29 Eylül 2018 Cumartesi

10

**********************************************************************************************************************************************************************************************

LEDA
Az ilerde su kuşları havalandı ve yukarıya doğru tırmanmaya başladık, çalıların arasından, keçi yolunu izleyip öğle üzeri düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda sabah gördüğü ölü kumrular yüzünden hala ağlıyor mudur... Ne kadar oyalandık bilmiyorum, güneş batarken çayırların içinde uyukluyorduk, daha sonra çamlara yaslanarak karanlığın çökmesini bekledik. Uzaklardan ay yükseldi ve gölgeler insansı hayaletlere dönüşünce,  Leda yumurta biçemli yuvasından çıkarak, gecenin karanlığına karıştı. Ateş böcekleri eşliğinde fısıldaşıyor, gecenin çığlıkları garip iniltilere dönüşerek sazların arasından ovaya yayılıyordu. Az sonra ırmağın içlerinde biri uykuya daldı ve gecenin karanlığında tanrılar birbirlerine ırmak perisi uyudu diye bağrıştılar!..
Düşünde ince kumun üzerinde dertli ayak izleri ve kayanın içinde can çekişen balık türleri görüyordu, bıyıkları mavi, kırlangıç kaşlı, cadılar oynaşıyorlar ve aralarındaki satirin omzunda küçük bir yıldız (asteriks) parlıyordu. Ne ki yıldızın içlerinden minik  yıldızcıklar fırlıyor aralarda dolaşıp, dudaklara, saçlara, gözlere çarpıp kıvılcımlar saçarak sülüs harelerle yitip gidiyorlardı.

Cadı Attika sevicisiydi ve kabul edelim ki şiir tanrıdır ve bizleri yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve elektron saçıntısıyla, amfibik hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik bir aradaydı. Kurnaz demagoglar silsilesi, dinsel görünün elektrikli dokungaçları, inancılığın (fideizm)  yönlendirmesini hor görme, kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve  müzik, modern bir inanç olan bilim, estetik çilecilik, yaşam parmaklarımızın arasındaki kuma, saatlerde usumuzdan uçup giden dumana dönüşürler deyisi, jonglörler, madrigal ve epik şiir parçaları vardı. Karanlıkta derin bir müzik kulaktan kulağa yayılıyordu.
 
Arkadaşlarımızdan Hypparkos, güzellik ve estetikle, şiir düşüncesini evrenden aldığınızda geriye başıboşluk ve aleladelik kalır dedi ve gelenek dediğimiz evrensel kalıntının epifanyası (ortaya çıkışı), mitik geometri,  uzak çağların gizil güneşi kutup yıldızı, kozmik eğretileme, modernlik ki eleştirinin yaygınlaşmasıdır,  ozansı kibir, atomik soykırım, öykü tarih, şiirse tarihin içindeki bir kahramandır ve suyu kurbağalar içer diyen frank atasözü, İran denizi, tayfın diğer ucu, her duyumun gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın gerçekleşeceği bir duyum vardır saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in yüklüyken dayandığı hurma dalı,  sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir lafolojisi, Perikles Yannopulos’un atını Salamis denizine sürüp intihar edişi... gibi laflar geveliyordu.

Peki dedim, radiyal-lahu anhüma mıydı kötülük yapmak isteyip de vazgeçene tam bir sevap yazılması  ve iyi bir şey düşünmekte bir iyilik midir...  Basra valisi, Minerva’nın baykuşu, şiir kendinden vazgeçmekle başlar deyişi...  Babür bahçeleri, Meymüne ki annemiz, bir gün tefsir, bir gün siyer ve megazi, bir gün güzyazın, bir başka gün Arapların meşhur savaşları Eyyamül-arap okuyuşumuzda mı bizlere bu kadar uzak oluyor ki diye sürdürdüm ...
Ve Ladino diliyle mezmur söyler, Ferrara Tevratı’nı içip hatmeder, Marranolar ülkesine geçer, Hindustani dilini merak ederek Allahabat’a giderdik ki her dünya dili dilimiz, her güzel söz ve belagat rehberimiz değil miydi...

Tan alacasında bir ırmak perisi çayırlara doğru sudan çıktı, aman tanrım bu ne güzellikti, (güzelliğini anlat bir kadın venüs gibi kalçalar saçlar parlayan gözlen ayışığı yıldızlar methiye ve kutsallıkla anlat kadın güzelliğini)

**********************************************************************************************************************************************************************************************





GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin kendisine ait olduğu -kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun budurumun başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio eyaletinde bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip yerleştirdi. Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi çerçevesinde insan vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City Watcher.com isimli özel bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın hükümet birimleri... İnsan hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip (virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı   sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri, modern bir boş inanç olan bilim


**********************************************************************************************************************************************************************************************










**********************************************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
EJDER

Arka bahçede ateş soluyan bir ejder yaşıyor dedim. Haydi göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık. Duvara yaslanmış merdiven,  boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı yalnızca...  Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir suyun şırıltısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi...  İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o görünmez bir ejder...  Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!..  Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!..  Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilirki dedim!.. 
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes inanır dedim...)









**********************************************************************************************************************************************************************************************








ANASTASİA

Osmanlı’nın Bizans soyundan gelen son ecesiydim, adım Anastasia ama bana Kâbus Sultan derlerdi. Hıristiyan olmama karşın ilk anda inancın insanlar üzerinde bir ayrıma yol açmadığını bildiğim için uzun süre sarayda varlığım belli olmadan yaşayabildim, annemin adı Katia idi. Gün gelip Süleyman Cihangir ölünce, sarayda entrikalar çoğaldı ve bir Bizanslı için, durumun tehlike oluşturmaya başladığını anladım. O zamana dek önemsiz görünen, üstünkörü şeylerin ortam değiştiğinde, nasılda  hınç ve kine yol açtığını görünce, yaşamımın en büyük derslerinden birini aldığımı düşünmüşümdür.

Bir şey anlatmak istiyorum... Güzelliginiz rakipsiz olmalidir Osmanlida, cariyeler arasinda, ince hastalik ve kara sevdaya (melankoli) yol açan bu rekabet nedeniyle, safligin aldatici güzelligine bel baglayip, sarayin haremine süt havuzu yapilmasini, gülümser bir kindarlikla, ilk önerenlerden olmuştum. Sayi olarak (şehzadelerle birlikte) iki padişah gördüm ve bunlardan Selim ki ‘Sari’ lâkapli olan ve  sari nergisi çok severdi, işte ki o süt dolu havuzu yaptirmak cerbezesinde bulundu. Çirkin, güzel, bahti açik her cariye sabahlari bu havuzda esriyip, oyalanarak sütün cilde kazandirdigi kaymaksi, pürüzsüz piriltiyla avunup giderdik... Havuzun çevresindeki kirmizi çiçekler ve süngü biçimli otlar, yabanil, kösnül taşkinlikla, yasak duygu patlamasini ve delimsi zevkleri temsil eder gibiydi. Ve öyle çok süt gelir olmuştu ki ordan burdan, Trakya sigirlariyla, Isfendiyar Beyligi’nin ahirindaki tüm malın masatın bu iş için beslenir oldugu söylenmiştir. Bu yetmezmiş gibi zamanla Istranca daglarindan, ceylan safrasi, balaban kursagi, sülün otuyla,         -gariptir- tavus sütü getirdigini söyleyen leventler, sipahiler bile türemişti!..  Havuz sefasi için kuşluk vakti siraya durup, kuyruga girerdik, Isfahanli haspalar, Boşnak ve Frenk kirmasi yosmalar, Hint dilberleri, Belh’ten gelenler ve Arykandali olup kadem almiş birkaç yürük kiziyla, süt banyosunu hak eden birkaç deka cariyeydik. Yalniz güzellik degil, erkin gücüne belenmekle, evvelemirde sihri hisim ve kan bagişikligi olmasi da havuza girme hakkini kazanmaya neden olurdu ki kafes arkasinda, defne kokulari arasinda, yaldizli taçlar ve envai çeşit mücevheratlarla kutlanirdi bu ayricalik...
...
Dimetokalı ustaya yaptırılan bir ‘Altın Yol’ vardı sarayda, yeraltından geçip, öbür ucu Ahırkapı ile Sarayburnu arasında bir alana çıkardı. Sultan her cuma selamlıktan gelip, geçide girer ve buruna çıkar çıkmaz, ahaliye, fakir fukara, gariban ve taklavan takımına (derviş, berduş, tebernuş-izmaritçi, ayakçı, otçu) altın serper ve onlarda kapışırlarken birbirini ezip, yatağanlarıyla delik deşik ederdi. Altın Yol sarayın altından, her elli adımda bir (suikast tehlikesi) mazgallarla bölünmüş, kilidinin yalnızca marangozunda bulunduğu, eni boyu atla geçilebilecek, daracık bir dehlizdi. Tüm cümbüşüyle, sırmalar içindeki padişah, bu has adımlarla ayrılmış, mazgalların ardısıra açılıp kapandığı yolun sonunda; dev kadanası, elmaslarla bezeli kaftan, eleğim sağmalardan tuğ ve yanıp sönen, pırıltılı sorgucuyla rabbimin lütfu gibi çıkar, açıl susam açıl namlı harami kapılarından fırlar gibide, şaşkın şavaloz bakışlarla peyda olur, bahadırlar gibi atılıp, çöllerin Hızır’ı gibi; yeraltından püskürür ve besmeleler arasında, sanki de göklere doğru fışkırıp, yükselirdi. Azameti ağzı açık izleyen abdal ve meczuplarda, şallak mallak olup huşuyla eğilir, sadakat yemininden yini düşmüş kullar gibi ezilip; Hanpadişahı en derunundan selamlarlardı. O ise altın  paraları, sikkeleri, mecidiye ve akçaları bu uğruya kesmiş kalabalığa saçıp, serperek; geldiği gibi has bahçeler beldesi, gümüş kanatlı kuşlar ülkesi, zümrütler, yakutlar peykesi sarayına doğru yitip giderdi. At dehlizden çıkar çıkmaz eşinir, kalabalığa doğru dörtnala koşar gibi doru, görkünç naralarla kişneyerek şahlanır, kayış ve koşumları yıldızlar gibi parlayarak yürek yakarken, gösteri alabildiğine coşkulu bir hayranlıkla, masallaşıp, destanlaşarak, düşlerde gezen tebaanın mest olmasına yol açar ve iki cihana hükmeden hükümdarın kulları arasında ezilenlerde; gösteriye asla halel getirmez, sanki temaşanın yekparesi, sihirlerle dolu hadisatın bir parçası gibi sergilenirdi...

Ah ki birde hamam gayyası vardı, sultanlar sevmediği, entrikaya karıştığını düşündüğü Boşnak, Sırp, Urus ve Frenk güzellerinden bazılarını hamamın sözü edilen boşluğuna incecik endam, türlü türlü işveler ve göz alıcı nazlarla getirir ve birden ayaklığa basılarak, açılan kapakçıktan, yosma önce bir logara, oradan akışkan, lağım dolu bir gayyaya sürüklenip, kayar gider ve nur yüzlünün çığlıkları yeri göğü inletirdi de koca sarayda  kimsecikler ne görür ne de duyardı. Ölüsü salayla Altınboynuz açıklarına vurur, gözleri belerip ağarmış, ecinnilere karışmış cesedin Turnaşenk, Gülbeşeker ya da Eftalia olduğunu bilir ama bir dirhem bile ağzımızı açmaz, bir çift laf bile edemezdik...
...
Sözümü bitireyim... Gelelim sırlarla dolu ölümüme!.. Yazık ki ölümümde işte böyle oldu, tam anlattığım gibi, hiç beklemezdim,  nergissever, ketum ‘Sarı’yla aram gayet iyiydi ama gaddarlıkta cellatlardan geri kalmayan veziriazamın saraya, dahası tebaaya hükümran olma tutkusu telef olmamın asıl nedenidir. Taraf tutsakta tutmasak da, taht kavgası çocuklarını yer derler ya, bu işte tam böyle oldu. Temeşvar'a sefer düşüncesi başarısızlıkla sonuçlanınca, ne hikmetse Boşnak güzellere karşı bir sevgisizlik, hınç dolu bir gammazlık başladı sarayda, hakan o denli belli etmiyorsa da, kazaskerden, defterdara dek herkeste bir ikiyüzlülük, suçlu arama, adam satma furyası başladı, bir dedikodu, laf getirip götürmede cabası, fitne fücur almış başını gidiyordu.
...
Gece hamamda eğlenirken, alp hükümdar içinde gelecek dediler, saçları buğday sarısı Boşnak güzelle dolaşıyorduk, akıbetinin nisa takımını kahretmemesi, bu hayhuyda bir ehli keyfe kurban gitmemesi içinde dua eder idim, şimdi düşünüyorum da -acaba oda aynı duayı benim için mi yapıyordu-  Sultanşah mavi gözlüleri sevmezdi, ‘sadaret’ ela gözlüleri; ben yeşil gözlüydüm ama bir ikilemin ortasında kalmak, nasıl kimi zaman işin aslından daha tehlikeli bir durum arz ederse, işte tamda öyle oldu. Harem ağası pertavla basmak için ayağını uzattığında Boşnak güzel boşluğun tamda üzerindeymiş, kapağın yerini kimse bilmese de sezmeye çalışıyorduk, mavi, yeşil bir yana, rüzgarın Boşnakların aleyhine estiğini bildiğim için, gözümü ondan ayırmıyor, gerçekten sevdiğim bu ak sekilinin, başına bir iş gelmesin diye hep yan yana olmaya çalışıyordum, oda gülümsüyor, bu candanlık karşısında sıcak bakışlarını üzerimde gezdiriyor, kimi zamanda canı gönülden sarılıyordu. Bir ara koluma girerek bir şeyler fısıldamak ister gibi, buharın içinde, neredeyse çıkış kapısına doğru gelip, oralarda bir köşeye sokuldu,  buğudan göz gözü görmüyordu ama hiç şüphelenmedim, kapıya yakın olduğu içinde bir kötülük düşünmedim, sonra gene kol kola bu uygunsuz yere bağdaş kurup, oturur gibi yaptı, hatırını kırmayıp ona uyayım derken, tam arkasına baktı ve düşünemeyeceğim bir hızla kolunu çekerek, birden ötelere kaydı, ilineğin sesini duyduğum anda sekisine can havliyle atılıp, sarıldığımı biliyorum... Nafile!

Dehlizde uçarcasına kaydığımı ve karanlıklar beldesine kavuştuğumu anlar anlamaz, dualarımı onun için değil, ölmekten gayrı bir şey düşünemediğimden kendim için yapar oldum. Acı su, bir uğru laneti, günahkarları sağır eden Neptün'ün sesi gibi, gümbürtüler ve uğultularla ciğerlerime dolduğunda, tatlı esrimeden, birden kutupsu buzlanmaya geçen bedenim, umarsızlık içinde sanrılar alemine süzüldü, kollarım açıldı ve az sonrada; kirpiğimin altındaki mücevher, sonsuz bir beyazlığa dönüştü. Boşnak güzel yüzünden neden ölüme sürüklenmiş olduğumu, o gün hangi nifaklarla, neler olup bittiğini hala anlamış değilim... Şimdi mezarın bile çok görüldüğü, maviye üryan kemiklerimle, Mesih’in geri gelip bizi kurtaracağı günü bekliyor, ana kucağından ayrılmış ve aynı akıbete uğramış güzellerle, ağlayıp sızlıyor, hayalsi iniltilerle, gözyaşı döküp duruyorum. Ne ki bir şey daha söylemeden, sizlerden ayrılmayacağım.

Yıllardan sonra, bir gün ölüler denizinde ruhlarımızı gezdiriyorduk ki, bir cuma günüydü sanıyorum; Boşnak güzelde yanımıza geldi!.. hikmetini tanrım bilir ama; bir şey olmamışta, salt bu günü bekliyormuş gibi, fütursuzca koluma girip küskünlüğüme aldırmadan, bir sır vereceğim dedi. Ne denli şaşırdımsa da  bir müslime gibi ‘hayırdır!’ diyebildim. Göz gözü görmez karanlıklar içinde fısıldadı ki; harem ağasının kendisine çılgınca aşık oluşu ve bu yüzden meftun ve mecnun olmasının yanı sıra; meğer ikizi kadar birbirimize benziyor oluşumuzmuş ölüm nedeni!..  Ağa o an, perdelerin ardından, yanımdan açılması için, kara zebani boyu, kızıla belenmiş gözleriyle palasını sallıyor, ikircikten kıvranan Boşnak güzelde, iğdiş ve iğrenç adamın töhmetiyle, kurtulacağını sezip anlıyor,  yerime geçerek kendisi ölmüş gibi de bir oyun oynanacağını biliyormuş!..
...
Ne denir... günah bazen öyle bulaşicidir ki can düşmaniniza bile kizamaz ve belki de onu affedersiniz. Her şey o büyük günde  belli olacaktir. Tanri; yazgilarina boyun egenlerle, emellerine kavuşanlari bir tutmayacaktir... &



**********************************************************************************************************************************************************************************************




ANDROİTLER

Evimizin ilerisinde yükselen engebeli arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler  solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf bir apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize hak verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye  hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız belgelendi. Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o apartmanı izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan kalma dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı ve tuhaf androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam -androitin görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek -ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa odaklanabiliyormuş ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak bana bağırmış aman allahım

















DİKKAT  insan dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını kılı kılına anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her hareketini anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı bir dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da aşırı dikkatten!..  aşırı dikkat ve anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar

SEVDAÇEKEN               tüm aşklar masaya yatiyor suçlaniyor.

ÇÖKELEZ                       (Kar kuyusu, ceset, av filmi havası. vb)

**********************************************************************************************************************************************************************************************


BAYEZİT (TUTSAK)      Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşi, Harzemşahlar ve Curcan a  Gürcan a siginir Kerayitlere hücum eder .. ve ölürken şunlari söyler benden sonra gelenler altin taşiyacaklar, en iyi eti yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadinlari kollarina alacaklar ve bütün bunlari kime borçlu olduklarini unutacaklar, Temuçin Keskin Kiliç


**********************************************************************************************************************************************************************************************


ANDROİTLER                 karşı pencere

BELLEK                           amenofis yazı bellek kaybı öyküsü

TANPINAR                     Adem ile havva öyküsü  pierre menard harmanlıyarak


AT (MUKADDES’İN ATI)                      **********   yazıldı

NİTOKRİS                                               **********  yazıldı

KISSA                                                      **********  yazıldı

EJDER                                                      **********  yazıldı

ANASTASIA                                            **********  yazıldı




***********************************************************************************************









ULUS FATİH
*
CAVİT MUKADDES’İN ATI


                                                                                                                                                            ‘ tüm ölülere...’                                                                
   
At bozkırın ortasında duruyordu... Sırtında bir siyanür kuşağı vardı; önündeki akıntıdan Macar suyu içiyor, Helen hendeğinden geçiyor, Kronos’un (zamanın) içinde uçarak gidiyordu. Us tanrıçası Athena, termofiller ve öteki atlar vardı yanında. Devasa bir benzeri yukarıdan onlara ‘Seni ataların döller!’ diye bağırıyordu. Electric-horseman ona binmeye çalışıyor, güneşte pırıl pırıl parlayan, otların saf oku sağrısına değiyordu. Ufuktan doğru nitrat çubuğu geliyor, yüzey gerilimi artıyor, baryonik maddeler, sarı fermiyonlar, bozonlar durmaksızın ciğerini deşiyordu...  Vaspurakan kralı I.Gagik yardım etmek istiyor, demirhindi suyu içerek güç toplarken, madenlerin kükreyişi göğü inletiyor, demir bulutların canhıraş bağırtısı sürüyordu...

At ise ağlıyor ve öleceğini biliyordu artık. Şu ovalar ve bu bozkır onun son eviydi, ölümcül bir çabayla; ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik agaci / her bahar çiçek açmayi unutma’ diye haykırmayı başardı.  Ve ‘zamanın beyaz ipliği, akşamın beyaz filleri andıran küçük yamaçları, yontuların içinden gelenler, evlerine yorgunluk taşıyanlar ve demir korunaklı bulanık avlular, bir yarasa derisi gibi gerilirdi artık beyaz karanlıkta...’ 
At düşünüyordu ki; ökaryot ve trilobit, işik bakterileri, çalişan göz ve dünya, ufuklardaki hiçlik, sonsuz ölüm, çürüyen et ve soyut ottur yaşam. Ve belki de evren tüm bunlarin yalinkat, siradan bir uzantisidir...

Nedir ki ata bakıp; mavi denizlerin Sapho’su mutluluk saçıyor ve yapılan bir şeydir şiir diyordu. Elektronik dölütle yel, terleyen balıklar, etobur kuş ve tüm kürklü şeylerin içini ısıttığını biliyordu. Horozlar, börkler ve kepenekler, Hacer-ül Esved ve Kâbe, tırıs giden atlar ve haçlar ve bambaşka ovalarda, bambaşka drenajlar ve koşumlar içinde yüzen; bambaşka rahvan atlar, ateş gözler, yel ayaklar, Yıldırımlar ve Timurlenk, çengel tırnaklar ve kaplan, sfenksler ve mekanist evrende yüzen bataklık tavukları ve kırmızı turnalar atın sırtında gezinirken; geyiklerde üzüntü verecek kadar yakınından geçiyordu...

Ve işte uzakta Rus Amerika’si görünüyordu! Gezegenin buzdan mantosu agliyor, isi degiştirgeci ve nötron akilari yani başinda yüzerken, genç bir kiz; ‘aşklarda yaşam gibi sanal olmasin!’ diye hıçkırıyordu. Ordular, gölge evrenlerle yarışıyor, sarı bir eşek otların arasından sakin geçip giderken, tüm kozmos gülüyordu... “Zaman geçer aşk kalir / ikonsu Derebey çaglari / gizençli güzellikler / düşler ötesinde / bir yürek süveydasi.  / Soylu ruh / birlik yaratan yansi o’ diye garip şarkilar söylüyordu bir trubadur...

Pervasız bir homurtuydu gizemli bellek...  Acayip tayflar, üç gözlü insan, yaprakları tüyden ağaçlar ve billur yumurta geride duruyordu. Gelecekten bir çiçekle geri dönen adam gülüyordu.  Kuyruklu yıldızlardan paraşüt ve kırmızı nötronlar denizi vardı uzakta. Sedna parıldağı, çift ağızlı balta, kıskançlığı kışkırtan boşluk, camdan ağaçlar, balık yağmurlarıyla işbirliği yaparken, karıncamsı ejderha, kutup canavarları ve Arrabalılar, su otlarıyla karşı koymaya çalışıyor, güve biçimli yalvaçla, sarı pireler hengâmede ara bulmak isterken, Sicilyalı Archimedes askere; “Noli turbane circulos meos” ‘Dairelerimi sakın bozma’ diyordu... İnsan çığlığından ölen balina, çöreklenmiş yılan, arı vızıltıları ve siyah sülfür yağmurları vardı ovada.

Sakat ve sıska bir at gibi duruyordu at!.. Simgesel tanrılar, metalimsi havlamalarla, Aperionları (sınırsız madde) üç kenarlı üçgene dönüştürürken, Yesribliler, bedenim gerçektir ama günah gerçek midir diyerek; hidrokarbonla-kurgul usu, düşünce kipleriyle-imgeler gölgesini çağırıyor,  ‘Kelt diliyle yatan sonsuz cinsiyet’ metan buzulları ve şeytansı pengueni, güneş sürüleriyle yokuşa sürerken, Higgs bozonu, Cordoba halifesi, kuğu kanı içen Moğollar ve Kansu Gavri’yle birlikte;  “evrende yalnız olduğumuz düşüncesi” atı sinirli yapıyordu...

Elektronik tapınaklar ağlıyor, elle tutulan otlar, ışık bakterileri, Hunnes ve Kunnes yıldızı gülüyor, metal-matris kompozitler,  kaya korukları ve kadın parmağı biçemli üzümler kırıtıyor;  Korece, ‘Nanın tahşinin sarahannida’ (seni seviyorum) diyen ve  diyakronik bir boyutta gezen kırmızı denizler, su akrepleri, burçak tarlaları  ve ‘şiir dokununca bozulan şeydir’ kıssasıyla avunan ermişlerle;  ‘penisinin tepesi papatya çiçeği olan sevgilim’  buz dağlarının içinde donmuş, öylece sırıtıyordu...

( Pantalassik Okyanusu’nda yüzen nilüferler, beyaz manolyalar ve bahçeler sevgilimdi benim... Pembe dudaklarında kedi tırnağı açan sümbüller ve serçeler vardı. Bir parsek ötedeki hamsterler,  korkusuz dolambaçlar ve yatağanlarla sevişirdi. Dağlarda gezen Garymantlar ve metan yığınları bizi korkutmaz!..  Sibirya denizi, Hint gırtlağıyla konuşanlar, Amsterdam faresi ve Memnon sarayı kardeşimizdi. Hüvel baki çekenler, kuş kabileleri,  Nusiybin Akademisi ve Yunan glikonikleriyle konuşur,  Ezra kantoları, ormancılar ve denizcileri dinler; theophanistler, selülöz tadındaki Magdelena,  kuyruklu Meryem, tiranlar ve tren, çimenler ve çimento için gözyaşı dökerdik. Buhara geyikleri, kaplumbağa hızındaki dandyler, İtalya ya da Almanya gibi gözle görülemeyen nesneler ilgimizi çeker,  panter avı limanından kaçırılan gülünç şeyler ve kendi yankısını arayan yed-i eminlerle eğlenir, kahkahalarla gülerdik. Ve gene de Portugallı Sufi’ye övgüler olsun ki, geceler boyu, boşlukta kavrulurmuş gibi astenik bakar ve tiksiniyorum böyle kişnemekten diye ölümserdi at...)

Kuru otların, akan ırmağın, kül rengi dağın ortasında kıpırdamaksızın duruyordu... Bronz  bir yonut gibi, mermer gibi, tunç gibi... Hayvan gibi duran bir hayvan gibi... Ve uyuyordu... Ve gözlerini yavaş yavaş açtı. Gırtlağında güneş olan insanlar vardı!.. Dağlar, ovalar, kentler, surlar, pazar yerleri, kurbağalar ve Ravennalı Dructfult’un yazgısıydı gördüğü...  Bir tümel olan ve tutulamayan hayvan Eros ki, uzak çağlardaki atalarından biriydi ve bulutların arasından artık onu seçebiliyor ve kartlaşmış kulelerin arasında, binlerce yıl arkasında, arkaik bir hayvan, vahşi bir tanrı gibi yükseliyordu atası... Ve sanki bir ikizi ve sanki salt kendisiymiş gibi belirip yükseliyordu tepede...

At başini salladi. Başina geçirilmiş saman torbasinin içinde, tanri tanecigi arpalar görürüm umariyla, torbasini havaya savuruyor, düşler görüyordu... Agzina gerçekten altinsi, sari güneş parçacigi, eliptik biçemde, minicil yumurtalar doldu. Iri, beyaz, vahşi ve Germen dişlerin arasinda, sürkozmik arpa taneleri yiyordu at... Bozkirin ortasinda yalnizdi. Bir ‘arpa tanesi’ düştü torbadan, at görküyle onun bir tanri parçacigi oldugunu gördü, uçlara dogru incelen, egri bügrü, altin sarisi, güneşten güneş; galaktik bir arpa tanecigi... Aman tanrim! Bir tanri miydi yoksa at!.. Işte tanrimsi olan kendini gördü! Ve işte kendisini yiyordu ve her şeyin kendisini yiyip bitirdigini biliyordu artik...

Görkünç bir heybetle, gözleri fal taşi gibi açilmiş yavrular görüyordu şimdide... Taylarla dolu, karincalar gibi kaynaşan ve birbirine dokunmadan, dokunamadan sonsuzca itişip tepişen, sonsuz arpa tarlalariyla dolu, her şeyin birbirini tükettigi; düşsel bir ova... At bunca zamandan sonra kendisini algilayabildigini düşünüyordu artik...
...
At ve atası, uzakta, kızıl ufuklarda el ele yükselirken, küçüleceklerine giderek büyüyor ve devasa tek bir at oluyorlardı. Bir zaman sonra; gökada biçemine, bir galaksi donuna bürünüp iç içe geçerek ve sayfaların arasında yavaş yavaş eriyip tükenerek,  yitip gittiler...
...
Karanlıkta bir çocuk paytak adımlarıyla ovanın ortasına doğru geldi ve alabildiğine tuhaf kemik yığınları gördü. Yığınlar at ölüsüne benziyordu. Çocuk kemiklere dokunmak için sonsuz bir istenç, dizginsiz bir arzuyla kıvranıyordu. Ve artık kendisinin bir çocuk değil bir adam olduğunu gördü!..  Ve atın ölüsüne dokunur dokunmaz, manyetik bir vurgunun sırtında parladığını duyunca, ne oluyor demeye kalmadan, bir burgacın, bir hortumun içinde toz olup, kemiklerle birlikte yok olup gitti. Sislerin arasında tuhaf, siyah bir gölge dışında, ova boş, bomboştu.
 ...
“Hiç kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir zaman görmez  / kendi bildiği Tanrı’yı, / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, aşklarımız, tanrılarımız, / Geçer giderler, bizim gibi...” (1) &

(1) Fernando Pessoa








************************************************************************************************************







ÜÇLÜKLER

Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları

Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor

Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu

Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayir kuşu

Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni

Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşli yokuşu

Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar

Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu

Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar

Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar



ÜÇLÜKLER

Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş

Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere

Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş

Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları

Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik

Düşerken alacalar
Mor yeşil salkimlara
Çınlar arı kuşları

Yaşli kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya

Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası

Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böcegi

Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı





ÜÇLÜKLER

Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı

Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri

Her ikindi üzeri
Karşilaşiriz onunla
Her zamanki yokuşta

Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla

Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol

Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşegi

Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dallari

‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha

Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda

Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı




**********************************************************************************************************************************************************************************************






ULUS FATİH
*
KALEMAKELAME 

Kutlu öğlede kumruların öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve sıkıntısını dağıtmak için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde oluşturduğu küçük dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana bir balık geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun ağzını kapatarak oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara doğru uçmalarına  yol açtı.
Adam gözünü karşıya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle ürpererek, loş avlunun garip hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden  korkunun verdiği cesaretle, su birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya kahve yönüne doğru koşmaya başladı. Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine benzer birinin, ters yönde koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin olanaksızlığı ve gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde, aynı sanrıyı kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır bilirdi, kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yağmurdan kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taş oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın göksel incisi yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde kaşalot biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru gelerek bir bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar denizler tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut diğerlerini silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara şimşeklerle dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç olduğu sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden yanında  kara kepenekli birinin ‘Mehdi geliyor!’ diye, hınçla bağırdığını duydu.  Bu adam köyün, us sayrısı çobanıydı.
Kararan havada, çok uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz alıcı büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam yeşili bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı yapar gibi şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti. Yıldırım yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri ortalığı kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi adam, köy imamının, bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i mekanlardan söz ettiğini anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su duvarlarını köyün çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi, ama fısıltıyla; doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları, doğuran yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama, kulağına  imamın sesine benzer seslerle garip şeyler fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve Meleye Cizire’nin şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını düşündü ve aslında yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını merak etmeye başladı.
Mahallenin arka sokağına dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının bulunduğu arsanın içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in ışığının yanıp yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor, dua, vali, kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri başka bir düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve Kifilis’in ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam öldürme arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın sürünerek yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde Kifilis’in  düşürdüğü  bir senet buldu ve senetteki imzanın kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda dağılmıştı.
Kifilis içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail, Kifilis’e yaklaşıyordu, köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu camdan dikkatle baktı, biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt gibi sözler ediyordu.  Ortada bir meclis vardı ve şiiri okuyanında kız kardeşi  olduğunu görüyordu, soluğunu güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye varmış gibi elini kaldırıp indirdi, zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün, saat, dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka bir ölçüye tutsak olduğu, vatan değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini ateşlediği o an...

Şey dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü rüyalar, kabuslar görmüştü ve Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına saplayacakken uyanmıştı.
Çocuk okula gidecekti ve beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde portre olan kalınca bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin yemeye çalışarak ayağa kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı. Arapça ve Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula giderek öğretmene okul binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup olmadığını sordu. Öğretmen tek bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.



(2)
Öğretmeni hem dinledi hem de her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki bozuk paralarla oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül kokusunu bile tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini rüzgara vermiş ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her köylünün vazgeçilmez eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde kendi benzerlerini ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir duvarın dibine sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes başkalaşıyordu da kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir çocuk yanından geçti, dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman olağanüstü bir şeyin olmadığı kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde olabilirdi, yandaki çarşının pazar yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç, tebeşir, tahta, çeşme, işkembe, kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara dalarak köyün ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli bir göl vardı orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı  bir yolak üstüydü göl. güneşi gözünün çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve şeytanlara inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı, neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor, ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir alem vardı, başka ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı, öfkeli yada ahmakçaydı, neden eşyanın  tutsağı olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan öteye gidemiyordu; yaşamı neden, neden anlayamıyordu.
Cebindeki usturayı çıkararak gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez göle bakarak, acıkan işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla gerçek yaşamdan ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye, yaşamın cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi bir şey kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü soyutlamanın bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir davranış, acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine yaklaşacak, metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı başkasına vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur sen al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep daha uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’

Ağustos ayında köye gelen cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart yada mayısta da gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de söylediğine göre daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı, siyah bir kağıtla oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu. Fidanların arasından geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup karnını doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada kalsın dı, çoktandır küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir yemek mutlulukların en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak lambası, barut, loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler, pizzalar ve körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller, papatyalar toplayıp aralarına akasya sıkıştırarak  demet demet satan bir çingene düşledi.  Sabahtan bu yana, usu mengene gibi sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse, yenilenebilseydi.

Kiremitlerin üzerinde uçan bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu, umutlandı, az ilerde  yağmurun kabarttığı mantarların doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken kuş gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf ezmesini, panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi, fistan giymeyi ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı, ağzından kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız uzaklaşırken, onun gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını ıspanağa, kalçasını lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve salınışını maydanoza benzetti.

Uzaklarda ovadaki şoseden bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla doğrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir muştu böceği diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın kıyısından dolanarak uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın ortasında  seçilmez hale gelip birden imi timi bellisiz olup, yitip gitti.



(3)
Silgi adam küçüklüğünde -onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine imlediği konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş  bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri, bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler, ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler, transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler, vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları, telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise hayalleri, deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı sözlü konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp yaşamlar.
Moteller havuzlu mudur diye sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes olacağım diye lafa karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak. dinlenme odasında spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten gelen Olimpos gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl yapmıştı hepimizde tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında; ‘Taşın toprağın altın/ Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’  yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:

ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
                                      seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi anlıyorum ki baya güzelmiş  bu yarım şiir, kim bilir o kız  nerelerdedir...
Blucini yırtık giyerdi  ve cesurdu, blöf yapmasını da çok severdi kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına, yolda en afili olanımız oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke dolaşmaktı, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını bilmez öylece yüzüne bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar sonra bir barda kaşıkla ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok gerisinde bir yaşam sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside kötüydü, ağzından kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri, otostop yaptığını söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank gibi şişmiş, paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat olmuş, ne idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem üzüleyim, yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip teokratik, monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O kızın adı Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.

Silgi adam, çocuğun okulunun  bitme saati yaklaşınca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde beklemeye başladı, uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu dağlar, yüzyıllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar, Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda buradan gelip geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski atalarını daha çok seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup, gerçekten özlenenler, bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı. Nede olsa  ötekilerin; yakın geçmişin, anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada buluşamıyorlardı. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile kalmayan bu atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut tabutları, solgun sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri seviyor olmamız belki bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve kucağı açıktır ve kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa yol açmayacak kadar ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep kalplerimizdeydiler. 


(4)
Böyle düşünüyordu silgi adam ama dağlardan doğru kucağında  Karya kartalıyla inen  Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev adımlarla tam okula doğru yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu, ceylan derisi tulumundan su içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına gelerek; kentlerinizdeki gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarınızdaki otomobiller hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuş gibi başını sallamakla yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı bir cesaretle, bu yüzyıllar ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden daha mı insanca olduğunu söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu erdenlikle sormuş gibide gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanıtı ütopyalar, geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla sayılacak kadar azdı, görece bir olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası, zamana, mekana ve levh-i mahfuza sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı, oysa giderek en iyiye doğru yol alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam tersine istemler karelerle küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi, diyesim, istemler geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler aritmetik dizide kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek var mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha  mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey bizim zamanımıza duyulan özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın tanıtıdır, insanoğlu, sizin yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki kadar ölmedi, umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin- kendine karşı artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol açmıştır.
Silgi adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki sanıyı ve gerçeği değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde yanıldığınız kesin oda şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Silgi adam şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince,  Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den, Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduğu sürece ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve oturduğu bankın üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.

Çocuğu elinde bir pasta dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı, çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı gibi açıldı ve içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla oynamayı düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda, köpüklü yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler yapan bir adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların ve düşlerin yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı bira şişesi görünce gerçekte, plastiğe geçişin  kaynağının da  yaşam olduğunu kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp eni sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı  yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu tuttular:

‘Şu uzun gecenin gecesi olsam
Sılada bir evin bacası olsam’
diyordu türkü.

Evde silgi adam zavazinga kasasını açarak  öte beriyi onardı, çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü meyvelere yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya özendiriyordu,
peçeli hanımı ev işlerini yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin hurisiymişcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu tuhaf insanın, güneşin doğup batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden hoşnut kalarak, yaşayıp gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak günün yorgunluğunu attı, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki yalnızlığı bir ölçüde azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama konuşma isteği duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak uyuklamaya çalıştı, adam kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler mırıldanıyordu, bravo diye bir söz çıktı ağzından, bankalar, bombalar, piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalıştı, onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı, pantolonunun takılan kancasını çıkarıp düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa uzandı ve uyudu. Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu, İtalyan parlamento binası önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla Barbaros’ta kendisine destek verenler arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye benzer biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına olayla ilgili yorumlar yapıyordu.








(5)
Fellini filmlerinden çıkma kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman televizyon muhabirinin kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp kahkahalar atarak her şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve frapanlıkla ortalıkta dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara yaklaşarak hermafrodit olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu, biri bütün hay huyun ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye aldırmadan onarım yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini söylüyor, patent patent diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az ilerde onu tutuklarken, göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan biteni  sessizce izliyor, şarkıcıyım, gazino arıyorum diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir sporcu mihaniki biçimde kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her gördüğüne paso gösteriyor, fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı tüm olan biteni -uçan sözü bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema yıldızı villasından el sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida saplıyor, bir palyaço, yüzünü gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan bir gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir kadın boğazından asılmış sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor, ağzından salya akan biri de peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki etlerle- herkesi yemeğe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto oranlarını anlatıyor, postacıysa olay yerinde olanlara mektuplarını veriyor, bir jandarma güruhu herkesi çembere alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği mandalinayı yiyordu. Papaklı bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaşırım, iskelede sevişirim diyerek, çikolata ısırıp, tekvando gösterileri yaparak, otobanda hız yapmayı severim diye ekliyordu.

Silgi adam uyandı, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek, sobayı usulünce söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda yeşerir, haziranda toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının olağanüstü bir beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku yayıldığını düşündü. Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu söylemişlerdi. Sonra gene yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandırıldığını, ağzına Kiler balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalıştıklarını ve bir hipopotama dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron yuvalarının içinde batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak gidiyordu, güneş silik bir noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek gittiler...
...
Büyük yazar pandantif kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok, deneme değil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu dilerse anlayabilir diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez arkasından koştukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri ant uyarınca, atılan her adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar yaklaşabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek, asla bana ulaşamayacaksın, her uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi. Yazın heveslisi  büyük bir oyuna geldiğini  anladı. Ama hiç ummadığı bir tansık gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı, dokunduğu anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye büyük yazarın sembolik dev gölgesi kalmıştı...
...
Büyük yazarın tilmizi olmaya özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından taş döşemeye düşüp  ölmüş, tabağında duran tırpana balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi adamın garip öyküsü böylece        bitti.   &


ULUS FATİH
*******************************************************************************************





























































        
           Topal Halit diye biri vardı, çok bilgili adamdı, bütün köy düşüncelerini dinler, dağarcığından yararlanır, sever sayardı.     
Bizim köyde gazeteler sabah kente inen otobüslerin, akşama doğru dönüşlerinde gelir ve gün batımında kahvelerde, sandalyede ya da taşın toprağın düzeltilerek yapıldığı sekilerin üzerinde hep birlikte okunurdu. Topal Halit bize olağanüstü gelen düşüncelerini, bir gün olsun kaleme almadı, okuduğu romanları, öyküleri, felsefi şeyleri harmanlayıp bir roman, bir öykü biçiminde satırlara dökmedi, isimsiz bir şövalye, adsız bir bilge olarak bu dünyadan gelip geçmeyi yeğledi, şimdi kimselerin bilmediği Araplar Tepesi’ndeki mezarlığında uyuyor... Rahmi adında başka biri vardı, havacılıktan atılma bir genç adam, bütün gün şarap içerdi, bir derya olduğu söylenirdi, aynı zamanda şu sonsuz yaşama derin bir muhalefeti vardı, şimdi bile ürperiyorum, cesedi; rüzgarlı bir gün, dağlara yakın bir bağevinde; onun önündeki, eskil, bir o kadar tuhaf, çıkrıklı kuyunun içinden, uçuşan yapraklar eşliğinde çıkarılmıştı... Üzüldüğüm, düşüncenin kayda geçenini, felsefe, şiir ya da roman, bunları bilip, tanıyoruz, ya yazılmayanlar, yazılmayan düşünceler, dile gelmemiş roman, şiir, önerilmemiş idealar nerede, işte onlar ne yazık ki toprağın altında, yazmaya bile hacet etmemiş, hortlak bile diyemediğimiz, kendini bile hiçlemiş Don Kişotların elinde, bilinmeyen bir yüz, görünmeyen bir dünya, sonsuz ve anlamsız bir yalnızlığa göçüp giden gerçek kahramanların dilinde toz olup, sonsuzluğa karışıp gitmeyi yeğlemişler. Lügat gibi denilir ya, bu tip insanları tanıyanlar bilir, onların bu tavırları karşısında tuhaf bir ikiyüzlülük içinde yaşayıp gittiğimiz düşüncesi bir türlü insanın peşini bırakmıyor, günün birinde karşılaşırsak giz çözülür demekten başka elden bir şey gelmiyor!.. İşte yaşama benzer gözlerle bakan yitik bir heimatlos, onlar kadar olmasa da; iyi, kötü, yalın, karma, kuru, saçma, tam bir kargaşa içinde bana şunları anlatmıştı, dilerim belleğim bir önyargıya sürüklemez, dilerim anımsadıklarımdır...

Anımsıyor musun; / Işık selindeki o göz kamaştıran geceyi, / Önceydi, çok çok önceydi, long ago? / O gece karşılaşan iki yüreği / Önceydi, çok çok önceydi, long ago? / O gece orada doğan o garip sevgiyi’.(1)  Şiir çağımızda ‘Asansörde keçi var’ demeye benzer bir etki yaratıyor artık insanlar üzerinde. Öyleyse de,‘Gündelik ve sıradan nesneleri bilinçaltının süzgecinden geçirip harmanlamak, varlık ile ölüm arasındaki zamanı yıllara ve saatlere bölmek kadar keyfi ve keyifli bir şey olabilir’ ve ‘Tanrı tüm sonlu olanların yadsınmasıysa, o zaman sonlu olanda tanrının yadsınmasıdır’ diyebiliriz. Yalnız, sevginin olmadığı yerde doğunum da (gerçeklik) yoktur. Salt bir şey seven kişi bir şeydir; hiçbir şey olmamakla hiçbir şey sevmemek özdeştir. Kişi kendini ne kadar geliştirirse o kadar çok sever, ne kadar çok severse o kadar gelişir.’ Aşık, ışıktan gelir.
Britanya’da, anamalcılığın ve kentlerin sisli, puslu havasının özellikle Eliot’un şiirini etkilediği ve İngiliz şiirinin anlamsal kaynağını oluşturduğu ileri sürülür. Sadık Yemni’nin ‘Çözücü’ adlı romanındaysa İstiklal Caddesi, Taksim Meydanı’ndaki bir uçuruma insan döken bir deli ırmak gibi betimlenir. Başlıbaşına bir öykü konusu olabilecek bir şey bu.
Hepimiz doğum tarihimizi biliriz, ama ölüm tarihimizi bilmeyiz, yaşam gariptir, zamanda doğrulan siyah bir gül gibi; ‘Yeni ortaya çıkan Varlık’la yüzleşen ilk günün güneşi sordu / “Kimsin Sen?” / Yanıt gelmedi. / Sonsuz yıllar geçti aradan. / Batı denizinin kıyılarındaki sessiz gecede, son günün güneşi sordu: / “Kimsin Sen?” / Yine yanıt gelmedi’. (2) Kadınlık nedir; ‘on ne nait pas femme; on le devient’ İnsan kadın olarak dünyaya gelmez, zamanla kadın olurmuş. Sınırsızdır kadınlık, yüreklerimizde hiperbol bir yay çizer ve gider sonsuzluğa... Güzellikte maddeye dökülmüş uyumdur denir. 
Heredot’u öyle severim ki; barışta çocuklar babalarını gömerler, savaşta ise babalar çocuklarını der. Din ruhani bir sorunsal olup, tanrı kavramının soyutluğunu hepimiz kabul ederiz, o halde tanrı var demek onu somuta indirgemek olacağından kim ki tanrı var diyordur, yalan söylüyordur. Beckett’se ‘Nokta için tanrıya şükür, biz müsrif boşboğazları sıfırı tüketmekten korudukları için’ diye söylenir. Godot’yu Beklerken’in ikinci perdesindeki tek değişiklik Pozzo’nun kör olması ve kuru ağacın bir iki yaprak açmasıdır. Godot, God, Tanrı’dan mı gelir. Kuru ağaçta çarmıhı mı anımsatır... ‘Sonsuz anın içine gömülmüş bir tanrının görünüşü gibi bir görüntü nasıl yaratılabilir’. Keynes, Wittgenstein için karısına, ‘Tanrı yeryüzüne indi, onunla 5.15 treninde karşılaştım demiş’.  Eh, Celile’de her gün tanrılar ölüyor, hayaletlere duyulan bir inanç şu teoloji...
Don Kişot’u severdim ve bahçedeki lahanalarımızın muharebe düzeninde dizildiklerini hayal ederdim. Ne ki Cervantes’in bu romanında Don Kişot’u maceraya sürükleyen aslında kendi içinde kaynaklanan dürtüler değil, zamanın en popüler şövalyelerinden Amadis’in başarılarını anlatan kitaplardır. Don Kişot’un bunları okuyup, onun gibi olmaya, onu taklide özenmesidir. Mavi yeşil karışımı kuşlar ve ‘evler karanlığa gizlenmiş birer hayvandır’ desek. Mea Culpa ne demek... Büyük İskender’in başında hekimlerin iyi edemediği, sığır boynuzu gibi bir kemik varmış. ‘Nemo me impune lacessit’ ‘kimse işime karışmaya cesaret edemez’ İngiliz yargıçların kürsüsünde yazılıymış, bir açıklama gerektirmiyor değil mi!..
Güneş yol boyu altın bir toz serper, açıkta deniz geyikleri görünür. Çürük Pantheon, ne saçma imge. Beyaz istektir. Yaşam içinden enerjinin geçtiği yüksek derecede örgütlü maddedir. İstanbul’un fethinde Konstantin, ‘Kerkoporte’ adındaki gizli kapıyı açarak kuşatmacılar üzerine hücum etmek için asker çıkarmış, nasılsa kapatmayı unutunca, bir kısım Osmanlı neferi içeri dalarak, hücum edince Rum askerleri dağılmış ve Konstantin, yalnız başına kılıç savururken Likis vadisinde aldığı iki darbeyle ölmüş, ardından İstanbul düşmüştür. Tarihin görkemi diye, insanın umarsızlığı ve zaman koridorunda hayaletler oluşturan yüzyıllara denir... Bir uzay yolculuğundaysa, Sirius’a altı yılda gidilirse, dünyada on yıl geçecektir, ayrıca tüm eşyaların yerden tavana düşmesini önlemek için aracın yarı yolda ters yöne çevrilmesi gerekir, bu uçuşu engellemez ama süreyi iki katına çıkarır. Yazmak asla göründüğü gibi kolay değildir, Ettore Scola’nın Teras’ında yazma eylemiyle sorunlar yaşayan senarist, yaratım bunalımlarının sonuncusunda, baş parmağını kalem tıraşının içine sokar... Güneş biçimli porfir yer döşemesi gibi ‘Gerçekte, ek boyutlara sahip bir uzay-zamandaki bir zar üstünde yaşıyorsak, bu zar üzerindeki kitlelerin hareketleriyle üretilen kütle çekim dalgaları diğer boyutlara ilerleyecektir. Eğer ikinci bir gölge zar varsa, kütle çekim dalgaları geri yansıyarak iki zar arasında sıkışacaktır’. Yazmak zor evet, Heinrich Heine, kadın bile dokuz ayda çocuk doğuruyor, dokuz günde kitap yazılır mı diyor. Birde düşünür dururum, Osmanlı, bir adamın adını alan başka bir imparatorluk var mıdır.
Buzdan atlarla çöller geçilince, Hz. Cebrail Bedir’de “Ukdum Hayzum” diyerek atını sağa sola koşturarak düşmanları kırbaçlamıştır. Resulullah, bedeviye, Allah’tan başka ilah olmadığını söylemiş, bedevi delilin var mı demiş, Resulullah şu ağaç diyerek ağacı yanına çağırmış, ağaç tam derenin kıyısında bulunuyormuş, yeri yara yara gelmiş ve üç kere şehadet etmiş, sonrada eski yerine dönmüş, bedevi, bende kavmime gideyim kabul ederlerse, seninle beraber olurum demiş. Kavramlar bazen nasılda yanıltıcıdır, Aztek kralı Montezuma, Hernan Cortez’i doğudan gelmesi beklenen tanrı ‘Quatzelkoatl’ sanmıştı’. Deniz gergedanları da,  soğuğu böldüm gelebilirim diyor. İmgelere bak, gölgeleri ölüm saçan yılanlar, yakup otları, minimalist elektro-rock amalgamı.
Kur’an sevin der. Geçen salı Gimpel, Yellowstone’daki Kumpar köyüne tanrı görünmüş. Entropi bozulup, gökadalar titrerse melekler yeryüzüne inermiş. Şu gerçekten ilginç, yakında devletler bir kartel gibi satışa çıkarılacak ve çok uluslu tröstler, devletleri satın alacaklar ve gene yakında e-mail devletler ortaya çıkacak, her şey sanal olacak, sevgi, açlık, savaş, barış. Arjantinli Borges, Museviler, İsevi ve Muhammedilerin yalnız bu dünyaya inandıklarını ileri sürer. Çünkü der; bu dünyadaki edimleri, doğru ve yanlışları, günah ve sevapları için öteki dünya yalnızca bir armağan olacaktır. Gerçekten bir varsayımdır bu, günahtan uzak durup, sevap işleyince cennete gideceksin, bu dünya öteki dünya için bir koşuldur artık, inanılıp, bel bağlanır mı buna, ahret yaşamının tümü, öbür dünyaların hepsi, bu dünyanın bir ödülü ya da cezası olmaktadır. En yoğun en karanlık cisimler bile ince varaklar halinde kesilirlerse saydamlaşırlar. Hiçlikten evren yaratıldığına göre boşluk korkunç bir kapasitenin ifadesidir. Aristoteles hiçlik, usun olmadığı yer dermiş. Ama bilimsel teoriler, çürütücü kanıtların yokluğunda varlığını sürdüren şeyler, illüzyon krallığı. Bacon’a göre: Eğer bir şeyin tekrarlanması, onun olasılığını artırıyorsa, daha uzun yaşayan, daha çok sabah görür. Öyleyse başka bir sabah daha görme olasılığımız, yaşadığımız her gün ile birlikte, biraz daha artar. Bu us yürütmeye göre, gerçekten öldüğüm gün, ölüm olasılığımın en az olduğu günde öleceğim demektir. Ama işte sağduyu tümevarımın bu sonuçlarını bir kenara itmemizi gerektirir. Kant evinden her gün aynı saatte çıkar, komşusu Almanlarda saatlerini ayarlarmış. Buda bir tümevarım olabilir mi... Canına kıyan Yesenin için, Mayakovski şöyle der: ‘ Şu yaşamda / en kolay iştir ölmek / Asıl güç olan / yepyeni bir yaşama başlamak’.
Mavi boynuzlu sığır var mıdır, belki Çelebi’nin Cihannüması’ndadır. Belki de üç damla kan öldürülmüş bir kediden, bir kanaryadan ve belki de yetim malı gibi  bir kumrunun boğazından gelmektedir. Uzaklarda denizin içine doğru dağ büyüklüğünde gri bir kurt dalmaktadır. Metal bir meyveyi kemiren minotaur, Macar üzümünün kolları arasında uykudadır. Rus ceketi giyen kadın şövalye, ona aşkını haykırmaktadır, bu tip metinler için ne düşünmek gerekir. Doğu mistisizmi yaşar, batı onu yaratır. Actium savaşında karşı karşıya gelen Octavianus ve Antonius, Jül Sezar’a Velletri Tefecisi derdi. Avgustus barbarlara karşı yufka yürekliydi belki, ama bir Romalının doğal olan para hırsının ateşten çemberiyle sarılıydı, siyah fulya koklardı, bir leopar gibi, kemerlerin altında kızıl aşka, acımasızlığa ve avını parçalamanın ateşli zevkine, taze geyik kokusuyla yüklü yele özlem duyduğunu söylerdi. Zaman onu ve İsa’yı gören son gözlerinde kapandığı günü tanıdı. Oklar Thermoplai’de güneşin ışığını nasıl kesmişse, yıldız gemileri, zamanı yenmek ve İsa’yı yıldızların gecesine gömmek için kutsal kompütürle çatışma içindeydi, ekrandaki ise eski bir Romalı yada Hintli bir ermiş gibi duruyordu.
Artık unuttuğumuz bir şey var; boşluk sıkıştı ve madde oluştu, Oturan Boğa ne der; bir madde olan yeryüzü halkım için kutsaldır, parıldayan çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanın sesi, her ağaçsız bozkır, vızıldayan böcek, halkımın düşüncesinde ve deneyiminde kutsaldır. Ağacın içinde yükselen özsu, bizlerin anılarını içinde taşır. Toprağın parçasıyız, oda bizim parçamız, koku saçan çiçekler, geyikler, at ve kartal kardeşlerimizdir. Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar, vadi ve insanın vücudu hep aynı aileye ait. Manitu, bir gölün üstünde rüzgarın şarkısını  sever, yağmur ile yıkanan o rüzgarın kokusunu da...  Çamların salınışı, durgun hava çok değerlidir, hayvan onu soluyor, ağaç, insan, her şey. Atlas bizi korur mu? İnsan artık nükleer hayvan. 
Bütün peygamberler şairdir, bilinen ilk şiir antolojisini, İsa’dan önce I. yüzyılda, yaşlılığını Ege’nin Kos adasında geçiren Yunanlı ozan Meleagros derlemiş, her yazarı çiçeğe benzeten tanıtıcı bir şiirle başlarmış bölümler, bu nedenle adı ‘Stehhanos’ ‘Güldeste’ adını almış. Zaman İsa’dan önce I. Yüzyıl. Fareler kusmaz, yılanlar duymaz, zürafalar yüzemezmiş. İstakozun kanı mavi, develer üç kaşlı, filler zıplayamazmış. Drakula yemek yemez, aynada görüntüsü, yolda gölgesi yokmuş, yarasaya dönüşür, duman haline gelip, incecik bir yarıktan geçebilirmiş!
Sartre’a göre varoluşçuluk, insanda, özden önce gelir, ama Weil’e göre o bir bunalım, Mounier’ye göre bir umutsuzluk, Hamelin’e göre kötümserlik, Wahl’e göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’a göre idealizm, Benda’ya göre usdışılık,, Foulque’ye göre saçmalıktır. İnsanın görecelilik kuramı bu mu yoksa diyesi geliyor. ‘Çıkış özdeğiyle varış nesnesi arasında hiçbir töz ilişkisi algılanmaz olunca, çelişki en son noktasına ulaşır; iskambil yapımcısında, oyun kağıtları bir boşluktan, kartonun deliğinden doğar; yapay çiçekçinin atölyesinde, hiçbir şeyin çiçeği anımsatmaması bir yana, burada sürdürülen işlemler de sürekli olarak çiçek düşüncesine ters düşer; zımbayla delmeler, çekiç vuruşları, kesmeler;bu güç deneyimleriyle dağlalesinin ya da düğün çiçeğinin çiçeklenişinin bağıntısı ne? Bir insansal bağıntı, insanın hiçten her şeyi çıkarabilen güçlü ediminin bağıntısı. Düşcül alışkıların, sorgun yöneyleri. Tümceler ya da dilegetiriş bazen aldatıcıdır...
...
Anımsadıklarım bunlar. Bu onu yansıtmak değil, onun bende yansıması sayılır, onun kılayım derken, bozup dağıtmış olabilirim, o bunu anlar, iki kişi konuşurken bile altı kişi konuşuyor zaten derdi. Ondan çıkarsadıklarım gerçekten bitti. O ise konuşmalarımızdan birinde, bittiyse de şöyle tamamlayayım demişti: ‘Söylediklerimi yeniden düşündüğüm zaman, sağırları kıskanırım’.

(1) Catherine Clement
(2) R. Tagore









KIRIK TABLET
(Şiir)

Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa’nın Linear Algebra’sından, Apollonius’un konik kesitlerine, El Haitam ve El Cebr’ini yazan Ömer Hayyam görünüyor. Sıvı demir, Selçuklu bir gürz ve üşüyen Karya kuşu höyük içinden bana bakıyor. Meşhed’e giden hacılar ve develer  toz bulutunun içinde. Savrulan bir Nişabur’da Hayyam’ın mezarına tükürmek için Hayyam uyanıyor ve bana mezarım Belh’te mi diye soruyor. Rübailer sillogizmler halinde akıyor içime ve mantık.
Denizlerin nautilusu ve altın oran, tuhaf mimari ve işte Pisalı Fibonacci. LSLLSLSLLSLL. Arı ve tavşan ve her şeyden daha kötü kokan çürümüş leylak. Bir pankreas içim, kardiya ve yaş yapraklar üzerinde gezen su sevisi nergis.

Gece. Güneş ve ay elektron uykusuna yattı. Ant verdiler uyuyanlar ve yüzünün revnakı kaçtı yağışlarla besili ırmaktan. Tonkünstler Orkestrası 9. Senfoniyi çalıyor. Marx gözyaşları içinde ‘Corruptio optimi pessima’ (aldatıcı iyimserlik gerçek kötümserlik) heceliyor.
Karanlıkların atası uçak. Pistte sorun çıkarmadan uzun süre taksi yaptı. Güney cephesindeki rift kuşağına sokuluyor askerler.
Vikingler İstanbul’a Miklagard der. Elizabeth, Novum Organum kuru ve can sıkıcı. Sylvia’da can sıkıcı. Bulutlarda taksi yaptı.

Allahın gölgesi üzerimize olsun.

Meholalı Barzillahoğlu Adriel’e beş çocuk veren Saul kızı Mikal adına. Aygır ve kısrak bilir ki, taşıllar ve Velpecule (Tilkicik yıldızları) gündüzde parlıyordur.

Kendisinden eşit uzaklıkta, nitelik ve nicelik bakımından eşit iki ot yığını arasında kalan eşek, hangisini yiyeceğine nasıl karar verecek. İstenç özgürse açlıktan ölecektir. İstenç özgürse. Buridan’ın eşeği!. Safevi  Hatayi ki İsmail. Yakup’un düşünü görür.

Yaşlandım ve Pluton karesine girdim, canıma kıymayı düşünüyorum, orakl sorusu, Kinzalı adamına, Kadeş krallığı geldiniz der.
Babam tanrı olunca (ölünce) tahta kardeşim Arnuvanda geçti. Pekiştirmek için inanır, inandığımız için yanılırız.
Bebeklerdeki Moro refleksi, her şeyi iten ve dış dünyanın gerçekliğini kanıtlayacağım diye her önüne gelene elini kolunu gösteren George Moore’un ölümü de kendi elinden oldu.
1919 yazı çok sıcak, hele sabahın erken saatlerinde yapacak hiç bir işimiz olmuyor, güneş doğar doğmaz, çoğu zaman papaz okulunun damına çıkıyor, güneşte ısınmak için boylu boyunca uzanıyor ya da Ludwigstrasse’de yaşamın uyanışını gözlemek için damın kenarına oturuyorum, yanıma Platon’un bir kitabını almayı düşündüm, başka şeylere kayma isteği, Yunanca ve Timaios’u okumaya zorladı beni.

Atomları gösteren o ünlü gravürü yapan ressam, bunu yapmadan önce Platon’u okusaydı çok iyi olurdu dedim.

Aynı tarihte, 1919’da, başı dertte olan Türklerin önderi Samsun’a çıkarak Kurtuluş’u arıyordu, bir savaşı... Biz neyiz, onlar ne...
Zamanın göreceliliğine iyi bir örnektir bu.
Sonra tanrım dedim oldu mu? Keops piramidini ve Giza platosunu seçmişti. İkindi güneşi gibi. Sözcükler taşçıklarım. Prosodisi çok iyi onun. Deniz leoparı gibi izi belli, yaban armudunun kovuğunda uyuyacak kadar sakin ve dingin.

Küba’nın yemyeşil latifundiyalarından, zarif dansçılarıyla tanışmaya,  Ancor’un gizemli tapınaklarından, Sakkara’daki aşınmış mastabanın kumlu katmanlarına her yeri gezdi dolaştı. Merkür geçişi, Venüs Sümbülü, Uranus Keçisi oldu.
Batı Hun imparatoru Attila’ya gönderilen elçi Priskos ve Klikyalı Zemarkos’un Göktürkler’e elçi olarak gönderildiğinde yazdıkları ve Hoca Gıyasüddin  Nakkaş’ın Acaibül Letaif adlı yapıtı Türk gezi türünün en eski örneklerindendir.

Silezya sürahisi, kozalak, Lutzen savaşında ölen Kralımız Gustav ve Sadalmelek gibi.
Paris yakınlarında, Arlington’da  bir mezar taşı; Burada / İki ninenin yanında iki kız torunu / İki kocanın yanında iki karısı / İki babanın yanında iki kızı / İki ananın yanında iki oğlu / İki bakirenin yanında iki anası / İki kız kardeş yanında iki erkek kardeş / Yatıyor ama topu topu altı kişi gömülü / Hepsi de meşru doğmuş, hiçbiri fücur işlememiş / Bilin bakalım bu nasıl olur”.   
Hatem Tai bilir.
Tereza adında bir Lehlidir. Bir kaç kuşağı boğabilecek kadar derin gölcükler var, düşünde nalın giymiş Arapların, semiz kara atların, helezoni adamların, saltık karanlık ve çocuk İsa’nın hafakanları bastı. Pisa deneyleri önemli. Galilei’nin Aristotelesçiliğe karşı olduğunu açıkca dile getirdiği, skolastiğe halk önündeki saldırısını başlattığı andır bu.
 Libra, iye kemiği, Lepus, Oğul Davut, metal taytlar, Volans, Pisces, Serpens ve Caput ile Dimetoka’da kumpanyadan dönen Shakespeare yanan Reischtag’a bakıyor. Kin gibi tohumlarınızla düşman olacak, onun topuğuna saldıracaksın.
Klossowski’nin (Baphomet) romanı Nietzsche’nin sonsuz dönüş kuramından yola çıkarak, bedenlerinden ayrılan ruhların soluk halinde varoluşlarını sürdürmelerini ve bu solukların içine girecekleri bedenleri arayışlarını anlatır.
Pelagonik asit. Buda herhalde Devonyen devir asidi olmalı. Kadının yüzü kalp şeklinde ve kemikli.
Kambur Rigoletto, Mantua Dükü’nden kız kardeşini kurtarabilir mi,
Çek köyünde Nazilerle işbirliği yapan ‘oportünist Sekal’ın ölümü hak etmeli mi, Hector Berlioz ve Dvorak parçaları söylemeli mi


Soğdça, Beluci ve Avesta dilini iyi bilirdim, deniz ifritlerini, ‘Araba Camı Yıkayıcılarının Baladı’nı,
Koçi Bey’in Risale’sini
R.Paşa’nın mal varlığı, Anemas zindanına doldursan sığmaz, Binyediyüz köle, ikibindokuzyüz savaş atı, binyüzaltı deve, yediyüzbin sikke-i hasene, beşbin dikilmiş kaftan ve urba, binyüz adet üsküf, altıyüz gümüş eyer, beşyüz altın eyer, binbeşyüz gümüş at başlığı ve yüzotuz çift altın üzengi, ayrıca kalıp altın, nakit altın ve gümüşle karışık altın, gümüş eşya ve mücevherat ve ziynet.
“Ben bir hırsızım ve bu da yaptıklarım, / Toledo’daki bu antika kitapların odasında / ölü profesörlerin yapıtlarını karıştırıyorum,  / onların kutularını inceliyorum. / İş şuna geliyor; sağlam bir kutu; / içinde de son dekanın küllüğü, kisvesi, / mührü, piposu, / golf kupası ve sigara keseceği. Amin.” (1)                        

Bağdatlı Cüneyt, Sana Çölü’nde gezerken kocaman bir köpek görür. Vaktiyle av peşinde yelden hızlı koşan köpeğin dişleri dökülmüş, tüyleri kırçıllaşmış, bedeni miskinleşmişti; eskiden bıldırcınları sektirmeyen, tavşana kanat açtırmayan, tilkiye soluk aldırmayan av köpeği, yerinden kımıldayamıyordu, Cüneyt hayvana bir lokma ekmek verdikten sonra dedi: Köpek! Yarına hangimiz çıkar bilinmez ama sen benden iyisin. Hayvanda dile gelip sordu, Neden? Cüneyt dedi ki; Bugünden yarına imanımın ayağı kayarda tökezlersem doğru cehenneme gideceğim, oysa senin başında böyle bir bela yok.
Köpeklerde ahret anlayışı yok mudur...



Bir kadının ‘Ben en güzelim’ demesi gerçeği ne kadar yansıtırsa, bir belitsel sistemin ‘Ben tutarlıyım’ demesi de gerçeği o kadar yansıtır. Söz konusu kadının en güzel olduğuna kendisi değil, başkası karar vermelidir. Ama o başkası, evrensel estetik değerlere sahip olmayabilir. Dolayısıyla onun kararının doğruluğuna gene bir başkası karar vermelidir. O bir başkasının kararının doğruluğuna, gene bir başkası karar vermelidir. Bu sonsuza dek yineleneceğinden, söz konusu kadının en güzel olduğuna karar verilemez.
Prensesin göğüs uçları sertleşmiş, minyatür bir et kulesine dönmüştü, fallik bıçak girip çıkıyor, vajinal ve klitoral orgazmı ilk kez duyumsuyor, gözyaşlarını tutamıyordu, durup gökyüzünün ötesine baktı ki orada da görebildiği gene yalnızca gökyüzü idi, mırıldanarak ‘carpe diem’dedi.  Leylakların altında gezinen ruhlar gibi. Hades görünmeyen demekmiş. Lerna bataklığı. Nemea aslanı. Pallas kız demek. Sihirli bir tolga onu görünmez yapardı.. Odise onikibin dize demekmiş. Herkül dünyanın batı ucundaki tanrı bahçelerinden Hesperidlerin altın elmalarını çalıp getirdi, ona bu işte  Atlas yardım etti. İnek gözlü Hera. Kamçılanan kız çocukları. Bach hep ölümsüz kalacak, fa majör prelüdü hep var olacak, çünkü prelüdü  Voyager uzay sondasıyla uzak dünyalara doğru yol alıyor. Macaristan suyu (parfüm) sürdü. Beni Kaynuka  savaşı yahudi ve müslümanlar arasında geçmiştir.




BURADA KALDIK OLMAZ BÖYLE İŞİ UZUN






1300’de Karakurum’dan  yola çıkan, Moğol ve Tatarlar, Çuçi Han komutasında Rusya yani Kıpçak steplerine giderken, bir kol kuzeyden Alaska’ya, oradan da Amerika’ya geçip, Siyu ve Apaçi kızılderililerine dönüşen kabileleri oluşturmuş. Son Mohikan Katerina II ise sıcak denizlere açılmak için Boğazlar’ı ve Ege Denizi’ni ele geçirmek zorundaymış. Çeşme’de yaşanan kanlı savaş, Kont Orlov’un isteği üzerine Rus bir ressam tarafından resmedildi. Ressamın gravürü daha gerçekçi yapabilmesi için Kont Orlov, St Petersburg kıyılarında Rus kalyonlarıyla özel olarak savaş gösterisinde bulundu.
Çirişli elleriyle görünümü ürkütücüydü. Offili’nin  fil gaitası üzerine yerleştirdiği ‘Kara Meryem’ tablosunun kopardığı gürültü gibi. Puhu, kuduzumsu, kavranası ve kireç ocağında kımılayan cenin, birlikte Moğolistan kırlarına baktılar. Bir ara bir çığlık ve yüksek bir suya çarpma sesi duydu, ileride bir yerlerde bulunan göle bir kuş konmuştu, kapının önünden geçip dükkanın vitrinine bakmak için iki blok öteye yürürken parktaki ördeklerden biri onu acımasızca yuhaladı. Vitrinin camında Mart kırağısının buzdan çiçekleri açmaya başlamıştı. Tüm sorunlara tepeden bakan kolonadlı tapınaklarını tavaf ediyorlar. Mağara ve mağazaya aynı anda giriyorlardı.
‘Yaşamak öldüğünü görmektir, / Yaşlanmak budur işte’ (2)
Kraliçe Elizabeth II, yeryüzünde bir ağaca prenses olarak tırmanıp kraliçe olarak aşağı inen tek kadın, tırmandığı ağaç Kenya’da bir incir ağacıydı, üzerinde adı Treetops olan bir ağaç ev vardı, 5 Şubat 1952 gecesini o evde geçirdi, şafakta prenses aşağı inip hayvanları filme çekti ve güneşin doğuşunu izlemek için yine ağaca tırmandı, aşağı indiğinde artık kraliçe olduğunu öğrendi. Baktria ve deniz leoparı. İlerde bütün insanlar şehirlerde toplanacak.. Bağdat’ta Eltâk kapısında. Bütün taş ve demir sanayii baş parmağın, felsefe ve edebiyat gibi boş hünerlerde anlağın becerdiği yapıtlardır. Tansıyan su aynanın külsü rengi içinde, yaşlı kemikli kolları ölümle sevişiyordu, uyuşuk bir hava vardı. Turing: Günün birinde hanımlar bilgisayarlarıyla birlikte yürüyüşe çıkarak birbirlerine o sabah bilgisayarlarının ne gülünç şeyler söylediğini anlatacaklar dediyse de 7 Haziran 1954’de siyanüre batırılmış bir elma yiyerek yaşamına son verdi, 41 yaşındaydı. Bu gün yazıp okurken, geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina gibi uyuyamadım. Serçe yağmurları, kır çiçekleri ve kırların sessizliğinden uzaktaydım... Atım (hayvan) yelesini sallayarak güneşe doğru yüksek sesle kişnedi. Organist orgu flajoler ve diğer hafif seslerle çalıyordu ve ilerdeki meşenin budak deliğinin yanında bir baykuş duruyordu. Su çölünün üzerinde yayılan geceye bakıyorduk, demirle öpülmek ya da demir bir öpücükle, ay adayı doğudan aydınlatınca, orada, denizde boğulmuş bir kaç beyaz koyun iskeletiyle, oraya nasıl gittiği bir türlü anlaşılmayan bir at iskeleti gördük. Kuşun cam güzeli gibi bir göğsü vardı. Atın Araplarca beğenildiği gibi yüzünün etsiz olduğunu gördü. Yüzünde bir çift ateşli sarı göz vardı ve bakıyordu, yamaç serçeleri eşlik ediyor, tozlu yoldan arabalar gelip geçiyordu, yandaki keçi yolunu sönük bir ay aydınlatıyordu. Kanopus gezegeninin de bir ayı var ve ne yaparsanız yapın orada suyu kaynatamazsınız. Gufran ve mağfiret günleri geldi Züleyha hala Potifarlara mı zorunlu dedi. Ukaz panayırında ‘yaklaşıyor, yaklaşmakta olan!..’ diyordu Kus b. Saide. Sesi ıssız düzlükte yankırdı. İbriklerden su içer, hacıları getiren atların inlemeden, kişneyerek gelmelerine üzülür, Mavera’dan ses duyarlar ve Fussilet:34 ne söyler ne anlatır derlerdi. Ölüleri kör kuyulara atar, üzerini örten biteylerle bir zamanın direyi sarışır toprak olurdu. Ki zürefa bahsindedir: Bu hayvanın başı ile ayakları deveye benzer ve boynuzu öküze benzer, derisi kaplana benzer, kuyruğu geyiğe benzer. Bu hayvanın yapısının böyle çeşitli oluşunun nedeni; bir yaban öküzü bir Habeş devesi ile evlenir. Bu evlilikten bir hayvan doğar ve hayvanda geyikle evlenir ve bu evlilikten zürefa doğar. Geyik bahsindedir. Geyik hayvanlar içinde insandan en çok kaçanıdır. Bu geyik iki türlü olmaktadır, birisi doğru geyik, diğeri ise misk geyiğidir. Bu misk geyiği daha fazla Hindistan’da bulunur. Göbeğinde kan olur ve taşların üzerine akıp misk olurlar. Ama bir düve bile zulüm, zındıklık ve sapıklık bilmez. Ama insan bilir, yalancı peygamber Gulam (Ahmet) Kadiyani vardır ve emr-i maruf ve nehy-i münker yapılır. Daniel, Kaldeli büyücüler sayesinde iyi bir düş yorumcusudur. Aristofanes’in pazularını o kadar övdüğü Mısırlı hamallar bile böyle miydi, ne dedin deyince ‘Tanto monta, monta tanto İsabel como Fernando’ dedi. Taht üzerinde eşit haklara sahip olmak gibi. O insanı yalnız öldürmekle kalmamış değerli suyunu akıtarak, kanallarını boşaltmış kurutmuşlardı. O ara Hz. Peygamberin Ravzasının yemyeşil kubbesi göründü. Bakara 246’da komutan Talut içinde Melik ifadesi kullanılmıştı. Palanga ve Arşimet vidası.
I.Murat bir anlaşmaya avucunu mürekkebe bulayıp ‘pençesini’ vurarak onayladığı, tuğranın da bundan alınan ilhamla düşünüldüğünü söylerdi. Temeşvar, Şerezöl, Aps ve Gulet’in hükümdarı Osmanlı. Medine, daha önceleri Yesrib’di. Tulonoğulları vardı. Kezzap çok yalancı demekti. Selanik dönmesi ve Kuba’ya yerleşense Ömer’dir.
Açıklamasıdır, ‘Sanat tıpkı bir ırmak gibi ya da bir aşk gibi kapılıp gidilen ama daha en başında yolundaki nakısaların kuşkusunu gizli bir tohum gibi yüreğinde taşıyan bir ergenleşme büyüsüdür.’ Halid bin Velid’in Ecnadeyn’de bozguna uğrattığı Bizans ordusundan arta kalanlar Ürdün yakınlarında Fihl’de toplandılar. Müslimler başkumandanlıktan alınarak bir savaş birliğinin başına getirilen Halid bin Velid’in kumandasında bunları izleyerek Beysan geçidini aştılar ve Fihl’de Bizans ordusunu tekrar yenerek Dimaşk’a çekilmek zorunda bıraktılar. Aynı zamanda kuzeyde bulunan Hims üstüne de başarılı bir baskın yapıldı. Halid ilerlemesini sürdürerek Kinnesrin’i aldı ve karargah durumuna getirdi. Şurahbil Beysan ve Ürdün’ün fethini tamamladı. İran kumandanı Behmen, Nersi ve Calinus yenilgiye uğradı. Bu sırada Behmen yeni bir orduyla Fırat yakınında konakladı. Mer İran’a gidecek orduya Bad bin Ebi Vakkas’ı başkumandan olarak tayin etti. Sad ordu ile Kadisiye’ye geldi. Burada büyük bir meydan savaşı oldu. İran ordusu başkumandanı Rüstem öldürüldü. İranlıların yüzyıllar boyunca düşman eline geçmeyen bayrakları Derefsi Gavyan ellerine geçti.. Küfe ve Basra kuruldu.ve sonra Halife Ömer’in emriyle Mısır’da Fustat şehrini kuran Amr ibn ül As yakınlarından Ukbe bin Nafi el Fahri’yi Kuzey Afrika’nın fethiyle görevlendirdi. Ve dedim ki:
‘Sonsuza dek yatabilen ölü değildir / Ve tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir.’ (3)
Dağın doruğundan aşağıda kalan gökyüzüne baktım. Gökyüzü dölü yada göklerin döllediği, kirli köpüklerle yüzen şeytani kalyonlar gibi, kambur gökyüzü, uzak zamanların sisleri arasında zardan kanatlarla uçup uzaklara kaçan güneş gibi karanlıkta koyu elle tutulur gibiydi. İşte ki gökyüzünde hafif bir tan belirtisi vardı ve Hz. Muhammet ifritten hiç hoşlanmazdı. Kara kedim, kanatlı bir Mısır tanrısı gibi yanımdan kayıp gitti. Yaşamını Çin dağlarının ölümsüz önderine borçluydu. Sönük ayda can çekişen sarı akrep gibi. Aynaya bakınca ölen insanlar ülkesinde yaşlı birini bulamazdınız, bir kirpik bile yaratmayan bu insana gönül Kabe’si verilir miydi. Tağutlarla canciğer muhabbet içinde geçinip giden dindar müselmanlar vardı. ‘Men lâ yerham, lâ yürham’ Acımayana acınmaz.. Gök çiçeği, ten çiçeği vardır. Ay sarısı, sarıcıl. Cebrail’in altıyüz kanadı vardır, ikisini hiç açmamıştır. Onları ancak Kadir Gecesi’nde açar. Kadir gecesi geldiği zaman Allah (c.c) Cebrail’e emreder. Süvari meleklerle yeryüzüne inerler. Elinde yeşil bir bayrak vardır, onu Kabe’nin damına dikerler. Can alıcı güzelliğin monarklığı, is yapan telaş, hiçsellik ve ulumalar ve ‘Sağapo / Yeti ise esa’  ‘Seni seviyorum / Çünkü sen sensin’ derdi. Derdi çünkü;
La ilahe illa Ente / Subhaneke İnni / Kuntû minez zalimin.
İslam donanması ve ordular kısa sürede, Hint’de İndüs kıyısında, Çin’de Kanton limanında ve Büyük Yunanistan’daki Napoli’de görüldü. Çünkü oruçlunun kuruyan dudakları, kıyamette iki gözünün arasında nur olacaktır. O, Kur’an’da yer alan çok soyut ve çok genel postülaları ile ilim gerçeklerine feyz veren İlm-i Ledün’dür. Ve günde onüç defa Rabbena Âtina duası okur. Hz. Peygamber İbn Revaha’yı zekat toplamak üzere Hayber’e gönderdi dedi. (Cassas, Ahkamu’l Kur’an, 1.507-508). Üzgü, kör yılan Tiber kırları, sönük ay, öğle sıcağında kısık sesiyle öten kuşlar. Çınlayan ova, Muhammedî bir neşe yayıyordu.
Muhammed’in Züheyr’in oğlu şair Kâab’a  verdiği hırka gibi, değerliydi. Yusuf’un gömleğinin kokusunu Mısır’dan duyan Yakup, Kenan kuyusundayken onu nasıl göremezdi. Dervişlerden biri öyle yoksuldu ki evi Medine’nin iki kara taşlığı arasındaydı. Yusuf sonra Mısır’a sultan olmuştu. Çöle kurularak deniz yolunu gözleyen sfenksin gücü, minotaur böğürtüsü, deşilen sol böğrü. Ebu Davut’un Sünen’inde, Beyhaki’nin Sünen-i Kebir’inde, Hakim’in Müstedrek’inde, Ümmi Varaka’nın ev halkından söz edilir. Örülü saçları ay ışığında kuş kanadı gibi parlar, sütunların devrilen gölgeleri arasında şahin başlı kanatlı adamlar, kara mermerden iri kediler bir görünür bir kaybolur sonra leylak büklümleri arasından kokular yayılırdı. Yaşamını iç içe yer alan sonsuz sayısız biçemde iç içe yer alan sonsuz sayıda dairenin birbirinin içinde yer alan sonsuz sayıda dairenin, birbirine olan göreliliği üzerine şaşırtıcı araştırmalar yapmaya adamıştı. Sonsuz sayıda iç içe yer alan sonsuz sayıda dairenin birbirine  göre olan sonsuz göreceliliği üzerine birbirine olan sonsuz sayıdaki konumunun birbiriyle oluşturduğu sonsuz görecelilik üzerine şaşırtıcı bulgular elde etmeye adamıştı (Dizgi hatası). Düğünler, toyraklar, monarklar, suda yankıyan öz, Ficar savaşı ve Muhammet, çiğle kaplanmış otlar gibiydi. Pakistan’da Hunzalar bölgesi insanları uzun yaşarmış, Jules Verne’in Keraban adlı öyküsünde Osmanlı zamanında Avrupa yakasından Üsküdar’a geçmeyen biri, devletin yüklü bir vergi istediğini görünce, inat bu ya bütün karadeniz kıyısını dolaşarak üç yılda Üsküdar’a geçmiş, Bulgaristan, Romanya. Rusya, Kafkasya'yı dolaşarak, işte buna Keraban taktiği denir. İrani bir adam karşıma çıktı, can çekişen köstebek ve tavşanları göstererek, iğdeler de ağlar, hayvanlarda öldürülür dedi. Öküz başlı minotaursa, Latince ‘Risus abundat in ore stultorum’ Gülmek aptalların ayrıcalığıdır dedi. Matematikçi Apollonius'un Konika adlı kitabı, Amarna krallarından Ay arlı firavun der ki, sanki Uhuru (Klimanjora) zirvesine çıkmış gibi sevindi, Zişan Efendi çağırmış gibi koştu, ki insan zamandır dedi. Ve Obsessif  kompulsif krizler, karanlık bir hırs, Seram adasının Masohi kenti, Aceh eyaleti, Halmahera adası, O affeden, çok sevendir (Büruc14) . Ebu Hureyre kedi dostu idi, birgün kedinin biri giysisinin üzerinde uyuyakaldığından, onu uyandırmamak için giysisini kestiği söylenir.. İsa isi çamurdan kuş yapıp uçurmuş, anadan kör doğanların gözlerini açmış, gökten sofra indirmiş, mezardaki ölüleri diriltmiştir. Din kardeşlerimiz Uhud harbinde şehit düşünce Allah-ü Teala onların ruhlarını yeşil kuşlar halinde yarattığı bir takım şekillere koydu. Şimdi onlar cennet ırmaklarına varıp sulanırlar, cennet meyvelerinden yerler. Arşın gölgesinde asılı altın kandillere konup rahat ederler. .
O ara uzayda parçacıkların tanrısı olan Higgs parçacığını bulduk, gökteki Kış Üçgeni’ne benziyordu. Aracımız  1.4 güneş kütlesi olan Chandrasekhar sınırı aşılınca patlayan kütleler gibi patlayıverdi. Kütle olmasaydı evren içinde parçacıkların ışık hızıyla sağa sola uçuştuğu delicesine çalkantılı bir denizi andırırdı. Piramitsi, üçgensi, prizmatik biçemler uzanıyordu önümüzde. Üçgensi yeşillik, piramitsi örüntüler, prizmatik, konik nesneler, şeyler devasaydı ayrıca. Çamların altında küçük bir kuş ürküp kaçmıştı. Alevler aç gözlülükle bedenini yalıyordu. Yeni açan ceviz yapraklarına baktı, ne buruk ne esimli bir kokuydu...
Ölümseyen bakışlarla, dizginlenemeyen, gem vurulamayan duygularda var mıdır dedi, kül sesli insanların yurduna gelmiştik. Resul-i Kibriya uzakta duruyordu. Talut’un yasak sudan içmeyen erleri vardı, tüfekyan ve silahşöranlarla savaşıyorduk, biri Emirdağ Lahikası’nın kırkikinci sayfasındaki gibi savaşın diye bağırdı, tepede bir kadın usdışı bir erotizm görüntüsüyle dans ediyordu. Savaşanların geride kalan küçücük çocukları, anasız babasız ölüp, boşluğa karışıyorlardı, yanımdaki cenkçi onlar boşlukta sönük yıldızların olduğu yerdedir biz göremeyiz, orada küçük kuşlar gibi kolları açık uçuyorlar ve sonsuz bir düşte gibi uyuyorlar dedi. Ve sonsuza dek bizimle kalacak tek şeydir ölüm dedi. Bu sıra Annabalı bir yiğit öne çıkarak haykırdı bizde arkasından silsilelerle atladık.
Bir keçi damının içinde uyandım, başımda duran köylü bir dağ gezintisine var mısın dedi. Prizmatik, piramitsi örüntünün ardındaki yeşillikte, külsü düzlükte, kül sesli adamla, bir plazmanın içinde, bir atın dizginleri elimde, üçgensi örüntü uzakta, konuşuyorduk. Gravürdeki dişi domuz bir çocuk öldürmüştü ve 1386’da Falais’te asıldı. Bir adamı öldüren at 1389’da Dijon’da asıldı. Bir batında doğurduğu yedi yavruyu beslemekte olan başka bir domuzda Savingy’de bir çocuğu öldürdüğü için idama mahkum edilmiş, ama domuz yavruları suç ortaklıklarının kanıtı olmadığı gerekçesiyle suçsuz sayılmışlardı. İris çiçeği gibi, bir Çin atlısı geldi, Paul Celan’ın Ölüm Oluğu’ndan söz ettiler, müjdeleyen, muştulayan şeyler söylediler. Köye gelen kör hasırcılar gibi, deniz ifriti, ya da piramitsi dingin yeşilliklerin, kül sesli prizmatik örüntülerin bağ evi gibi.  Barış için sorguç ve öküz kuyruğu sallarlardı. İmparator ırmağı geçip batı yönüne gitti, Atlarını Hua dağının eteklerine bıraktı ve bir daha binmedi. İnekler çam ormanlarının boş sahalarına dağıldı, bir daha kullanılmadı. Arabalar ve zırhlı giysiler kana bulaşmıştı, yeraltı odalarında saklandı, bir daha kullanılmadı, kalkan ve mızraklar kaplan derisi ile sarıldı. Önderler derebeyi olarak atandılar. Silahlar kılıflarına kondu. Bundan sonra tüm yeryüzü Wu Wang’ın silah kullanmayacağını  ve asla savaşmayacağını öğrendi.  Ekinlere bit ve kırmızı örümcek kenesi dadandı. Taftazan’da dünyaya gelen Sa’d gibi. Can çekişen, çiğli, çirişli otlar gibi. Galile, Taberiye gölü, Kızılağaç ormanlarında küçük çulluk ve domuz avlardık. İran-Turan, Kayrakan dağında, Gobi balığıyla, kör karidesin  ortak yaşarlığı gibi dosttular, yılan gözü gibi parlıyordu göl, güneşe bakabilen tek kuş kartaldı. Ağaç perileri vardı. Dudakların dişi bir keçi kanının akmış olduğu nazik ezik çiçeklerdir. Kaplanların sevdiği yatağına aldığı kadınlar, at irisi ve arı gövdeliydi. Orada tanrı sol topuğu üzerine oturmuş düşünüyordu. Dağ kekiğiyle kuşatılmış su köpüğüydü. Antep’e  Küçük Buhara derdi. Havrani kürkü, çuha ferace ve elvan boğası renklerinde. Denizaltı mağaraları Galile denizi Lut gölü Gor çukuru gözleri balık gözü gibi bakıyordu ‘Yengeç dönencesinin birazcık kuzeyindeki kutsal Medine kentinde o gece ay görünmedi. Sydney gribi gibi,  uzayın hiçselliğinde havlayan köpekler, ağlayan kediler. Hz İsa’nın şakirtleri bir köpek ölüsünün yanından geçiyorlardı şakirtin biri şöyle dedi: Köpek ne kadar kötü kokuyor. İsa şu cevabı verdi: Ne kadar beyaz dişleri var. Muhammet köpek için halis siyahını, iki noktalısını öldürmeye bakın çünkü o şeytandır dedi. Boşnak tüfekçilerle Fas çayı kaynatıp içerdik  Kötü zamanda fasık ve dinsiz olanlar saygılık görürdü, gıybet ve bühtan çoğalmıştı. Güneş batıdan doğuyordu, Mehdi zuhur etmişti, Dabbetü’l arz adında bir hayvan yeryüzüne gelmişti, Ye’cüc Me’cüc çıkmıştı, doğu batı ve Arabistan’da üç bölge yere batmıştı. Kabe yıkıldı. İnsanlar kafir olup Kur’an, mushafların sayfasından ve insanların kalplerinden silindi. Songün geldi. Ashab-ı Kehf mağara arkadaşları demektir. Kehf suresinde anlatılır. Bir takım gençler devrin inkarcı kralı Dikyanus’un zulmünden bir mağaraya sığınacak Kıtmir adlı köpekleriyle orada üçyüzdokuz yıl kalacaktır. Yalancı peygamberlerin yalancılıkları onları daha zor duruma düşürür. Müseyleme’nin tek gözlü birinin gözü açılsın diye gösterdiği gayret sonucu adamın iki gözünün de kör olması gibi. Kinâne kabilesinin Arap’ı gibi. Ben Gıfar’dan bir kişiyim dedi. İlk Hicret Bi’set’in (peygamberliğinin beşinci yılında bir ağaç kovuğunda canı alınan Zekeriya gibi. Muhammet’in Mute savaşı. Suraka geldiği yerden geri döndü. Zehirleniriz diye Acve hurması yedik Asyut’ta (Mısır) doğdu. Nahle vadisine geldik. Tanrının sol topuğunu kaldırırsın, göreceksin ki taş kırıktır. Kumrular adamıştık. Kalp rikkati kalmamıştı ve aramızda dünya sözleri geçti. Cabir (r.a) anlatıyor.            
Zâtu’r-Rikâ  savaşı olduğu gün Rasulullah (s.a) ile birlikte idik. Gölgeli bir ağacın yanına geldiğimizde, onu Rasulullah’a  (s.a) bırakırdık.(Burada da öyle yaptık) Derken müşriklerden bir adam çıkageldi. Rasulullah’ın (s.a) kılıcı ağaçta asılı idi.. (Hemen Hz. Peygamber’in (s.a) kılıcını alarak) kınından çekti ve Rasulullah’a (s.a) ‘Benden korkuyor musun? dedi.
Rasulullah (s.a) -Hayır cevabını verdi. Müşrik -Şimdi seni benden kim koruyabilir dedi, Efendimiz ‘Allah’ buyurdu Ebû Bekr el İsmail’in Sahih’inde rivayet ettiği hadiste Müşrik :Seni benden kim koruyabilir demiş Peygamberimiz (s.a) Allah demiş. Ravi diyorki: Bunun üzerine hemen elinden kılıç düştü. Bunun üzerine Rasülullah kılıcı aldı ve - Şimdi seni benden kim koruyabilir dedi Müşrik’de ’Yakalayanın hayırlısı ol' dedi. Tan yerlerinin sülbü ve sası çiçekler gibi.  Öyle bir rüya görmüştü ki gökyüzünün nur serpen aydın ayı süzülüp kendi üzerine inmiş ve onu ışık ışık parlatmıştı. Rüyasını zevcine anlatınca Sekrân şöyle demişti  -Ya Sevde! Şayet rüyan sadık ise, ben yakında öleceğim sen de benim vefatımdan sonra evleneceksin. İşte o an Sevde’nin gönlü acılarla dolmuş, gözlerinden şebnem katresi yaşlar akmıştı. Kısa bir zaman sonra Sekran öldü. Ve gündüzler ve geceler sonra Allah’ın Sevgilisi  ol zaman ve mekanın ve bütün mahlukatın peygamberi ona talip oldu Sevde Hazretleri, gökten ayın kendi üzerine inmesinin manasını şimdi daha iyi anlamış oldu. Işığın altında tatlı bir ömür sürdü . Takvâ ve verâ sahibi  idi, ömür ırmağını kevserleştirip Cennet gölüne akıtmasını bildi. Mekke kumları üzerinde Habbab’a işkence görevi Siba İbn-i Abdilüzza ve kabilesine düşmüştü.  Su vermez ve çıplak gövdesine demir zırhlar giydirirlerdi. 
Başını kızgın demirle dağlamaya başladı. Dağlamanın verdiği acılardan baş ağrılarını unutmuş oluyordu. Habeşistan ve Urbanistan’a gitti. Matese gezegenini gezdi. Atalarımız ökaryotlarla, kuzenlerimiz bitki, hayvan ve mantarlarla dolaştı.  Seni atının kuyruğuna bağlayacağım, güneş Sulieyka tepelerinin, arkasından kayboluncaya kadar seninle ormanlarda dörtnala dolaşacağım, Kanatlı at, Maya tekerleği, kesilmiş su, göçer kent ve dört köşeli üçgen gibi. Tepeyi aşınca çölde bir tavus çıktı karşılarına. Tavus konuşuyordu çölde bir tavus, o an anlaşıldı ki konuşmak insana özgü bir şey değildi. Selefkoslara doğru yürüdüğümde paramızda Erbil’deki profilim vardı. Otrar’dan Curcan’a kadar gittik, sonra Urfa yakınlarındaki Edessa’ya geldik, Zengîlerin egemen olduğu yerdi burası, Hipparion’un ansızın ata dönüşmesi gibi garipti her şey, Hintli Kahraman, gökte Herkül gibi süper kümeler görünüyordu. Hyksosların hükümdarlığı zamanında  başkent Avaris’ti. Bir zamanlar Bizans’ta bile eşkiyalar türemiş. Kozmonot Mars’ta öldü mezarı ordadır. Somali’de kızlara İstanbul adı verilirdi, İstanbul’da bir incir ağacına da Yavuz Sultan Selim adı verilmişti. Fırat vadisindeki Bandola ovası yakınlarında tutsak düşer önce Moskova’ya sonra kuzeydeki Vetluga kasabasına götürürler Kim’dir adı. İslam, kız çocuğunu hurma ağacına asıp ok talimi yapan vahşi Arap’ı insanileştirdi. Valsler, polkalar, galoplar, kadriller besteledi Strauss, Tunus gülü koklardı yel gibi giden iki Fas kısrağının üzerinde. Bir Yehova  oğlu gibi kavgada  ‘Samson seçimine’ geldi dayandı iş, yani eğer beni öldürürsen sende öleceksin ve cehenneme birlikte gideriz oyunu. Bu üç ülke arasında (Benelüx gibi) geçmişteki Delos Birliği öyküsünde olduğu gibi. Plevne’nin sonu ise şöyle oldu: 1879’da bir Bristol gazetesinde şu haber çıktı: ’30 ton insan kemiği Plevne’den Bristol Limanı’na getirilmiştir.’ Ufacık bir Balkan kasabasını ele geçirmek için hayatlarını verenler, İngiliz topraklarını gübrelemekte kullanılıyordu. Maveraünnehirden gelen Kapisa Kiyonitleri  Bamyan’a göçettiler. Heftalitlerin geçişinden sonra Baktriyadan, Pencab’a kadar barış geldi ki, yılan gibi kıvrılan yol Taganroglu Anton Pavloviç’in ölümünü duyuruyordu. Ve öyle iştahla silip süpürüyordu ki adam önündeki eti bir an köpek görüyorum sandım. Bütün bunlar geçip giden anın sölpük tutkusu. Kenan ilinin keçi çobanları veya Roma’da geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina gibi iki kere iki gözümü uyku tutmuyordu.

‘Şimdi yokuş çıkıyorum / Ama bunu herkes söyler.’

Sezar tam bir katışıksız tam bir kreoldu dedi, yalan dedim bütün insan saf ya da melezdir yani, Kenan ilinin keçi çobanları gibi yani. Pinar ağacının gölgesinde dedi, berkliydi, ebabil kanadından hızlıdır. Ebrehe kinli biri. Son bir soluk verdi. .Zambak özlemli çocuktu, tepişir gibi sevişirdi. Sümbüllü derelerde. Evdemonist türküler. Telgraf çiçeği ve Merkep köprüsü teoremini bilir. Trake solunumu kurbağa, bu denizde bir zamanlar Bakha’ların dansettiğine inanılır, uzayın derinliklerinde çatırdayan kalkanlar, sığırların gözyaşlarını içen böcekler, kedi pençesi, gündüzleri Hz. İbrahim’in çadırından sızan hafif ışık, şafakta bilmediği bir şeyi arayarak yürüyen biri, kuşun alev süslü tüyleri süzülür aşağı diyen Stevens, Tebeşir türküleridir, Eflatun’un cini...
‘Yirmi karlı dağın arasında / Kıpırdanan tek şey / gözüydü karakuşun.’ (4)
Filizlen filizlen ey ilkel yürek, ahşap yol, güneş, iki kişi arasındaki  hendeğe çırılçıplak uzanır. Evin sahibi lambayı söndürünce, karşı duvardaki rafta, Beyaz Leydi’sinin imgesini görür... Bir titreyip bir yanarak uyumaya çalışır. Tam o anda, uzaktan küçücük görünen Beyaz Gül raftan inmeye başlar ve yanına yaklaştıkça canlanır. Siyah Adam öldüğünü sezer.
Utanç içinde yattığı yerde çivilenmişken Bakirenin adını seslenerek yanına diz çöküşünü izler. Bakire onun, Beyaz Adamı öldürdüğü elini tutup öper. Çocuğuna kıyılmasına dayanamayarak ağlaya ağlaya mermere, balmumuna, tahtaya, fildişine dönüşen Bakirenin öç almak için, onu öldürmesine yardım ettiğini öğrenir. Bakire Tristan’ı  ödüllendirmek ister ve yanına uzanır; kendi üstündeki giysileri çıkarması konusunda adamı zorlar.’ Bizans’a Azap askerleriyle Fener tarafından saldırdık. San Romano kapısından Urban ateşiyle içeri daldık, onlarda Grejuva ateşiyle karşılık veriyorlardı. Adada aslanlar, kara tüylü tavuklar yün giyiyorlar, balıkların kanatları, kuşların pulları var, taşlar yüzüyor, tahta batıyor, kelebekler geceleri büyüleyici bir güzelliğe bürünüyor, sular içildiğinde baş döndürüyor, bir keklikle bir keçi alt alta üst üste oynaşıyor. Curcan’da, tuzlu Ceiba ve Hülagü oğlu İlhan bir şiir söyledi, İlhanlı imparatoru ve tüm bunlar sütleğene övgüdür dedi.
Bir balık gördüm gök içinde, izliyor, bir soprano çınlatıyor cehennemi, balığın ağzı açılıp kapanıyor, balık ışık yılı, balık beyaz, gümüşlü, bir şiir değişkesi gibi. Çekirgeler, ateş üfleyen bir ejderha, berbat bir hava, fırtına ve rüzgar, iri, ceviz büyüklüğünde dolu, pusatlı insanlar, kurt sürüleri ve işte deprem... Her gün bir tabak yumuşak mamut eti ve uzun azı dişli kaplan ciğeri, az miktarda fok yağı, bizon beyni ve kemik iliği, kucak dolusu lifli yabanıl sebze, türlü yemiş ve buruk tatda meyve ama ekmek ve tahıl yok.
‘Sticklgruber’ -Hitler’in asıl adı. Çarmıha gerilmişçesine uçan ilk yarasaların dışında kimseyi görmedim, bir keçi tutuyordu boynuzundan. Ölüyordum, deniz gökyüzü, dağ, adalar yanaştı ve iyice abandılar üzerine, sonra güçlü bir kasılmayla uzayın en uzak sınırlarına çekildiler. Boğaziçi’nin en dar yeri olan Asomaton (Bebek) köyünde Rumeli Hisarını yaptırmıştı. 13.Yüzyılın Selçuklu Konya’sı, Renaissance’ın beşiği olarak karşımıza çıkmıştır. Varoluşçuluk’un Herakleitos’dan sonraki ilk ve gerçek temsilcisi 1200’lerin ortalarındaki Anadolu’nun Mevlana’sıdır. Yüzyılın başında Gabriel Marcel’in “sen, ben’in karşısında oturan ben’dir” şeklindeki motto’yu ortaya koymasından sekizyüzyıl kadar önce, Mevlana, ‘benimle senin aranda ne ben, ne de sen vardır’ demiştir. Sufi kimdir, Fatih şarap içer miydi, Hançer-i Dahhak nedir. Başta at nalı taşıyan rakip midir, çengel çiçeği, baba ve oğul arasında iki mektup mudur, çılgın aşıklar ve serhatlar , Galata, sultanlara kafa tutan şairler, at ayağına serilen kumaşlar, kağıt sunanlar, başta ateş yakanlar, bayram ve bayram ertesi, hat geldi!.. Kuran Mekke’de inmiş, Kahire’de okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır dedi mi.  Şimdi Dulkadiroğulları  denilen Türkmenlerde kadınların erkekler kadar yiğit savaştığını, böyle otuzbin kadın savaşçı olduğunu söylüyorlar. Dulkadiroğlu demek  anası savaşta ölmüş yetim demektir. Sertrandon, Halep civarında sekiz atlı Türkmenle karşılaşıyor, bunlardan biri kadın ve bir kalkan taşıyor. Bizantik, Tekfur sarayı ve Artukoğulları, Grieg’in Solveig’in Şarkısı’nı söylemeye başladı.   
Dil ve iletişim dört bileşenden oluşur, bu dört bileşen şunlardır:  Sözcük Bilgisi, Gramer, Prozodi ve Kinesis. Anadolu’da keçi güdenler ve deniz kozalağı.  Beyaz giysiler içindeki bir piskopos, harabeye dönmüş antik kentin içinden geçerek üzerinde haç olan bir tepeye vardı. Haçın önünde diz çöktü. Bu sırada askerler, oklarıyla ve ateşli silahlarıyla piskoposu öldürdü. Arap keçi gözü gibi deli incirlerin  sırıttığı yoldan, kente girdik ve insan ölümsüzlüğü değil bir zamanlar ölümü aradı ve onu  buldu. Yaşamdaki en büyük tansık ölümdür.  Allah’ım, kalbime bir nur ver., önüme, arkama, sağıma ve soluma bir nur ver. Üstüme ve altıma, kulağıma, gözüme, etime ve derime bir nur ver. Kanıma ve kemiklerime bir nur koy.  Madde bir  bulutun  bulutunun  bulutunun  bulutu gibi bir şey dedi.
Tuhaf bir İnka kuşu gibi. Hermon dağından geçerken yılan kuşları sardı çevremizi, renkçil, çağırtı, böğürmeler, çanak yapraklar, yüz milyon yıl önceki Gondwana kıtası ve Protestanların  I960’da Protestan Oranga tarikatı lideri olan William’ın Katolik kral II. James’in ordularını yendiği Boyne savaşının yıldönümünde, kum zambağı, orada kral Antiochos’un tanrıyla el sıkıştığı anın işareti aslanlı horoskobu  dahi görmüştük. Başkırtça, Kırgızca, Yakutça, Kazanca, Altayca ve Özbekce gibi diller. Gün ağarırken, firavun öyküleriyle, dağlarda yaşayan cüceleri anlattı.  Gökleri ateşe veriyor, insanları toprakta yetiştiriyorduk. Boşluğa övgü, hiç ve eros dedi.  Babil ırmağı kıyısında Sion’u anıp ağladık, Katagülli, kadrajlı dom!. Kızıl ağaç ormanı. Nostromo... Tukan yıldızı, Rigel yıldızı, yeşil saçıntı. Sığır keneleri, yeleleri rüzgarda dalgalanan Korsika atları. İris çiçeği. Denizler firavunu, nemrutu..
“Zifiri karanlıkta / Kurbağanın ağzından  / Çıkıyor ay”
Atina’da Altis korusunda yapılan olimpiyatlar, tanrının hızıyla koşan Rodoslu Leonidas gibi. İris ki ölülerin çiçeğiydi. Judea dağının karları gibi beyaz bir yüzü vardı   Robotlar balığı, balık maymunu, maymun seni, sen robotu yarattın, efendi benim artık, her yaratılan yaratanın efendisi olmuyor mu sen hayvansın güç erk bende artık. Bundan sonrası mı bende o’nu tanrıyı yaratacağım ve o hepimizin efendisi olacak.  Osmanlıda piyale ve piyadeyken bile Copland’ı dinlerdi. Grieg’in Ağıtsal Melodisi ve Bartok Efendinin divertimentosunu dinlerdi ama gariptir Zenofobisi vardı, uysal Leandro, savaşcı gezgin Odysseus ile sonsuzluk antlaşmasının giyitlenmesi felsefe, düzlem, cisim, algı biçemi,  soyut emek, yaşamak  gibi bir takım zırvalar söyledi, derinlerdeki boş mavilikten bir uçan daire onu gelip aldığında, otantik düşün bunda katkısının ne çok olduğunu düşündü yekpare plakalar ve Solaris gibi. Öyle ki Hipokrat’ın mezarının üzerinde arılar yuva yapmıştı ve ürettikleri balda çocuklardaki pamukçuk hastalığına iyi geliyordu.  Karanlıkta 400 parça gemileriyle limana yaklaşıyorlar, limandaki dünya ölüm uykusunda, nöbetçiler hayal gördüklerini sanıyorlar ve liman ateşe veriliyor.
Ukaz panayırı. Mısır koçanı, kundağı, kapçığı. Omurgalılarda C değeri olarak bilinen genom boyutu, foto galvaniz, parabolik oluklu santral, yakıt peteği, ay ağırlığında kondritlerden oluşan ek kaplamalar, kantonlar, Kelt destanlarında ve büyük Frederik’in  saklandığı mağarada Muhammet’inki gibi örümceğin ağ ördüğü yazılıdır, Muhammet görünmeyen bir tepeden iner gibi garip ve önemli bir yürüyüşü vardı, bir uzak doğu pagodasında tapınırdık, Netanya’da, Ürdün gölü kenarında otururduk. Sıkıcı bir öğle üzerinde ne tür bir ölüm hangi renkte gözyaşı döküyordu acaba, hobi yerine sevit derdi, incir ağaçlarının dibinde cinler, kara dutun dibinde eşek arıları yaşardı, Pribilof adaları vardı, kilise kulelerinin haçlarına konmuş kuşlar  Villon’un Asılmışların Baladı’nı okur gibi.
‘Körbilim boş toprakları sürer / Çılgın inanç kendi tapınağının düşünde yaşar /  yeni bir tanrı yalnızca bir sözcüktür. /
İnanma da, arama da; herşey saklıdır’ (5)   
Janist rahip diyor ki: ‘Bu vücutların içinde ne işimiz var / Belki de içlerinde yolculuk ediyoruz' Kendine özgü Kantemir notası yarattı. Ben Marco Polo,  Alamut yani Akbaba yuvası denilen yeri gözlerimle gördüm. Piranhalar takımı gelince de savaşı kazandık.. Asaf Cemil’in Düş Tutanaklar’ını yazarken mistik bir süreç içinden geçtiği söylenebilir mi? Bu soruyu onu daha iyi tanımamın yanı sıra, roman ile profan aydınlanma arasındaki ilişkiyi irdeleyebilmek için soruyorum.  Anemas zindanı nerede, uzayda uçan kuşların varlığı.  Dünyadaki tekçil-monist düşünce yapısı, Antartika’daki Vostok gölü Omega, Erboğa, Küresel Yıldız Kümesi,  Balık kemiğinden korsesini çıkaran koyunlar harabelerden geçerek aşağıya indiler. Tanrıça Kibele tüccar karısı Lamassi, Karya kraliçesi Ada.  İlk kadın tarihçi Anna Komnena Karya ve kalinikhta, Eski Mısır’da İbis tanrıların habercisi Hermes’i simgeleyen kutsal kuş Golgatam, kafa kemiğimi, solsuz solfej, Medine’deki meçhul mezar, mezarsız yalvaç, çarmıh kanadını açmış kuş İbis? 13. Yüzyılda Artukoğulları sarayında Cezari adlı bir mühendisin yaptığı otomat, insanlara ibrikle su, havlu ve tarak sunardı, Dekabrist ruhum söylüyor bunları, sifilis hastası ruhum. Karadelik güneş sisteminin içinden geçse bile tüm gezegenlerin yörüngesini değiştiriyor, böyle bir durumda dünyamız ya elips bir yörüngeye çekilerek şiddetli iklim değişiklikleri yaşayabilir, ya da güneş sisteminden kovularak uzayın dondurucu boşluğunda yitip gider. Et yerken bazen kendimi köpek gibi hissediyorum dedim, arkadaşım şüphesiz yüzü insana benzeyen biricik hayvan köpektir ve yalnızca onların yüzlerinde keder sevinç ve sıkıntının pırıltıları, iz ve esinlerini görebilirsiniz, bu başka hiç bir hayvanda yoktur dedi. Sirte körfezi, hologram, doğurgan olmayan dölevi akıntısı, Kız kulesinin antik çağdaki adı Damialis yani Dana yavrusu demekmiş ve Mercidabık.
Salamis harabeleri, Riminili katır tüccarları, ahret, argonot, üç köstek taşı nedir bilen var mı, Angloma nedir ki.  ‘Kasırgalar iblisin salladığı orak’ gibi,  Gut hastalığı yani Nikris yani damla hastalığından öldü, ölümüne doğru  Hubyar Kadınla görüştü, Samur ve Amber devriydi. hidivlik verdiler. Wilson’un  Yalnızlık Çağı dediği,  Parnassos dağında dedi. İçinde triptofan bulunan yiyecekler yer ve kendini hep iyi hissederdi. Zagros dağları adını verdiği. ‘Akan suda ikinci kez yıkanabilmişti Eflatun’. Garip bir bilim adamıydı, atom bombası atılırsa, atmosferin tutuşabileceğini  söylüyordu. Örümceğimsilerden migallerde trake bulunmaz.
Merihli’lerin ağaç yazıları gibi Tiberius Capri adasına da öyle çok köleyi uçurumdan aşağılara attırıp ölümüne yol açmış ki, kemikler yığılarak siyah bir kayalığın oluşmasına neden olmuşlar ve Curzio Malaparte o kara kayalıkların üzerine sayfiye evi yaptırasıymış, yani kölelerin kemikleri üzerinde oturuyormuş Malaparte.
Anghiari Savaşı adlı duvar resmi yarım kalan, da Vinci gibi, kitap bastırmak zordur, bir keresinde yayıncıya Tevrat’ın fotokopisini götürdüm, ilk 150 sayfa fena değil, tuttum ama adını Kızıl Deniz Haydutları olarak değiştirirsen basım için 3 yıl sonraya gün verebilirim dedi, Eco söyledi bunu Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgalinde mermiler boşa harcanmasın diye ülkelerinin işgaline karşı direnen Mısırlıların ensesine basarak Nil Irmağında boğuşları. İngilizceye en yakın Hollanda ve Almanya kıyılarında konuşulan üç Frizye dili içinde tehlike çanları çalıyor.  Nietzche Sifilis hastasıyken genç bir eros kapısını çalar elinde iris çiçekleri, Sahaf’ın keçisi yanındadır, Venüs çiçeği gibi  Perseus, kötü niyetli kral Polydectes tarafından Gorgonlardan biri olan yılan saçlı Medusa’nın başını kesmekle görevlendirilir. Bu hiçte kolay bir iş değildir, Medusa’nnı görünüşü o kadar korkunçtur ki ona bakanlar anında taşa dönüşür. Bunu bilen Perseus tanrılardan yardım ister, Athena ona görünmez olmasını sağlayan bir kask verir ve Medusa’nın yalnızca gölgesine bakması için uyarır.  Haberci Merkür’de ona kanatlı ayakkabılarını ve sihirli kılıcını verir.  Perseus, Medusa’yı uykusunda yakalar ve kılıcıyla başını koparır.  Görevi bitip geri dönen Perseus, prenses Andromeda'nın çığlıklarını duyar. Deniz canavarı prensesi bağlamıştır ve yemeye hazırlanmaktadır. Prenses çantasından Medusa’nın başını çıkarır ona bakan deniz canavarı anında taşa dönüşür. Perseus prensesi kurtarır, Perseus ve Andromeda birbirine aşık olurlar. Kahraman Perseus’un başını kestiği Medusa hala gökyüzünden bize göz kırpar...
Davut, Fırat yakınındaki Hamat’ta Tsoba kralı Hadarezar’ı yenilgiye uğrattığında bin cenk arabası ve yediyüz atlıyı tutsak etmişti ve yürümesinler diye ayaklarını kırdırmıştı. Harun Reşit oğlunun düğününde yağmur gibi inciler serpmiş tüm davetlilere birer misk topu dağıtmıştı ki armağanlar ayrıdır.
Doğada eriyen plastik üretecek bitkiler vardı, maymunlar düşünmeyi düşünebilselerdi değişebilirlerdi, parçacıklara kütle kazandırdığı söylenen Higgs bozonunun peşindeydi, en çok dikkatimi çeken şey kapının önüne tüneyen kuğu olmuştu. ‘Quo vadıs, domine?’  Nereye gidiyorsunuz, efendimiz?..
Keçi memesini andıran bir tepenin üzerindeki, ufak bir mavilikten bir yıldız çıkar. Osmanlı Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını sanır. Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını sananlar gibi. Hangi kral Akitonyalı Eleanor’la evlenmiştir? Henry II, Arabistan çiçeği, Horgörü, develerimizin üzerine, diril gece indi ve gölgeleri örtündüler, avunç büyüleyici kırlarda, yorgun çiçekler bürümüş. Diğer mimari ilginçlikte alınlıkta yer alan üç küçük kapının ilahi bir olay için kullanılmış olması. Bu kapılar yılda bir kez kutlanan İsiteria Bayramı’nda “Epiphanie” olarak adlandırılan ve “tanrının kendini göstermesi, varlığını kanıtlaması” olarak yorumlanan  olayın sembolik olarak yinelenmesi amacıyla kullanılıyordu. Magnesia Artemis’ gece tanrıçasıydı. Dolunaylarda Artemis Tapınağı’nın tam karşısına, alınlık, orta kapı ve Artemis heykeli ile bir doğru oluşturacak şekilde ve belli bir açıyla geliyordu. Bu dolunaylarda altın kaplama heykel, ay ışığı ile aniden aydınlanarak, kendisini tapınağın dışında bekleyenlere gösteriyor, bu olayda izleyenler açısından gerçek bir ‘epiphanie’ olarak algılanıyordu. Erivan’da yoksullar kültürle doyabiliyormuş.
Bekir’in babası Ebu Kuhafe, annesi Ümmü’l Hayr Selma binti Sahr’dır. Dölleyerek çiçek açımlarını uçuyordu arılar, Saturnus çağındaki yaşlılar gibiydik. Uranus’un oğlu gibi görkemliydi,. Yaşam ve ölüm sağrağını sundu ona, ay İris yayı gibi yükseldi başlarımızın üzerinde, İris’in sessiz yayı (gökkuşağıydı). Anahtar deliğinden giren bir Arap atı,  suları,  vadileri doyuran Türk ırmağı, kana kılıç suyu derdi. Gorgonlar diye bir şeyden söz ediyordu. 8. Yüzyılda Tang Hanedanı döneminde cırcır böceği olarak yaşamış bir Japondan söz ediyor ve 17. Yuzyılda Çin’de yaşayıp ruhu otuz ayrı isme bölünen Şitao’dan sözediyordu, Şitao’nun  Portekiz’deki reenkarnasyonuda Pessoa’ydı.
Talut ve iman edenler ırmağı geçti ama Calut askerlerine karşı koyacak güçleri kalmadı. Trianglum yıldızı, güneş kızdönümüne girdi. İnsan, Kant’ın yaklaşımı uyarınca, öz istencinin  nedenselliğini  sadece özgürlük idesinde aramalıdır, çünkü özgürlük duyular dünyasının belli nedenselliklerinden bağımsızlıktır. Bu yüzden özgürlük idesi ile özerklik kavramı ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlıdır. Özerklik kavramı ise akıllı varlıkların eylemlerinin  temelini oluşturan ahlaksallığın genel ilkesi ile bağlantılıdır. Kant, ulamsal bir buyrum nasıl olanaklıdır? Sorusu bağlamında özerklik (otonomi) ve bağımlılık (heteronomi) kavramlarını açımlar ve şu saptamaları yapar. Usçu varlık, kavrayış dünyasına girer, onun kavrayış dünyasına girmesini sağlayan nedenler bütünü,  ya da nedensellik ‘istenç’ dir.   Etiyopya ile Hindistan’ı hep birbirine karıştırdık. Xeroderma Pigmentosum sayrılığından  derbeder yani güneş ışığına çıkınca deride derin yaralar oluşuyor.  Hindistan ve Srinagar, helezonik gizlem, halk sözcüleri, uzayın %99unu kapsayan karanlık bölge.  ‘Emir erlerinin tarihi bu güne kadar neden yazılmamıştır anlayamam’. Yazılmış olsaydı, Toledo kuşatması sırasında açlıktan gözü dönen Almavira dükünün, emir eri Fernando’yu açlıktan nasıl hapur hupur yediğini öğrenmiş olurduk. Dük hazretleri, anılarında, emir erinin yumuşak, körpe etinin tavuk etiyle, eşek eti arasında bir tadı olduğunu anlatır.’ ‘1890’lı yıllar, Avrupa, Strauss ve Schönberg’in yeni ritm ve ses renkleriyle tanışıyordu. Zola gerçekçilik akımını, Dostoyevski Slav demonizmini, Rimbaud lirik söz sanatının ince örneklerini göstermişti. Nietzche felsefede devrim yaratmıştı. Klasik, süslü mimarlık, yerini işlevsel üsluba bırakmak üzereydi. O dönem yazın sanatının eleştirmenleri, her türlü yeniliği, bir kargaşalık, bir gerileme olarak algılıyordu. Bir sanatçının ün salması için, orta kuşak tarafından denenmiş olması gerekiyordu. Bugüne benzeyen keskin, hiyerarşik bir ilişki vardı. Öte yanda gençler, Gerhart Hauptmann otuzunda Alman sahnelerinde söz sahibi olmuştu. Rilke 23 yaşındaydı ve arkalarından başkalarınıda sürüklemişti. Kaşla göz arasında ‘Genç Viyana’ grubu ortaya çıkmıştı. Ancak Hofmannsthal, tam bir fenomen olarak, o kuşağın güçlü tutkularını dile getirmekle kalmamış, 16 yaşında bir genç için büyük bir edebiyat olgunluğuna ulaşmıştı. Bu sanat hayatında süregelen usta-çırak ilişkisinin o kasvetli, uzun yolculuğuna tuhaf bir karşı yanıttır Hofmannsthal’in yaratımı. Loris takma adıyla gönderdiği şiirler, dergi editörleri tarafından usta bir şairin yeni bir üslubu olsa gerek, diye yorumlanırken, karşılarına, sıska, soluk benizli, ince sesli, bir erkek çocuğu çıkmıştı.
Barba Vasili paltosuna girdi uyudu. Pelion dağı, Fars dünyası, Meotis gölü (Azak denizi), rüya tanrıçası Serapis, Vitzliputzli (Meksika tanrısı) Talokan’da, Hint Kerala’sında, şiir umarsız Penolope’dir. Emanuel von Froben; Büyük Seçmen Prens Friedrich Wilhelm’in ahır yöneticisidir. 1675’te Fehrbellin savaşında kendi atını prensin atıyla değiştirerek efendisinin yaşamını kurtarmış ancak kendisi yaşamını yitirmiştir. Lizbon’a Lizboa diyorlar. Vasco de Gama’nın Mekke’den dönen Hintli hacı dolu bir gemiyi içindekilerle birlikte yaktığından sözediliyor. 17. Yüzyılda bir rahip, denizin yuttuğu yüzlerce Portekizliyi kastederek, ‘Tanrı Portekizlilere küçük bir ülke verdi ama, dünyayıda onlara mezar etti demiş. Portekiz’in en meşhur şairlerinden Sa de Miranda’da ‘bir kimyon kokusu için halkını yitiren krallık’ diyor Portekiz için. Keltler, Fenikeliler, Vandallar, Kartacalılar, Romalılar, Yunanlılar, Gotlar, Moritanyalılar, hepsi gelip geçmiş o sahillerden. İber yarımadasında beş yüzyıl kalan  Müslümanlar balkonda o kadar eğlenememişler, 1147’de Portekiz’in ilk kralı Alfonso Henriques’in İngiliz, Alman, Fransız ve Flaman haçlı birliklerinin desteğiyle Lizbon’un tepesindeki kaleye bayrağını çekince, çekilip gitmek zorunda kalmışlar.. İkinci Dünya Savaşında, Hitler’in Alman general Rommel’i zehirlettiği söyleniyor, Portekiz’deki ormanlık ve yeşillik Cabo da Roca’da, yüzkırk metre yükseklikteki bir kaya üzerine çıktığınızda, hava açıksa Newyork’un bile görülebildiği biliniyor. Portekiz’de yerli halkın kökü İberyalı’lardır. Selahattin’in iskeletleri, ardıçların tepelerinde ölüyor, ötüyor av borularının boğuk sesi. El Greco ya da Toledo’nun gizi. Kara evren. Bulut allahsı dumanlar, Isfahan ki dünyanın yarısı, Buhara ki yasaklı kenttir.  Olanaklarım arttıkça, yapabileceklerim, arzularım yavaşlıyor vb...

(1) Ken Smith. İngiltere-ABD
(2) Juan Luis Panero. 1942
(3) Theodor Storm. Almanya
(4) Wallace Stevens. ABD
(5) Alvaro de Campos

































CENEVİZ SAYRILIĞI

Bir sanatçı, bir şairle arkadaş olabilmenin düşleriyle avunduğum günler geride kaldı... Onların ilginç kişilikleri üzerine uydurulan efsanemsi söylemlere birebir tanığım artık. Diyeceğim epey zaman oluyor ki bir şair arkadaşla gezer dolaşırım. Oldukça ünlü sayılır, onun önemsediği şiirsel biçem pek hoşuma gitmiyorsada, dediğim gibi ilginç kişiliği yüzünden katlanıyorum ona...  Onu nasıl tanıdım, öncelikle bunu anlatayım, nacizane yazın sanatıyla biraz ilgileniyorum, o çevrelerle düşüp kalkacak denli mürekkeple avunmuşluğum var sayılır; ama biliyorsunuz insanoğlu korkunç bir yalnızlık içindedir, bir türlü sevenini, anlayanını bulamaz, (aşk bile sevilme arzusu değil midir!) diyesim belki sizinkinden çok bir yalnızlığın içinde, gözyaşlarımı içime akıtır dururum. Yalnızlığım son zamanlarda dayanılmaz katmanlarla artarak, görkünç boyutlara ulaştı. Neden mi; üç yıldır işsizim, meczubi, beter bir aylaklık içindeyim ve yazık ki cüzi bir maaşla geçiniyorum. Ama darılmayın çalışmaktanda iğrenirim ve bu nedenle, gülün ki Zenonik su bir paradoks içindeysemde yine de Diyojen'den yanayım, (Snop sayılırım, Sinopluyu sevdiğim için ama) onun için cüzi sözcüğü kırçıl bir uyarıcı yerine bile geçmiyor yaşamımda, deneyimledim ki sizi de etmesin.

İşte böyle başıboş gümüşsuyundan kimkime dumduma galatadaki kule dubinideki ceneviz kafeye uzanıp kulenin gölgesinde ikindiyi geçirip kılrlangıç çığlıklarının esenlik veren serinliğinde akşamı yaparken birgürn aynı güzergahta salınırken 10 yıldır karşılaşmadığım bir tanıdığım önüme çıktı, sevindim desem yalan olur, ben yalnızlığıma tutkun hani utanmasam mizantrop (merdümgiriz) diyebilieceğiniz biriyim, neyse bozuntuya vermedim ve kısa sürede ondan ayrılabileceğimi düşleyerek oradaki şair çıkmazı denen bir kafeye sürükledi beni, iki çay söyleyip bildik söyleşilerden içine daldık , solda kenarda yaşılıca bir adam oturuyordu oda yalnızdı ve öğle vakti alkol alıyordu, ben yüksek sesle konuşurum, köylü diyebilirsiniz, ama sanattan edebiyattan konuşurum, yüksek sesle geçmişten  bir şairimizin sanıldığı kadar iyi şair olmadığını sinirli bir ifadeyle dile getiriyordum ki yaşlı adam haklısın demezmi işte arkadaşlığımız bu vesileyle başladı, onun yaşayan ama benim sevmediğim ölen şairle yaşıt bir şairimiz olduğunu orada öğarnladım ve şairlerin aynı kuşaktan arkadaşlarını na ölesiye değilse bile gizili bir düşmanlıkları olduğunuda anladım. O gün galataya gidemedim oysa düzenli olarak! her gün giderdim 10 yılıdır felan öyle soğuk      biriyimki garsonuda  on yıllık olduğu halde beni hiç bir zaman biur müdavim gibi karşılamazdı ama            buununbenim yüz vermeyeceğimi bildiği için yaptığını sanıyorum derken bizim yaşlı şair beni arar oldu nereden bileyim ruh ikizi olduğunmuzuu aylak dolaşıp onunda yalnızlığı sevdiğini öyleki biz ikimiz dolaşırken bile ayrı ayrı birer yalnızdık ve bunu biliyorduk onun için arkadaşlığımız uzun sürdü, asla dost değildik asla düşman değildik yalnız ve ayrı dünyalarımızda öylesine bir araya gelmiş iki kapalı dün yanyaha ama iki kapaıl dünya gibiydik, İşte uzun zaman kule dibinde hiç konuşmadanoturduk bazen naber diyorduk ama karşılığını bir dakika sonra falan aldığımız oluydnrdu  bütün bunulara karşın asla kızmaz darılmazdık biz birbirimizi biliyorduk
Birgün işin sonunna geliyoruz- onu son derece buhranlı darmadağın bir halde kule dibinde beni beklerken buludum, bitikn ve kül yüzlüydü, geçimsiz  havadan nem kapan acayih bir insandı evet ama hayrola dediğimde bana faltaşı gibi gözleriyle kuleiy gösterdi ve ecelim bu kule yaüzünndüan olacak dedi yaşlıydı ve arasıra korkar onu evinde kontrol ederdim neden dedim bu kule beni  sayrı bulaştırdı sayrılık edid etti dedid
 ne gibi dedim aünlattı  kule 800 yıllıktı ve taşların arasında kulenin antika eve ezski oluşu nedeniyle hiç biryerde olamayan ve yalnız tabiki kuleye mahsus bakteri ürediğini bunun bazi bazı- ancak bazi insanları allerji yapabileceğini ve bu işinde tam kendisine çattığını vurguladı hayatı ve insanları sevmeyen bu nobran adam en sonunda  kenidisine hiç bir kötülük yapmayan gölgesin9in yararı dışında hiç bir kötülügğü olmayan kulueyide geçinamiyordu işte sayrılığın ceneviz senrdromu adını verdim yada örenyerlerinin binlerce yıllık taşları arasındaki çok özel bakterilerin bulaştırdığı melankolink denilemeyenbir hastalıktı, belirtisi boğaz kuruluğu, albino gibi erken yaşlanmaya neden oluyor hastayı völüm duygusuyla sarıp sarmalıyordu (aklı dengeyi bozan bir virüs dikatsiz belleksiz yapıyor insanı mihaniki hareket eden dengesiz yapıyor insanı mantık bozukluğu yapıyor) en büyük kötülük ya da belirti ise insanı intihara ya da kazayla ölmesine neden olacak kadar belleğini meşguyl eden sapalantıya yol açan beyni kemiren bir virüstü işte sonuç şu adam yaşlı şair karısını iki yıl önce kaybeden yalnız adam geçenlerde  benim ceneviz sendromu adını verebileceğim işte bu rahatsızlık yüzünden gece alkollü olduğu için betona düşüp öldü. sebebi kenidisinin dediği giib ören yeri eski tarihi eserlerin yaydığı melankolik ölüm duygusu ama bakteriyel oluydr bu oradaki virdüsler yayıyor. Öldü ve düşüp başını çarptı öldü dediler oysa gereçeği ben biliyorum. Şimdilerde işin tuhafı bende aynı hastayığıa aykaylandım ve gariptir korkudan hiç dışarıya çıkamaz oldum. bakalınm benim ölümüm nasıl olacak, ve öyküm yazılacak mı bilinecek mi kanımca beni elektrik çarpacak çünkü fişleri açıkuçlarından prize takıp çıplak elle fazlasıyla tutar oldum bir keresinde bana  otarfta ielektrik cvar napoyorsun diye bağır!.. 
(ölmüş olabilirim...)







DELİ EMİN
Tanrım soluk kesen güzelliğine karşın at, neden eğri büğrü insanın buyruğundadır?..



GREGOR  SAMSA
Kent yaşamında böceğe dönüşen bir adamın sevişmek için bir kadın arayışı
Yaşamaktan neredeyse bıktım, belki bu dizimler beni anlamanıza yardımcı olur, buna ne gerek var demeyin  ölmek üzereyim ben...



MİNOTAUR
Kaldığı bodrumu kazarak bir sığınağa çeviren, çok ender yaşamsal gereksinimleri için dışarı çıkan bir nükleer saldırı ya da göktaşı düşmesi gibi bir felaketle yaşamın sona ereceği saplantısıyla yaşayan bir insanın öyküsü





******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************






Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.   






























ULUS FATİH
*
MİTUS


                                                                         "Bir ozan gördüm güle siz diyen
                                                                         Ve bir sözcük otluyordu çayırlıkta
                                                                         Ay ışığı sönüyor şafak sökerken
                                                                         Ne mutlu onlara ki aşıktılar ışığa"

Milattan önce yedinci yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...

Boğanın Dağları yay gibi bir kavisle uzanır, güzel atlar ülkesi Kappadokia atlarına biner, o yamaç senin, bu yamaç benim, umursuz ve çırılçıplak, keçi yollarında, dikenli dağ yamaçlarında dolanırdık. Koyakların koynunda uyur, Finikeliler, Likya ve İyonyalılar ve her zaman gülünç işlerden başını kaldıramayan Friglerle, adı sanı belirsiz Alai, Smyrna, Kydrara kim varsa herkeslerle, hep birlikte yaşar giderdik. Günün bir yarısında inci damlaları düşer, diğer yarısında güneşler açar ve çılgın sevinçler eşliğinde bağrıştığımızda, kurtlar kuşlar bize eşlik eder, çengilerle yankılaşıp öterlerdi. Yosunlu, yeşil yamaçlarla süslü tepelerde, sütunlarında altın renkli ışıkların, gizil dehlizlerden, incecik ışıltılarla ovaya uzandığı ve yolcuların iremlere kavuştuğunu sanıp, günahlarının bağışlandığı, tabanlığında aynaların parıldadığı, bal renginde çakımlarla görklü, eteklerine gölgelerin yaslandığı, som mermerden tapınaklar boy gösterirdi.

Ve yaşamımız, sevişmelerle dolu, ete, eteğe düşkün, çılgın deveranlarla örgün,  kösnüllükler içinde geçerdi. Buralarda o zaman tanrıça Selene'ye öykünen bir Selene daha yaşadı ama lahitinin taşları belkide Port-Said limanının girişini süslüyordur artık. Tabutundan lavanta şişeleri sarkar, mavi sürmeliği yanı başında dururdu. Cesetine dokunduğumuzda bir kar tozanı gibi dökülüvermişti. Yaşarken yosunlardan eli boyanır, çiçeklere parmakları bulanır, kasık vadisi de dallarda oyalanırdı.

Ah bakın sepetleri değiştiren Kythera otların arasında koşmaya başladı, çıkrıkla eğirmek için koyunların yününü kırkıyorduk. Gölgeler okeanosu kapladığında, bir düğün akşamı, flütlerin sevdalı, santurların uyumlu sesleriyle, büyük alaylar halinde Floksera'yı alıp götürdüler. Üç kese zehiri de yanında götürdü çılbız!..  Pabuçları toza bulandı giderken, sandallarının altında menekşeler ezildi, burçaklara basıp, keten çiçeklerinin mavisine gömüldü. Dağdaki kör adamı da götürdüler, su perilerini gördüğü için  gözlerinin ışığı sönmüştü, girdikleri su dizlerine dek geliyor diye haykırırdı bazan. Tırnakları ağustos böceği kanatları gibi ince, göğüsleri sümbül çeneği gibi kokuluymuş. Nilüferler koparıyor, ayrık kalçalarında sular halka halka oluyormuş...

Ölülere yakarı amacıyla, kaval çalıp, tütsüler yakmak için sazları kesiyoruz, ağıtlara durulacak.  Kızlar öpücükler atıp avuç avuç üfleyecek bizlere, akrep yanığı gibi ahlar vahlar edip yanıp tutuşanlar var şimdiden.  Aşağıda keçilere ot veriyor, kuyulardan su çekiyor Omera, ak memeleri yavrularla beraber soğurup emiyor, öpüp seviyor, bütün gün diliyle yalayıp yutuyor sanki çilli uçları. Bahar yağmuru eşikleri ıslatırken, çisentiyle ağırlaşan dallarda havayı baygınlaştırıyor çiçekler.  Bal sinekleri vızıltıyla saklanacak yer arıyor.  Salyangozlar sürünerek ilerliyor, iri güllerden sıçrayan damlalar, ellerimi, boynumu ıslatıyordu. Embriyo gibi akışkan isteklerimize eşlik et, ey Kıbrıs kuşu; coşkuyla ötüver, kırmızı zambaklar, sürmeli gözler gibi güller açsın, kaya yosunlarından belime bir kuşak yaptım, su perilerinin uyluklarında dolanıyor ellerim. İnci bilekli, gümrah karacalarla ot döşeklerde geceliyoruz. Kimi zaman tepenin ardından ötekilerin boynuzu görünüyor.  Bir gün batımı Sart'a düştü yolumuz, Liduyen kalçalar sardı çevremizi, gül goncası yüzüklerimiz parmaklarını, defne kakmalı kolyelerimiz ak gerdanlarını süsledi kurtulmalık olarak.

Sazlar çamurlar içinde yüzen bir kervan, benekli sığırlarını, oğlak ve koyunlarını dereye indiriyor. Elleri arkasında, hayvanları izliyor kahraman Perseus... Ölümünü anlatıyor; Truva'nın öyküsünü... Yan tarafta, Melisa'nın bir erkeğin karşısında ilk soyunuşunu dillendirip, aşkı öğrendiği geceyi betimliyorlar. Mavi gözlü ay yürüyor. Çiriş otlarının içinde çekirgeler sıçrıyor. Kovuklarda balsinekleriyle, sarıcalar vızıldıyor. Sakallı keçiler, tekeler kızışmış, köpekler gölgelerde bekleşiyor. Perge'den gelen yün eğiriciler, sessizlikle tuhaf tılsımlı bir düşe yatıyorlar. İşte Persefone, yeraltı tanrıçası, yüzü gülmeyen kısır tanrıça, üç siyah dişi koyun verdik ona... Gölgelerin karanlığında yitip gitti. Ksantippe bile sevincinden sarardı, çünkü çaldığımız flüte bir o dudağını yapıştırıyordu, bir ben. Nasıl da korkuyorduk ölümden, afyon çiçekleri topladık öğle boyunca...

Karanlık bastığında, yeryüzü bizim ve tanrılarındır. Alçak dalların arasında ceylanlar uyur. Geceleri ormanın içinde yalnız ikimizin gittiği gizemli bir yer var; gizemli bir gül fidanlığı.  Gece gül kokusu öyle güzel öyle tanrısal ki, bir ay görür sevişeni, bir de güller, başka kimsecikler görmez yeryüzünde. Aşığım yine de, ah ne karanlık gece derse, gözlerinde süzülen samanyolunu göstereceğim ona, taşlar ve yıldızlar candaşımızdır diyeceğim ve gecenin koynunda sessizce, eriyip gideceğim!..

Kardeşlerim benimle alay ettiler. Denizlere arpa ve buğday ekilir mi, çayır yeli esti, kar yuğumlarından çiçekler açıyor sanki, çatal ayakların izi var karda, ortalığı saltık karanlığın satirleri bürümüş, tanrıların yüzü sulara yansıyor, buzlar içinde bedenlerini arıyoruz utançla... 

İyonya'da ağaçların, meyve yüklü dallarında sincaplar var. Bir atlet gibi kesilmiş saçlarıyla Zefirus ve ben kutsal şaraptan içiyoruz. Çinko mavisi saçlarıyla gece, tanrılar doğuruyor. Doğu sularından güneş çakmakta. Sular üzerinde binlerce ışıktan dudak titreşiyor. Varsıl adalı Sakinas'ın gemisi meşalelerle geceyi aydınlatıyor.

Endymion'la sarmaş dolaşız gece boyunca, ışıltıda, ak kolunu yavaşça kaldırdı ve sanki birden parmakları aya değdi. Aşıklarımdan Sicilyalı kadın yemeğimi pişiriyor, Finikeli dul, gelincik tatlısı yaparak gönlümü alıyor, Trakyalı fahişe, gece pınarları gibi gürleyen manolyamı okşayıp özlemlerimi dindiriyor. Rahibeler gününde, midye kabuğu kupa arabamla, bulvardan geçerim, alaylar beni selamlar, utkulu servilerin süslediği yoldan, tapınağa gelip binlerce gül yaprağının yumuşattığı sedirime çırılçıplak uzanırım. Halk beni izler...

Altın pabuçlarım parlıyorken, günnük yakıyor, saçlarımdan aşağı gül yaprağı serpiyorlardı. Küçüklerin omuzları kanatlı, gençler teke boynuzlu, halk uğultuluydu.  Buhurdanlardan yükselen lavanta kokularıyla yüklü esrik dumanlar hareler oluşturuyor, çırılçıplak tenimin küçük adasında; yeşim kapısında, kanatçıklar kıpırdaşıyordu. Kadife entarili iki kız çalgıyla eşlik ediyor, ditramboslar, Sakız bükolikleri söylüyordu. Küçük bir güvercin gibi nazlı uçuşlarla dans ediyordu Nitole... Öldü ve şimdi küçücük bir gölge... Yattığı mermer kederli kokulara bürünmüş, amfiteatrda yaslar tutulmuş ve doğa öyle çok üzülmüştü ki... Irmaklar, kayaların üzerinden aşmaya başlamıştı köpürerek, kin ve kızgınlıkla koşturuyorlardı ayrılmamak için!..  Ah yüreciğini çırpa çırpa uçtu gitti, ölüm bu; bir düşünce aldı beni, ne üzülmüş, ne sevinmiştim; ne yapayım, gece yarıları tek başıma çiçek tarhları arasında gezinmiştim.

Yaşam güneşin alevi adına sevinçle haykırırken, ölüm de, Hades'in güneşi adına bizi çağırıyor sanırım!.. ve  ben Mellerope, ta İllirya'dan Bythinya'ya yaşam güneşi uğruna gönüller doyurmuş, yeşil gözleriyle ünlü kutsal fahişe, işte o günleri böyle geçirmiştim...
...
Milattan önce yedinci yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...



























**********************************************************************************************************************************************************************************************

GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin kendisine ait olduğu –kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun budurumun başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio eyaletinde bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip yerleştirdi. Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi çerçevesinde insan vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City Watcher.com isimli özel bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın hükümet birimleri... İnsan hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip (virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı   sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri, modern bir boş inanç olan bilim


**********************************************************************************************************************************************************************************************










**********************************************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
EJDER

Arka bahçede ateş soluyan bir ejder yaşıyor dedim. Haydi göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık. Duvara yaslanmış merdiven,  boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı yalnızca...  Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir suyun şırıltısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi...  İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o görünmez bir ejder...  Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!..  Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!..  Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilirki dedim!.. 
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes inanır dedim...)









**********************************************************************************************************************************************************************************************


  

ANASTASİA

Osmanlı’nın Bizans soyundan gelen son ecesiydim; adım Anastasia ama bana Kâbus Sultan derlerdi. Hıristiyan olmama karşın ilk anda inancın insanlar üzerinde bir ayrıma yol açmadığını bildiğim için uzun süre sarayda varlığım belli olmadan yaşayabildim, annemin adı Katia idi. Gün gelip Süleyman Cihangir ölünce, sarayda entrikalar çoğaldı ve bir Bizanslı için, durumun tehlike oluşturmaya başladığını anladım. O zamana dek önemsiz görünen, üstünkörü şeylerin ortam değiştiğinde, nasılda  hınç ve kine yol açtığını görünce, yaşamımın en büyük derslerinden birini aldığımı düşünmüşümdür.

Bir şey anlatmak istiyorum... Güzelliğiniz rakipsiz olmalıdır Osmanlıda, cariyeler arasında, ince hastalık ve kara sevdaya (melankoli) yol açan bu rekabet nedeniyle, saflığın aldatıcı güzelliğine bel bağlayıp, sarayın haremine süt havuzu yapılmasını, gülümser bir kindarlıkla, ilk önerenlerden olmuştum. Sayı olarak (şehzadelerde makbulümdür) iki padişah gördüm ve bunlardan Selim ki ‘Sarı’ lâkaplı olan ve  sarı nergisi çok severdi; işte ki o süt dolu havuzu yaptırmak cerbezesinde bulundu. Çirkin, güzel, bahtı açık her cariye sabahları bu havuzda esriyip, oyalanarak sütün cilde kazandırdığı kaymaksı, pürüzsüz pırıltıyla avunup giderdik... Havuzun çevresindeki kırmızı çiçekler ve süngü biçimli otlar, yabanıl, kösnül taşkınlıkla, yasak duygu patlamasını ve delimsi zevkleri temsil eder gibiydi. Ve öyle çok süt gelir olmuştu ki ordan burdan, Trakya sığırlarıyla, İsfendiyar Beyliği’nin ahırındaki tüm malların bu iş için beslenir olduğu söylenmiştir. Bu yetmezmiş gibi zamanla Istranca dağlarından, ceylan safrası, balaban kursağı, sülün otuyla, gariptir tavus sütü getirdiğini söyleyen leventler, sipahiler bile türemişti!..  Havuz sefası için kuşluk vakti sıraya durup, kuyruğa girerdik, Isfahanlı haspalar, Boşnak ve Frenk kırması yosmalar, Hint dilberleri, Belh’ten gelenler ve Arykandalı olup kadem almış birkaç yürük kızıyla, süt banyosunu hak eden birkaç deka cariyeydik. Yalnız güzellik değil, erkin gücüne belenmekle, evvelemirde sıhri hısım ve kan bağışıklığı olması da havuza girme hakkını kazanmaya neden olurdu ki kafes arkasında, defne kokuları arasında, yaldızlı taçlar ve envai çeşit mücevheratlarla kutlanırdı bu ayrıcalık...
...
Dimetokalı ustaya yaptırılan bir ‘Altın Yol’ vardı sarayda, yeraltından geçip, öbür ucu Ahırkapı ile Sarayburnu arasında bir alana çıkardı. Sultan her cuma selamlıktan gelip, geçide girer ve buruna çıkar çıkmaz, ahaliye, fakir fukara, gariban ve taklavan takımına (derviş, berduş, tebernuş-izmaritçi, ayakçı, otçu) altın serper ve onlarda kapışırlarken birbirini ezip, yatağanlarıyla delik deşik ederdi. Altın Yol sarayın altından, her elli adımda bir (suikast tehlikesi) mazgallarla bölünmüş, kilidinin yalnızca marangozunda bulunduğu, eni boyu atla geçilebilecek, daracık bir dehlizdi. Tüm cümbüşüyle, sırmalar içindeki padişah, bu has adımlarla ayrılmış, mazgalların ardısıra açılıp kapandığı yolun sonunda; dev kadanası, elmaslarla bezeli kaftan, eleğim sağmalardan tuğ ve yanıp sönen, pırıltılı sorgucuyla rabbimin lütfu gibi çıkar, açıl susam açıl namlı harami kapılarından fırlar gibide, şaşkın şavaloz bakışlarla peyda olur, bahadırlar gibi atılıp, çöllerin Hızır’ı gibi; yeraltından püskürür ve besmeleler arasında, sanki de göklere doğru fışkırırdı. Azameti ağzı açık izleyen abdal ve meczuplarda, şallak mallak olup huşuyla eğilir, sadakat yemininden yini düşmüş kullar gibi ezilip; Hanpadişahı en derunundan selamlarlardı. O ise altın  paraları, sikkeleri, mecidiye ve akçaları bu uğruya kesmiş kalabalığa saçıp, serperek; geldiği gibi has bahçeler beldesi, gümüş kanatlı kuşlar ülkesi, zümrütler, yakutlar peykesi sarayına doğru yitip giderdi. At dehlizden çıkar çıkmaz eşinir, kalabalığa doğru dörtnala koşar gibi doru, görkünç naralarla kişneyerek şahlanır, kayış ve koşumları yıldızlar gibi parlayarak yürek yakarken, gösteri alabildiğine coşkulu bir hayranlıkla, masallaşıp, destanlaşarak, düşlerde gezen tebaanın mest olmasına yol açar ve iki cihana hükmeden hükümdarın kulları arasında ezilenlerde; gösteriye asla halel getirmez, sanki temaşanın yekparesi, sihirlerle dolu hadisatın bir parçası gibi sergilenirdi...

Ah ki birde hamam gayyası vardı, sultanlar sevmediği, entrikaya karıştığını düşündüğü Boşnak, Sırp, Urus ve Frenk güzellerinden bazılarını hamamın sözü edilen boşluğuna incecik endam, türlü türlü işveler ve göz alıcı nazlarla getirir ve birden ayaklığa basılarak, açılan kapakçıktan, yosma önce bir logara, oradan akışkan, lağım dolu bir gayyaya sürüklenir gibi kayar gider ve nur yüzlünün çığlıkları yeri göğü inletirdi de koca sarayda  kimsecikler ne görür nede duyardı. Ölüsü salayla Altınboynuz açıklarına vurur, gözleri belerip ağarmış, ecinnilere karışmış cesedin Turnaşenk, Gülbeşeker ya da Eftalia olduğunu bilir ama bir dirhem bile ağzımızı açamaz, bir çift laf bile edemezdik...
...
Sözümü bitireyim... Gelelim sırlarla dolu ölümüme!.. Yazık ki ölümümde işte böyle oldu, tam anlattığım gibi, hiç beklemezdim,  nergissever, ketum ‘Sarı’yla aram gayet iyiydi ama gaddarlıkta cellatlardan geri kalmayan veziriazamın saraya, dahası tebaaya hükümran olma tutkusu telef olmamın asıl nedenidir. Taraf tutsakta tutmasak da, taht kavgası çocuklarını yer derler ya, bu işte tam böyle oldu. Temeşvar seferi başarısızlıkla sonuçlanınca, ne hikmetse Boşnak güzellere karşı bir sevgisizlik, hınç dolu bir gammazlık başladı sarayda, hakan o denli belli etmiyorsa da, kazaskerden, defterdara dek herkeste bir ikiyüzlülük, suçlu arama, adam satma furyası başladı, bir dedikodu, laf getirip götürmede cabası, fitne fücur almış başını gidiyordu.
...
Gece hamamda eğlenirken, alp hükümdar içinde gelecek dediler, saçları buğday sümbülü Boşnak güzelle dolaşıyorduk, akıbetinin nisa takımını kahretmemesi, bu hayhuyda bir ehli keyfe kurban gitmemesi içinde dua eder idim, şimdi düşünüyorum da -acaba oda aynı duayı benim için mi yapıyordu-  Sultanşah mavi gözlüleri sevmezdi, ‘sadaret’ ela gözlüleri; ben yeşil gözlüydüm ama bir ikilemin ortasında kalmak, nasıl kimi zaman işin aslından daha tehlikeli bir durum arz ederse, işte tamda öyle oldu. Harem ağası pertavla basmak için ayağını uzattığında Boşnak güzel boşluğun tamda üzerindeymiş, kapağın yerini kimse bilmese de sezmeye çalışıyorduk, mavi, yeşil bir yana, rüzgarın Boşnakların aleyhine estiğini bildiğim için, gözümü ondan ayırmıyor, gerçekten sevdiğim bu ak sekilinin, başına bir iş gelmesin diye hep yan yana olmaya çalışıyordum, oda gülümsüyor, bu candanlık karşısında sıcak bakışlarını üzerimde gezdiriyor, kimi zamanda canı gönülden sarılıyordu. Bir ara koluma girerek bir şeyler fısıldamak ister gibi, buharın içinde, neredeyse çıkış kapısına doğru gelip, oracıkta bir köşeye sokuldu,  buğudan göz gözü görmüyordu ama hiç şüphelenmedim, kapıya yakın olduğu içinde bir kötülük düşünmedim, sonra gene kol kola bu uygunsuz yere bağdaş kurup, oturur gibi yaptı, hatırını kırmayıp ona uyayım derken, tam arkasına baktı ve düşünemeyeceğim bir hızla kolunu çekerek, birden öteye kaydı, ilineğin sesini duyduğum anda sekisine can havliyle atılıp, sarıldığımı biliyorum... Nafile!

Dehlizde uçarcasına kaydığımı ve karanlıklar ülkesine kavuştuğumu anlar anlamaz, dualarımı onun için değil, ölmekten gayrı bir şey düşünemediğimden kendim için yapar oldum. Acı su, bir uğru laneti, günahkarları sağır eden Poseidon’un sesi gibi, gümbürtüler ve uğultularla ciğerlerime dolduğunda, tatlı esrimeden, birden kutupsu çarpıntıya geçen bedenim, umarsızlık içinde sanrılar alemine süzüldü, kollarım açıldı ve az sonrada; kirpikler altındaki mücevher, sonsuz bir beyazlığa dönüştü. Boşnak güzel yüzünden neden ölüme sürüklenmiş olduğumu, o gün hangi nifaklarla, neler olup bittiğini hala anlamış değilim... Şimdi mezarın bile çok görüldüğü, maviye üryan kemiklerimle, Mesih’in geri gelip bizi kurtaracağı günü bekliyor, ana kucağından ayrılmış ve aynı akıbete uğramış güzellerle, ağlayıp sızlıyor, hayalsi iniltilerle, gözyaşı döküp duruyorum. Ne ki bir şey daha söylemeden, sizlerden ayrılmayacağım.

Yıllardan sonra bir gün, ölüler denizinde ruhlarımızı gezdiriyorduk ki, bir cuma günüydü sanıyorum; Boşnak güzelde yanımıza geldi!.. hikmetini tanrım bilir ama; bir şey olmamışta, salt bu günü bekliyormuş gibi, fütursuzca koluma girip küskünlüğüme aldırmadan, sana bir sır vereceğim dedi. Ne denli şaşırdımsa da  bir müslime gibi ‘hayırdır!’ diyebildim. Göz gözü görmez karanlıklar içinde fısıldadı ki; harem ağasının kendisine çılgınca aşık oluşu ve bu yüzden meftun ve mecnun olmasının yanı sıra; meğer ikizi kadar birbirimize benziyor oluşumuzmuş ölüm nedeni!..  Ağa o an, perdelerin arkasından, yanımdan açılması için, kara zebani boyu, kızıla belenmiş gözleriyle palasını sallıyor, ikircikten kıvranan Boşnak güzelde, iğdiş ve iğrenç adamın töhmetiyle, kurtulacağını sezip anlıyor,  yerime geçerek kendisi ölmüş gibide bir oyun oynanacağını biliyormuş!..
...
Ne denir... günah bazen öyle bulaşıcıdır ki can düşmanınıza bile kızamaz ve belki de onu affedersiniz. Her şey o büyük günde  belli olacaktır diyorum. Tanrı; yazgılarına boyun eğenlerle, emellerine kavuşanları bir tutmayacaktır... &



**********************************************************************************************************************************************************************************************




ANDROİTLER

Evimizin ilerisinde yükselen engebeli arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler  solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf bir apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize hak verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye  hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız belgelendi. Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o apartmanı izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan kalma dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı ve tuhaf androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam –androitin görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek –ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa odaklanabiliyormuş ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak bana bağırmış aman allahım


JORGE LUİS’İN DÜŞÜ
Borges in kanlı şeyler görmeye alışmış hükümdarı sonunda idam edilen birinin yazana sihirbaza zorla açtırır ve peçenin altından kendisi çıkar hükümdar sapsarı boynu yana düşer cellat ipi boynunan geçirdiğinde  peçelinin bu öyküye nazire bir öykü yaz














DİKKAT  insan dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını kılı kılına anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her hareketini anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı bir dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da aşırı dikkatten!..  aşırı dikkat ve anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar

SEVDAÇEKEN               tüm aşklar masaya yatıyor suçlanıyor.

ÇÖKELEZ                       (Kar kuyusu, ceset, av filmi havası. vb)

**********************************************************************************************************************************************************************************************


BAYEZİT (TUTSAK)      Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşı, Harzemşahlar ve Curcan a  Gürcan a sığınır Kerayitlere hücum eder .. ve ölürken şunları söyler benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadınları kollarına alacaklar ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin Keskin Kılıç


**********************************************************************************************************************************************************************************************


ANDROİTLER                 karşı pencere

BELLEK                           amenofis yazı bellek kaybı öyküsü

TANPINAR                     Adem ile havva öyküsü  pierre menard harmanlıyarak


AT (MUKADDES’İN ATI)                      **********   yazıldı

NİTOKRİS                                               **********  yazıldı

KISSA                                                      **********  yazıldı

EJDER                                                      **********  yazıldı

ANASTASIA                                            **********  yazıldı




***********************************************************************************************









ULUS FATİH
*
CAVİT MUKADDES’İN ATI


                                                                                                                                                            ‘ tüm ölülere...’                                                                
   
At bozkırın ortasında duruyordu... Sırtında bir siyanür kuşağı vardı; önündeki akıntıdan Macar suyu içiyor, Helen hendeğinden geçiyor, Kronos’un (zamanın) içinde uçarak gidiyordu. Us tanrıçası Athena, termofiller ve öteki atlar vardı yanında. Devasa bir benzeri yukarıdan onlara ‘Seni ataların döller!’ diye bağırıyordu. Electric-horseman ona binmeye çalışıyor, güneşte pırıl pırıl parlayan, otların saf oku sağrısına değiyordu. Ufuktan doğru nitrat çubuğu geliyor, yüzey gerilimi artıyor, baryonik maddeler, sarı fermiyonlar, bozonlar durmaksızın ciğerini deşiyordu...  Vaspurakan kralı I.Gagik yardım etmek istiyor, demirhindi suyu içerek güç toplarken, madenlerin kükreyişi göğü inletiyor, demir bulutların canhıraş bağırtısı sürüyordu...

At ise ağlıyor ve öleceğini biliyordu artık. Şu ovalar ve bu bozkır onun son eviydi, ölümcül bir çabayla; ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma’ diye haykırmayı başardı.  Ve ‘zamanın beyaz ipliği, akşamın beyaz filleri andıran küçük yamaçları, yontuların içinden gelenler, evlerine yorgunluk taşıyanlar ve demir korunaklı bulanık avlular, bir yarasa derisi gibi gerilirdi artık beyaz karanlıkta...’ 
At düşünüyordu ki; ökaryot ve trilobit, ışık bakterileri, çalışan göz ve dünya, ufuklardaki hiçlik, sonsuz ölüm, çürüyen et ve soyut ottur yaşam. Ve belki de evren tüm bunların yalınkat, sıradan bir uzantısıdır...

Nedir ki ata bakıp; mavi denizlerin Sapho’su mutluluk saçıyor ve yapılan bir şeydir şiir diyordu. Elektronik dölütle yel, terleyen balıklar, etobur kuş ve tüm kürklü şeylerin içini ısıttığını biliyordu. Horozlar, börkler ve kepenekler, Hacer-ül Esved ve Kâbe, tırıs giden atlar ve haçlar ve bambaşka ovalarda, bambaşka drenajlar ve koşumlar içinde yüzen; bambaşka rahvan atlar, ateş gözler, yel ayaklar, Yıldırımlar ve Timurlenk, çengel tırnaklar ve kaplan, sfenksler ve mekanist evrende yüzen bataklık tavukları ve kırmızı turnalar atın sırtında gezinirken; geyiklerde üzüntü verecek kadar yakınından geçiyordu...

Ve işte uzakta Rus Amerika’sı görünüyordu! Gezegenin buzdan mantosu ağlıyor, ısı değiştirgeci ve nötron akıları yanı başında yüzerken, genç bir kız; ‘aşklarda yaşam gibi sanal olmasın!’ diye hıçkırıyordu. Ordular, gölge evrenlerle yarışıyor, sarı bir eşek otların arasından sakin geçip giderken, tüm kozmos gülüyordu... “Zaman geçer aşk kalır / ikonsu Derebey çağları / gizençli güzellikler / düşler ötesinde / bir yürek süveydası.  / Soylu ruh / birlik yaratan yansı o’ diye garip şarkılar söylüyordu bir trubadur...

Pervasız bir homurtuydu gizemli bellek...  Acayip tayflar, üç gözlü insan, yaprakları tüyden ağaçlar ve billur yumurta geride duruyordu. Gelecekten bir çiçekle geri dönen adam gülüyordu.  Kuyruklu yıldızlardan paraşüt ve kırmızı nötronlar denizi vardı uzakta. Sedna parıldağı, çift ağızlı balta, kıskançlığı kışkırtan boşluk, camdan ağaçlar, balık yağmurlarıyla işbirliği yaparken, karıncamsı ejderha, kutup canavarları ve Arrabalılar, su otlarıyla karşı koymaya çalışıyor, güve biçimli yalvaçla, sarı pireler hengâmede ara bulmak isterken, Sicilyalı Archimedes askere; “Noli turbane circulos meos” ‘Dairelerimi sakın bozma’ diyordu... İnsan çığlığından ölen balina, çöreklenmiş yılan, arı vızıltıları ve siyah sülfür yağmurları vardı ovada.

Sakat ve sıska bir at gibi duruyordu at!.. Simgesel tanrılar, metalimsi havlamalarla, Aperionları (sınırsız madde) üç kenarlı üçgene dönüştürürken, Yesribliler, bedenim gerçektir ama günah gerçek midir diyerek; hidrokarbonla-kurgul usu, düşünce kipleriyle-imgeler gölgesini çağırıyor,  ‘Kelt diliyle yatan sonsuz cinsiyet’ metan buzulları ve şeytansı pengueni, güneş sürüleriyle yokuşa sürerken, Higgs bozonu, Cordoba halifesi, kuğu kanı içen Moğollar ve Kansu Gavri’yle birlikte;  “evrende yalnız olduğumuz düşüncesi” atı sinirli yapıyordu...

Elektronik tapınaklar ağlıyor, elle tutulan otlar, ışık bakterileri, Hunnes ve Kunnes yıldızı gülüyor, metal-matris kompozitler,  kaya korukları ve kadın parmağı biçemli üzümler kırıtıyor;  Korece, ‘Nanın tahşinin sarahannida’ (seni seviyorum) diyen ve  diyakronik bir boyutta gezen kırmızı denizler, su akrepleri, burçak tarlaları  ve ‘şiir dokununca bozulan şeydir’ kıssasıyla avunan ermişlerle;  ‘penisinin tepesi papatya çiçeği olan sevgilim’  buz dağlarının içinde donmuş, öylece sırıtıyordu...

( Pantalassik Okyanusu’nda yüzen nilüferler, beyaz manolyalar ve bahçeler sevgilimdi benim... Pembe dudaklarında kedi tırnağı açan sümbüller ve serçeler vardı. Bir parsek ötedeki hamsterler,  korkusuz dolambaçlar ve yatağanlarla sevişirdi. Dağlarda gezen Garymantlar ve metan yığınları bizi korkutmaz!..  Sibirya denizi, Hint gırtlağıyla konuşanlar, Amsterdam faresi ve Memnon sarayı kardeşimizdi. Hüvel baki çekenler, kuş kabileleri,  Nusiybin Akademisi ve Yunan glikonikleriyle konuşur,  Ezra kantoları, ormancılar ve denizcileri dinler; theophanistler, selülöz tadındaki Magdelena,  kuyruklu Meryem, tiranlar ve tren, çimenler ve çimento için gözyaşı dökerdik. Buhara geyikleri, kaplumbağa hızındaki dandyler, İtalya ya da Almanya gibi gözle görülemeyen nesneler ilgimizi çeker,  panter avı limanından kaçırılan gülünç şeyler ve kendi yankısını arayan yed-i eminlerle eğlenir, kahkahalarla gülerdik. Ve gene de Portugallı Sufi’ye övgüler olsun ki, geceler boyu, boşlukta kavrulurmuş gibi astenik bakar ve tiksiniyorum böyle kişnemekten diye ölümserdi at...)

Kuru otların, akan ırmağın, kül rengi dağın ortasında kıpırdamaksızın duruyordu... Bronz  bir yonut gibi, mermer gibi, tunç gibi... Hayvan gibi duran bir hayvan gibi... Ve uyuyordu... Ve gözlerini yavaş yavaş açtı. Gırtlağında güneş olan insanlar vardı!.. Dağlar, ovalar, kentler, surlar, pazar yerleri, kurbağalar ve Ravennalı Dructfult’un yazgısıydı gördüğü...  Bir tümel olan ve tutulamayan hayvan Eros ki, uzak çağlardaki atalarından biriydi ve bulutların arasından artık onu seçebiliyor ve kartlaşmış kulelerin arasında, binlerce yıl arkasında, arkaik bir hayvan, vahşi bir tanrı gibi yükseliyordu atası... Ve sanki bir ikizi ve sanki salt kendisiymiş gibi belirip yükseliyordu tepede...

At başını salladı. Başına geçirilmiş saman torbasının içinde, tanrı taneciği arpalar görürüm umarıyla, torbasını havaya savuruyor, düşler görüyordu... Ağzına gerçekten altınsı, sarı güneş parçacığı, eliptik biçemde, minicil yumurtalar doldu. İri, beyaz, vahşi ve Germen dişlerin arasında, sürkozmik arpa taneleri yiyordu at... Bozkırın ortasında yalnızdı. Bir ‘arpa tanesi’ düştü torbadan, at görküyle onun bir tanrı parçacığı olduğunu gördü, uçlara doğru incelen, eğri büğrü, altın sarısı, güneşten güneş; galaktik bir arpa taneciği... Aman tanrım! Bir tanrı mıydı yoksa at!.. İşte tanrımsı olan kendini gördü! Ve işte kendisini yiyordu ve her şeyin kendisini yiyip bitirdiğini biliyordu artık...

Görkünç bir heybetle, gözleri fal taşı gibi açılmış yavrular görüyordu şimdide... Taylarla dolu, karıncalar gibi kaynaşan ve birbirine dokunmadan, dokunamadan sonsuzca itişip tepişen, sonsuz arpa tarlalarıyla dolu, her şeyin birbirini tükettiği; düşsel bir ova... At bunca zamandan sonra kendisini algılayabildiğini düşünüyordu artık...
...
At ve atası, uzakta, kızıl ufuklarda el ele yükselirken, küçüleceklerine giderek büyüyor ve devasa tek bir at oluyorlardı. Bir zaman sonra; gökada biçemine, bir galaksi donuna bürünüp iç içe geçerek ve sayfaların arasında yavaş yavaş eriyip tükenerek,  yitip gittiler...
...
Karanlıkta bir çocuk paytak adımlarıyla ovanın ortasına doğru geldi ve alabildiğine tuhaf kemik yığınları gördü. Yığınlar at ölüsüne benziyordu. Çocuk kemiklere dokunmak için sonsuz bir istenç, dizginsiz bir arzuyla kıvranıyordu. Ve artık kendisinin bir çocuk değil bir adam olduğunu gördü!..  Ve atın ölüsüne dokunur dokunmaz, manyetik bir vurgunun sırtında parladığını duyunca, ne oluyor demeye kalmadan, bir burgacın, bir hortumun içinde toz olup, kemiklerle birlikte yok olup gitti. Sislerin arasında tuhaf, siyah bir gölge dışında, ova boş, bomboştu.
 ...
“Hiç kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir zaman görmez  / kendi bildiği Tanrı’yı, / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, aşklarımız, tanrılarımız, / Geçer giderler, bizim gibi...” (1) &

(1) Fernando Pessoa








************************************************************************************************************







ÜÇLÜKLER

Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları

Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor

Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu

Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayır kuşu

Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni

Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşlı yokuşu

Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar

Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu

Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar

Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar



ÜÇLÜKLER

Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş

Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere

Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş

Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları

Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik

Düşerken alacalar
Mor yeşil salkımlara
Çınlar arı kuşları

Yaşlı kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya

Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası

Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böceği

Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı





ÜÇLÜKLER

Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı

Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri

Her ikindi üzeri
Karşılaşırız onunla
Her zamanki yokuşta

Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla

Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol

Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşeği

Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dalları

‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha

Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda

Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı




**********************************************************************************************************************************************************************************************






ULUS FATİH
*
KALEMAKELAME 

Kutlu öğlede kumruların öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve sıkıntısını dağıtmak için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde oluşturduğu küçük dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana bir balık geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun ağzını kapatarak oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara doğru uçmalarına  yol açtı.
Adam gözünü karşıya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle ürpererek, loş avlunun garip hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden  korkunun verdiği cesaretle, su birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya kahve yönüne doğru koşmaya başladı. Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine benzer birinin, ters yönde koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin olanaksızlığı ve gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde, aynı sanrıyı kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır bilirdi, kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yağmurdan kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taş oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın göksel incisi yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde kaşalot biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru gelerek bir bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar denizler tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut diğerlerini silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara şimşeklerle dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç olduğu sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden yanında  kara kepenekli birinin ‘Mehdi geliyor!’ diye, hınçla bağırdığını duydu.  Bu adam köyün, us sayrısı çobanıydı.
Kararan havada, çok uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz alıcı büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam yeşili bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı yapar gibi şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti. Yıldırım yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri ortalığı kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi adam, köy imamının, bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i mekanlardan söz ettiğini anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su duvarlarını köyün çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi, ama fısıltıyla; doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları, doğuran yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama, kulağına  imamın sesine benzer seslerle garip şeyler fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve Meleye Cizire’nin şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını düşündü ve aslında yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını merak etmeye başladı.
Mahallenin arka sokağına dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının bulunduğu arsanın içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in ışığının yanıp yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor, dua, vali, kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri başka bir düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve Kifilis’in ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam öldürme arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın sürünerek yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde Kifilis’in  düşürdüğü  bir senet buldu ve senetteki imzanın kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda dağılmıştı.
Kifilis içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail, Kifilis’e yaklaşıyordu, köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu camdan dikkatle baktı, biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt gibi sözler ediyordu.  Ortada bir meclis vardı ve şiiri okuyanında kız kardeşi  olduğunu görüyordu, soluğunu güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye varmış gibi elini kaldırıp indirdi, zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün, saat, dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka bir ölçüye tutsak olduğu, vatan değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini ateşlediği o an...

Şey dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü rüyalar, kabuslar görmüştü ve Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına saplayacakken uyanmıştı.
Çocuk okula gidecekti ve beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde portre olan kalınca bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin yemeye çalışarak ayağa kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı. Arapça ve Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula giderek öğretmene okul binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup olmadığını sordu. Öğretmen tek bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.



(2)
Öğretmeni hem dinledi hem de her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki bozuk paralarla oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül kokusunu bile tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini rüzgara vermiş ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her köylünün vazgeçilmez eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde kendi benzerlerini ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir duvarın dibine sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes başkalaşıyordu da kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir çocuk yanından geçti, dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman olağanüstü bir şeyin olmadığı kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde olabilirdi, yandaki çarşının pazar yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç, tebeşir, tahta, çeşme, işkembe, kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara dalarak köyün ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli bir göl vardı orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı  bir yolak üstüydü göl. Güneşi gözünün çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve şeytanlara inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı, neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor, ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir alem vardı, başka ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı, öfkeli yada ahmakçaydı, neden eşyanın  tutsağı olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan öteye gidemiyordu; yaşamı neden, neden anlayamıyordu.
Cebindeki usturayı çıkararak gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez göle bakarak, acıkan işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla gerçek yaşamdan ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye, yaşamın cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi bir şey kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü soyutlamanın bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir davranış, acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine yaklaşacak, metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı başkasına vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur sen al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep daha uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’

Ağustos ayında köye gelen cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart yada mayısta da gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de söylediğine göre daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı, siyah bir kağıtla oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu. Fidanların arasından geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup karnını doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada kalsın dı, çoktandır küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir yemek mutlulukların en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak lambası, barut, loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler, pizzalar ve körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller, papatyalar toplayıp aralarına akasya sıkıştırarak  demet demet satan bir çingene düşledi.  Sabahtan bu yana, usu mengene gibi sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse, yenilenebilseydi.

Kiremitlerin üzerinde uçan bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu, umutlandı, az ilerde  yağmurun kabarttığı mantarların doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken kuş gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf ezmesini, panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi, fistan giymeyi ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı, ağzından kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız uzaklaşırken, onun gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını ıspanağa, kalçasını lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve salınışını maydanoza benzetti.

Uzaklarda ovadaki şoseden bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla doğrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir muştu böceği diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın kıyısından dolanarak uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın ortasında  seçilmez hale gelip birden imi timi bellisiz olup, yitip gitti.



(3)
Silgi adam küçüklüğünde -onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine imlediği konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş  bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri, bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler, ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler, transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler, vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları, telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise hayalleri, deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı sözlü konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp yaşamlar.
Moteller havuzlu mudur diye sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes olacağım diye lafa karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak. dinlenme odasında spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten gelen Olimpos gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl yapmıştı hepimizde tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında; ‘Taşın toprağın altın/ Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’  yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:

ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
                                      seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi anlıyorum ki baya güzelmiş  bu yarım şiir, kim bilir o kız  nerelerdedir...
Blucini yırtık giyerdi  ve cesurdu, blöf yapmasını da çok severdi kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına, yolda en afili olanımız oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke dolaşmaktı, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını bilmez öylece yüzüne bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar sonra bir barda kaşıkla ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok gerisinde bir yaşam sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside kötüydü, ağzından kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri, otostop yaptığını söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank gibi şişmiş, paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat olmuş, ne idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem üzüleyim, yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip teokratik, monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O kızın adı Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.

Silgi adam, çocuğun okulunun  bitme saati yaklaşınca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde beklemeye başladı, uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu dağlar, yüzyıllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar, Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda buradan gelip geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski atalarını daha çok seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup, gerçekten özlenenler, bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı. Nede olsa  ötekilerin; yakın geçmişin, anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada buluşamıyorlardı. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile kalmayan bu atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut tabutları, solgun sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri seviyor olmamız belki bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve kucağı açıktır ve kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa yol açmayacak kadar ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep kalplerimizdeydiler. 


(4)
Böyle düşünüyordu silgi adam ama dağlardan doğru kucağında  Karya kartalıyla inen  Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev adımlarla tam okula doğru yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu, ceylan derisi tulumundan su içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına gelerek; kentlerinizdeki gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarınızdaki otomobiller hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuş gibi başını sallamakla yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı bir cesaretle, bu yüzyıllar ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden daha mı insanca olduğunu söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu erdenlikle sormuş gibide gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanıtı ütopyalar, geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla sayılacak kadar azdı, görece bir olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası, zamana, mekana ve levh-i mahfuza sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı, oysa giderek en iyiye doğru yol alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam tersine istemler karelerle küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi, diyesim, istemler geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler aritmetik dizide kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek var mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha  mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey bizim zamanımıza duyulan özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın tanıtıdır, insanoğlu, sizin yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki kadar ölmedi, umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin- kendine karşı artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol açmıştır.
Silgi adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki sanıyı ve gerçeği değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde yanıldığınız kesin oda şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Silgi adam şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince,  Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den, Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduğu sürece ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve oturduğu bankın üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.

Çocuğu elinde bir pasta dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı, çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı gibi açıldı ve içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla oynamayı düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda, köpüklü yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler yapan bir adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların ve düşlerin yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı bira şişesi görünce gerçekte, plastiğe geçişin  kaynağının da  yaşam olduğunu kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp eni sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı  yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu tuttular:
‘Şu uzun gecenin gecesi olsam

Sılada bir evin bacası olsam’

diyordu türkü.

Evde silgi adam zavazinga kasasını açarak  öte beriyi onardı, çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü meyvelere yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya özendiriyordu,
peçeli hanımı ev işlerini yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin hurisiymişcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu tuhaf insanın, güneşin doğup batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden hoşnut kalarak, yaşayıp gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak günün yorgunluğunu attı, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki yalnızlığı bir ölçüde azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama konuşma isteği duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak uyuklamaya çalıştı, adam kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler mırıldanıyordu, bravo diye bir söz çıktı ağzından, bankalar, bombalar, piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalıştı, onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı, pantolonunun takılan kancasını çıkarıp düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa uzandı ve uyudu. Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu, İtalyan parlamento binası önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla Barbaros’ta kendisine destek verenler arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye benzer biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına olayla ilgili yorumlar yapıyordu.








(5)
Fellini filmlerinden çıkma kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman televizyon muhabirinin kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp kahkahalar atarak her şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve frapanlıkla ortalıkta dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara yaklaşarak hermafrodit olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu, biri bütün hay huyun ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye aldırmadan onarım yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini söylüyor, patent patent diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az ilerde onu tutuklarken, göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan biteni  sessizce izliyor, şarkıcıyım, gazino arıyorum diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir sporcu mihaniki biçimde kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her gördüğüne paso gösteriyor, fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı tüm olan biteni -uçan sözü bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema yıldızı villasından el sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida saplıyor, bir palyaço, yüzünü gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan bir gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir kadın boğazından asılmış sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor, ağzından salya akan biri de peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki etlerle- herkesi yemeğe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto oranlarını anlatıyor, postacıysa olay yerinde olanlara mektuplarını veriyor, bir jandarma güruhu herkesi çembere alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği mandalinayı yiyordu. Papaklı bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaşırım, iskelede sevişirim diyerek, çikolata ısırıp, tekvando gösterileri yaparak, otobanda hız yapmayı severim diye ekliyordu.

Silgi adam uyandı, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek, sobayı usulünce söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda yeşerir, haziranda toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının olağanüstü bir beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku yayıldığını düşündü. Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu söylemişlerdi. Sonra gene yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandırıldığını, ağzına Kiler balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalıştıklarını ve bir hipopotama dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron yuvalarının içinde batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak gidiyordu, güneş silik bir noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek gittiler...
...
Büyük yazar pandantif kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok, deneme değil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu dilerse anlayabilir diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez arkasından koştukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri ant uyarınca, atılan her adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar yaklaşabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek, asla bana ulaşamayacaksın, her uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi. Yazın heveslisi  büyük bir oyuna geldiğini  anladı. Ama hiç ummadığı bir tansık gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı, dokunduğu anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye büyük yazarın sembolik dev gölgesi kalmıştı...
...
Büyük yazarın tilmizi olmaya özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından taş döşemeye düşüp  ölmüş, tabağında duran tırpana balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi adamın garip öyküsü böylece        bitti.   &


ULUS FATİH
*******************************************************************************************

 ULUS FATİH


1-Ulus Fatih kim, bize kendinizi anlatır mısınız?...

Doğumdan başlamak üzere, 1955 yılı, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey kasabası doğumluyum. İsabey köyü de diyebiliriz. İsa Eboli’de durduysa benim yüreğimde İsabey’de kaldı. Ortasından küçük bir çayın geçtiği köy ikiye ayrılırdı, bir Derepınar vardı, orada günboyu çamaşır yıkanır, akşamları da köyün en güzel kızları, çocukları su doldurmaya giderdi. Bazen çay sele dönüşür ve ineği yutmuş dediklerinde biz tepelerden, sonsuz bir yılan gibi akan sele, bizi de götürebilecek Azrail kadar güçlü bir şey gibi bakardık... Köy Çökilyas dağının eteklerinde kuruluydu, önünde Baklan ovası uzanırdı, ovada  sanki cennet bağları ve sonsuz buğday tarlaları vardı. Serenli kuyular, karşı köyler, kıyıdan geçen susa yolu, küçük tepeler, badem ağaçları, mezarlıklar, at arabaları, yukarıdaki ay ve gecenin yıldızlarıyla, dünyanın tümünün bundan ibaret olduğunu sandığım, zamanın içinde Pandora kutusu gibi gizlenmiş çocukluk çağları... Yaşamımın en güzel yılları... Üzüm sergileri için ayrılan toprakta bahar gelince papatya korusu oluşurdu, ağaçlar kırmızı, pembe açar, arılar yaşamın yeniden başladığını müjdelercesine, oradan oraya uçar, kelebekler omzumuza konardı. Köyün gençleri, Ankara’da, İstanbul’da okuyanlar geceleri Dibektaşı’nda toplanır, ay ışığında, Sartre’ı, Tanrı’yı tartışırlardı. Topal Halit, Demirci Ömer, Kerim Necip gibi köyün yaşlı ama aydın insanları akşama doğru Denizli’den gelen gazeteleri kahve önlerinde çocuklara okutur, Che Guevara’dan, İnönü’ye dek herkes her şey tartışılırdı. Deyim yerindeyse sanat aşkı o zamanlardan kalma bir şey, Yaşar Kemal gibi roman yazacağını söyleyenler, Almanya’ya gideceğim diyenler, İstanbul’dan gelenler bizim çocuk dünyamızda kuyruklu yıldız gibi yanıp sönen imgelere yol açmışlardı.
“O köyde her avlu girişinde dut ağaçlarımız / Her dut dibinde ömrünü süren, ötüren koyunlarımız vardı. / Ovalara her sabah kırağı yağar / Kadınlar avlu içlerinde kirman sarardı. / Çok çabuk geçti o yıllar, o gölgeler, o ağaçlar / Erkeklerimiz günbegün bir sıkıntı, bir bukağıya kardı! / Bağ gümeleri, papatyalar, payam açıkları, arılar / Eşikte el vurup ağlama anne, “Kalindra Şehri” geride kaldı...” 
Burada ‘Kalindra Şehri’ yerinde bir imge gibi gözükmeyebilir ama bizim İsabey’de, nice şehirden daha şehir bir yaşam sürdüğümüzü sonraları çok iyi anladığım için, o imgeyi ancak böyle oluşturabildim diyebilirim.
İlerleyen zamanda köy çok çabuk kimlik değiştirdi, köyü terk edenler çoğaldı, bağcılık bitti ve geçmişteki izler ölümlerle unutuldu gitti... Bu arada ortaokul ve liseyi Denizli’de bitirdim ve yine geçmişten gelen dürtüyle Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek Okulunu ilk tercihle kazandım ama sağlık sorunlarından okulu bıraktım, İstanbul’a gelip çalışmaya başladım ve o sıralar Hukuk Fakültesini bitirdim. Hukuk Fakültesi yaşamım açısından ikinci Rönesans dönemi gibidir, artık daha belirgin çalışmalar yapıyor, şiirler yazmaya çabalıyordum, derken 1989 yılında Priamosoğlu Hector’un Ölümü başlığıyla şiirlerimi kitaplaştırma cesaretini gösterdim, 1991’de Leandro, 1993’te Sonsuz Küs Aias’a, 1997’de Doğa Söylenleri (Zümrüdanka) ve 2002’de Yaban Koku adlı kitaplar ilkini izledi. Şimdi tüm zamanımı yazına ayırdığım için kitapların ‘gerçek basımı’ için çaba göstermem gerekiyor. Bunun yanında yazın sevdası hala sürüp gidiyor diyebilirim.

2-Detay dergisinden söz eder misiniz?

Bütün bunlar bir hevesin uçtaki yansımaları, Nazım hevesle sürmez der ama, başlangıç için heves gerekir. Sanatın, edebiyatın coşkusu içimizde sürünce insan yapabileceği her şeyi bir görmek istiyor, bunun için sıradan bir çalışma yaşamı içinde, deyim yerindeyse Kavafis gibi irsaliyeler keserken ki masa başında belgeler düzenleyip hafif bir işti çalışma yaşamımız, işte böyle çalışırken sizi anlayan ve sizinde anladığınız bir iki arkadaşla Kadıköy’de Detay dergisini çıkarmaya başladık. 1993’den 1997’ye sanırım 17 sayı sürdü, derginin hiçbir kayda değer yanı olmadı evet ama ilk sayı çıktığında coşkuyla, kendimi artık çocukluğumda ki o dünya ve o insanlara borcunu ödemiş bir ölümlü gibi hissettiği mi kim bilebilir... İşin hoş görülecek yanı o çocukça aşk hala içimde sürer ve zaman zaman dışarı çıkmak ister. 

3-Çocuklarınız Ömer Cem ve İsmet Tarık’da şiirle ilgililer, birazda bundan söz eder misiniz?

Cem Sultan şair ve bahtsız şehzade, Tarık bin Ziyad’da gemileri yakan adam, bir şeyin peşinde koşup onu acı biçimde yitiren ve yitip giden insanlar benim ilgimi çekiyor, diyeceğim bu adları bilerek ve sevdiğim için belirlemiştim. Evde sürekli benzer şeylerle uğraşmak, edebiyat, spor ve günlük yaşamın gelgitleri, çocuklarında iç dünyasını bir ölçüde belirliyor, evde benim hükmüm yoktur herkes bazen anarşizanlığa varan bağımsızlık sergiler ve şiire ilgi duymaları da doğal bir akış içinde olmuştur, bir şeylere bağlıyız diye, bir şeylere karşı olmak, o şeyin karşısındaki şeye bağlanmayı getiriyor; sonuçta bağlılıklar sürüp gider, geriye ne yapıldığı kalır. Ama Ömer Cem yaşça büyük olarak okul öncesi çok garip şeyler üretiyor, onları not alıyordum, arkaik çağ insanı gibi ilginç şeyler ortaya çıkıyordu, ne zaman okula gitti, düzgün tümcelerle basmakalıp hepimizin bildiği şeyleri yazmaya başladı ve büyüsü bitti, ancak şimdilerde tekrar toparlanıyor ve  evde şu an geçerli akım olan haikumsu kabul edilebilir şeyler yaratmaya başladı. Bu arada onun yazdıklarını Cem Ayinleri adıyla kitaplaştırmayı başardık 8 yaşında kitap sahibi oldu ama yazılanlar 4-7 yaş arası dizelerdir. İsmet Tarık daha kapalı ve bizden uzak, zaman zaman yazıyor, yazdığını yayınlıyorum ara sıra ne var ki zorlamaksızın. Ama onunda ‘Soğuk Şiir’ dediğimiz denenmemiş, otomatik yazına benzer bir yönü var. Bu bizim için doğal bir iletişimdir, bir yöneltim değil.

4- Kimlerden etkilendiğinizi soralım isterseniz, neler söyleyebilirsiniz?

Okuma alışkanlığı zor sağlanan bir şey, sistematik okumayı zorunluluk veya işi dışında yapabilmek güç istiyor. Çocuklukta, 8 kardeşin en küçüğü olarak büyüklerden kalan kitapları okuyordum,Vatansız Adam Filip Nolan’dan çok etkilenmiştim, oda yitik bir adamdı, 30 sahifelik kitabı bitirince ağladığımı biliyorum. Sonraları Sefiller, evdeki Türk Dili, Varlık, Akbaba gibi dergiler, İnce Memed, Kaplumbağalar, Drina Köprüsü gibi birbiriyle bağlantısız karma şeyler okudum, yalnız eve 4 gazete alındığı dönemlerde oldu, o zamanki gazeteler kitap gibiydi. İstanbul’da ise okuma alışkanlığını yavaş yavaş edinerek ki bu alışkanlık okuduğum şeylere duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyordu büyük ölçüde, öncelikle Ritsos, Kavafis, Nazım, Borges, Lucretius, Paz, Stanislav Lem, Homeros, Yaşar Kemal ve adını sayamadığım pek çok yazarı hala okurum. Tuhaf gelmesin, iyi bir okur neyi okumaması gerektiğini (neyi okuyacağını) bilen okurdur. Çünkü okuma alışkanlığınız varsa zamanınız son derece değerlidir, onu boş yere kullanmamak gerekir. Düşünün ki okumakla okunması gereken kitapları bitirmeye ömrümüz yetmez. Yalnız  bu düşünce, bunu okumama gerek yok alışkanlığına dönüşmemeli... Sırat köprüsünden geçmekte beceri ister. Ayrıca bilimsel yayınlara da ilgi duyar, aralıklarla da olsa felsefe okumayı sürdürürüm. Örneğin Habermas’ın Bilgi ve İnsansal İlgiler kitabı , felsefeden öte Türkçe’nin olanakları açısından da önemli bir kitap.  Bir de sinema var, kitap denli etkili, gerçekte sanatın her alanından yararlanmak son derece gereklidir ama, sinemada Fellini, Tarkovski, Saura (Av filmi) gibi kimi yönetmenler okul gibidir.

5-Günümüz Türk edebiyatını ve bu bağlamda Türk şiirini nasıl buluyorsunuz?

Edebiyatımız ve şiirimiz eşsizdir desem kim inanır, çevirmenlerimiz bile öyle ustaca çeviriler yapıyorlar ki kendimi alamayıp bir çevirmen şairimize bu şiir aslında da bu kadar güzel olabilir mi dediğimde gülümsemekle yetinmişti. Borges çevirilerinin de aslından güzel olabileceğine ilişkin şüphelerim var. Bu da Türkçe’nin ehil ellerde olağanüstü bir dil olduğunun göstergesi, ama isteyen inanır ya da inanmaz gerisini bilemem. Türk edebiyatı ortada, Oğuz Atay, Latife Tekin, sonsuz sayıda genç öykücüler, şairler, şiirler buraya isim almakla neyi kanıtlayabiliriz. Sezai Karakoç’un düşünsel yapısını beğenmeyebilirsiniz ama onun evrensel düzeyde bir şiir tutturduğunu anlayabiliyor muyuz... Öncelikle edebiyat haz ve estetiğe dayalı bir şey, okumadan, düşünmeden, edebiyatı, edebiyat dışı öğeler ve önellemelere dayanarak yargılamayı sürdürerek gerçeği göremeyiz. Edebiyatımızın büyük ödüller alamamasını, Türkçe’nin çeviri güçlüklerine, dışa açılma zorluklarına bağlayanlar, Nobel almış yazarların kaçının Yaşar Kemal düzeyinde olduğuna baksınlar, Nazım gibi dünyadan kaç şair gelip geçmiş bir düşünsünler, edebiyatın üvey çocuğu gülmecenin Aziz Nesin gibi dünyada bir örneği var mı araştırsınlar, başkaca, Turhan Selçuk, Abidin Dino gibi sanatçılara sahip olabilmiş ne kadar ülke var saymaya çalışsınlar... Elbette her şeyin göreceli bir yanı var ama göreceli olmayan bir şey var, altının yer ve zamana göre niteliğinin değişmeyeceği gibi ‘iyi’ bir yazar her yerde ‘iyi’ bir yazardır. Yaklaşımın övgü olduğu düşünülebilir, ama gerçeğin övgüyle ya da yergiyle örtülemeyeceğini biliyor olmamız gerekir.

6-Bundan sonra neler yapmayı düşünüyorsunuz, bilgi verebilir misiniz?

Deneme amacıyla başladığım eleştiri yaklaşımlı yazıları sürdürüyorum, edebiyatın en zor dalı olan şiir üzerine düşünüyorum; daha sağlam yapılı, özgün kimliğe ulaşılmadığında şiir yazmış olmuyorsunuz. Öyküler yazdım, zaman zaman onları yayınlamayı ve yazmayı sürdürmeyi istiyorum, önceki kitapların yeniden yayımı dışında, öykü, eleştiri, günce, şiir, anlatı ve karmametinler üzerine sabırla yayımlanmayı bekleyen üretiler var ama hepsinden önemlisi çabalarımı sürdürmek istiyorum, bu arada da Vlademir Burkony adlı bir roman yazmayı düşlüyorum, nedeni ve yazılmasını düşündüğüm anlam ve açımları anlıyorum ama zamanın ne göstereceği ve oluşumların sürükleyeceği durum ne olur bilemiyorum.

7- Söylemek istediğiniz son bir şey var mı?

Edebiyatın yaşamın diğer alanlarından çok farklı olmadığını düşünüyorum, sonuçta kendimizle barışık olmak gibi yarar ve varoluş duygusuyla toplumsal iletişimin kesiştiği bir noktadayız. Her şeyde olduğu gibi üretmek ve verimlilik sağlamak, yapılan işin karşılığının olması açısından sağlıklı bir durum oluşturacaktır. Bunun dışında, insanın iyilikler dilemekten başka elinden ne gelebilir. Son yazdığım şiirsel metinle birlikte teşekkür ediyor, herkes ve her şey adına iyilikler diliyorum...&

 SON

Dağın doruğunda uyuyordum, yeşil suların içinde yılan düşüyle...
Aşil topukları tinin çığlığına vuruyordu.  Stoacı bilge ‘harf düşünüyor’
diye bağırıyor, Diyojen, bir avuç drahmi için kimden aldıysan ona ver
buyuruyordu. Cinsiyet değiştiriyordu iki yüz, gizençle doyunuyordu ece.
Tunç başlıklı kör bir galeride kargışlanıp duruyordu tümce...

Başkalaşım içinde kuzey bir nötron, artı yüklü protona dönüşüyor,
köpeksi durur demir çayırda çini akasya. Tin çiçeğine bakar tün çocuğu,
şeytani ışık kül renk gözünde, Megaralı sinik ‘gökteki kartalın devindiği
bu işte ilk tözden beri’ diye haykırıyordu.

‘Arıyorum dudaklarının taşını’  boşalıyor yalnızlık şarkısıyla lepralı adam,
granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu. Sessizlik içinde giyiniyordu Selene...
Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan denizlerinde koşuyor, Diana,
kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu... Akıyordu bulutlardan nötrinolu yılgınlık.

Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri çiğniyor Hephaistos, basamaklı ada kıvranıyor.
Koş Penelope koş diye bağırıyor Hekate, örümceğin dudağından sarkıyor evren.
Kunt mavilerle, sarı sara tüller içinde, savuruyor tüylerini Menkalinen...

Abd Yeğuş el Harşi at üstünde ölürken, Pers aşığı doğuşuyor Kerela’da.
Samanyolu, ada evren, saltık tanrı sarışıyor birbirine.  Akrisios Danae’yi tunçla
kapatıyor. Zeus altın yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor...

‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak tanrı’ diye haykırıyor Perseus. 
Şiir tanrısızdır diye çığırıyor Mars. Propan gazı soluyor ve ölüyoruz işte... 

‘Aşk artık burada oturmuyor.’  Kuşaklar boyu, döl suyu, kara dua ve hınç içinde,
kesiyoruz Demokles’in kılıcını, atarcalar arıyoruz karancıl gökte.
Yitimsiz zamanlarda gürzler, kalkanlar, helikonlu şarkılarla...
Gün doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı sızı; gölgelerin ağzında solurken uykuları.
Yaşıyoruz işte kutuplardan kutup Dor korularında artık...

Orada fotonlar rüzgarıydık
Tesla’nın tinine tütsüler yakılırdı
Değirmenin terazisi elektron yontusu
Buz dağları plankton geçidinde.

Bulutların hızı düşündürüyor
Kasırga kırmızıydı pazar yerinde

Göz yaşları süt olurdu Roksalan’ın

Bizanslı atlı saçlarını onarırdı.

Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz

Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.

Uyanırdık


Arakne
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...


**************************************************************************************


ULUS FATİH

*
KARDİYA

 

İnsan

         insanoğlu

                        insanlar

                                    insancıklar

Ki hepside bir acı yudum.

Ana avrat

               kız kızan

                          Merkür Venüs
                                               ay yıldız
Bütünü benim uydum.

 

Niçin kendini düşündün ey Neron

Puvatya
            bil Vaterlo
                            ve de Miryokefalon
Cihat için ey islam
                             sonra da bahtsız haçlı
Karın için ey adam
                              fistan
                                     sütyen
                                              sonra don

 

                                                       (1969)

 

 

 

 




ULUS FATİH

*
DUYUMLAR

I
“İğneada’da bir balık kartalı öldü.”

(26 Temmuz sabahı  Suomi’de, ormanlar içindeki bir
gölden havalanan Balık Kartalı’nın (Pandion hallaetus)
dün İğneada’daki sazlıklara doğru süzülürken; tepelerdeki
elektrik tellerine çarparak öldüğü, cesedi bir çiftçinin
bulduğu, kuşun kuluçkaya yatmak üzere sıcak bir  ülke
ararken, utku içinde Anadolu topraklarına girdiği belirtilmiştir.)  

II
“Boz Ötleğen ölü bulundu.”

(15 Eylül Salı günü öğleden sonra, Manyas Kuş Cenneti’nde,
bin bir renkli kuş arasından Arap yarımadasına doğru uçan
Boz Ötleğen’in, 22 Nisan gecesi İsrail askerleriyle Filistin’li
milisler arasında çıkan çatışmada öldüğü, cesedin terkedilmiş
bir taş  ocağında  bulunduğu bildirilmiştir.)

III
“Saz Bülbülü yaşamını yitirdi.”

(22 Eylül Pazar günü Cernek istasyonunda halkalanan nazenin bir Saz
Bülbülü’nün,  geçtiğimiz gün, Kahire yakınlarında  vurulduğu,  
Kefren’e doğru  kaçmaya çalışırken;  piramidin   yüreğine  
düşerek  öldüğü öğrenilmiştir.)




********************************************************************************************************************************************************************************************

 

                                   


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...