Eylül Salı günü
öğleden sonra, Manyas Kuş Cenneti’nde,
bin bir renkli kuş
arasindan Arap yarimadasina dogru uçan
Boz Ötleğen’in, 22 Nisan
gecesi İsrail askerleriyle Filistin’li
milisler arasında çıkan
çatışmada öldüğü, cesedin terkedilmiş
bir taş ocaginda
bulundugu bildirilmiştir.)
III
“Saz Bülbülü yaşamini yitirdi.”
(4 Eylül’de Cernek
istasyonunda halkalanan nazenin bir Saz
Bülbülü’nün, geçtiğimiz gün, Kahire yakınlarında vurulduğu,
Kefren’e doğru kaçmaya çalışırken; piramidin
yüreğine
düşerek öldügü ögrenilmiştir.)
**********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
KAFKAFONİ
Kralın haberini
bekliyoruz.
O kraldan ayrılmak üzere!
Kralın haberini
bekliyoruz
O koridorlarda.
Kralın haberini
bekliyoruz
O sur dışında.
Kralın haberini
bekliyoruz
O kırlarda.
Kralın haberini
bekliyoruz
O kente girmek üzere.
Kralın haberini
bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!
Kralın haberini
bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!
Kralın
haberini
bekliyoruz...
*********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
GÜLENAY
(IX)
Jesus mu bu?
Belki de Davut!
Kaya tuzu, Çerkez kızı,
at hırsızı.
Serendip’ten in, İlyas’ın
deveye bin,
‘Zehra Bağı’na girin!
Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.
Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis
Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.
Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşini ayda
unutacak
Cebrail, Süleyman
güğümünden çıkacak!
Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan
çikmamış
Bir kere çıkmış; bir
adama varmış
Adam bahara varmadan
ölmüş
Oda avlu içine geri
dönmüş.
Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı
bizimkız!
Uykumda metal köpekler
havlıyor
Dere yandan Haşaşinler
geliyor!
İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.
Ethem; döl yatağını
gördü!..
Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş
getiren
hayvan...
Dibek taşinda toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı
Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!
El kızı
Civar suyu
Albız soyu.
Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma
Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atildi. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf
dedi
Adem’in gözü açıldı.
Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde
resmi var
Üç aşagi beş yukari oda
Renoir.
İmgelere inseydi
İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başi bağlanır
mıydı?
Hamidabat’a Medusa’yı
görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm
yemeye!
Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.
Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına
Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı
Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!
Daha ne olsun kız!
Daha ne olsun!
Olsun bizimkız
Olsun...
**********************************************************************************
ÖMER CEM
*
HAİKULAR
Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Ve seviyor sevmiyor
Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında
Sandalye sehpa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış
Dallarda kurumuş böcekler
Yavaşça ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar
On yaşlarinda çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak
Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla
MART 2000
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıs diyor
Issız adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı
Küçük ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine
Deniz dibinde kaplumbağa
Kayaların arasında
Sessizce yürüyor
ÖMER CEM- 2005
Gece karanlığında
Denize vuran ışık
Ay ışığı
Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Seviyor sevmiyor
Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında
Sandalye masa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış
Dallarda kurumuş böcekler
Gecede ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar
On yaşindaki çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak
Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla
Çiçeklere yatıyor bir
kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Su- Herkes izliyor
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batiyor
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava
kararıyor
Güneş batmakta
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi
duyuluyor-uzakta
Ovaya bakan kız
Şaşiriyor
Ova neden yeşil
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
KÖYLÜ-İÇİNDEKİLER
1- Demir Kitap
(Haikular vardır)
2- Sjolsky
(H2S,Bir güz öyküsü, Van kulu ve Adam
öyküleri vardır)
3- Gülsüm (Silinmeyen bir yıldız şiirleri-21
adet, Haberci ve Gülenay şiiri vardır)
4- M1 (HİÇ
adlı deneme vardır) STRES GEZEGENİ ve Vlademir BURKONY kısa öykü var, Eşsiz Hazlar (Harry
Mathews) deneme var
5- Kalemakelame
Aynı adlı öykü vardır, silgi adamın
öyküsü var.
6- Belge 2’de Cem’in 9 adet şiiri vardır.
7- M’ de Bentley vardır. DÜŞ vardır. MÜLÖ vardır.
Asteroid vardır
8- Köylü, sahife 2, Cem’in kitap adlı şiiri var.
Köylü Bir kış
masalı adlı öykü var Bulgu sınırları var.
Dereye dek inmişlerdi
ama- Bir bahar ayini adlı öykü var.
11- M2 de Kohutek ve Kardiya şiiri vardır.
12- Deneme’de Meşhur var Okeanos var
13- M 2’de Köpek adlı öykü vardır
14- Kaydet de YOL adlı öykü var. Yazgı var
15- Kalemakalea I’ de Kripto adlı öykü var
16- Hasan’da Acente var
17- M4 de Kuş adlı öykü vardır.
M 3’te Gorgonlar
ve Eleştirad var.
19- Vespanianus’un Anıları kalemakelaenkukua 2 dedir.
20- Filizlenen gün ışığında, Mağara adlı öykü
var.
21- Deneme de Arabistan var.
22- M’de Koru vardır.
23- Köylü (Aforistika- Hulki Aktunç-Eleştiri)
24- Köylü, Kırkbirkere Kırkpare - Eleştiri
25- Köylü’de , Devam ve Romantik Hareket ve
Kuşevinin Efendisi, Sarı Zarf , Pusudaki Ten var.
26- Dereye dek inmişlerdi de Poe! Bir Garabet Meleği var.
27- Van kulu, köpek, yol, kripto, hiç, yazgı, acente,
kuş, okeanos, asteroid
28- M 3 de Giden ve Kalan’a Bir perde eleştirad ve (M 3
de) Füssli Aforizmalar var
29- YILBAŞI GELİYOR’da Enis Batur Elma var.
30- Cem'de Negatif İmge eleştirisi var
DEMİR KİTAP
31- Demir kitapta yol ve Yazgı öykü tamam selmaya
verebilirsin
32- Denemede arabistan
var bitti son kez gözden geçir
33- filizlenen gün ışığı mağara var TAMAM
34 Hasan da acente var TAMAM
35 kalemakelame I de Kripto var TAMAM
36 kalema kelame 2
Vespanianus anıları va bölüm VIII de 2 şiir yazılacak tamam
37 kalema kelama kendisi kalema adlı öykü var
çatal
kuyruk var kötü düzelt
40- MIII Gorgonlar tamam
41 - M IV Kuş öyküsü var tamam
42 - M koru var tamamla
43 szölsky I Van
Kulu var Tamam
ÖMER CEM DEMİRCİ
1989 İstanbul
doğumluyum, Yeşilköy, Halil Vedat Fıratlı İlkokulu 5. Sınıf
öğrencisiyim.
Tatilde gezmek, resim yapmak, kitap okumak ve şiir yazmak
sevdiklerim
arasındadır. Bilim Teknik ve bize sanat sevgisi aşılayan Milliyet
Sanat Dergisi
ailece izlediğimiz dergiler arasındadır. Bende bu sevgiyi
şiirlerimi
göndererek sizlerle paylaşmak istedim.
Sevgi ve
saygıyla...
ADRES
Yenidoğan
mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760 Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: (0212) 582 29 03
ÖMER CEM DEMİRCİ
6/B
No: 58
NEVRUZ
“YENİ GÜN”
Yirmibir Mart
geliyor
Dünya ‘Barış’
günüdür
Doğudan esen yele
Doğan güne merhaba
Nevruz işte bu
demek
Yakıyorum ateşi
‘Ol’ diyor ulu
tanrı
Sevincim ve
coşkumla
Kutluyorum doğumu
Nevruz işte bu
demek
Kaldırarak başımı
Öpüyorum dünyayı
Hepimiz kardeşiz
biz
Yeryüzüne merhaba
Nevruz işte bu
demek
Kucaklayıp toprağı
Dağlar göller
ovalar
Çiçek böcek
tarlalar
Tek bir Adem Havva
var
Nevruz işte bu
demek
BİR KIŞ SÖYLENİ
‘Kefernahum’da oturan Nefertiti,
Halifeler Tarihi’ndeki av sahnelerini okuyamadan ölmüştür’
I
Avcı ormanın derinliklerine dalıyor, kar düşlerdeki gibi
yağıyor, kuşlar tüneklerinden ağıyor, akrepler ölümlerini görüyor, anılarla
yüklü görkünç çığlıklar, işitilmesi olanaksız ninniler gibi ormanı sarıyordu.
Avcı ormanın ağzındaki kulübesine döndüğünde, bir kızıl tilki, iki tavşan, üç
ördek, dört su samuru, beş kunduz, ayrıca incecik ayakları omuzlarından sarkan
bir karaca vurmuştu. Kızıl tilkinin gözleri kırpışıyor, su samuru kıpırdıyor,
ördeklerin boynu uzuyor, tavşanlar avadanlıklara çarpıyor, karacanın kulağından
ılık bir kan sızıyordu...
Dağın doruğunda öyle kar yağıyor ki, kar yuğumları içten
içe kabaran coşum ve taşımlarla, dertop olup patlayarak yarıklardan süzülüyor,
apak fırtınaların ürkünç esimiyle, sanki yaratanı da sürüklercesine yamaçlardan
kopup kayarak, ta aşağılarda, ceviz ağaçlarının, yaşlı köknarların zamanla
köhneyip kocadığı koruluğa, ağarak, dolup taşıyordu. Ve saatler sonra,
topraktaki nice tuhaf canlılar, kıvıl kıvıl kurtçuklar, karların üzerine
çıkarak, minicik kalmış ağaçlara, tüylü dallara tırmanarak, hayranlık veren bir
dirim ve coşkuyla yaşamlarına kavuşuyorlardı.
Ovanın kıyısında bir köy var. Kışın, durağan, akçıl
havasında, toprak damlı evlerin aralarından, kelterli kısa bacalarından, göğe
karışan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göğün altında kimi zaman, tek bir
insan, aşağıda, ovadaki kararan noktalara doğru çınlayışlarla haykırıyor, çok
sonrada umarsız, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak öylece kalıyordu.
Ovanın her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her bir köşedeki
evleklerden tütsüyen duman sanki sonu gelmez akışlarda gezinir gibi, önce
birbirine yaklaşıyor, sonrada ağır aksak aradığı yolağı tamda bulmuş gibi
göklere doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Çiğ dolu tarlalarda böcekler
koşarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarına kaçıyor, tilkiler arada bir
durarak uzaklara bakıyor, sonra inanılmayacak denli dalgın, tin tin,
sapaklardan, taşlı yollardan dönüp, tepeleri aşarak kovuklarına
yaklaşıyorlardı.
II
Aristo’ya göre kekliğin durduğu yer, aşağıdan bakarsan
yukarıda, yukarıdan bakarsan aşağıdadır. Ve söylencelere göre kuğular ölümüyle evli kızlardır. Taze
genler aracılığıyla bilgilerin aktarıldığı kunduzlar dile getirir: Avcıların
çocukları korularda genellikle baştankara avlar. Tan atımında çiftelerin sesi
tepelerden tepelere süzülerek ovayı dolaşır, beygirleri, eşekleri, köpekleri
ürküterek, köstebeklerin, farelerin, yılanların, ağaç diplerinde kümelenmiş dağ
keçilerinin ve ırmağın altın kıyısında gizli ceylanların bir an durup, ovaya,
tepelere ve dağlara bakarak çakılmışçasına duruşundan sonra, aynı alışkanlıkla,
uykularına, kıpırdanışlarına ve mırıldanışlarına dönmesini sağlardı.
Kar tavuğu karda görünmez. Kan lekeleri inci olup karlara
düşer. İz olup uzayıp giderde neden sonra tazılar sökün eder. Avcı kanı sever.
Kanı içer. Ölü tapar. Kin tutardır. Aramızdan biridir, çevremizde dolaşır.
İçimizde gezer. Ağlar. Tanrıya yakındır. Emeğe inanır. Yazgıya boyun eğer. Düz
ayaktır. Zamanı yadsır. Ve bir gün, avın avı olacağı ürküsünü taşır.
‘Yüce dağ başında
bir top kar idim
Yağmur yağdı güneş
vurdu eridim’
Avcı ormanın
içlerine doğru yürüyordu.
Avın yaklaştığını
düşleyen bir avcı; kendisini gözlüyordu.
III
Suriye kralı Zahelin’e ait kedi, altın işlemeli çanağı
kaybolunca açlıktan öldü. Köyde Topal Halit vardı, Blackwell’in Siyasal Kuram
Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakışlı tanrılardandı. Bize bol bol Aristo’nun
mantık oyunlarından sıralar, Şaşmazlar’ın evine giden
yolun aşağısında durur, bakın bu yol yokuş, yokuşu çıkıp başa varınca da, bakın
bu yol iniş derdi. Sonra Zenonvari bir tavırla bastonuna yaslanır, paradox dolu
bilmeceler sorarak, bizleri şaşırtır dururdu. Bu ayaklı ansiklopedinin, köyün
altlarında ot kümeleri arasında ölüsü bulunduğunda, uzun zaman öldüğüne
inanamadım. O her şeyi bilen ve görendi, çocukluğumun bilgesi, erenler yücesi,
bir soylu dervişti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki
Selcenli’ye gittim dediğinde, biz ona tüm dünyayı dolaşmış gözüyle bakardık.
Işıklı göllerden, aynalı sazanlardan, zeytinyağlı lambalardan, suda yüzen
yılanlardan söz ettikçe, bir evliya dinlermiş gibi gözlerine bakar, ta
Hadım’dan yardıma koşan Bozoklar’ın, Ayanlar’ın katledilişine nasıl seyirci
kaldıklarını, Kıralan’da yapılan deve
güreşinde altta kalarak boynu kırılan devenin sahibini nasıl aldattıklarını,
İcikli’de hem kadın hem erkek olan bir köylünün tuhaflıklarını, Meler’in adının,
keler (kertenkele) bolluğundan değil, koyun kuzu çokluğundan Meler kaldığını,
Çıtak’ta keçilerin nasıl çabuk boy attığını ve Çivril’de hep çılbır denen yemek
türünün konuklara sunuluşundan dolayı Çivril adının kaldığını aktarır durur,
bizde edalı yürüyüşlü bu topal yalvacı ağzımız açık dinler dururduk.
IV
Daha uzun yazmanı dilerdim, daha çok şey anlatmanı,
anlatmaya değer şeylerin yok mu, neler yapıyorsun, neler okuyorsun,
yalnızlığının dolambacında neler var. Gerçeküstünün kıyılarında gezindikçe neler
yapıyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda değer tek şey sanat, güzel şeyler
yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var, ironiktir ama
ben şaşmaz bir doğrulukla bakarım sözüne, sana, tam nerede, nasıl kullandığını
aktaramam, ama aşağı yukarı şöyle bir şey: Düşün, kahvenin birinde bir dolu
insan var -görüntü belli- işte ünlü yazarımız oradan geçerken diyor ki: Aslında
bunlar yaşamıyor!
Bundan daha korkunç ve ölümcül bir çağrışım olabilir mi
yaşam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceğin kadar çok sevmek isterdim.’ Şafağa
bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kızlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik.
İspanyol gemiciler okyanusa açılıp başka toprak ve denizlerin haritasını
çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için küçük bir adacık
çizerlermiş haritaya, başka bir zaman başka bir denizci o adayı bulamayınca, bu
durumu bilen bir başka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nın adası’
dermiş. Bana bu rüyayı ağından sarkarak bedenimde dolaşan örümcek gördürmüştü.
Fareli kapanı mahkumun suratına bağlayıp işkence yapan ve salya sümük dolaşan
Çinliler gibi, Dekabrist ruhum işte böyle yalpalıyor. Oysa Monsieur Lapalisse
gibi olmak ne iyi: ‘Yağmur yağarsa gökten su düşer.’ Ne denli gülünçse de acı
çekmemek için ‘İşte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaşı vardı, sevgiliye
dil dökmek vardı. Trojan atlarıyla virtual araçların kart ağaçlarla savaşına
döndü yaşam. Renksiz, kokusuz, tatsız bir sıvıcıl. Düşüncesiyle dünyayı ayağa
kaldıran bir bilge, ölümüyle önemsiz fısıldaşmalara yol açıyor artık günümüzde.
Her şey tuhaf, ben 7 yaşındayken, babam 49 yaşındaydı ve benden tam 7 kat çok
yaşamış ve görmüştü. 35 yıl sonra, o 84 ben 42 yaşına gelince, nasıl oldu
bilinmez o katlar yok olmuş ve zavallı bende, babamın yarı yaşında olan koca
bir tomruktum artık. Benden 7 kat çok yaşayıp gören babam, şimdi nerede, zaman
neden yok oldu, yaşadıkça tükenip, hiçlenen bir şey mi zaman.
‘Yüzyıllar
öncesinden kalmış tapınak
Yitmiş yanık bir
dağın sisli kıyısında...
Tahtında ağlayan
yalnız bir kral
Arar solgun yüzünü
suların aynasında’
Ne Füruzan hanımın tavus kuşuna dönmesi, ne Talokan’da
insanların ölmesi, zaman karşısında hiç bir şeyin önemi yok. Ne Judas’ın ağır
kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahşi keçi, ne kürede noktaların merkeze
uzaklığı, ne güller, ne kırlar, ne atlar, ne zambak kokulu topraklar, ne derin
ürpertici kıstaklar, ne sıvı helyum ısısında duran kimya, ne Vanuatu devleti,
ne Kephissos çayında, mızrağıyla, güneşli çimenlere uzanan tanrı, ne ‘Aganta
burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacı Osman’ın atı, ne kör Tiresias’ın
Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini tanımasın) deyişi, ne leylak,
makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can, ayna, horoz, mayıs, fidan,
lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes, fistan, palamut, ıspanak,
lahana, ıhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak, beton, kep, tank, berber,
peçe, kanca, kart, salça, pırlanta, şapka, kanarya, soba, şubat, nisan ve vişne
sözcüklerinin dilimizden olmayışı, ne su kolonunda yürüyen organizmalar, ne
düşüncenin hedonist çılgınlığı, ne manyetik canlılar, ne dış bükey pervazlar,
ne kutsal dürtüler, ne kıyıcı lav sfenksleri, ne çalışmak zorunda kalmamak için
konuşmayan maymunlar, ne algısı olanaksız fiziksel dünya, ne kıpırdamadığı için
kuşların yuva yaptığı buffalolar, ne ölünce kılları büyüyen insanlar, ne
öküzler gibi otlayıp, saçları kartal tüyü gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir
şeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceği ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baş,
ne buzdan saydamlığı güzelliğin, ne savaş, ne utkuların kozmirajik bir avuntu
oluşu...
İç savaşta Roma lejyoneri bir yurttaşın kellesini uçurdu,
döşeme taşlarına yuvarlanan kesik baş, öldürücüye şunları söyleyebildi: ‘Ergo
quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim kendimden nefret ettiğimden
daha çok nefret ediyormuş meğer.- Ne ölenin İsa’dan önceki ilk hıristiyan
oluşu, ne alt alta her şeyi toplayıp, her şeyi çıkaramayışımız, ne iki yıldız
gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayışımız (Paros mermeri gibi ak yüzlü
Bakkhos’un), ne kim bilir nerede ‘Per oculos perit ipse suos’ -Onu öldüren
kendi gözleri oldu.- deyişi, ne aynanın bronz karanlık suyu, ne cehennem
ölüleri, ne yeryüzü tanrıları, ne adamın ikizi olduğu sanısıyla omuzlarına
kocaman bir demir küre koyuşu, ne tilki yüzlü eskil adamlar, ne bir yüzyıl
yaşayıp ölen atamız Ömer...
Bakın; Psyke odanın karanlığında kandille bana doğru
yaklaşırken yüzümü yaktı. Ve Eros kuşa dönüşüp yitti; Melusine’nin balık olması
gibi. Diyesim ne Küba denizinde kızıl zambakların açışı, ne iki çift gözü olan
Phanes, ne ölü çocukları elinden tutup göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un
hayali, ne ormanın kırk delikanlısının kışkırtmasıyla ölen Sezarlar, ne imge
kovanı, ne karşıtlar barınağı, ne özgürce karşı çıkabileceğim bir tek tanrı
kaldı deyişim, ne Maenadlara korku salan kralları, ne tulumba fitili, ne
güvercin tüyü, ne iksion çarkı, ne uğuldayan fırtına, ne Dis’in armağanları, ne
Cicones kadınları, ne içilmeyince gücenen sular, ne şiirin gizil evreninde
Osmanlı miti, ne karanlık Thomas’dan
kötü belirsizlik dizisi, ne kehribar içine hapsedilmiş taşlar, ne de bir
kış söyleni...
Değilse de, belki her şey şu, yani ‘Regina Coeli’
duası...
‘Cennetin
Kraliçesi, neşelen, aleluya
Taşıdığın çocuk,
aleluya.
Göğe yükseldi,
aleluya,
Bizim için tanrıya
dua et, aleluya
Tanrı gerçekten
göğe yükseldiği için,
Neşelen, mutlu
ol,
Oh Bakire Meryem,
aleluya.’
Amin...
Her şeye amin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder