İSMET TARIK
*
SOĞUK
ŞİİR
bunların hepten us yoksunu olduğu belli.
Elli volkan anne eli fedai
volkan. Demirkazık hiç olmaz. O şaka diyor şifalı zannediyor.
Bildiğimiz yahu o değil diyorum.
Hacer’de şimdi hayır ne
kadar orası tablo gibi, beş yüz milyara sende hastalandın.
Fatma ağustos kızım benim ben yazlık düşün müyorum.
Para olursa geliriz Pamukkale’ye gideriz, şehirde nereye
bakarsan bak deniz... Tonguzlu muyuz. Buda Tonguzlu
Bir de Domuzlu. Karaman mahalle domuz besleniyordu.
Denizli, Aydın, Anadolu,
Rum var biliyorsun. Deyin o
zaman Bizans aynı zaten biz.
Rumların ülkesine bina yapıp
Anadolu diyoruz! Sonradan küçültmüş. Ama kim uygar Fransa
Frankların İngiltere Almanya hiç değişmemiş uzak yerlerde sömürge
edineceksin ki dini şeyler aşırı dinci
sıcak soğuk en güzel iklim olmaları
onun bir faktör ötürü
neden gelmedi ki...
************************************************************************************************************************************************************
CEM AYİNLERİ ile ilgili
ÖMER CEM’le söyleşi
1-Ömer Cem bize kendini tanıtır mısın?
16.11.1989
doğumluyum. Şu an Beşiktaş Lisesi son sınıfında okumaktayım, üniversite
sınavlarına hazırlanıyorum. Kitap okumayı seviyorum, şiire ilgimde bu nedenle
oluştu ve şiir yazmaya başladım, küçükken kendi kendime şiir yazmaya
çalışırdım, tam olarak bilinçli olduğunu söyleyemem, içimden geldiği gibi
yazıyordum, ilginç olmalarını düşündüğüm için, anlamca kapalı şiirler ortaya
çıktı. Doğa sevgisi de beni etkilediğinden doğa üzerine de yazdım. Ama beni asıl yazmaya iten Hasan
Kallimci’nin Sihirli Dürbün adlı kitabıdır. Cem Ayinleri okul öncesi ve
çocukluk şiirlerini içeriyor, şimdi 16 yaşındayım, şiiri giderek daha iyi
anlıyorum, Japon haiku şiirinden esinle üçlükler yazıyorum. Yazdıklarım
kitaplaştığı için sevinçliyim
2- Neleri okursunuz, kimlerden etkilendiniz
diye sorsak?
Kavafis’i severim, onun Yaşlı Adam adlı
şiiri nedense beni etkiledi. Kütüphanemizdeki kitapları inceleyerek zaman
geçirdiğimde, değişik kitapları da okumuş oldum. Jules Verne, Jack London,
Mayakovski, Ritsos, Nazım, Ahmet Haşim, Orhan Veli, Shakespeare, Atilla İlhan
anımsadığım ve ilgimi çekenler arasındadır.
Ayrıca, Bilim Çocuk dergisini izlemek
dışında, Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer, Siyah Kan, Kar, Garabet Meleği,
Koku, Kötü Ruh, Bilim Kurgu Seçkileri, Ekmeğimi Kazanırken, Algı Kapıları,
Edebiyatta Ölüm ve İntihar, Çalı Kuşu ve Anne Kafamda Bit Var severek okuduğum
kitaplardır.
3- Şimdi neler yapıyorsunuz?
Üniversite sınavlarına hazırlanıyorum.
Bunun yanında üçlükler, Japon haiku şiirlerinden esinle şiirler yazıyorum, Şair
Çıkmazı’nda yayınlanmış üçlüklerim var. Okumayı sürdürüyorum, şu an Ferrarisini
Satan Bilge’yi bitirdim, sonra olanak bulursam ‘Şu Çılgın Türkler’i okumak
istiyorum.
Söyleşi için teşekkür ediyor, Şair
Çıkmazı’nın bir okuru olarak başarılar diliyoruz.
************************************************************************************************************************************************************
ÖMER CEM
*
ÜÇLÜKLER
Güzel narin bir
kız
Papatyayı alıyor
eline
Ve seviyor
sevmiyor
Denize bakan odada
Şiiri arıyorum
Ay ışığında
Sandalye sehpa
kitaplık
Dilsiz bir konuk
gibi
Öyle eskimeye
bırakılmış
Dallarda kurumuş
böcekler
Yavaşça ilerleyen
zaman
Kayalara vuran
dalgalar
Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anısıyla
Issız adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden
farklı
Çiçeklere yatıyor
kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor
Güneş batmakta
Hava kırmızıya
dönüyor
Bir tren görünüyor
uzakta
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
On yaşlarında
çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç
toprak
**************************************************************************************************************************************************************************
GECE TRENİ İÇİN
*****************
ÖYKÜ
******
ULUS FATİH
*
YALAN
(Belirsizlik
İlkesi)
Doğmadım.
Doğurmadım... Köksüzüm ben. Yitirdiğim kanatlarım, sonsuzca dilim ve kozmik bir
yüreğim var. Ölülerin gözüyüm. ‘Carpathia’ için seçeneğim şunlardır: a) Bu gemi
su alsa da batmayacak. b) Batsa da insanlar hayatta kalacak. c) Kaptan bir
felaket olacağı içgüdüsüyle rotasını değiştirecek. Bildiniz, yakarım
üçüncüyedir. İnançsızım. İşimi tanrıya bırakmam. Morpheus’u beğenir,
Mephisto’yu sever ve Faust gibi neşeli, fos ve Fussli’yimdir. Kalabalıklardaki
fars, Bağdadi bilgidar, çağların ürküttüğü düşüm... Zamanı örten zaman, Maklub tepesinde görkemle duran, Hare Krişna,
nirvan, Şakralar, Druidizm ve Hanbalıktan gelen noyanım. Silva zihin kontrolü,
Alvaro Campos, evrenler arası big bang, ying ve yanga ilgi duyarım.
Tarlaları ve
cennetlik eşekleriyle yeryüzünün günahını çoğaltan çiftçilerden iğrenir, eğilen
kaşık değil, anlağımızdır derim. Sırların bilgisiyle aydınlanan bizler, birer
mabut olabilirler. Tinin dölütleri olan düşünce, inilti biçemindeki dua, ‘Verbo
volent, scripta manent’ ‘Söz uçar, yazı kalır’ değinisi ve eğer bizi tanrı
yaratmışsa, varlık-yokluk, erkek-dişi kavramları dışında üçüncü bir cins daha
olmak gerekir! Bunu bilemediğimiz için, kavramsal boyutlarımızın dışında
olmasından ötürü, diyebiliriz ki; öyleyse tanrı yoktur.
Bürokratik
silindirler, Proustyen gerçekler ve ölümcül devridaimler gelip geçse de düş
kurmayı sürdürürüz... Kendimizi bilmek, kendimizden uzaklaştırır. Düş görürken
ve çiftleşirken hayaletleri kucaklarız. Ve karşılaşım gerçekleştiğinde
karşılaşım olmaktan çıkar... Madonna
yarıçıplak şarkılar söylerken herkes ayağa fırlar, ama boynundaki haçta çırılçıplak
bir İsa vardır. Paris ölümle nikahlı demekse, Samaritli kadınla, kuyu başında
buluşan kim, saf liriklik ve analitik us ne, Irakeyn neresi, Sur Suriye midir,
sarnıçlar neden zehirlidir.
Behlül, Harun
Reşid’e niye öğüt vereyim, bunlar onların sarayları, şunlar onların kabirleri
diyor! Aziz Michel’in horozu, soğuk karanlık madde, arkadaşını ayda bırakan
hain ve kuantum dünyası görkünçtür ama; bu niçin ve neye benziyor!..
Ey aşkımın
tahtına oturan, naz makamının efendisi, dünya insanının sana muhtaç anları,
nisan sabahlarıydı, senin olmadığın iklimin yağmurları bulanık, kalpler
rahmetten uzak, gönül yamaçlarında bahar bitmiyordu. Acuna gelişinle gözler
cennet çayırlarının rengini aldı ve ab-ı hayat çeşmesinin ufukları katre katre,
damla damla belirmeye başladı. Tenin benekli ceylanın yumuşaklığından, ötüşün
piramitlerin yüreğindeki kuştandır. Onulmaz geleceklere vaat edilen
sensin.Yüreğin kor, kaşı sürmelisin. Mermerlere can veren, ecelerin ecesi,
Nefertiti’sin!
Ey ruh, ey
karanlıkların güneşi, İbrahim’i yakan ateşin serinliğini duy, Pompei’yi anımsa,
genetik postülalarınla doğaya beden ver, kara madde avcılarına, gül
savaşçılarına, yarasa kanatlarıyla kısrağına binene ve Drakula’na de ki; gece
efendimizdir! Bit, mürekkep balığı, kene ve barakasından çıkmadan yüz yıl
yaşayan Kör Eşebe peygamber değil de ne idi. Ey insan, ölülerimiz dünyanın
tatlı ırmaklarında yaşar, baharda sessiz adımlarla dönerler evlerine, onların
tini, gölün yüzeyini çalkalayan yeldir. Biz bulutun, uçsuz bucaksız çayırları
esriten gölgesiyiz, kediyi dudaklarından öpenin kardeşiyiz. Güz güneşi
ölülerimize boy verir. Ağaçların yaprağı yüreğimizin çarmıhıdır. Narsis ki
bilmeden kendini arzulardı. Ölüm, soyun unutulmuşluğu, buzulların Erebus
yanardağı, Neptün’ün Saman Yolu’ndaki kavşağı, Girit ve Malta korsanları ve
öyle ve öyle sınırsız bir şeydi ki... Icaza kör dilenci için ne demişti: Ona
bir sadaka ver kızım, Granada’da kör olmaktan daha acı bir şey yoktur
hayatta... İşte tapılası, işte uğruna toprak olduğum, ölüm bu idi...
O ki, gökadalar,
gaz bulutlarını oluşturan baryonik madde, şehzadeler eğitmeni Kesanlis,
değirmen yalağındaki yosunlu sular, erselik baharın incirlikleri... O ki, Midyan’a kaçan Musa, kör deve,
gölgeleri yok eden gölge ve tanrıları yaratan zamanın cinsiyetiydi... Ve artık
o, okyanusların içinde saklanana, bulutların arasından şunu dedi:
‘Ben, kardeşimin imgesini ya da gövdesini (ikisi de aynı
şey) / sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen / o boşyüce gözlemciden /
daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, / salt
unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı
bu garip / Çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama
karşın, / tekil, çoğul / Yorucu, garip kendimin ve başkasının / Zamanının
labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben, / Kimseye kılıç
çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben. (*)
Nas.
(*) J.L.Borges. Çeviri;C.Çapan
****************************************************************************************************************************************************************************************************************
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI
"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften
bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./
Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince
uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş /
yıllarca yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok
hedefin kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o
ırak / menzil artık ırak değil..."
Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun
şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner,
dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için
sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik
duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta
onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani
kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi,
bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki,
eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında
sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya
çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp,
söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve
seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer
insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız
tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun
erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı'
böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede,
iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya
verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u
geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz
vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi,
anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede
olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere,
tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar
kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl
önce bir kitap okumuştum!.. Bu kitap
Pierre Louys'un
Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin
Hadikatül
Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle
etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden
karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar
için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril
çocuk nasıl Tahta
At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm
otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan
kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine
sokuluyorsa, bir homofaber'de
kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve
ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı,
görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her
gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi.
Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her
zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye
soracağız.
(Darius
karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı dedi!.. Karanlık gökte Mars
parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş
içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava
vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere
basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların
hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza.
Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer
çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine
Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni
yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi
surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar
alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz
gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine
cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız
gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv
reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli,
Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu
dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde
sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!.. Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş
Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla
ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve
çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir
yazılabilir mi...
Bilitis, Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına
yolu düşen ve genç yaşta ölen bir genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı
ve defnelerin gölgesinde yüreğine ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri
dökmeye giden uzun ince yolda karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini,
güneşin mırıltılarını aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında
yaşamış bir kutlu kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve
İyonya'ya da dil vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık,
bahçelikler, sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde...
İşte asıl hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl
başardığı... Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu
konuda ne dersek diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya
çalışmalıyız. Örneğin Truva Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında
İlyada'yı belleğinden okuyormuş, Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması,
Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem Sultan'la ilgili önemli bilgilerin
Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili pek çok yapıt üretmesi, gezginler,
dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep
batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan bunun ne demek olduğunu iyi bilir.
Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini
çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş,
sıradan bir inançsız olarak silinip gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok,
biz biricik İslam İmparatorluğu'nun en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını
yazmayı bile Fransız mösyölere bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde
onların laisizmi, onların komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1.
2.Cumhuriyet vs!) üzerine benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu
çoğun görüldüğü üzere birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor
böbürleniyoruz, onlar bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor,
Kandil diyor, Kerkük diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde
(28.01.07), Ruanda'lı yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini
bekliyordu... Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda
dersler verirse popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül
alacaksak onların ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan,
roman yazacaksak onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı,
onların Hiroşima'sı, onların Nürnberg'inden söz bile edilmez, Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli
bin kişi, John Jack Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!)
komutasında onu aşkın binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren
tiran devrilip beş yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak...
Çıkmayacak çünkü onlar her alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom,
olan bitende bir at yarışı, bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse
edecek, hep onlar önden koşacak ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep
onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda Vururlar... ve
her zaman, silindir şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç
bedeni, vandal çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân
edilecek!..
Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in
anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve
tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!..
Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa
çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını'
anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi
odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi
süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız,
paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten
inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama;
Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren
kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve
tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak
ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar,
küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların
altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir
yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu
gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal
bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş
etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler.
Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin
gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme
kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin
serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. /
Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi
başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük
yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla
yanan güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak
nefesi, çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az
zaman sonra bir cuma günü, dalları göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana
kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin
sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne
göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların
içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış.
Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi,
böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil
mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından
kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı
onu demiş!.."
Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar
kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü
açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle
öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü,
düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her
kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı
kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok
etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan
kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında.
/ Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler,
meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi
/ Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar
burada / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'
Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te
salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!)
diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda,
samanların arasında uyuyordur" diye
ağlaşır...
Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop
Yayınları
********************************************************************************************************************************************************************
*
EJDER
Arka bahçede ateş soluyan bir ejder
yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından
bahçeye çıktık. Duvara yaslanmış merdiven,
boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı
yalnızca... Sarı yapraklar zemini
örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde
yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada;
ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder... Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede
ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek
sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi!
Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman
sprey boya ile görünür kılalım dedi!..
Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev
püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında
ne fark olabilirki dedim!..
Ve bir ejder
hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi
laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu
savı ileri sürenler var!.. Un
serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski
eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı,
gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil
dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere
inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes
inanır dedim...)
ASPASYA
Osmanlı’nın Bizans soyundan gelen son
kraliçesiydim, Adım aspasya idi ama bana Kâbus Sultan derlerdi. Hıristiyan
olmama karşın inancın insanlar üzerinde ilk bakışta hiçbir ayrıma yol
açmadığını bildiğim için uzun süre sarayda varlığım belli olmadan yaşayabildim.
Annemini adı eftalia’dır. Ama Cihangir Süleyman ölünce sarayda entrikalar arttı
ve benim Bizanslı oluşum bu hayhuy içinde tehlike oluşturmaya başladığını
farkettim. O zamana dek dikkat bile edilmeyen görülmeyer şey entrika ortamında
kin ve hınca yol açabiliyordu ki, sezdiğimde
ömrümün en büyük derslerinden birini aldığımı düşünmüşümdür her
zaman. Başınızı ağrıtmak istemem ölümüme
ilişkin şaşılacak bir iki şey anlatmadan geçemeyeceğim için konuşuyorum
yalnızca... Güzelliğiniz rakipsiz
olmalıdır Osmanlıda, bu bakımdan sarayın haremine süt dolu havuz yapılmasını
ilk ben önermiştim, 3 padişah gördüm ben ve bunlardan sarı olan Murat süt dolu
havuzu yaptırdı, trakyadaki sığırlar
keçi ve koyunlar bu süt dolu havuz için beslenir olmuştu hatta ıstranca
dağlarından tavus, sülün gibi kuşlardan süt getirdiğini söyleyen sipahilerde
türemişti zamanla... her sabah süt
banyosu yapardık tam 5 deka harem kadını kadem bu süt banyosunu hak eden
güzellerdi ama yalnız güzellik değil erkin gücüde süt dolu havuza girme hakkı
uzatabilir bazen insana hemde defnelerden örülmüş altın bir dalda... Bir altın
yol vardı saraydan saray burnuna ‘sözlükden eski adına bak) giden sultanşah her
Cuma selamlıktan çıkıp altın yoldan sarayburnuna çıkar ve orada toplanan ahali
fakir fukara gariban ve taklavan takımına(derviş berduş, köprücü, izmaritçi
otçu) altın serper ve onlarda paylaşmak için birbirini ezer hatta sıçaklardı.
Altın yol sarayın altından her 50 metrede mazgalla bölünmüş atla padişahın
geçebileceği yükseklikte bir dehlizdi, ihtişamlı padişah her 50 metrede açılıp
kilitlenen yoldan (suikast korkusu) sonunda yeraltından heyula gibi atıyla
süslü kadanasıyla kaftan ve incilerle süslü tuğu tuğrasıyla halkın önüne çıkar
rüyadan düşlerden fırlar gibi ve
herkesin şaşkın bakışları altından toprağın altından birden fırlayan bu binbir
gece güzeli karayağızlar yağızı padişahı ağzı açık izleyen şaşıkın ve allahın
hikmetiymiş agibi akıl erdiremeyen toplululuk şok edici bu görüntüyle helen
hepsi huşu içinde eğilir ve sultan şah alatın ve gümüş paraları mecidiye ve
sikkeleri kalabalığıea doğru serperek
gene geldiği yoldan rüyalar ülkesine topkapı sarayına doğru giderndi. At dehlizden çıkar çıkmaz şaha kalkıp eşinir
kalabalığa doru fırlar gibide zapt edilmez şaha kalkar sergileyerek bu gösteri
olağanüstüleşirdi huşu içinde eğilen halkdan herzaman ezilen bir iki kişi çıkar
ve bu bile bile gösterinin etkisini artırmak için sergilenen bir şeydi. Birde
hamam deliği vardı şahsultan sevmediği entrikaya karıştığını düşündüğü boşnak
sırp rus acem ve frenk güzellerinden bazıların hamammın delik olan üstüne işve
nazlarla getirtir ve birden ayaklığa basılarak o güzel bir dehlize bir lağım
yada kuyu deliğine düşer gibi kayar ve kadıncağızın çığlığı bile duyulmaz ama
ölüsü iki gün sonra sarayburnu sahillerine vurur bu şişkin ve tanınmaz kadın
cesedinin biz nurbanu şahturna yada roksalan veya despinaya ait olduğunu bilir
ama bir gram laf buile etmezdik olay hakkında ama benim ölümümde öyle oldu hiç
beklemezdim mkurat la aram gayet iyiydi ama sokullunun saraya dahası ülkeye
olan hegemonya tutkusu benim sonum oldu taraf olayım olmayayım iktidar kendi
çocuklarını yer derler ya bu iş benide buldu gece hamamda eğlenirken ben
yanımdakinin akıbetinin bölme olabileceğini düşünüyordum halada bir yanlışlık
olabileceğini asıl hedefin o olduğunu düşünüyorum murat mavi gözlüleri sevmezdi
sokullu yeşil gözlüleri ela gözlüleri ben yeşil gözlüydüm ama ikisinin
ortasında kalmak olaylaırn nasıl bazen en tehlekeli durumu arzederse belki
benimkide öyle oldu pertava basıldığını anladığımda inanamamıştım ama karanlık
bir dehlizin içinde uçarcasına aşağıya doğru kaydğığmğ ve deniz sevisenin epey
altında sularla kavuştuğumu alnladığımda dualar etmek bile aklıma gelmedi nasil
anlıayayyım ölüam görünüp geri dönülmez yola girdiğini hissetttiğinesde
direnmiyorsunuz berimkide öyle oldu suları bir uğultu ve uğru sesleri arasında
ciğerlerime çektim balıklar gibi süzüldüm elimi kolumu açtım ve az sonrada
uyudum yüzyıllar ve yüzyıllarca... Ta ki
bu satırlarda uyanıncaya dek. Şimdi
mezarsız denize menhir olmuş kemiklerimi mesihin geri geleceği ve isanın bizi
kurtaracağı günü bekliyoruz aynı akıbete uğrayan diğer ecnebi güzellerle
Süt dolu havuz osmanlı son bizans kızı
kraliçesi, atlı yol, hamam deligği sarayburnu ceset menhir dolmen eşinen at
altın yol mesihin geri geleceği ve bizans kızını kurtaracağı
BELLEK
amenofis yazı bellek kaybı öyküsü
TANPINAR
Adem ile havva
öyküsü pierre menard harmanlıyarak
CAVİT MUKADDESİN
ATI
NİTOKRİS
KISSA
EJDER
ULUS FATİH
*
CAVİT MUKADDES’İN ATI
‘
tüm ölülere...’
At bozkırın ortasında duruyordu... Sırtında bir siyanür
kuşağı vardı; önündeki akıntıdan Macar suyu içiyor, Helen hendeğinden geçiyor,
Kronos’un (zamanın) içinde uçarak gidiyordu. Us tanrıçası Athena, termofiller
ve öteki atlar vardı yanında. Devasa bir benzeri yukarıdan onlara ‘Seni
ataların döller!’ diye bağırıyordu. Electric-horseman
ona binmeye çalışıyor, güneşte pırıl pırıl parlayan, otların saf oku sağrısına
değiyordu. Ufuktan doğru nitrat çubuğu geliyor, yüzey gerilimi artıyor,
baryonik maddeler, sarı fermiyonlar, bozonlar durmaksızın ciğerini deşiyordu... Vaspurakan kralı I.Gagik yardım etmek
istiyor, demirhindi suyu içerek güç toplarken, madenlerin kükreyişi göğü
inletiyor, demir bulutların canhıraş bağırtısı sürüyordu...
At ise ağlıyor ve öleceğini biliyordu artık. Şu ovalar ve
bu bozkır onun son eviydi, ölümcül bir çabayla; ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her
bahar çiçek açmayı unutma’ diye haykırmayı başardı. Ve ‘zamanın
beyaz ipliği, akşamın beyaz filleri andıran küçük yamaçları, yontuların içinden
gelenler, evlerine yorgunluk taşıyanlar ve demir korunaklı bulanık avlular, bir
yarasa derisi gibi gerilirdi artık beyaz karanlıkta...’
At düşünüyordu ki; ökaryot ve trilobit, ışık bakterileri,
çalışan göz ve dünya, ufuklardaki hiçlik, sonsuz ölüm, çürüyen et ve soyut
ottur yaşam. Ve belki de evren tüm bunların yalınkat, sıradan bir
uzantısıdır...
Nedir ki ata bakıp; mavi denizlerin Sapho’su mutluluk
saçıyor ve yapılan bir şeydir şiir diyordu. Elektronik dölütle yel, terleyen
balıklar, etobur kuş ve tüm kürklü şeylerin içini ısıttığını biliyordu.
Horozlar, börkler ve kepenekler, Hacer-ül Esved ve Kâbe, tırıs giden atlar ve
haçlar ve bambaşka ovalarda, bambaşka drenajlar ve koşumlar içinde yüzen;
bambaşka rahvan atlar, ateş gözler, yel ayaklar, Yıldırımlar ve Timurlenk,
çengel tırnaklar ve kaplan, sfenksler ve mekanist evrende yüzen bataklık
tavukları ve kırmızı turnalar atın sırtında gezinirken; geyiklerde üzüntü
verecek kadar yakınından geçiyordu...
Ve işte uzakta Rus Amerika’sı görünüyordu! Gezegenin buzdan
mantosu ağlıyor, ısı değiştirgeci ve nötron akıları yanı başında yüzerken, genç
bir kız; ‘aşklarda yaşam gibi sanal
olmasın!’ diye hıçkırıyordu. Ordular, gölge evrenlerle yarışıyor, sarı bir
eşek otların arasından sakin geçip giderken, tüm kozmos gülüyordu... “Zaman geçer aşk kalır / ikonsu Derebey
çağları / gizençli güzellikler / düşler ötesinde / bir yürek süveydası. / Soylu ruh / birlik yaratan yansı o’
diye garip şarkılar söylüyordu bir trubadur...
Pervasız bir homurtuydu gizemli bellek... Acayip tayflar, üç gözlü insan, yaprakları
tüyden ağaçlar ve billur yumurta geride duruyordu. Gelecekten bir çiçekle geri
dönen adam gülüyordu. Kuyruklu
yıldızlardan paraşüt ve kırmızı nötronlar denizi vardı uzakta. Sedna parıldağı,
çift ağızlı balta, kıskançlığı kışkırtan boşluk, camdan ağaçlar, balık
yağmurlarıyla işbirliği yaparken, karıncamsı ejderha, kutup canavarları ve
Arrabalılar, su otlarıyla karşı koymaya çalışıyor, güve biçimli yalvaçla, sarı
pireler hengâmede ara bulmak isterken, Sicilyalı Archimedes askere; “Noli turbane circulos meos”
‘Dairelerimi sakın bozma’ diyordu... İnsan çığlığından ölen balina, çöreklenmiş
yılan, arı vızıltıları ve siyah sülfür yağmurları vardı ovada.
Sakat ve sıska bir at gibi duruyordu at!.. Simgesel
tanrılar, metalimsi havlamalarla, Aperionları (sınırsız madde) üç kenarlı
üçgene dönüştürürken, Yesribliler, bedenim gerçektir ama günah gerçek midir
diyerek; hidrokarbonla-kurgul usu, düşünce kipleriyle-imgeler gölgesini
çağırıyor, ‘Kelt diliyle yatan sonsuz
cinsiyet’ metan buzulları ve şeytansı pengueni, güneş sürüleriyle yokuşa
sürerken, Higgs bozonu, Cordoba halifesi, kuğu kanı içen Moğollar ve Kansu
Gavri’yle birlikte; “evrende yalnız olduğumuz düşüncesi” atı
sinirli yapıyordu...
Elektronik tapınaklar ağlıyor, elle tutulan otlar, ışık
bakterileri, Hunnes ve Kunnes yıldızı gülüyor, metal-matris kompozitler, kaya korukları ve kadın parmağı biçemli
üzümler kırıtıyor; Korece, ‘Nanın
tahşinin sarahannida’ (seni seviyorum) diyen ve
diyakronik bir boyutta gezen kırmızı denizler, su akrepleri, burçak
tarlaları ve ‘şiir dokununca bozulan şeydir’ kıssasıyla avunan ermişlerle; ‘penisinin
tepesi papatya çiçeği olan sevgilim’
buz dağlarının içinde donmuş, öylece sırıtıyordu...
( Pantalassik Okyanusu’nda yüzen nilüferler, beyaz
manolyalar ve bahçeler sevgilimdi benim... Pembe dudaklarında kedi tırnağı açan
sümbüller ve serçeler vardı. Bir parsek ötedeki hamsterler, korkusuz dolambaçlar ve yatağanlarla
sevişirdi. Dağlarda gezen Garymantlar ve metan yığınları bizi korkutmaz!.. Sibirya denizi, Hint gırtlağıyla konuşanlar,
Amsterdam faresi ve Memnon sarayı kardeşimizdi. Hüvel baki çekenler, kuş
kabileleri, Nusiybin Akademisi ve Yunan
glikonikleriyle konuşur, Ezra kantoları,
ormancılar ve denizcileri dinler; theophanistler, selülöz tadındaki
Magdelena, kuyruklu Meryem, tiranlar ve
tren, çimenler ve çimento için gözyaşı dökerdik. Buhara geyikleri, kaplumbağa
hızındaki dandyler, İtalya ya da Almanya gibi gözle görülemeyen nesneler
ilgimizi çeker, panter avı limanından
kaçırılan gülünç şeyler ve kendi yankısını arayan yed-i eminlerle eğlenir,
kahkahalarla gülerdik. Ve gene de Portugallı Sufi’ye övgüler olsun ki, geceler
boyu, boşlukta kavrulurmuş gibi astenik bakar ve tiksiniyorum böyle kişnemekten
diye ölümserdi at...)
Kuru otların, akan ırmağın, kül rengi dağın ortasında
kıpırdamaksızın duruyordu... Bronz bir
yonut gibi, mermer gibi, tunç gibi... Hayvan gibi duran bir hayvan gibi... Ve
uyuyordu... Ve gözlerini yavaş yavaş açtı. Gırtlağında güneş olan insanlar
vardı!.. Dağlar, ovalar, kentler, surlar, pazar yerleri, kurbağalar ve
Ravennalı Dructfult’un yazgısıydı gördüğü...
Bir tümel olan ve tutulamayan hayvan Eros ki, uzak çağlardaki
atalarından biriydi ve bulutların arasından artık onu seçebiliyor ve kartlaşmış
kulelerin arasında, binlerce yıl arkasında, arkaik bir hayvan, vahşi bir tanrı
gibi yükseliyordu atası... Ve sanki bir ikizi ve sanki salt kendisiymiş gibi
belirip yükseliyordu tepede...
At başını salladı. Başına geçirilmiş saman torbasının
içinde, tanrı taneciği arpalar görürüm umarıyla, torbasını havaya savuruyor,
düşler görüyordu... Ağzına gerçekten altınsı, sarı güneş parçacığı, eliptik
biçemde, minicil yumurtalar doldu. İri, beyaz, vahşi ve Germen dişlerin
arasında, sürkozmik arpa taneleri yiyordu at... Bozkırın ortasında yalnızdı.
Bir ‘arpa tanesi’ düştü torbadan, at görküyle onun bir tanrı parçacığı olduğunu
gördü, uçlara doğru incelen, eğri büğrü, altın sarısı, güneşten güneş; galaktik
bir arpa taneciği... Aman tanrım! Bir tanrı mıydı yoksa at!.. İşte tanrımsı
olan kendini gördü! Ve işte kendisini yiyordu ve her şeyin kendisini yiyip
bitirdiğini biliyordu artık...
Görkünç bir heybetle, gözleri fal taşı gibi açılmış
yavrular görüyordu şimdide... Taylarla dolu, karıncalar gibi kaynaşan ve
birbirine dokunmadan, dokunamadan sonsuzca itişip tepişen, sonsuz arpa
tarlalarıyla dolu, her şeyin birbirini tükettiği; düşsel bir ova... At bunca
zamandan sonra kendisini algılayabildiğini düşünüyordu artık...
...
At ve atası, uzakta, kızıl ufuklarda el ele yükselirken,
küçüleceklerine giderek büyüyor ve devasa tek bir at oluyorlardı. Bir zaman
sonra; gökada biçemine, bir galaksi donuna bürünüp iç içe geçerek ve sayfaların
arasında yavaş yavaş eriyip tükenerek,
yitip gittiler...
...
Karanlıkta bir çocuk paytak adımlarıyla ovanın ortasına
doğru geldi ve alabildiğine tuhaf kemik yığınları gördü. Yığınlar at ölüsüne
benziyordu. Çocuk kemiklere dokunmak için sonsuz bir istenç, dizginsiz bir
arzuyla kıvranıyordu. Ve artık kendisinin bir çocuk değil bir adam olduğunu
gördü!.. Ve atın ölüsüne dokunur
dokunmaz, manyetik bir vurgunun sırtında parladığını duyunca, ne oluyor demeye
kalmadan, bir burgacın, bir hortumun içinde toz olup, kemiklerle birlikte yok
olup gitti. Sislerin arasında tuhaf, siyah bir gölge dışında, ova boş,
bomboştu.
...
“Hiç
kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir
zaman görmez / kendi bildiği Tanrı’yı, /
Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne
varsa, aşklarımız, tanrılarımız, / Geçer giderler, bizim gibi...” (1) &
(1) Fernando Pessoa
**********************************************************************************
**********************************************************************************
GALERİ X’DE
‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim
2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim
devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin
genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve
devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal
varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu
açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma
aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de
yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar.
Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya
getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin
yurt içinde ve yurt dışında da
açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar
sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik,
enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı
bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36
köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta /
Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak
onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha
yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin
skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi
havariliğiyle, sahip oldukları küpün
içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez
kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve
eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve
cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları
sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek
klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer
alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat
uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların
verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz
sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç
duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken,
dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına
inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın
bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler
dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına
boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını
paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir
yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona
katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve
günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta
kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan,
bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri
boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a
sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans
ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten
sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, /
gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri
yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? /
Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının
kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı
çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak
gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında
şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’
(B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar
yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası
/ dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok
anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
16 / 09 / 2004
ÜÇLÜKLER
Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları
Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor
Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu
Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayır kuşu
Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni
Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşlı yokuşu
Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar
Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu
Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar
Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar
ÜÇLÜKLER
Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş
Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere
Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş
Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları
Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik
Düşerken alacalar
Mor yeşil salkımlara
Çınlar arı kuşları
Yaşlı kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya
Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası
Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böceği
Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı
ÜÇLÜKLER
Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı
Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri
Her ikindi üzeri
Karşılaşırız onunla
Her zamanki yokuşta
Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla
Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol
Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşeği
Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dalları
‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha
Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda
Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı
ULUS FATİH
*
EJDER
Arka bahçede ateş soluyan bir ejder
yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından
bahçeye çıktık... Duvara yaslanmış merdiven,
boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı
yalnızca... Sarı yapraklar zemini
örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde
yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada;
ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder... Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede
ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek
sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi!
Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman
sprey boya ile görünür kılalım dedi!..
Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev
püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında
ne fark olabilirki dedim!..
Ve bir ejder
hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi
laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu
savı ileri sürenler var!.. Un
serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski
eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı,
gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil
dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere
inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes
inanır dedim...)
ASPASYA
Süt dolu havuz osmanlı son bizans kızı
kraliçesi, atlı yol, hamam deligği sarayburnu ceset menhir dolmen eşinen at
altın yol mesihin geri geleceği ve bizans kızını kurtaracağı
BELLEK
amenofis yazı bellek kaybı öyküsü
TANPINAR
Adem ile havva
öyküsü pierre menard harmanlıyarak
CAVİT MUKADDESİN
ATI
NİTOKRİS
KISSA
EJDER
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış
bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda eklenmesiyle
oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu
bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun,
/ Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza
savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne
fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda,
bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5)
‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin
bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor /
Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin
tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu
geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol
açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam,
şaşırtısı erguvani biçemlere bulaşmış,
usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu
önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan
dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde,
yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice
şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle
köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz
içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...
Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli
üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız
kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını,
elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin
sen!..” ve
Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?..
/ Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak
için tüketeceksin diyor, günümüzün
bir haiku şairi ise ancak; Seviyor
musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler, satırlar)
gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda /
nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu?
Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor,
çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini
belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra
çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun
konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım
seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama
çocuk bilemedi. Ve tanrım bana bir
tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama
çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur
dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı
çocuk. Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında;
(örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı /
iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve
yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve
niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen
ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın
yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir
kadın henüz bir atom bombasının
düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve
Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman,
hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs,
kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip,
güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları,
Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların,
ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir
sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere
bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı
bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle
kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz
bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu
yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel
gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde
yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır
düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz
gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş
kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot
kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap
kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları /
dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun
imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım
düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey
gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın
kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece
geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli
gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş:
‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan
gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar
limitine uyuyor mu”
demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle;
anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife
ULUS FATİH
25 / 07 / 2005
***********************************
GECENİN TARİHİ
Nesillerin
yolculuğu boyunca
İnsanoğlu geceyi inşa etti.
Önceleri o bir
körlüktü;
Diken batmış
çırılçıplak ayaklarda,
Kurtların korkusu.
Hiç bir zaman
bilemeyeceğiz
Kim bu şekle soktu
dünyamızı?
Gölgenin boşluğu
için
Bölünmüştü iki
alacakaranlık;
Hiçbir zaman
bilemeyeceğiz
Hangi çağda
anlamını buldu
Yıldızlı zamanlar.
Diğerleri mitosu
yarattı .
Onu kaderimizi dönüştüren,
Kanıksanan
yazgıların anası yaptılar
Siyah dişi
koyunlar ve
Kendi ölümüne ağıt
yakan
Horoz kurban ettiler.
Khaldeon*`lular ona oniki tane ev verdi;
Zeno*`ya,
sonsuz sözcükleri.
O şeklini Latin hexametre*`den aldı
Ve Pascal`ın teröründen
Luis de Leon* ruhun yaralı vatanında
gördü onu.
Şimdi onu hissediyoruz tükenmeyen
Eski bir şarap gibi
Ve hiçkimse ona bakamıyor titremeksizin
Ve zaman onu sonsuzlukla görevlendiriyor.
Ya Onun var olmadığını düşünmek
Şu kırılgan şeylerin dışında, gözlerde.
Jorge Luis Borges ( 1899-1986 )
Çeviri: Erkut Tokman
Dipnotlar:
1.
Khaldeon:
Babil`de güç
kazanmış eski semitik gruba bağlı bir kavim ve onların konuştuğu semitik
dil.
2.
Zeno: Stoic okulunun kurucularından miladdan önce263- 335 de yaşamış Yunanlı filizof.
3.
Luis de Leon : 1527-1591 yılları arasında yaşamış İspanyol şair ve ilahiyatçı
4.
Latin hexameter : Satırları 6` lı metrik ölçüye göre yazılmış şiir formu.
ULUS
FATİH
*
KALEMAKELAME
Kutlu
öğlede kumruların öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve
sıkıntısını dağıtmak için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde
oluşturduğu küçük dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana
bir balık geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun ağzını
kapatarak oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara doğru
uçmalarına yol açtı.
Adam
gözünü karşıya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın
içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle
ürpererek, loş avlunun garip hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden korkunun verdiği cesaretle, su
birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya kahve yönüne doğru koşmaya başladı.
Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine benzer birinin, ters yönde
koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut
ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla
kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin olanaksızlığı ve
gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde, aynı sanrıyı
kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır bilirdi,
kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yağmurdan
kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taş
oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın göksel incisi
yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde kaşalot
biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru gelerek bir
bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar denizler
tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut diğerlerini
silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara şimşeklerle
dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli
karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç
olduğu sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden
yanında kara kepenekli birinin ‘Mehdi
geliyor!’ diye, hınçla bağırdığını duydu.
Bu adam köyün, us sayrısı çobanıydı.
Kararan
havada, çok uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz
alıcı büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam
yeşili bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı
yapar gibi şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti.
Yıldırım yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri
ortalığı kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah
alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi
adam, köy imamının, bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i
mekanlardan söz ettiğini anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su
duvarlarını köyün çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi,
ama fısıltıyla; doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun
beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları,
doğuran yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama, kulağına imamın sesine benzer seslerle garip şeyler
fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve Meleye Cizire’nin
şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını düşündü ve aslında
yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını merak etmeye
başladı.
Mahallenin
arka sokağına dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının
bulunduğu arsanın içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in
ışığının yanıp yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor,
dua, vali, kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri
başka bir düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve
Kifilis’in ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam
öldürme arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın
sürünerek yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince
çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında
bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde
Kifilis’in düşürdüğü bir senet buldu ve senetteki imzanın
kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda
dağılmıştı.
Kifilis
içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail,
Kifilis’e yaklaşıyordu, köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu
camdan dikkatle baktı, biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup
uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt gibi sözler ediyordu. Ortada bir meclis vardı ve şiiri okuyanında
kız kardeşi olduğunu görüyordu, soluğunu
güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat
yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye
varmış gibi elini kaldırıp indirdi, zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün,
saat, dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka
bir ölçüye tutsak olduğu, vatan değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini
ateşlediği o an...
Şey
dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü
rüyalar, kabuslar görmüştü ve Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına
saplayacakken uyanmıştı.
Çocuk
okula gidecekti ve beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde
portre olan kalınca bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin
yemeye çalışarak ayağa kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı.
Arapça ve Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula
giderek öğretmene okul binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup
olmadığını sordu. Öğretmen tek bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu
özlüyorsun dedi.
(2)
Öğretmeni
hem dinledi hem de her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki
bozuk paralarla oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül
kokusunu bile tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini
rüzgara vermiş ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her
köylünün vazgeçilmez eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde
kendi benzerlerini ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir
duvarın dibine sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes
başkalaşıyordu da kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir
çocuk yanından geçti, dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman
olağanüstü bir şeyin olmadığı kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde
olabilirdi, yandaki çarşının pazar yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç,
tebeşir, tahta, çeşme, işkembe, kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara
dalarak köyün ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli
bir göl vardı orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı bir yolak üstüydü göl. Güneşi gözünün
çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi
parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı
kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi
içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden
sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye
ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve
şeytanlara inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk
kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine
katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı,
neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor,
ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu
olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir
alem vardı, başka ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden
evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir
şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı, öfkeli
yada ahmakçaydı, neden eşyanın tutsağı
olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan öteye gidemiyordu;
yaşamı neden, neden anlayamıyordu.
Cebindeki
usturayı çıkararak gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez
göle bakarak, acıkan işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla
gerçek yaşamdan ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye,
yaşamın cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi
bir şey kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü
soyutlamanın bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir
davranış, acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine
yaklaşacak, metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı
başkasına vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya
ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur
sen al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep
daha uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’
Ağustos
ayında köye gelen cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart
yada mayısta da gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de
söylediğine göre daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı,
siyah bir kağıtla oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu.
Fidanların arasından geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı
çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup
karnını doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada
kalsın dı, çoktandır küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir
yemek mutlulukların en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak
lambası, barut, loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler,
pizzalar ve körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller,
papatyalar toplayıp aralarına akasya sıkıştırarak demet demet satan bir çingene düşledi. Sabahtan bu yana, usu mengene gibi
sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse, yenilenebilseydi.
Kiremitlerin
üzerinde uçan bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu,
umutlandı, az ilerde yağmurun kabarttığı
mantarların doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken
kuş gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf
ezmesini, panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi,
fistan giymeyi ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir
huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı,
ağzından kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız
uzaklaşırken, onun gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını
ıspanağa, kalçasını lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve
salınışını maydanoza benzetti.
Uzaklarda
ovadaki şoseden bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla
doğrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir
muştu böceği diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın
kıyısından dolanarak uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın
ortasında seçilmez hale gelip birden imi
timi bellisiz olup, yitip gitti.
(3)
Silgi
adam küçüklüğünde -onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine
imlediği konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı
yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş
bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter
kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri,
bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar
denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane
dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon
yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler,
ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki
glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler,
transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler,
vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı
salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları,
telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır
alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise
hayalleri, deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı
sözlü konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp
yaşamlar.
Moteller
havuzlu mudur diye sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes
olacağım diye lafa karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak.
dinlenme odasında spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten
gelen Olimpos gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl
yapmıştı hepimizde tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında;
‘Taşın toprağın altın/ Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’ yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir
kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:
ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi
anlıyorum ki baya güzelmiş bu yarım
şiir, kim bilir o kız nerelerdedir...
Blucini
yırtık giyerdi ve cesurdu, blöf
yapmasını da çok severdi kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına,
yolda en afili olanımız oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke
dolaşmaktı, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını
bilmez öylece yüzüne bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının
torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar
sonra bir barda kaşıkla ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok
gerisinde bir yaşam sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside
kötüydü, ağzından kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri,
otostop yaptığını söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank
gibi şişmiş, paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat
olmuş, ne idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem
üzüleyim, yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip
teokratik, monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O
kızın adı Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.
Silgi
adam, çocuğun okulunun bitme saati
yaklaşınca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde
beklemeye başladı, uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu
dağlar, yüzyıllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar,
Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda
buradan gelip geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski
atalarını daha çok seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup,
gerçekten özlenenler, bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede
Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı.
Nede olsa ötekilerin; yakın geçmişin,
anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine
girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada
buluşamıyorlardı. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile
kalmayan bu atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut
tabutları, solgun sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri
seviyor olmamız belki bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve
kucağı açıktır ve kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa
yol açmayacak kadar ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep
kalplerimizdeydiler.
(4)
Böyle
düşünüyordu silgi adam ama dağlardan doğru kucağında Karya kartalıyla inen Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen
mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev adımlarla tam okula doğru
yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu, ceylan derisi tulumundan su
içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına gelerek; kentlerinizdeki
gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarınızdaki otomobiller
hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuş gibi başını sallamakla
yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı bir cesaretle, bu yüzyıllar
ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden daha mı insanca olduğunu
söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu erdenlikle sormuş gibide
gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanıtı ütopyalar,
geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü
gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla sayılacak kadar azdı, görece bir
olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası, zamana, mekana ve levh-i mahfuza
sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı, oysa giderek en iyiye doğru yol
alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam tersine istemler karelerle
küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi, diyesim, istemler
geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler aritmetik dizide
kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir
hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek var
mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha
mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey bizim zamanımıza duyulan
özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın tanıtıdır, insanoğlu, sizin
yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki kadar ölmedi,
umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin- kendine karşı
artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol açmıştır.
Silgi
adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki
sanıyı ve gerçeği değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde
yanıldığınız kesin oda şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler
fısıldadı. Silgi adam şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu
deyince, Hykandros, o bir yana, üç P
yoktu, üç P’den, Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü
olduğu sürece ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir
deyince, silgi adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve
oturduğu bankın üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.
Çocuğu
elinde bir pasta dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı,
çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı
gibi açıldı ve içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla
oynamayı düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda,
köpüklü yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler
yapan bir adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların
ve düşlerin yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı
bira şişesi görünce gerçekte, plastiğe geçişin
kaynağının da yaşam olduğunu
kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp
eni sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu
düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu
tuttular:
‘Şu uzun gecenin gecesi olsam
Sılada bir evin bacası olsam’
diyordu
türkü.
Evde
silgi adam zavazinga kasasını açarak öte
beriyi onardı, çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü
meyvelere yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya
özendiriyordu,
peçeli
hanımı ev işlerini yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin
hurisiymişcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu
tuhaf insanın, güneşin doğup batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden
hoşnut kalarak, yaşayıp gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak
günün yorgunluğunu attı, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki
yalnızlığı bir ölçüde azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama
konuşma isteği duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak
uyuklamaya çalıştı, adam kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler mırıldanıyordu,
bravo diye bir söz çıktı ağzından, bankalar, bombalar, piyangolar diye
söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalıştı, onu bile soru
yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı, pantolonunun
takılan kancasını çıkarıp düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa uzandı ve uyudu.
Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu, İtalyan parlamento binası önünde Navarin
yenilgisini protesto ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla Barbaros’ta
kendisine destek verenler arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye benzer biri
uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına olayla ilgili yorumlar
yapıyordu.
(5)
Fellini
filmlerinden çıkma kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman
televizyon muhabirinin kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp
kahkahalar atarak her şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve
frapanlıkla ortalıkta dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara
yaklaşarak hermafrodit olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu,
biri bütün hay huyun ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye
aldırmadan onarım yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini
söylüyor, patent patent diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az
ilerde onu tutuklarken, göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan
biteni sessizce izliyor, şarkıcıyım,
gazino arıyorum diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir
sporcu mihaniki biçimde kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her
gördüğüne paso gösteriyor, fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı
tüm olan biteni -uçan sözü bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema
yıldızı villasından el sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida
saplıyor, bir palyaço, yüzünü gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan
bir gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir
kadın boğazından asılmış sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor,
ağzından salya akan biri de peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki
etlerle- herkesi yemeğe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto
oranlarını anlatıyor, postacıysa olay yerinde olanlara mektuplarını veriyor,
bir jandarma güruhu herkesi çembere alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği
mandalinayı yiyordu. Papaklı bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaşırım,
iskelede sevişirim diyerek, çikolata ısırıp, tekvando gösterileri yaparak,
otobanda hız yapmayı severim diye ekliyordu.
Silgi
adam uyandı, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek,
sobayı usulünce söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda
yeşerir, haziranda toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının
olağanüstü bir beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku
yayıldığını düşündü. Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu
söylemişlerdi. Sonra gene yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla
uyandırıldığını, ağzına Kiler balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya
çalıştıklarını ve bir hipopotama dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron
yuvalarının içinde batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak
gidiyordu, güneş silik bir noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek
gittiler...
...
Büyük
yazar pandantif kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok,
deneme değil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu
dilerse anlayabilir diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez
arkasından koştukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri
ant uyarınca, atılan her adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar
yaklaşabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek,
asla bana ulaşamayacaksın, her uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi.
Yazın heveslisi büyük bir oyuna
geldiğini anladı. Ama hiç ummadığı bir
tansık gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı,
dokunduğu anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye
büyük yazarın sembolik dev gölgesi kalmıştı...
...
Büyük
yazarın tilmizi olmaya özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından
taş döşemeye düşüp ölmüş, tabağında
duran tırpana balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi
adamın garip öyküsü böylece bitti. &
ULUS
FATİH
*******************************************************************************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE
MİRABEAU KÖPRÜSÜ
Zaman
yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde-
erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da,
Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş
gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı eskisi gibi gün ışığında çalışmaya
alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına
yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde,
her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı
coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni
bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ
olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir
yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre
bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce
geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası
‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim
savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı,
koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda
yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip
bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza
damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume
Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller,
Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude
Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek
olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar
Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu
Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...
Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı
yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...
Fransızlar, daha
doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i
modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe
katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir
anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil
şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini
hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani
Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle
monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal
bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu
modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama
önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde
açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir
yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin,
sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu
gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep
haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un
(Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki
onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik
sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler
üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor
diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at
olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel
anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi
birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi
izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş,
1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de
Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini
saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı
ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde
hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve
rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın
görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun
dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar
yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama
işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler
nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve
erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite
geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve
şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire
yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik
kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim
araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında
bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona
göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve
iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle
bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu
nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını,
bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de
kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik
ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’
adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir,
resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da
Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara
dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’
adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri
/ Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz
ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli
yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil
kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer /
Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler /
Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular /
Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve
gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair
için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz,
ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı
çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da
yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü
dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki
gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan
bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı
yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir
ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal
edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir.
Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde
var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün
özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak
algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi
sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir
yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni
sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini
kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az
önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç
kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın
üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden
çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için
enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların
bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden
şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen
sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları
onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine
sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim.
Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen
insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala
şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir
belki de...
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları
************************************************************************************************************************************************************
**********************************************************************************************************************************************************************************************
GARİP
BİR ÖYKÜ
Bütün
devinimlerin ve rollerin kendisine ait olduğu –kadın erkek- eşya herşey-) bir
adam! Kendisini oyunun budurumun başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek
(silahla= intihar eder.
Gazeteye
göz attı, ABD’nin Ohio eyaletinde bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik
tanımlamaları için kullanılmak üzere
Slikondan
yapılmış birer çip yerleştirdi. Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti
teknolojisi çerçevesinde insan vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu.
City Watcher.com isimli özel bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın
hükümet birimleri... İnsan hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip
(virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus
Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta
savaşı sayılabilen çoğunluk değil,
sayılamayan azınlığın okuduğu şiir
Resim
ve roman gibi tüketici ürünleri, modern bir boş inanç olan bilim
**********************************************************************************************************************************************************************************************
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
EJDER
Arka
bahçede ateş soluyan bir ejder yaşıyor dedim. Haydi göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen
aralığından bahçeye çıktık. Duvara yaslanmış merdiven, boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli,
tahta bir bisiklet vardı yalnızca...
Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik
ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir suyun şırıltısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o görünmez bir ejder... Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini
görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek
sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi!
Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman
sprey boya ile görünür kılalım dedi!..
Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev
püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında
ne fark olabilirki dedim!..
Ve
bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız
bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder,
dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş
püskürttüğünü inançla söyleyenler çıkabiliyor...
...
Geçen
gün eski eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye
çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı,
gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil
dedi!..
(Yinede;
saf bir us garip şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz
vermez, çünkü onlara herkes inanır dedim...)
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANASTASİA
Osmanlı’nın Bizans soyundan gelen son
ecesiydim; adım Anastasia ama bana Kâbus Sultan derlerdi. Hıristiyan olmama
karşın ilk anda inancın insanlar üzerinde bir ayrıma yol açmadığını bildiğim
için uzun süre sarayda varlığım belli olmadan yaşayabildim, annemin adı Katia
idi. Gün gelip Süleyman Cihangir ölünce, sarayda entrikalar çoğaldı ve bir
Bizanslı için, durumun tehlike oluşturmaya başladığını anladım. O zamana dek
önemsiz görünen, üstünkörü şeylerin ortam değiştiğinde, nasılda hınç ve kine yol açtığını görünce, yaşamımın
en büyük derslerinden birini aldığımı düşünmüşümdür.
Bir şey anlatmak istiyorum... Güzelliğiniz
rakipsiz olmalıdır Osmanlıda, cariyeler arasında, ince hastalık ve kara sevdaya
(melankoli) yol açan bu rekabet nedeniyle, saflığın aldatıcı güzelliğine bel
bağlayıp, sarayın haremine süt havuzu yapılmasını, gülümser bir kindarlıkla,
ilk önerenlerden olmuştum. Sayı olarak (şehzadelerde makbulümdür) iki padişah
gördüm ve bunlardan Selim ki ‘Sarı’ lâkaplı olan ve sarı nergisi çok severdi; işte ki o süt dolu
havuzu yaptırmak cerbezesinde bulundu. Çirkin, güzel, bahtı açık her cariye
sabahları bu havuzda esriyip, oyalanarak sütün cilde kazandırdığı kaymaksı,
pürüzsüz pırıltıyla avunup giderdik... Havuzun çevresindeki kırmızı çiçekler ve
süngü biçimli otlar, yabanıl, kösnül taşkınlıkla, yasak duygu patlamasını ve
delimsi zevkleri temsil eder gibiydi. Ve öyle çok süt gelir olmuştu ki ordan
burdan, Trakya sığırlarıyla, İsfendiyar Beyliği’nin ahırındaki tüm malların bu
iş için beslenir olduğu söylenmiştir. Bu yetmezmiş gibi zamanla Istranca
dağlarından, ceylan safrası, balaban kursağı, sülün otuyla, gariptir tavus sütü
getirdiğini söyleyen leventler, sipahiler bile türemişti!.. Havuz sefası için kuşluk vakti sıraya durup,
kuyruğa girerdik, Isfahanlı haspalar, Boşnak ve Frenk kırması yosmalar, Hint
dilberleri, Belh’ten gelenler ve Arykandalı olup kadem almış birkaç yürük
kızıyla, süt banyosunu hak eden birkaç deka cariyeydik. Yalnız güzellik değil,
erkin gücüne belenmekle, evvelemirde sıhri hısım ve kan bağışıklığı olması da havuza
girme hakkını kazanmaya neden olurdu ki kafes arkasında, defne kokuları
arasında, yaldızlı taçlar ve envai çeşit mücevheratlarla kutlanırdı bu
ayrıcalık...
...
Dimetokalı ustaya yaptırılan bir ‘Altın
Yol’ vardı sarayda, yeraltından geçip, öbür ucu Ahırkapı ile Sarayburnu
arasında bir alana çıkardı. Sultan her cuma selamlıktan gelip, geçide girer ve
buruna çıkar çıkmaz, ahaliye, fakir fukara, gariban ve taklavan takımına
(derviş, berduş, tebernuş-izmaritçi, ayakçı, otçu) altın serper ve onlarda
kapışırlarken birbirini ezip, yatağanlarıyla delik deşik ederdi. Altın Yol
sarayın altından, her elli adımda bir (suikast tehlikesi) mazgallarla bölünmüş,
kilidinin yalnızca marangozunda bulunduğu, eni boyu atla geçilebilecek, daracık
bir dehlizdi. Tüm cümbüşüyle, sırmalar içindeki padişah, bu has adımlarla
ayrılmış, mazgalların ardısıra açılıp kapandığı yolun sonunda; dev kadanası,
elmaslarla bezeli kaftan, eleğim sağmalardan tuğ ve yanıp sönen, pırıltılı
sorgucuyla rabbimin lütfu gibi çıkar, açıl susam açıl namlı harami kapılarından
fırlar gibide, şaşkın şavaloz bakışlarla peyda olur, bahadırlar gibi atılıp,
çöllerin Hızır’ı gibi; yeraltından püskürür ve besmeleler arasında, sanki de
göklere doğru fışkırırdı. Azameti ağzı açık izleyen abdal ve meczuplarda, şallak
mallak olup huşuyla eğilir, sadakat yemininden yini düşmüş kullar gibi ezilip;
Hanpadişahı en derunundan selamlarlardı. O ise altın paraları, sikkeleri, mecidiye ve akçaları bu
uğruya kesmiş kalabalığa saçıp, serperek; geldiği gibi has bahçeler beldesi, gümüş
kanatlı kuşlar ülkesi, zümrütler, yakutlar peykesi sarayına doğru yitip
giderdi. At dehlizden çıkar çıkmaz eşinir, kalabalığa doğru dörtnala koşar gibi
doru, görkünç naralarla kişneyerek şahlanır, kayış ve koşumları yıldızlar gibi
parlayarak yürek yakarken, gösteri alabildiğine coşkulu bir hayranlıkla,
masallaşıp, destanlaşarak, düşlerde gezen tebaanın mest olmasına yol açar ve
iki cihana hükmeden hükümdarın kulları arasında ezilenlerde; gösteriye asla
halel getirmez, sanki temaşanın yekparesi, sihirlerle dolu hadisatın bir
parçası gibi sergilenirdi...
Ah ki birde hamam gayyası vardı, sultanlar
sevmediği, entrikaya karıştığını düşündüğü Boşnak, Sırp, Urus ve Frenk
güzellerinden bazılarını hamamın sözü edilen boşluğuna incecik endam, türlü
türlü işveler ve göz alıcı nazlarla getirir ve birden ayaklığa basılarak,
açılan kapakçıktan, yosma önce bir logara, oradan akışkan, lağım dolu bir
gayyaya sürüklenir gibi kayar gider ve nur yüzlünün çığlıkları yeri göğü
inletirdi de koca sarayda kimsecikler ne
görür nede duyardı. Ölüsü salayla Altınboynuz açıklarına vurur, gözleri belerip
ağarmış, ecinnilere karışmış cesedin Turnaşenk, Gülbeşeker ya da Eftalia
olduğunu bilir ama bir dirhem bile ağzımızı açamaz, bir çift laf bile
edemezdik...
...
Sözümü bitireyim... Gelelim sırlarla dolu
ölümüme!.. Yazık ki ölümümde işte böyle oldu, tam anlattığım gibi, hiç
beklemezdim, nergissever, ketum
‘Sarı’yla aram gayet iyiydi ama gaddarlıkta cellatlardan geri kalmayan
veziriazamın saraya, dahası tebaaya hükümran olma tutkusu telef olmamın asıl
nedenidir. Taraf tutsakta tutmasak da, taht kavgası çocuklarını yer derler ya,
bu işte tam böyle oldu. Temeşvar seferi başarısızlıkla sonuçlanınca, ne
hikmetse Boşnak güzellere karşı bir sevgisizlik, hınç dolu bir gammazlık
başladı sarayda, hakan o denli belli etmiyorsa da, kazaskerden, defterdara dek
herkeste bir ikiyüzlülük, suçlu arama, adam satma furyası başladı, bir
dedikodu, laf getirip götürmede cabası, fitne fücur almış başını gidiyordu.
...
Gece hamamda eğlenirken, alp hükümdar içinde
gelecek dediler, saçları buğday sümbülü Boşnak güzelle dolaşıyorduk, akıbetinin
nisa takımını kahretmemesi, bu hayhuyda bir ehli keyfe kurban gitmemesi içinde
dua eder idim, şimdi düşünüyorum da -acaba oda aynı duayı benim için mi
yapıyordu- Sultanşah mavi gözlüleri
sevmezdi, ‘sadaret’ ela gözlüleri; ben yeşil gözlüydüm ama bir ikilemin
ortasında kalmak, nasıl kimi zaman işin aslından daha tehlikeli bir durum arz
ederse, işte tamda öyle oldu. Harem ağası pertavla basmak için ayağını
uzattığında Boşnak güzel boşluğun tamda üzerindeymiş, kapağın yerini kimse
bilmese de sezmeye çalışıyorduk, mavi, yeşil bir yana, rüzgarın Boşnakların
aleyhine estiğini bildiğim için, gözümü ondan ayırmıyor, gerçekten sevdiğim bu
ak sekilinin, başına bir iş gelmesin diye hep yan yana olmaya çalışıyordum, oda
gülümsüyor, bu candanlık karşısında sıcak bakışlarını üzerimde gezdiriyor, kimi
zamanda canı gönülden sarılıyordu. Bir ara koluma girerek bir şeyler fısıldamak
ister gibi, buharın içinde, neredeyse çıkış kapısına doğru gelip, oracıkta bir
köşeye sokuldu, buğudan göz gözü
görmüyordu ama hiç şüphelenmedim, kapıya yakın olduğu içinde bir kötülük
düşünmedim, sonra gene kol kola bu uygunsuz yere bağdaş kurup, oturur gibi
yaptı, hatırını kırmayıp ona uyayım derken, tam arkasına baktı ve
düşünemeyeceğim bir hızla kolunu çekerek, birden öteye kaydı, ilineğin sesini
duyduğum anda sekisine can havliyle atılıp, sarıldığımı biliyorum... Nafile!
Dehlizde uçarcasına kaydığımı ve
karanlıklar ülkesine kavuştuğumu anlar anlamaz, dualarımı onun için değil,
ölmekten gayrı bir şey düşünemediğimden kendim için yapar oldum. Acı su, bir
uğru laneti, günahkarları sağır eden Poseidon’un sesi gibi, gümbürtüler ve
uğultularla ciğerlerime dolduğunda, tatlı esrimeden, birden kutupsu çarpıntıya
geçen bedenim, umarsızlık içinde sanrılar alemine süzüldü, kollarım açıldı ve
az sonrada; kirpikler altındaki mücevher, sonsuz bir beyazlığa dönüştü. Boşnak
güzel yüzünden neden ölüme sürüklenmiş olduğumu, o gün hangi nifaklarla, neler
olup bittiğini hala anlamış değilim... Şimdi mezarın bile çok görüldüğü, maviye
üryan kemiklerimle, Mesih’in geri gelip bizi kurtaracağı günü bekliyor, ana
kucağından ayrılmış ve aynı akıbete uğramış güzellerle, ağlayıp sızlıyor,
hayalsi iniltilerle, gözyaşı döküp duruyorum. Ne ki bir şey daha söylemeden,
sizlerden ayrılmayacağım.
Yıllardan sonra bir gün, ölüler denizinde
ruhlarımızı gezdiriyorduk ki, bir cuma günüydü sanıyorum; Boşnak güzelde
yanımıza geldi!.. hikmetini tanrım bilir ama; bir şey olmamışta, salt bu günü
bekliyormuş gibi, fütursuzca koluma girip küskünlüğüme aldırmadan, sana bir sır
vereceğim dedi. Ne denli şaşırdımsa da
bir müslime gibi ‘hayırdır!’ diyebildim. Göz gözü görmez karanlıklar
içinde fısıldadı ki; harem ağasının kendisine çılgınca aşık oluşu ve bu yüzden meftun
ve mecnun olmasının yanı sıra; meğer ikizi kadar birbirimize benziyor
oluşumuzmuş ölüm nedeni!.. Ağa o an,
perdelerin arkasından, yanımdan açılması için, kara zebani boyu, kızıla
belenmiş gözleriyle palasını sallıyor, ikircikten kıvranan Boşnak güzelde,
iğdiş ve iğrenç adamın töhmetiyle, kurtulacağını sezip anlıyor, yerime geçerek kendisi ölmüş gibide bir oyun
oynanacağını biliyormuş!..
...
Ne denir... günah bazen öyle bulaşıcıdır ki
can düşmanınıza bile kızamaz ve belki de onu affedersiniz. Her şey o büyük
günde belli olacaktır diyorum. Tanrı;
yazgılarına boyun eğenlerle, emellerine kavuşanları bir tutmayacaktır... &
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANDROİTLER
Evimizin ilerisinde yükselen engebeli
arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden
ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler
solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En
uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf
bir apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların
yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize
hak verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız
belgelendi. Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o
apartmanı izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan
kalma dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı
ve tuhaf androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an
gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam –androitin
görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek –ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra
boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa
odaklanabiliyormuş ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak
bana bağırmış aman allahım
JORGE LUİS’İN DÜŞÜ
Borges in kanlı şeyler görmeye alışmış
hükümdarı sonunda idam edilen birinin yazana sihirbaza zorla açtırır ve peçenin
altından kendisi çıkar hükümdar sapsarı boynu yana düşer cellat ipi boynunan
geçirdiğinde peçelinin bu öyküye nazire
bir öykü yaz
DİKKAT
insan dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını
kılı kılına anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her
hareketini anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı
bir dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine
kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem
nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik
bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir
dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da
aşırı dikkatten!.. aşırı dikkat ve
anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır
dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer
vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek
başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat
başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar
SEVDAÇEKEN tüm aşklar masaya yatıyor
suçlanıyor.
ÇÖKELEZ (Kar kuyusu, ceset, av
filmi havası. vb)
**********************************************************************************************************************************************************************************************
BAYEZİT (TUTSAK) Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşı, Harzemşahlar ve Curcan a Gürcan a sığınır Kerayitlere hücum eder .. ve
ölürken şunları söyler benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti
yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadınları kollarına
alacaklar ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin Keskin
Kılıç
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANDROİTLER karşı pencere
BELLEK
amenofis yazı bellek
kaybı öyküsü
TANPINAR Adem ile havva öyküsü pierre menard harmanlıyarak
AT
(MUKADDES’İN ATI)
********** yazıldı
NİTOKRİS
********** yazıldı
KISSA
********** yazıldı
EJDER
********** yazıldı
ANASTASIA
********** yazıldı
***********************************************************************************************
ULUS FATİH
*
CAVİT MUKADDES’İN ATI
‘ tüm
ölülere...’
At bozkırın ortasında
duruyordu... Sırtında bir siyanür kuşağı vardı; önündeki akıntıdan Macar suyu
içiyor, Helen hendeğinden geçiyor, Kronos’un (zamanın) içinde uçarak gidiyordu.
Us tanrıçası Athena, termofiller ve öteki atlar vardı yanında. Devasa bir
benzeri yukarıdan onlara ‘Seni ataların döller!’ diye bağırıyordu. Electric-horseman
ona binmeye çalışıyor, güneşte pırıl pırıl parlayan, otların saf oku sağrısına
değiyordu. Ufuktan doğru nitrat çubuğu geliyor, yüzey gerilimi artıyor,
baryonik maddeler, sarı fermiyonlar, bozonlar durmaksızın ciğerini
deşiyordu... Vaspurakan kralı I.Gagik
yardım etmek istiyor, demirhindi suyu içerek güç toplarken, madenlerin kükreyişi
göğü inletiyor, demir bulutların canhıraş bağırtısı sürüyordu...
At ise ağlıyor ve
öleceğini biliyordu artık. Şu ovalar ve bu bozkır onun son eviydi, ölümcül bir
çabayla; ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı /
her bahar çiçek açmayı unutma’ diye haykırmayı başardı. Ve ‘zamanın beyaz ipliği, akşamın beyaz
filleri andıran küçük yamaçları, yontuların içinden gelenler, evlerine
yorgunluk taşıyanlar ve demir korunaklı bulanık avlular, bir yarasa derisi gibi
gerilirdi artık beyaz karanlıkta...’
At düşünüyordu ki;
ökaryot ve trilobit, ışık bakterileri, çalışan göz ve dünya, ufuklardaki
hiçlik, sonsuz ölüm, çürüyen et ve soyut ottur yaşam. Ve belki de evren tüm
bunların yalınkat, sıradan bir uzantısıdır...
Nedir ki ata bakıp;
mavi denizlerin Sapho’su mutluluk saçıyor ve yapılan bir şeydir şiir diyordu.
Elektronik dölütle yel, terleyen balıklar, etobur kuş ve tüm kürklü şeylerin
içini ısıttığını biliyordu. Horozlar, börkler ve kepenekler, Hacer-ül Esved ve
Kâbe, tırıs giden atlar ve haçlar ve bambaşka ovalarda, bambaşka drenajlar ve
koşumlar içinde yüzen; bambaşka rahvan atlar, ateş gözler, yel ayaklar,
Yıldırımlar ve Timurlenk, çengel tırnaklar ve kaplan, sfenksler ve mekanist
evrende yüzen bataklık tavukları ve kırmızı turnalar atın sırtında gezinirken;
geyiklerde üzüntü verecek kadar yakınından geçiyordu...
Ve işte uzakta Rus
Amerika’sı görünüyordu! Gezegenin buzdan mantosu ağlıyor, ısı değiştirgeci ve
nötron akıları yanı başında yüzerken, genç bir kız; ‘aşklarda yaşam gibi
sanal olmasın!’ diye hıçkırıyordu. Ordular, gölge evrenlerle yarışıyor,
sarı bir eşek otların arasından sakin geçip giderken, tüm kozmos gülüyordu... “Zaman
geçer aşk kalır / ikonsu Derebey çağları / gizençli güzellikler / düşler
ötesinde / bir yürek süveydası. / Soylu
ruh / birlik yaratan yansı o’ diye garip şarkılar söylüyordu bir
trubadur...
Pervasız bir homurtuydu
gizemli bellek... Acayip tayflar, üç
gözlü insan, yaprakları tüyden ağaçlar ve billur yumurta geride duruyordu.
Gelecekten bir çiçekle geri dönen adam gülüyordu. Kuyruklu yıldızlardan paraşüt ve kırmızı
nötronlar denizi vardı uzakta. Sedna parıldağı, çift ağızlı balta, kıskançlığı
kışkırtan boşluk, camdan ağaçlar, balık yağmurlarıyla işbirliği yaparken,
karıncamsı ejderha, kutup canavarları ve Arrabalılar, su otlarıyla karşı
koymaya çalışıyor, güve biçimli yalvaçla, sarı pireler hengâmede ara bulmak
isterken, Sicilyalı Archimedes askere; “Noli turbane circulos meos”
‘Dairelerimi sakın bozma’ diyordu... İnsan çığlığından ölen balina, çöreklenmiş
yılan, arı vızıltıları ve siyah sülfür yağmurları vardı ovada.
Sakat ve sıska bir at
gibi duruyordu at!.. Simgesel tanrılar, metalimsi havlamalarla, Aperionları
(sınırsız madde) üç kenarlı üçgene dönüştürürken, Yesribliler, bedenim
gerçektir ama günah gerçek midir diyerek; hidrokarbonla-kurgul usu, düşünce
kipleriyle-imgeler gölgesini çağırıyor,
‘Kelt diliyle yatan sonsuz cinsiyet’ metan buzulları ve şeytansı
pengueni, güneş sürüleriyle yokuşa sürerken, Higgs bozonu, Cordoba halifesi,
kuğu kanı içen Moğollar ve Kansu Gavri’yle birlikte; “evrende yalnız olduğumuz düşüncesi”
atı sinirli yapıyordu...
Elektronik tapınaklar
ağlıyor, elle tutulan otlar, ışık bakterileri, Hunnes ve Kunnes yıldızı
gülüyor, metal-matris kompozitler, kaya
korukları ve kadın parmağı biçemli üzümler kırıtıyor; Korece, ‘Nanın tahşinin sarahannida’ (seni
seviyorum) diyen ve diyakronik bir
boyutta gezen kırmızı denizler, su akrepleri, burçak tarlaları ve ‘şiir dokununca bozulan şeydir’
kıssasıyla avunan ermişlerle; ‘penisinin
tepesi papatya çiçeği olan sevgilim’
buz dağlarının içinde donmuş, öylece sırıtıyordu...
( Pantalassik
Okyanusu’nda yüzen nilüferler, beyaz manolyalar ve bahçeler sevgilimdi benim...
Pembe dudaklarında kedi tırnağı açan sümbüller ve serçeler vardı. Bir parsek
ötedeki hamsterler, korkusuz dolambaçlar
ve yatağanlarla sevişirdi. Dağlarda gezen Garymantlar ve metan yığınları bizi
korkutmaz!.. Sibirya denizi, Hint
gırtlağıyla konuşanlar, Amsterdam faresi ve Memnon sarayı kardeşimizdi. Hüvel
baki çekenler, kuş kabileleri, Nusiybin
Akademisi ve Yunan glikonikleriyle konuşur,
Ezra kantoları, ormancılar ve denizcileri dinler; theophanistler,
selülöz tadındaki Magdelena, kuyruklu
Meryem, tiranlar ve tren, çimenler ve çimento için gözyaşı dökerdik. Buhara
geyikleri, kaplumbağa hızındaki dandyler, İtalya ya da Almanya gibi gözle
görülemeyen nesneler ilgimizi çeker,
panter avı limanından kaçırılan gülünç şeyler ve kendi yankısını arayan
yed-i eminlerle eğlenir, kahkahalarla gülerdik. Ve gene de Portugallı Sufi’ye
övgüler olsun ki, geceler boyu, boşlukta kavrulurmuş gibi astenik bakar ve
tiksiniyorum böyle kişnemekten diye ölümserdi at...)
Kuru otların, akan
ırmağın, kül rengi dağın ortasında kıpırdamaksızın duruyordu... Bronz bir yonut gibi, mermer gibi, tunç gibi...
Hayvan gibi duran bir hayvan gibi... Ve uyuyordu... Ve gözlerini yavaş yavaş
açtı. Gırtlağında güneş olan insanlar vardı!.. Dağlar, ovalar, kentler, surlar,
pazar yerleri, kurbağalar ve Ravennalı Dructfult’un yazgısıydı gördüğü... Bir tümel olan ve tutulamayan hayvan Eros ki,
uzak çağlardaki atalarından biriydi ve bulutların arasından artık onu
seçebiliyor ve kartlaşmış kulelerin arasında, binlerce yıl arkasında, arkaik
bir hayvan, vahşi bir tanrı gibi yükseliyordu atası... Ve sanki bir ikizi ve sanki
salt kendisiymiş gibi belirip yükseliyordu tepede...
At başını salladı.
Başına geçirilmiş saman torbasının içinde, tanrı taneciği arpalar görürüm
umarıyla, torbasını havaya savuruyor, düşler görüyordu... Ağzına gerçekten
altınsı, sarı güneş parçacığı, eliptik biçemde, minicil yumurtalar doldu. İri,
beyaz, vahşi ve Germen dişlerin arasında, sürkozmik arpa taneleri yiyordu at...
Bozkırın ortasında yalnızdı. Bir ‘arpa tanesi’ düştü torbadan, at görküyle onun
bir tanrı parçacığı olduğunu gördü, uçlara doğru incelen, eğri büğrü, altın
sarısı, güneşten güneş; galaktik bir arpa taneciği... Aman tanrım! Bir tanrı
mıydı yoksa at!.. İşte tanrımsı olan kendini gördü! Ve işte kendisini yiyordu
ve her şeyin kendisini yiyip bitirdiğini biliyordu artık...
Görkünç bir heybetle,
gözleri fal taşı gibi açılmış yavrular görüyordu şimdide... Taylarla dolu,
karıncalar gibi kaynaşan ve birbirine dokunmadan, dokunamadan sonsuzca itişip
tepişen, sonsuz arpa tarlalarıyla dolu, her şeyin birbirini tükettiği; düşsel
bir ova... At bunca zamandan sonra kendisini algılayabildiğini düşünüyordu
artık...
...
At ve atası, uzakta,
kızıl ufuklarda el ele yükselirken, küçüleceklerine giderek büyüyor ve devasa
tek bir at oluyorlardı. Bir zaman sonra; gökada biçemine, bir galaksi donuna
bürünüp iç içe geçerek ve sayfaların arasında yavaş yavaş eriyip
tükenerek, yitip gittiler...
...
Karanlıkta bir çocuk
paytak adımlarıyla ovanın ortasına doğru geldi ve alabildiğine tuhaf kemik
yığınları gördü. Yığınlar at ölüsüne benziyordu. Çocuk kemiklere dokunmak için
sonsuz bir istenç, dizginsiz bir arzuyla kıvranıyordu. Ve artık kendisinin bir
çocuk değil bir adam olduğunu gördü!..
Ve atın ölüsüne dokunur dokunmaz, manyetik bir vurgunun sırtında
parladığını duyunca, ne oluyor demeye kalmadan, bir burgacın, bir hortumun
içinde toz olup, kemiklerle birlikte yok olup gitti. Sislerin arasında tuhaf,
siyah bir gölge dışında, ova boş, bomboştu.
...
“Hiç kimse bu uçsuz bucaksız, el
değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir zaman görmez / kendi bildiği Tanrı’yı, / Yalnızca rüzgarın
taşıdığı, rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, aşklarımız,
tanrılarımız, / Geçer giderler, bizim gibi...” (1)
&
(1) Fernando
Pessoa
************************************************************************************************************
ÜÇLÜKLER
Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları
Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor
Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu
Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayır kuşu
Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni
Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşlı yokuşu
Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar
Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu
Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar
Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar
ÜÇLÜKLER
Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş
Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere
Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş
Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları
Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik
Düşerken alacalar
Mor yeşil salkımlara
Çınlar arı kuşları
Yaşlı kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya
Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası
Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böceği
Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı
ÜÇLÜKLER
Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı
Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri
Her ikindi üzeri
Karşılaşırız onunla
Her zamanki yokuşta
Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla
Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol
Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşeği
Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dalları
‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha
Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda
Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
KALEMAKELAME
Kutlu öğlede kumruların
öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve sıkıntısını dağıtmak
için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde oluşturduğu küçük
dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana bir balık geldi ve
ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun ağzını kapatarak
oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara doğru
uçmalarına yol açtı.
Adam gözünü karşıya, köyün
öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın içinden hayaletler
yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle ürpererek, loş avlunun garip
hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden
korkunun verdiği cesaretle, su birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya
kahve yönüne doğru koşmaya başladı. Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı
kendisine benzer birinin, ters yönde koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü
ama adam rüzgarda savrulan dut ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden
kayboldu, gizli bir utançla kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin
olanaksızlığı ve gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde,
aynı sanrıyı kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır
bilirdi, kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle
yağmurdan kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin
önündeki taş oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın
göksel incisi yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde
kaşalot biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru
gelerek bir bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar
denizler tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut
diğerlerini silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara
şimşeklerle dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli
karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç
olduğu sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden
yanında kara kepenekli birinin ‘Mehdi
geliyor!’ diye, hınçla bağırdığını duydu.
Bu adam köyün, us sayrısı çobanıydı.
Kararan havada, çok
uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz alıcı
büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam yeşili
bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı yapar gibi
şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti. Yıldırım
yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri ortalığı
kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah alemlerinin,
Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi adam, köy imamının,
bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i mekanlardan söz ettiğini
anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su duvarlarını köyün
çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi, ama fısıltıyla;
doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun beygirler,
mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları, doğuran
yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama,
kulağına imamın sesine benzer seslerle
garip şeyler fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve
Meleye Cizire’nin şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını
düşündü ve aslında yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını
merak etmeye başladı.
Mahallenin arka sokağına
dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının bulunduğu arsanın
içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in ışığının yanıp
yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor, dua, vali,
kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri başka bir
düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve Kifilis’in
ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam öldürme arzusu
belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın sürünerek yanından
geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince çocukluğundan beri
kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında bekleyenleri çift
görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde Kifilis’in düşürdüğü
bir senet buldu ve senetteki imzanın kendisinin olduğunu dehşetle gördü,
yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda dağılmıştı.
Kifilis içerde maymuncukla
oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail, Kifilis’e yaklaşıyordu,
köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu camdan dikkatle baktı,
biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt
gibi sözler ediyordu. Ortada bir meclis
vardı ve şiiri okuyanında kız kardeşi
olduğunu görüyordu, soluğunu güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden
bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm
anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye varmış gibi elini kaldırıp indirdi,
zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün, saat, dakika, saniye, salise ve o an,
Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka bir ölçüye tutsak olduğu, vatan
değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini ateşlediği o an...
Şey dedi silgi adam, ‘Oluyor
mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü rüyalar, kabuslar görmüştü ve
Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına saplayacakken uyanmıştı.
Çocuk okula gidecekti ve
beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde portre olan kalınca
bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin yemeye çalışarak ayağa
kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı. Arapça ve Farsça bilen
silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula giderek öğretmene okul
binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup olmadığını sordu. Öğretmen tek
bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.
(2)
Öğretmeni hem dinledi hem de
her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki bozuk paralarla
oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül kokusunu bile
tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini rüzgara vermiş
ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her köylünün vazgeçilmez
eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde kendi benzerlerini
ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir duvarın dibine
sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes başkalaşıyordu da
kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir çocuk yanından geçti,
dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman olağanüstü bir şeyin olmadığı
kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde olabilirdi, yandaki çarşının pazar
yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç, tebeşir, tahta, çeşme, işkembe,
kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara dalarak köyün ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli bir göl vardı
orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı bir yolak üstüydü göl. Güneşi gözünün
çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi
parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı
kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi
içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden
sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye
ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve
şeytanlara inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk
kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine
katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı,
neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor,
ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu
olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir
alem vardı, başka ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden
evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir
şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı, öfkeli
yada ahmakçaydı, neden eşyanın tutsağı
olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan öteye gidemiyordu;
yaşamı neden, neden anlayamıyordu.
Cebindeki usturayı çıkararak
gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez göle bakarak, acıkan
işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla gerçek yaşamdan
ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye, yaşamın
cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi bir şey
kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü soyutlamanın
bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir davranış,
acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine yaklaşacak,
metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı başkasına
vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya ile
birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur sen
al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep daha
uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’
Ağustos ayında köye gelen
cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart yada mayısta da
gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de söylediğine göre
daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı, siyah bir kağıtla
oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu. Fidanların arasından
geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı çerezleri yemek üzere,
hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup karnını doyurdu, çiroz
gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada kalsın dı, çoktandır
küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir yemek mutlulukların
en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak lambası, barut,
loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler, pizzalar ve
körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller, papatyalar toplayıp
aralarına akasya sıkıştırarak demet demet
satan bir çingene düşledi. Sabahtan bu
yana, usu mengene gibi sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse,
yenilenebilseydi.
Kiremitlerin üzerinde uçan
bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu, umutlandı, az
ilerde yağmurun kabarttığı mantarların
doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken kuş
gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf ezmesini,
panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi, fistan giymeyi
ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir huri gibi
önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı, ağzından
kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız uzaklaşırken, onun
gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını ıspanağa, kalçasını lahanaya,
kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve salınışını maydanoza benzetti.
Uzaklarda ovadaki şoseden
bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla doğrula bir
otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir muştu böceği
diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın kıyısından dolanarak
uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın ortasında seçilmez hale gelip birden imi timi bellisiz
olup, yitip gitti.
(3)
Silgi adam küçüklüğünde
-onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine imlediği
konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı yer
katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş
bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter
kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri,
bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar
denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane
dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon
yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler,
ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki
glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler,
transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler,
vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı
salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları,
telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır
alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise
hayalleri, deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı
sözlü konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp
yaşamlar.
Moteller havuzlu mudur diye
sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes olacağım diye lafa
karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak. dinlenme odasında
spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten gelen Olimpos
gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl yapmıştı hepimizde
tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında; ‘Taşın toprağın altın/
Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’ yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir
kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:
ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi anlıyorum ki baya
güzelmiş bu yarım şiir, kim bilir o
kız nerelerdedir...
Blucini yırtık giyerdi ve cesurdu, blöf yapmasını da çok severdi
kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına, yolda en afili olanımız
oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke dolaşmaktı, briç bilirdi,
stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını bilmez öylece yüzüne
bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının torpido gözünde esrar
bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar sonra bir barda kaşıkla
ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok gerisinde bir yaşam
sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside kötüydü, ağzından
kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri, otostop yaptığını
söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank gibi şişmiş,
paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat olmuş, ne
idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem üzüleyim,
yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip teokratik,
monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O kızın adı Necla idi,
karfosu bozuk bir kampüs oldu.
Silgi adam, çocuğun
okulunun bitme saati yaklaşınca, onu eve
getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde beklemeye başladı,
uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu dağlar, yüzyıllarca
insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar, Likyalar,
Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda buradan gelip
geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski atalarını daha çok
seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup, gerçekten özlenenler,
bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede Türkçelediği gibi ‘Cuius
memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı. Nede olsa ötekilerin; yakın geçmişin, anıları henüz
canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine girip, fikir
bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada buluşamıyorlardı. Belki de
onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile kalmayan bu atalarını, bu
en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut tabutları, solgun
sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri seviyor olmamız belki
bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve kucağı açıktır ve
kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa yol açmayacak kadar
ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep kalplerimizdeydiler.
(4)
Böyle düşünüyordu silgi adam
ama dağlardan doğru kucağında Karya
kartalıyla inen Hykandros’u görünce,
postunun içinde titreyen mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev
adımlarla tam okula doğru yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu,
ceylan derisi tulumundan su içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına
gelerek; kentlerinizdeki gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve
yollarınızdaki otomobiller hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili
tutulmuş gibi başını sallamakla yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı
bir cesaretle, bu yüzyıllar ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden
daha mı insanca olduğunu söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu
erdenlikle sormuş gibide gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi,
bunun kanıtı ütopyalar, geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden,
gerçekliklerinden çok geride, çünkü gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla
sayılacak kadar azdı, görece bir olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası,
zamana, mekana ve levh-i mahfuza sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı,
oysa giderek en iyiye doğru yol alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam
tersine istemler karelerle küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi,
diyesim, istemler geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler
aritmetik dizide kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme
aritmetik bir hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem
açınlamaya gerek var mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey
bizim zamanımıza duyulan özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın
tanıtıdır, insanoğlu, sizin yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki
kadar ölmedi, umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin-
kendine karşı artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol
açmıştır.
Silgi adam bezginlikle, öyle
gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki sanıyı ve gerçeği
değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde yanıldığınız kesin oda
şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Silgi adam
şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince, Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den,
Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduğu sürece
ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi
adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve oturduğu bankın
üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.
Çocuğu elinde bir pasta
dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı, çocuk peltek bir
dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı gibi açıldı ve
içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla oynamayı
düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda, köpüklü
yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler yapan bir
adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların ve düşlerin
yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı bira şişesi
görünce gerçekte, plastiğe geçişin
kaynağının da yaşam olduğunu
kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp
eni sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu
düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu
tuttular:
‘Şu uzun gecenin gecesi
olsam
Sılada bir evin
bacası olsam’
diyordu türkü.
Evde silgi adam zavazinga
kasasını açarak öte beriyi onardı, çocuğa
tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü meyvelere yetişebilmek
için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya özendiriyordu,
peçeli hanımı ev işlerini
yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin hurisiymişcesine, onlara oldukça
uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu tuhaf insanın, güneşin doğup
batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden hoşnut kalarak, yaşayıp
gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak günün yorgunluğunu attı,
kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki yalnızlığı bir ölçüde
azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama konuşma isteği
duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak uyuklamaya çalıştı, adam
kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler mırıldanıyordu, bravo diye bir söz
çıktı ağzından, bankalar, bombalar, piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile
yüzünü silerek serinlemeye çalıştı, onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti
mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı, pantolonunun takılan kancasını çıkarıp düzelterek
yün çamaşırlarıyla yatağa uzandı ve uyudu. Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu,
İtalyan parlamento binası önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sırtına
aldığı kadırgasıyla Barbaros’ta kendisine destek verenler arasındaydı, pipo
içen Nietszche’ye benzer biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına
olayla ilgili yorumlar yapıyordu.
(5)
Fellini filmlerinden çıkma
kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman televizyon muhabirinin
kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp kahkahalar atarak her
şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve frapanlıkla ortalıkta
dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara yaklaşarak hermafrodit
olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu, biri bütün hay huyun
ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye aldırmadan onarım
yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini söylüyor, patent patent
diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az ilerde onu tutuklarken,
göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan biteni sessizce izliyor, şarkıcıyım, gazino arıyorum
diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir sporcu mihaniki
biçimde kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her gördüğüne paso
gösteriyor, fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı tüm olan biteni
-uçan sözü bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema yıldızı
villasından el sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida saplıyor, bir
palyaço, yüzünü gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan bir
gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir
kadın boğazından asılmış sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor,
ağzından salya akan biri de peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki
etlerle- herkesi yemeğe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto
oranlarını anlatıyor, postacıysa olay yerinde olanlara mektuplarını veriyor,
bir jandarma güruhu herkesi çembere alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği
mandalinayı yiyordu. Papaklı bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaşırım,
iskelede sevişirim diyerek, çikolata ısırıp, tekvando gösterileri yaparak,
otobanda hız yapmayı severim diye ekliyordu.
Silgi adam uyandı, sobadan
tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek, sobayı usulünce söndürdü,
akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda yeşerir, haziranda toplarım
diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının olağanüstü bir beyazlıkla
açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku yayıldığını düşündü. Portakal
çiçeğinin de son derece güzel olduğunu söylemişlerdi. Sonra gene yatağa uzanıp
hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandırıldığını, ağzına Kiler balığı ile
Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalıştıklarını ve bir hipopotama dönüştüğü
anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron yuvalarının içinde
batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak gidiyordu, güneş silik bir
noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek gittiler...
...
Büyük yazar pandantif
kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok, deneme değil, bir
konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu dilerse anlayabilir
diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez arkasından koştukça, yazar
giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri ant uyarınca, atılan her
adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar yaklaşabilecekti. Ama nedense bir
türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek, asla bana ulaşamayacaksın, her
uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi. Yazın heveslisi büyük bir oyuna geldiğini anladı. Ama hiç ummadığı bir tansık gerçekleşti
ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı, dokunduğu anda da onun
saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye büyük yazarın sembolik dev
gölgesi kalmıştı...
...
Büyük yazarın tilmizi olmaya
özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından taş döşemeye
düşüp ölmüş, tabağında duran tırpana
balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi adamın garip
öyküsü böylece bitti. &
ULUS FATİH
*******************************************************************************************
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder