**********************************************************************************************************************************************************************************************
LEDA
Az ilerde su kuşları havalandı ve yukarıya doğru
tırmanmaya başladık, çalıların arasından, keçi yolunu izleyip öğle üzeri
düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda sabah gördüğü ölü kumrular
yüzünden hala ağlıyor mudur... Ne kadar oyalandık bilmiyorum, güneş batarken çayırların
içinde uyukluyorduk, daha sonra çamlara yaslanarak karanlığın çökmesini
bekledik. Uzaklardan ay yükseldi ve gölgeler insansı hayaletlere
dönüşünce, Leda yumurta biçemli
yuvasından çıkarak, gecenin karanlığına karıştı. Ateş böcekleri eşliğinde fısıldaşıyor,
gecenin çığlıkları garip iniltilere dönüşerek sazların arasından ovaya
yayılıyordu. Az sonra ırmağın içlerinde biri uykuya daldı ve gecenin
karanlığında tanrılar birbirlerine ırmak perisi uyudu diye bağrıştılar!..
Düşünde ince kumun üzerinde dertli ayak izleri ve kayanın
içinde can çekişen balık türleri görüyordu, bıyıkları mavi, kırlangıç kaşlı,
cadılar oynaşıyorlar ve aralarındaki satirin omzunda küçük bir yıldız
(asteriks) parlıyordu. Ne ki yıldızın içlerinden minik yıldızcıklar fırlıyor aralarda dolaşıp,
dudaklara, saçlara, gözlere çarpıp kıvılcımlar saçarak sülüs harelerle yitip
gidiyorlardı.
Cadı Attika sevicisiydi ve kabul edelim ki şiir tanrıdır
ve bizleri yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve elektron saçıntısıyla, amfibik
hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik bir aradaydı. Kurnaz
demagoglar silsilesi, dinsel görünün elektrikli dokungaçları, inancılığın
(fideizm) yönlendirmesini hor görme,
kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve
müzik, modern bir inanç olan bilim, estetik çilecilik, yaşam
parmaklarımızın arasındaki kuma, saatlerde usumuzdan uçup giden dumana
dönüşürler deyisi, jonglörler, madrigal ve epik şiir parçaları vardı.
Karanlıkta derin bir müzik kulaktan kulağa yayılıyordu.
Arkadaşlarımızdan Hypparkos, güzellik ve estetikle, şiir
düşüncesini evrenden aldığınızda geriye başıboşluk ve aleladelik kalır dedi ve
gelenek dediğimiz evrensel kalıntının epifanyası (ortaya çıkışı), mitik
geometri, uzak çağların gizil güneşi
kutup yıldızı, kozmik eğretileme, modernlik ki eleştirinin
yaygınlaşmasıdır, ozansı kibir, atomik
soykırım, öykü tarih, şiirse tarihin içindeki bir kahramandır ve suyu
kurbağalar içer diyen frank atasözü, İran denizi, tayfın diğer ucu, her duyumun
gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın gerçekleşeceği bir duyum vardır
saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in yüklüyken dayandığı hurma dalı, sınıflı toplumların kaderi ölmemek için
öldürmektir lafolojisi, Perikles Yannopulos’un atını Salamis denizine sürüp
intihar edişi... gibi laflar geveliyordu.
Peki dedim, radiyal-lahu anhüma mıydı kötülük yapmak
isteyip de vazgeçene tam bir sevap yazılması
ve iyi bir şey düşünmekte bir iyilik midir... Basra valisi, Minerva’nın baykuşu, şiir kendinden
vazgeçmekle başlar deyişi... Babür
bahçeleri, Meymüne ki annemiz, bir gün tefsir, bir gün siyer ve megazi, bir gün
güzyazın, bir başka gün Arapların meşhur savaşları Eyyamül-arap okuyuşumuzda mı
bizlere bu kadar uzak oluyor ki diye sürdürdüm ...
Ve Ladino diliyle mezmur söyler, Ferrara Tevratı’nı içip
hatmeder, Marranolar ülkesine geçer, Hindustani dilini merak ederek Allahabat’a
giderdik ki her dünya dili dilimiz, her güzel söz ve belagat rehberimiz değil
miydi...
Tan alacasında bir ırmak perisi çayırlara doğru sudan
çıktı, aman tanrım bu ne güzellikti, (güzelliğini anlat bir kadın venüs gibi
kalçalar saçlar parlayan gözlen ayışığı yıldızlar methiye ve kutsallıkla anlat
kadın güzelliğini)
**********************************************************************************************************************************************************************************************
GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin kendisine ait olduğu
-kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun budurumun başladığı
noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio eyaletinde bir şirket,
iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip yerleştirdi. Böylelikle ilk
kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi çerçevesinde insan vücuduna çip
yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City Watcher.com isimli özel bir video
kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın hükümet birimleri... İnsan hakları
örgütleri... vücudumuz baştan sona çip (virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar ediyor sanırım
tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı
sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri, modern bir boş
inanç olan bilim
**********************************************************************************************************************************************************************************************
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
EJDER
Arka bahçede ateş soluyan bir ejder yaşıyor dedim. Haydi
göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık.
Duvara yaslanmış merdiven, boş boya
kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı yalnızca... Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin
görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir
suyun şırıltısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder... Gözlerinin
pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik
dediğini duydum!.. Yazık ki havada
uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi
alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu
dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!.. Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok,
ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç
var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilirki dedim!..
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez
önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev
soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip,
izin sahte çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla
söyleyenler çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü
keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!..
Kıpkırmızı bir suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin
görebileceğin bir şey değil dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere inanmaktan haz alır,
yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes inanır dedim...)
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANASTASİA
Osmanlı’nın Bizans soyundan gelen son ecesiydim, adım
Anastasia ama bana Kâbus Sultan derlerdi. Hıristiyan olmama karşın ilk anda
inancın insanlar üzerinde bir ayrıma yol açmadığını bildiğim için uzun süre
sarayda varlığım belli olmadan yaşayabildim, annemin adı Katia idi. Gün gelip
Süleyman Cihangir ölünce, sarayda entrikalar çoğaldı ve bir Bizanslı için,
durumun tehlike oluşturmaya başladığını anladım. O zamana dek önemsiz görünen,
üstünkörü şeylerin ortam değiştiğinde, nasılda
hınç ve kine yol açtığını görünce, yaşamımın en büyük derslerinden
birini aldığımı düşünmüşümdür.
Bir şey anlatmak istiyorum... Güzelliginiz rakipsiz
olmalidir Osmanlida, cariyeler arasinda, ince hastalik ve kara sevdaya
(melankoli) yol açan bu rekabet nedeniyle, safligin aldatici güzelligine bel
baglayip, sarayin haremine süt havuzu yapilmasini, gülümser bir kindarlikla,
ilk önerenlerden olmuştum. Sayi olarak (şehzadelerle birlikte) iki padişah
gördüm ve bunlardan Selim ki ‘Sari’ lâkapli olan ve sari nergisi çok severdi, işte ki o süt dolu
havuzu yaptirmak cerbezesinde bulundu. Çirkin, güzel, bahti açik her cariye
sabahlari bu havuzda esriyip, oyalanarak sütün cilde kazandirdigi kaymaksi,
pürüzsüz piriltiyla avunup giderdik... Havuzun çevresindeki kirmizi çiçekler ve
süngü biçimli otlar, yabanil, kösnül taşkinlikla, yasak duygu patlamasini ve
delimsi zevkleri temsil eder gibiydi. Ve öyle çok süt gelir olmuştu ki ordan
burdan, Trakya sigirlariyla, Isfendiyar Beyligi’nin ahirindaki tüm malın
masatın bu iş için beslenir oldugu söylenmiştir. Bu yetmezmiş gibi zamanla Istranca
daglarindan, ceylan safrasi, balaban kursagi, sülün otuyla, -gariptir- tavus sütü getirdigini
söyleyen leventler, sipahiler bile türemişti!..
Havuz sefasi için kuşluk vakti siraya durup, kuyruga girerdik, Isfahanli
haspalar, Boşnak ve Frenk kirmasi yosmalar, Hint dilberleri, Belh’ten gelenler
ve Arykandali olup kadem almiş birkaç yürük kiziyla, süt banyosunu hak eden
birkaç deka cariyeydik. Yalniz güzellik degil, erkin gücüne belenmekle,
evvelemirde sihri hisim ve kan bagişikligi olmasi da havuza girme hakkini
kazanmaya neden olurdu ki kafes arkasinda, defne kokulari arasinda, yaldizli
taçlar ve envai çeşit mücevheratlarla kutlanirdi bu ayricalik...
...
Dimetokalı ustaya yaptırılan bir ‘Altın Yol’ vardı
sarayda, yeraltından geçip, öbür ucu Ahırkapı ile Sarayburnu arasında bir alana
çıkardı. Sultan her cuma selamlıktan gelip, geçide girer ve buruna çıkar
çıkmaz, ahaliye, fakir fukara, gariban ve taklavan takımına (derviş, berduş,
tebernuş-izmaritçi, ayakçı, otçu) altın serper ve onlarda kapışırlarken
birbirini ezip, yatağanlarıyla delik deşik ederdi. Altın Yol sarayın altından,
her elli adımda bir (suikast tehlikesi) mazgallarla bölünmüş, kilidinin
yalnızca marangozunda bulunduğu, eni boyu atla geçilebilecek, daracık bir
dehlizdi. Tüm cümbüşüyle, sırmalar içindeki padişah, bu has adımlarla ayrılmış,
mazgalların ardısıra açılıp kapandığı yolun sonunda; dev kadanası, elmaslarla
bezeli kaftan, eleğim sağmalardan tuğ ve yanıp sönen, pırıltılı sorgucuyla
rabbimin lütfu gibi çıkar, açıl susam açıl namlı harami kapılarından fırlar
gibide, şaşkın şavaloz bakışlarla peyda olur, bahadırlar gibi atılıp, çöllerin
Hızır’ı gibi; yeraltından püskürür ve besmeleler arasında, sanki de göklere
doğru fışkırıp, yükselirdi. Azameti ağzı açık izleyen abdal ve meczuplarda, şallak
mallak olup huşuyla eğilir, sadakat yemininden yini düşmüş kullar gibi ezilip;
Hanpadişahı en derunundan selamlarlardı. O ise altın paraları, sikkeleri, mecidiye ve akçaları bu
uğruya kesmiş kalabalığa saçıp, serperek; geldiği gibi has bahçeler beldesi,
gümüş kanatlı kuşlar ülkesi, zümrütler, yakutlar peykesi sarayına doğru yitip
giderdi. At dehlizden çıkar çıkmaz eşinir, kalabalığa doğru dörtnala koşar gibi
doru, görkünç naralarla kişneyerek şahlanır, kayış ve koşumları yıldızlar gibi
parlayarak yürek yakarken, gösteri alabildiğine coşkulu bir hayranlıkla,
masallaşıp, destanlaşarak, düşlerde gezen tebaanın mest olmasına yol açar ve
iki cihana hükmeden hükümdarın kulları arasında ezilenlerde; gösteriye asla
halel getirmez, sanki temaşanın yekparesi, sihirlerle dolu hadisatın bir
parçası gibi sergilenirdi...
Ah ki birde hamam gayyası vardı, sultanlar sevmediği,
entrikaya karıştığını düşündüğü Boşnak, Sırp, Urus ve Frenk güzellerinden
bazılarını hamamın sözü edilen boşluğuna incecik endam, türlü türlü işveler ve
göz alıcı nazlarla getirir ve birden ayaklığa basılarak, açılan kapakçıktan,
yosma önce bir logara, oradan akışkan, lağım dolu bir gayyaya sürüklenip, kayar
gider ve nur yüzlünün çığlıkları yeri göğü inletirdi de koca sarayda kimsecikler ne görür ne de duyardı. Ölüsü
salayla Altınboynuz açıklarına vurur, gözleri belerip ağarmış, ecinnilere
karışmış cesedin Turnaşenk, Gülbeşeker ya da Eftalia olduğunu bilir ama bir
dirhem bile ağzımızı açmaz, bir çift laf bile edemezdik...
...
Sözümü bitireyim... Gelelim sırlarla dolu ölümüme!..
Yazık ki ölümümde işte böyle oldu, tam anlattığım gibi, hiç beklemezdim, nergissever, ketum ‘Sarı’yla aram gayet
iyiydi ama gaddarlıkta cellatlardan geri kalmayan veziriazamın saraya, dahası
tebaaya hükümran olma tutkusu telef olmamın asıl nedenidir. Taraf tutsakta
tutmasak da, taht kavgası çocuklarını yer derler ya, bu işte tam böyle oldu.
Temeşvar'a sefer düşüncesi başarısızlıkla sonuçlanınca, ne hikmetse Boşnak
güzellere karşı bir sevgisizlik, hınç dolu bir gammazlık başladı sarayda, hakan
o denli belli etmiyorsa da, kazaskerden, defterdara dek herkeste bir
ikiyüzlülük, suçlu arama, adam satma furyası başladı, bir dedikodu, laf getirip
götürmede cabası, fitne fücur almış başını gidiyordu.
...
Gece hamamda eğlenirken, alp hükümdar içinde gelecek
dediler, saçları buğday sarısı Boşnak güzelle dolaşıyorduk, akıbetinin nisa
takımını kahretmemesi, bu hayhuyda bir ehli keyfe kurban gitmemesi içinde dua
eder idim, şimdi düşünüyorum da -acaba oda aynı duayı benim için mi yapıyordu- Sultanşah mavi gözlüleri sevmezdi, ‘sadaret’
ela gözlüleri; ben yeşil gözlüydüm ama bir ikilemin ortasında kalmak, nasıl
kimi zaman işin aslından daha tehlikeli bir durum arz ederse, işte tamda öyle
oldu. Harem ağası pertavla basmak için ayağını uzattığında Boşnak güzel
boşluğun tamda üzerindeymiş, kapağın yerini kimse bilmese de sezmeye
çalışıyorduk, mavi, yeşil bir yana, rüzgarın Boşnakların aleyhine estiğini
bildiğim için, gözümü ondan ayırmıyor, gerçekten sevdiğim bu ak sekilinin,
başına bir iş gelmesin diye hep yan yana olmaya çalışıyordum, oda gülümsüyor,
bu candanlık karşısında sıcak bakışlarını üzerimde gezdiriyor, kimi zamanda
canı gönülden sarılıyordu. Bir ara koluma girerek bir şeyler fısıldamak ister
gibi, buharın içinde, neredeyse çıkış kapısına doğru gelip, oralarda bir köşeye
sokuldu, buğudan göz gözü görmüyordu ama
hiç şüphelenmedim, kapıya yakın olduğu içinde bir kötülük düşünmedim, sonra
gene kol kola bu uygunsuz yere bağdaş kurup, oturur gibi yaptı, hatırını
kırmayıp ona uyayım derken, tam arkasına baktı ve düşünemeyeceğim bir hızla
kolunu çekerek, birden ötelere kaydı, ilineğin sesini duyduğum anda sekisine
can havliyle atılıp, sarıldığımı biliyorum... Nafile!
Dehlizde uçarcasına kaydığımı ve karanlıklar beldesine
kavuştuğumu anlar anlamaz, dualarımı onun için değil, ölmekten gayrı bir şey
düşünemediğimden kendim için yapar oldum. Acı su, bir uğru laneti, günahkarları
sağır eden Neptün'ün sesi gibi, gümbürtüler ve uğultularla ciğerlerime
dolduğunda, tatlı esrimeden, birden kutupsu buzlanmaya geçen bedenim,
umarsızlık içinde sanrılar alemine süzüldü, kollarım açıldı ve az sonrada;
kirpiğimin altındaki mücevher, sonsuz bir beyazlığa dönüştü. Boşnak güzel
yüzünden neden ölüme sürüklenmiş olduğumu, o gün hangi nifaklarla, neler olup
bittiğini hala anlamış değilim... Şimdi mezarın bile çok görüldüğü, maviye
üryan kemiklerimle, Mesih’in geri gelip bizi kurtaracağı günü bekliyor, ana
kucağından ayrılmış ve aynı akıbete uğramış güzellerle, ağlayıp sızlıyor,
hayalsi iniltilerle, gözyaşı döküp duruyorum. Ne ki bir şey daha söylemeden,
sizlerden ayrılmayacağım.
Yıllardan sonra, bir gün ölüler denizinde ruhlarımızı
gezdiriyorduk ki, bir cuma günüydü sanıyorum; Boşnak güzelde yanımıza geldi!..
hikmetini tanrım bilir ama; bir şey olmamışta, salt bu günü bekliyormuş gibi,
fütursuzca koluma girip küskünlüğüme aldırmadan, bir sır vereceğim dedi. Ne
denli şaşırdımsa da bir müslime gibi
‘hayırdır!’ diyebildim. Göz gözü görmez karanlıklar içinde fısıldadı ki; harem
ağasının kendisine çılgınca aşık oluşu ve bu yüzden meftun ve mecnun olmasının
yanı sıra; meğer ikizi kadar birbirimize benziyor oluşumuzmuş ölüm
nedeni!.. Ağa o an, perdelerin ardından,
yanımdan açılması için, kara zebani boyu, kızıla belenmiş gözleriyle palasını
sallıyor, ikircikten kıvranan Boşnak güzelde, iğdiş ve iğrenç adamın
töhmetiyle, kurtulacağını sezip anlıyor,
yerime geçerek kendisi ölmüş gibi de bir oyun oynanacağını biliyormuş!..
...
Ne denir... günah bazen öyle bulaşicidir ki can
düşmaniniza bile kizamaz ve belki de onu affedersiniz. Her şey o büyük
günde belli olacaktir. Tanri;
yazgilarina boyun egenlerle, emellerine kavuşanlari bir tutmayacaktir... &
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANDROİTLER
Evimizin ilerisinde yükselen engebeli arazide sayısız
apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden ayıran yalnızca
ortadan geçen yol. Bazı geceler solgun
ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En uzakta tepede
diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf bir apartman
var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların yandığı
daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize hak
verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye
hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız belgelendi. Epeyce geç yatmış
ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o apartmanı izliyordum bir
hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan kalma dürbünle
gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı ve tuhaf
androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an gözlerime
inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam -androitin
görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek -ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra boşluğun
gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa odaklanabiliyormuş ve
uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak bana bağırmış aman
allahım
DİKKAT insan dün
ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını kılı kılına
anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her hareketini
anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı bir
dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine
kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem
nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik
bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir
dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da
aşırı dikkatten!.. aşırı dikkat ve
anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır
dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer
vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek
başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat
başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar
SEVDAÇEKEN
tüm aşklar masaya yatiyor suçlaniyor.
ÇÖKELEZ (Kar kuyusu, ceset, av
filmi havası. vb)
**********************************************************************************************************************************************************************************************
BAYEZİT (TUTSAK)
Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşi, Harzemşahlar ve Curcan a Gürcan a siginir Kerayitlere hücum eder .. ve
ölürken şunlari söyler benden sonra gelenler altin taşiyacaklar, en iyi eti
yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadinlari kollarina
alacaklar ve bütün bunlari kime borçlu olduklarini unutacaklar, Temuçin Keskin
Kiliç
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANDROİTLER
karşı pencere
BELLEK amenofis yazı bellek
kaybı öyküsü
TANPINAR Adem ile havva öyküsü pierre menard harmanlıyarak
AT (MUKADDES’İN ATI) ********** yazıldı
NİTOKRİS
********** yazıldı
KISSA
********** yazıldı
EJDER
********** yazıldı
ANASTASIA
********** yazıldı
***********************************************************************************************
ULUS FATİH
*
CAVİT MUKADDES’İN ATI
‘ tüm ölülere...’
At bozkırın ortasında duruyordu... Sırtında
bir siyanür kuşağı vardı; önündeki akıntıdan Macar suyu içiyor, Helen
hendeğinden geçiyor, Kronos’un (zamanın) içinde uçarak gidiyordu. Us tanrıçası
Athena, termofiller ve öteki atlar vardı yanında. Devasa bir benzeri yukarıdan
onlara ‘Seni ataların döller!’ diye bağırıyordu. Electric-horseman ona binmeye çalışıyor, güneşte pırıl pırıl
parlayan, otların saf oku sağrısına değiyordu. Ufuktan doğru nitrat çubuğu
geliyor, yüzey gerilimi artıyor, baryonik maddeler, sarı fermiyonlar, bozonlar
durmaksızın ciğerini deşiyordu...
Vaspurakan kralı I.Gagik yardım etmek istiyor, demirhindi suyu içerek
güç toplarken, madenlerin kükreyişi göğü inletiyor, demir bulutların canhıraş
bağırtısı sürüyordu...
At ise ağlıyor ve öleceğini biliyordu artık.
Şu ovalar ve bu bozkır onun son eviydi, ölümcül bir çabayla; ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey
evime komşu erik agaci / her bahar çiçek açmayi unutma’ diye haykırmayı
başardı. Ve ‘zamanın beyaz ipliği, akşamın beyaz filleri andıran küçük yamaçları,
yontuların içinden gelenler, evlerine yorgunluk taşıyanlar ve demir korunaklı
bulanık avlular, bir yarasa derisi gibi gerilirdi artık beyaz karanlıkta...’
At düşünüyordu ki; ökaryot ve trilobit, işik
bakterileri, çalişan göz ve dünya, ufuklardaki hiçlik, sonsuz ölüm, çürüyen et
ve soyut ottur yaşam. Ve belki de evren tüm bunlarin yalinkat, siradan bir
uzantisidir...
Nedir ki ata bakıp; mavi denizlerin Sapho’su
mutluluk saçıyor ve yapılan bir şeydir şiir diyordu. Elektronik dölütle yel,
terleyen balıklar, etobur kuş ve tüm kürklü şeylerin içini ısıttığını
biliyordu. Horozlar, börkler ve kepenekler, Hacer-ül Esved ve Kâbe, tırıs giden
atlar ve haçlar ve bambaşka ovalarda, bambaşka drenajlar ve koşumlar içinde
yüzen; bambaşka rahvan atlar, ateş gözler, yel ayaklar, Yıldırımlar ve
Timurlenk, çengel tırnaklar ve kaplan, sfenksler ve mekanist evrende yüzen
bataklık tavukları ve kırmızı turnalar atın sırtında gezinirken; geyiklerde
üzüntü verecek kadar yakınından geçiyordu...
Ve işte uzakta Rus Amerika’si görünüyordu!
Gezegenin buzdan mantosu agliyor, isi degiştirgeci ve nötron akilari yani
başinda yüzerken, genç bir kiz; ‘aşklarda
yaşam gibi sanal olmasin!’ diye hıçkırıyordu. Ordular, gölge evrenlerle
yarışıyor, sarı bir eşek otların arasından sakin geçip giderken, tüm kozmos
gülüyordu... “Zaman geçer aşk kalir /
ikonsu Derebey çaglari / gizençli güzellikler / düşler ötesinde / bir yürek
süveydasi. / Soylu ruh / birlik yaratan
yansi o’ diye garip şarkilar söylüyordu bir trubadur...
Pervasız bir homurtuydu gizemli
bellek... Acayip tayflar, üç gözlü
insan, yaprakları tüyden ağaçlar ve billur yumurta geride duruyordu. Gelecekten
bir çiçekle geri dönen adam gülüyordu.
Kuyruklu yıldızlardan paraşüt ve kırmızı nötronlar denizi vardı uzakta.
Sedna parıldağı, çift ağızlı balta, kıskançlığı kışkırtan boşluk, camdan
ağaçlar, balık yağmurlarıyla işbirliği yaparken, karıncamsı ejderha, kutup
canavarları ve Arrabalılar, su otlarıyla karşı koymaya çalışıyor, güve biçimli
yalvaçla, sarı pireler hengâmede ara bulmak isterken, Sicilyalı Archimedes
askere; “Noli turbane circulos meos”
‘Dairelerimi sakın bozma’ diyordu... İnsan çığlığından ölen balina, çöreklenmiş
yılan, arı vızıltıları ve siyah sülfür yağmurları vardı ovada.
Sakat ve sıska bir at gibi duruyordu at!..
Simgesel tanrılar, metalimsi havlamalarla, Aperionları (sınırsız madde) üç
kenarlı üçgene dönüştürürken, Yesribliler, bedenim gerçektir ama günah gerçek midir
diyerek; hidrokarbonla-kurgul usu, düşünce kipleriyle-imgeler gölgesini
çağırıyor, ‘Kelt diliyle yatan sonsuz
cinsiyet’ metan buzulları ve şeytansı pengueni, güneş sürüleriyle yokuşa
sürerken, Higgs bozonu, Cordoba halifesi, kuğu kanı içen Moğollar ve Kansu
Gavri’yle birlikte; “evrende yalnız olduğumuz düşüncesi” atı
sinirli yapıyordu...
Elektronik tapınaklar ağlıyor, elle tutulan
otlar, ışık bakterileri, Hunnes ve Kunnes yıldızı gülüyor, metal-matris
kompozitler, kaya korukları ve kadın
parmağı biçemli üzümler kırıtıyor;
Korece, ‘Nanın tahşinin sarahannida’ (seni seviyorum) diyen ve diyakronik bir boyutta gezen kırmızı
denizler, su akrepleri, burçak tarlaları
ve ‘şiir dokununca bozulan şeydir’
kıssasıyla avunan ermişlerle; ‘penisinin tepesi papatya çiçeği olan
sevgilim’ buz dağlarının içinde
donmuş, öylece sırıtıyordu...
( Pantalassik Okyanusu’nda yüzen nilüferler,
beyaz manolyalar ve bahçeler sevgilimdi benim... Pembe dudaklarında kedi
tırnağı açan sümbüller ve serçeler vardı. Bir parsek ötedeki hamsterler, korkusuz dolambaçlar ve yatağanlarla
sevişirdi. Dağlarda gezen Garymantlar ve metan yığınları bizi korkutmaz!.. Sibirya denizi, Hint gırtlağıyla konuşanlar,
Amsterdam faresi ve Memnon sarayı kardeşimizdi. Hüvel baki çekenler, kuş
kabileleri, Nusiybin Akademisi ve Yunan
glikonikleriyle konuşur, Ezra kantoları,
ormancılar ve denizcileri dinler; theophanistler, selülöz tadındaki Magdelena, kuyruklu Meryem, tiranlar ve tren, çimenler
ve çimento için gözyaşı dökerdik. Buhara geyikleri, kaplumbağa hızındaki
dandyler, İtalya ya da Almanya gibi gözle görülemeyen nesneler ilgimizi
çeker, panter avı limanından kaçırılan
gülünç şeyler ve kendi yankısını arayan yed-i eminlerle eğlenir, kahkahalarla
gülerdik. Ve gene de Portugallı Sufi’ye övgüler olsun ki, geceler boyu,
boşlukta kavrulurmuş gibi astenik bakar ve tiksiniyorum böyle kişnemekten diye
ölümserdi at...)
Kuru otların, akan ırmağın, kül rengi dağın
ortasında kıpırdamaksızın duruyordu... Bronz
bir yonut gibi, mermer gibi, tunç gibi... Hayvan gibi duran bir hayvan
gibi... Ve uyuyordu... Ve gözlerini yavaş yavaş açtı. Gırtlağında güneş olan
insanlar vardı!.. Dağlar, ovalar, kentler, surlar, pazar yerleri, kurbağalar ve
Ravennalı Dructfult’un yazgısıydı gördüğü...
Bir tümel olan ve tutulamayan hayvan Eros ki, uzak çağlardaki
atalarından biriydi ve bulutların arasından artık onu seçebiliyor ve kartlaşmış
kulelerin arasında, binlerce yıl arkasında, arkaik bir hayvan, vahşi bir tanrı
gibi yükseliyordu atası... Ve sanki bir ikizi ve sanki salt kendisiymiş gibi
belirip yükseliyordu tepede...
At başini salladi. Başina geçirilmiş saman
torbasinin içinde, tanri tanecigi arpalar görürüm umariyla, torbasini havaya
savuruyor, düşler görüyordu... Agzina gerçekten altinsi, sari güneş parçacigi,
eliptik biçemde, minicil yumurtalar doldu. Iri, beyaz, vahşi ve Germen dişlerin
arasinda, sürkozmik arpa taneleri yiyordu at... Bozkirin ortasinda yalnizdi.
Bir ‘arpa tanesi’ düştü torbadan, at görküyle onun bir tanri parçacigi oldugunu
gördü, uçlara dogru incelen, egri bügrü, altin sarisi, güneşten güneş; galaktik
bir arpa tanecigi... Aman tanrim! Bir tanri miydi yoksa at!.. Işte tanrimsi
olan kendini gördü! Ve işte kendisini yiyordu ve her şeyin kendisini yiyip
bitirdigini biliyordu artik...
Görkünç bir heybetle, gözleri fal taşi gibi
açilmiş yavrular görüyordu şimdide... Taylarla dolu, karincalar gibi kaynaşan
ve birbirine dokunmadan, dokunamadan sonsuzca itişip tepişen, sonsuz arpa
tarlalariyla dolu, her şeyin birbirini tükettigi; düşsel bir ova... At bunca
zamandan sonra kendisini algilayabildigini düşünüyordu artik...
...
At ve atası, uzakta, kızıl ufuklarda el ele
yükselirken, küçüleceklerine giderek büyüyor ve devasa tek bir at oluyorlardı.
Bir zaman sonra; gökada biçemine, bir galaksi donuna bürünüp iç içe geçerek ve
sayfaların arasında yavaş yavaş eriyip tükenerek, yitip gittiler...
...
Karanlıkta bir çocuk paytak adımlarıyla
ovanın ortasına doğru geldi ve alabildiğine tuhaf kemik yığınları gördü.
Yığınlar at ölüsüne benziyordu. Çocuk kemiklere dokunmak için sonsuz bir
istenç, dizginsiz bir arzuyla kıvranıyordu. Ve artık kendisinin bir çocuk değil
bir adam olduğunu gördü!.. Ve atın
ölüsüne dokunur dokunmaz, manyetik bir vurgunun sırtında parladığını duyunca,
ne oluyor demeye kalmadan, bir burgacın, bir hortumun içinde toz olup,
kemiklerle birlikte yok olup gitti. Sislerin arasında tuhaf, siyah bir gölge
dışında, ova boş, bomboştu.
...
“Hiç
kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir
zaman görmez / kendi bildiği Tanrı’yı, /
Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne
varsa, aşklarımız, tanrılarımız, / Geçer giderler, bizim gibi...” (1)
&
(1) Fernando Pessoa
************************************************************************************************************
ÜÇLÜKLER
Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları
Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor
Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu
Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayir kuşu
Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni
Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşli yokuşu
Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar
Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu
Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar
Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar
ÜÇLÜKLER
Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş
Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere
Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş
Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları
Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik
Düşerken alacalar
Mor yeşil salkimlara
Çınlar arı kuşları
Yaşli kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya
Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası
Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böcegi
Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı
ÜÇLÜKLER
Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı
Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri
Her ikindi üzeri
Karşilaşiriz onunla
Her zamanki yokuşta
Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla
Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol
Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşegi
Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dallari
‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha
Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda
Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
KALEMAKELAME
Kutlu öğlede kumruların öttüğü
bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve sıkıntısını dağıtmak için,
sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde oluşturduğu küçük
dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana bir balık geldi ve
ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun ağzını kapatarak
oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara doğru
uçmalarına yol açtı.
Adam gözünü karşıya, köyün öte
mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın içinden hayaletler
yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle ürpererek, loş avlunun garip
hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden
korkunun verdiği cesaretle, su birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya
kahve yönüne doğru koşmaya başladı. Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine
benzer birinin, ters yönde koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam
rüzgarda savrulan dut ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu,
gizli bir utançla kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin
olanaksızlığı ve gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde,
aynı sanrıyı kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır
bilirdi, kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle
yağmurdan kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin
önündeki taş oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın
göksel incisi yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde
kaşalot biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru
gelerek bir bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar
denizler tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut
diğerlerini silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara
şimşeklerle dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli
karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç
olduğu sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden
yanında kara kepenekli birinin ‘Mehdi
geliyor!’ diye, hınçla bağırdığını duydu.
Bu adam köyün, us sayrısı çobanıydı.
Kararan havada, çok uzaklarda
buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz alıcı büyüklükte siyah
kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam yeşili bir çöl
görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı yapar gibi şaşkın
bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti. Yıldırım yuvalarından
elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri ortalığı kaplıyor,
uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah alemlerinin, Zümmani ve
Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi adam, köy imamının, bir
zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i mekanlardan söz ettiğini
anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su duvarlarını köyün
çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi, ama fısıltıyla;
doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun beygirler,
mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları, doğuran
yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama, kulağına imamın sesine benzer seslerle garip şeyler
fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve Meleye Cizire’nin
şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını düşündü ve aslında
yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını merak etmeye
başladı.
Mahallenin arka sokağına
dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının bulunduğu arsanın
içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in ışığının yanıp
yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor, dua, vali,
kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri başka bir
düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve Kifilis’in
ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam öldürme
arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın sürünerek
yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince
çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında
bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde
Kifilis’in düşürdüğü bir senet buldu ve senetteki imzanın
kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda
dağılmıştı.
Kifilis içerde maymuncukla
oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail, Kifilis’e yaklaşıyordu,
köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu camdan dikkatle baktı,
biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt
gibi sözler ediyordu. Ortada bir meclis
vardı ve şiiri okuyanında kız kardeşi olduğunu
görüyordu, soluğunu güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden bir makas
çıkardı, öldürüm bir sanat yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm anını bir
resim gibi tasarladı, şemsiye varmış gibi elini kaldırıp indirdi, zaman
akıyordu, yıl , ay, hafta , gün, saat, dakika, saniye, salise ve o an,
Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka bir ölçüye tutsak olduğu, vatan
değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini ateşlediği o an...
Şey dedi silgi adam, ‘Oluyor
mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü rüyalar, kabuslar görmüştü ve
Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına saplayacakken uyanmıştı.
Çocuk okula gidecekti ve beyaz
yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde portre olan kalınca bir
kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin yemeye çalışarak ayağa
kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı. Arapça ve Farsça bilen
silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula giderek öğretmene okul
binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup olmadığını sordu. Öğretmen tek
bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.
(2)
Öğretmeni hem dinledi hem de
her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki bozuk paralarla
oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül kokusunu bile
tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini rüzgara vermiş
ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her köylünün vazgeçilmez
eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde kendi benzerlerini
ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir duvarın dibine
sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes başkalaşıyordu da
kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir çocuk yanından geçti,
dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman olağanüstü bir şeyin olmadığı
kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde olabilirdi, yandaki çarşının pazar
yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç, tebeşir, tahta, çeşme, işkembe,
kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara dalarak köyün ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli bir göl vardı orada,
türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı
bir yolak üstüydü göl. güneşi gözünün çevrenine alarak göle baktı,
göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi parlıyordu. Ağlamamak için
kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı kapılar ardında, niçin
prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi içgüdü neden dinmek
bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden sıcakta yanarlar,
soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye ayrılmışlardı, neden tek bir
tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve şeytanlara inanmışlardı. Neden
çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk kendilerinin kötü birer kopyası
oluyordu, neden öldürmek zahmetine katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum
açımlamalarla günaha giriyorlardı, neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir
sıvıydı, neden kasları gelişiyor, ayakları çalışıyordu, beyinleri neden
tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu olup, yemek sosyal bir kavrama
dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir alem vardı, başka ülkeler, başka
sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden evrendeki tüm bulgular hiç bir
şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir şeye dönüştüğü ölümü masumca
kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı, öfkeli yada ahmakçaydı, neden
eşyanın tutsağı olmaktan kurtulamıyordu,
neden maddenin bir parçası olmaktan öteye gidemiyordu; yaşamı neden, neden
anlayamıyordu.
Cebindeki usturayı çıkararak
gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez göle bakarak, acıkan
işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla gerçek yaşamdan
ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye, yaşamın
cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi bir şey
kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü soyutlamanın
bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir davranış,
acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine yaklaşacak,
metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı başkasına
vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya ile
birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur sen
al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep daha
uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’
Ağustos ayında köye gelen
cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart yada mayısta da
gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de söylediğine göre daltonist
ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı, siyah bir kağıtla oyunlar
yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu. Fidanların arasından geçip,
utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı çerezleri yemek üzere, hayvanlara
tifo bulaştıran çayın kenarında oturup karnını doyurdu, çiroz gibiydi ve hep
öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada kalsın dı, çoktandır küstü, gene de
bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir yemek mutlulukların en tuhafıydı.
Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak lambası, barut, loğusalar, lağımlar,
araba takozları, cımbızlar, pideler, pizzalar ve körfezleri düşündü. Kır
serçelerinin arasında, karanfiller, papatyalar toplayıp aralarına akasya
sıkıştırarak demet demet satan bir
çingene düşledi. Sabahtan bu yana, usu
mengene gibi sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse, yenilenebilseydi.
Kiremitlerin üzerinde uçan bir
alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu, umutlandı, az
ilerde yağmurun kabarttığı mantarların
doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken kuş
gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf ezmesini,
panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi, fistan giymeyi
ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir huri gibi
önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı, ağzından
kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız uzaklaşırken, onun
gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını ıspanağa, kalçasını
lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve salınışını maydanoza
benzetti.
Uzaklarda ovadaki şoseden bir
kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla doğrula bir otomobil
gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir muştu böceği diye geçirdi
içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın kıyısından dolanarak uzak köylere
doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın ortasında seçilmez hale gelip birden imi timi bellisiz
olup, yitip gitti.
(3)
Silgi adam küçüklüğünde -onlu
yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine imlediği konfeksiyon
atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı yer katlar, kalite
kontrolden sorumlu kartaloş bayanlar,
çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter kokan deniz anası
patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri, bir kez bile plaja
gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar denize gitmiş duygusu
veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane dedikoduları, remayözcüler,
overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon yıldızları, gelecek planları,
pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler, ustabaşı torpilleri, işbirlikçi
etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki glayör buketleri, elektrik
kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler, transit geçmeler, kasette pop
ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler, vardiya saatleri, kasketli
beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı salonlar, mastürbasyonlar,
tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları, telgraf çekilen askerler, pilot
olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır alıp vermeler, yükselen
tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise hayalleri, deniz delileri,
yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı sözlü konserler, hasılı karla,
katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp yaşamlar.
Moteller havuzlu mudur diye
sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes olacağım diye lafa
karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak. dinlenme odasında
spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten gelen Olimpos
gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl yapmıştı hepimizde
tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında; ‘Taşın toprağın altın/
Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’ yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir
kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:
ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi anlıyorum ki baya
güzelmiş bu yarım şiir, kim bilir o
kız nerelerdedir...
Blucini yırtık giyerdi ve cesurdu, blöf yapmasını da çok severdi
kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına, yolda en afili olanımız
oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke dolaşmaktı, briç bilirdi,
stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını bilmez öylece yüzüne
bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının torpido gözünde esrar
bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar sonra bir barda kaşıkla
ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok gerisinde bir yaşam
sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside kötüydü, ağzından
kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri, otostop yaptığını
söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank gibi şişmiş,
paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat olmuş, ne
idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem üzüleyim,
yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip teokratik,
monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O kızın adı Necla idi, karfosu
bozuk bir kampüs oldu.
Silgi adam, çocuğun okulunun bitme saati yaklaşınca, onu eve getirmek için
okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde beklemeye başladı, uzakta göz alıcı
dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu dağlar, yüzyıllarca insanlara,
sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar, Likyalar, Frigyalar, Lidyalar
burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda buradan gelip geçmişti, o günden
bugüne daha niceleri vardı ama en eski atalarını daha çok seviyordu nedense,
belki de yüreğinde gerçekten ölü olup, gerçekten özlenenler, bir mezar taşında
görüp tarih öğretmeninin kahvede Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’
yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı. Nede olsa
ötekilerin; yakın geçmişin, anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili,
gruplara bölünüp dil çatışması içine girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor,
zinhar ortak bir paydada buluşamıyorlardı. Belki de onun için harflerinin
gölgesi, la havle vela sı bile kalmayan bu atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu
hatırası kalmamışları, bu soyut tabutları, solgun sandukaları, onun için
seviyordular. Gerçekten ölmüşleri seviyor olmamız belki bunun içindir. Her
bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve kucağı açıktır ve kalbin gözü onları çok
sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa yol açmayacak kadar ölüler, hasılı onlara
gönül kapımız açık olup, hep kalplerimizdeydiler.
(4)
Böyle düşünüyordu silgi adam
ama dağlardan doğru kucağında Karya
kartalıyla inen Hykandros’u görünce,
postunun içinde titreyen mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev
adımlarla tam okula doğru yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu,
ceylan derisi tulumundan su içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına
gelerek; kentlerinizdeki gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve
yollarınızdaki otomobiller hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuş
gibi başını sallamakla yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı bir
cesaretle, bu yüzyıllar ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden daha
mı insanca olduğunu söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu
erdenlikle sormuş gibide gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi,
bunun kanıtı ütopyalar, geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden,
gerçekliklerinden çok geride, çünkü gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla
sayılacak kadar azdı, görece bir olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası,
zamana, mekana ve levh-i mahfuza sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı,
oysa giderek en iyiye doğru yol alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam
tersine istemler karelerle küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda
ilerledi, diyesim, istemler geometrik biçimde artarken, elde edilen ve
gerçekleşenler aritmetik dizide kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli
ilerleme-gerileme aritmetik bir hızla, ütopik istemler geometrik hızla
artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek var mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey
bizim zamanımıza duyulan özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın
tanıtıdır, insanoğlu, sizin yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin
yüzyılınızdaki kadar ölmedi, umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün
-homofaberin- kendine karşı artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde
sınırsızlaşmasına yol açmıştır.
Silgi adam bezginlikle, öyle
gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki sanıyı ve gerçeği
değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde yanıldığınız kesin oda
şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Silgi adam
şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince, Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den,
Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduğu sürece
ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi
adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve oturduğu bankın
üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.
Çocuğu elinde bir pasta
dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı, çocuk peltek bir
dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı gibi açıldı ve
içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla oynamayı
düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda, köpüklü
yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler yapan bir
adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların ve düşlerin
yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı bira şişesi
görünce gerçekte, plastiğe geçişin
kaynağının da yaşam olduğunu
kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp eni
sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu düşünüp,
boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı
yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu tuttular:
‘Şu uzun gecenin gecesi olsam
Sılada bir evin bacası olsam’
diyordu türkü.
Evde silgi adam zavazinga
kasasını açarak öte beriyi onardı,
çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü meyvelere
yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya
özendiriyordu,
peçeli hanımı ev işlerini
yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin hurisiymişcesine, onlara
oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu tuhaf insanın, güneşin doğup
batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden hoşnut kalarak, yaşayıp
gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak günün yorgunluğunu attı,
kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki yalnızlığı bir ölçüde
azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama konuşma isteği
duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak uyuklamaya çalıştı, adam
kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler mırıldanıyordu, bravo diye bir söz
çıktı ağzından, bankalar, bombalar, piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile
yüzünü silerek serinlemeye çalıştı, onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti
mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı, pantolonunun takılan kancasını çıkarıp
düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa uzandı ve uyudu. Sık sık olduğu gibi rüya
görüyordu, İtalyan parlamento binası önünde Navarin yenilgisini protesto
ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla Barbaros’ta kendisine destek verenler
arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye benzer biri uzaktan kendilerine bakarak
televizyon kanalına olayla ilgili yorumlar yapıyordu.
(5)
Fellini filmlerinden çıkma kart
bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman televizyon muhabirinin kucağına
oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp kahkahalar atarak her şey hoş
ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve frapanlıkla ortalıkta dolanıyordu;
sonra garip bir hareketle kameralara yaklaşarak hermafrodit olduğunu
kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu, biri bütün hay huyun ortasında
arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye aldırmadan onarım yapıyor, biri
konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini söylüyor, patent patent diye bağırarak
koşuyor, gardiyan kılığında biri az ilerde onu tutuklarken, göklerdeki
karyolasında sevişen bir çift, olan biteni
sessizce izliyor, şarkıcıyım, gazino arıyorum diyen bir deli araya
çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir sporcu mihaniki biçimde kaptanlık
bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her gördüğüne paso gösteriyor,
fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı tüm olan biteni -uçan sözü
bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema yıldızı villasından el
sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida saplıyor, bir palyaço, yüzünü
gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan bir gazeteci nerede kopya
edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir kadın boğazından asılmış
sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor, ağzından salya akan biri de
peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki etlerle- herkesi yemeğe davet
ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto oranlarını anlatıyor, postacıysa olay
yerinde olanlara mektuplarını veriyor, bir jandarma güruhu herkesi çembere
alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği mandalinayı yiyordu. Papaklı bir Rus
ise sevgilimle patikalarda dolaşırım, iskelede sevişirim diyerek, çikolata
ısırıp, tekvando gösterileri yaparak, otobanda hız yapmayı severim diye
ekliyordu.
Silgi adam uyandı, sobadan
tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek, sobayı usulünce
söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda yeşerir, haziranda
toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının olağanüstü bir
beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku yayıldığını düşündü.
Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu söylemişlerdi. Sonra gene
yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandırıldığını, ağzına Kiler
balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalıştıklarını ve bir hipopotama
dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron yuvalarının içinde
batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak gidiyordu, güneş silik bir
noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek gittiler...
...
Büyük yazar pandantif kılıklı
yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok, deneme değil, bir konuyu
irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu dilerse anlayabilir diyerek
notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez arkasından koştukça, yazar giderek
büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri ant uyarınca, atılan her adım da
aralarındaki uzaklığın yarısı kadar yaklaşabilecekti. Ama nedense bir türlü
yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek, asla bana ulaşamayacaksın, her uzaklığın
sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi. Yazın heveslisi büyük bir oyuna geldiğini anladı. Ama hiç ummadığı bir tansık
gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı, dokunduğu
anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye büyük yazarın
sembolik dev gölgesi kalmıştı...
...
Büyük yazarın tilmizi olmaya
özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından taş döşemeye
düşüp ölmüş, tabağında duran tırpana
balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi adamın garip
öyküsü böylece bitti. &
ULUS FATİH
*******************************************************************************************
Topal Halit diye biri vardı, çok
bilgili adamdı, bütün köy düşüncelerini dinler, dağarcığından yararlanır, sever
sayardı.
Bizim köyde gazeteler sabah kente inen
otobüslerin, akşama doğru dönüşlerinde gelir ve gün batımında kahvelerde,
sandalyede ya da taşın toprağın düzeltilerek yapıldığı sekilerin üzerinde hep
birlikte okunurdu. Topal Halit bize olağanüstü gelen düşüncelerini, bir gün
olsun kaleme almadı, okuduğu romanları, öyküleri, felsefi şeyleri harmanlayıp
bir roman, bir öykü biçiminde satırlara dökmedi, isimsiz bir şövalye, adsız bir
bilge olarak bu dünyadan gelip geçmeyi yeğledi, şimdi kimselerin bilmediği
Araplar Tepesi’ndeki mezarlığında uyuyor... Rahmi adında başka biri vardı,
havacılıktan atılma bir genç adam, bütün gün şarap içerdi, bir derya olduğu
söylenirdi, aynı zamanda şu sonsuz yaşama derin bir muhalefeti vardı, şimdi
bile ürperiyorum, cesedi; rüzgarlı bir gün, dağlara yakın bir bağevinde; onun
önündeki, eskil, bir o kadar tuhaf, çıkrıklı kuyunun içinden, uçuşan yapraklar
eşliğinde çıkarılmıştı... Üzüldüğüm, düşüncenin kayda geçenini, felsefe, şiir
ya da roman, bunları bilip, tanıyoruz, ya yazılmayanlar, yazılmayan düşünceler,
dile gelmemiş roman, şiir, önerilmemiş idealar nerede, işte onlar ne yazık ki
toprağın altında, yazmaya bile hacet etmemiş, hortlak bile diyemediğimiz,
kendini bile hiçlemiş Don Kişotların elinde, bilinmeyen bir yüz, görünmeyen bir
dünya, sonsuz ve anlamsız bir yalnızlığa göçüp giden gerçek kahramanların
dilinde toz olup, sonsuzluğa karışıp gitmeyi yeğlemişler. Lügat gibi denilir
ya, bu tip insanları tanıyanlar bilir, onların bu tavırları karşısında tuhaf
bir ikiyüzlülük içinde yaşayıp gittiğimiz düşüncesi bir türlü insanın peşini
bırakmıyor, günün birinde karşılaşırsak giz çözülür demekten başka elden bir
şey gelmiyor!.. İşte yaşama benzer gözlerle bakan yitik bir heimatlos, onlar
kadar olmasa da; iyi, kötü, yalın, karma, kuru, saçma, tam bir kargaşa içinde
bana şunları anlatmıştı, dilerim belleğim bir önyargıya sürüklemez, dilerim
anımsadıklarımdır...
‘Anımsıyor
musun; / Işık selindeki o göz kamaştıran geceyi, / Önceydi, çok çok önceydi,
long ago? / O gece karşılaşan iki yüreği / Önceydi, çok çok önceydi, long ago?
/ O gece orada doğan o garip sevgiyi’.(1) Şiir çağımızda ‘Asansörde keçi var’ demeye
benzer bir etki yaratıyor artık insanlar üzerinde. Öyleyse de,‘Gündelik ve
sıradan nesneleri bilinçaltının süzgecinden geçirip harmanlamak, varlık ile
ölüm arasındaki zamanı yıllara ve saatlere bölmek kadar keyfi ve keyifli bir
şey olabilir’ ve ‘Tanrı tüm sonlu olanların yadsınmasıysa, o zaman sonlu olanda
tanrının yadsınmasıdır’ diyebiliriz. Yalnız, sevginin olmadığı yerde doğunum da
(gerçeklik) yoktur. Salt bir şey seven kişi bir şeydir; hiçbir şey olmamakla
hiçbir şey sevmemek özdeştir. Kişi kendini ne kadar geliştirirse o kadar çok
sever, ne kadar çok severse o kadar gelişir.’ Aşık, ışıktan gelir.
Britanya’da, anamalcılığın ve kentlerin
sisli, puslu havasının özellikle Eliot’un şiirini etkilediği ve İngiliz
şiirinin anlamsal kaynağını oluşturduğu ileri sürülür. Sadık Yemni’nin ‘Çözücü’
adlı romanındaysa İstiklal Caddesi, Taksim Meydanı’ndaki bir uçuruma insan
döken bir deli ırmak gibi betimlenir. Başlıbaşına bir öykü konusu olabilecek
bir şey bu.
Hepimiz doğum tarihimizi biliriz, ama
ölüm tarihimizi bilmeyiz, yaşam gariptir, zamanda doğrulan siyah bir gül gibi;
‘Yeni ortaya çıkan Varlık’la yüzleşen ilk
günün güneşi sordu / “Kimsin Sen?” / Yanıt gelmedi. / Sonsuz yıllar geçti
aradan. / Batı denizinin kıyılarındaki sessiz gecede, son günün güneşi sordu: /
“Kimsin Sen?” / Yine yanıt gelmedi’. (2) Kadınlık nedir; ‘on ne nait pas
femme; on le devient’ İnsan kadın olarak dünyaya gelmez, zamanla kadın olurmuş.
Sınırsızdır kadınlık, yüreklerimizde hiperbol bir yay çizer ve gider
sonsuzluğa... Güzellikte maddeye dökülmüş uyumdur denir.
Heredot’u öyle severim ki; barışta
çocuklar babalarını gömerler, savaşta ise babalar çocuklarını der. Din ruhani
bir sorunsal olup, tanrı kavramının soyutluğunu hepimiz kabul ederiz, o halde
tanrı var demek onu somuta indirgemek olacağından kim ki tanrı var diyordur,
yalan söylüyordur. Beckett’se ‘Nokta için tanrıya şükür, biz müsrif
boşboğazları sıfırı tüketmekten korudukları için’ diye söylenir. Godot’yu
Beklerken’in ikinci perdesindeki tek değişiklik Pozzo’nun kör olması ve kuru
ağacın bir iki yaprak açmasıdır. Godot, God, Tanrı’dan mı gelir. Kuru ağaçta
çarmıhı mı anımsatır... ‘Sonsuz anın içine gömülmüş bir tanrının görünüşü gibi
bir görüntü nasıl yaratılabilir’. Keynes, Wittgenstein için karısına, ‘Tanrı
yeryüzüne indi, onunla 5.15 treninde karşılaştım demiş’. Eh, Celile’de her gün tanrılar ölüyor,
hayaletlere duyulan bir inanç şu teoloji...
Don Kişot’u severdim ve bahçedeki lahanalarımızın muharebe
düzeninde dizildiklerini hayal ederdim. Ne ki Cervantes’in bu romanında Don
Kişot’u maceraya sürükleyen aslında kendi içinde kaynaklanan dürtüler değil,
zamanın en popüler şövalyelerinden Amadis’in başarılarını anlatan kitaplardır.
Don Kişot’un bunları okuyup, onun gibi olmaya, onu taklide özenmesidir. Mavi
yeşil karışımı kuşlar ve ‘evler karanlığa gizlenmiş birer hayvandır’ desek. Mea
Culpa ne demek... Büyük İskender’in başında hekimlerin iyi edemediği, sığır
boynuzu gibi bir kemik varmış. ‘Nemo me impune lacessit’ ‘kimse işime karışmaya
cesaret edemez’ İngiliz yargıçların kürsüsünde yazılıymış, bir açıklama
gerektirmiyor değil mi!..
Güneş yol boyu altın bir toz serper,
açıkta deniz geyikleri görünür. Çürük Pantheon, ne saçma imge. Beyaz istektir.
Yaşam içinden enerjinin geçtiği yüksek derecede örgütlü maddedir. İstanbul’un
fethinde Konstantin, ‘Kerkoporte’ adındaki gizli kapıyı açarak kuşatmacılar
üzerine hücum etmek için asker çıkarmış, nasılsa kapatmayı unutunca, bir kısım
Osmanlı neferi içeri dalarak, hücum edince Rum askerleri dağılmış ve
Konstantin, yalnız başına kılıç savururken Likis vadisinde aldığı iki darbeyle
ölmüş, ardından İstanbul düşmüştür. Tarihin görkemi diye, insanın umarsızlığı
ve zaman koridorunda hayaletler oluşturan yüzyıllara denir... Bir uzay
yolculuğundaysa, Sirius’a altı yılda gidilirse, dünyada on yıl geçecektir,
ayrıca tüm eşyaların yerden tavana düşmesini önlemek için aracın yarı yolda
ters yöne çevrilmesi gerekir, bu uçuşu engellemez ama süreyi iki katına
çıkarır. Yazmak asla göründüğü gibi kolay değildir, Ettore Scola’nın Teras’ında
yazma eylemiyle sorunlar yaşayan senarist, yaratım bunalımlarının sonuncusunda,
baş parmağını kalem tıraşının içine sokar... Güneş biçimli porfir yer döşemesi
gibi ‘Gerçekte, ek boyutlara sahip bir uzay-zamandaki bir zar üstünde
yaşıyorsak, bu zar üzerindeki kitlelerin hareketleriyle üretilen kütle çekim
dalgaları diğer boyutlara ilerleyecektir. Eğer ikinci bir gölge zar varsa,
kütle çekim dalgaları geri yansıyarak iki zar arasında sıkışacaktır’. Yazmak
zor evet, Heinrich Heine, kadın bile dokuz ayda çocuk doğuruyor, dokuz günde
kitap yazılır mı diyor. Birde düşünür dururum, Osmanlı, bir adamın adını alan
başka bir imparatorluk var mıdır.
Buzdan atlarla çöller geçilince, Hz.
Cebrail Bedir’de “Ukdum Hayzum” diyerek atını sağa sola koşturarak düşmanları
kırbaçlamıştır. Resulullah, bedeviye, Allah’tan başka ilah olmadığını söylemiş,
bedevi delilin var mı demiş, Resulullah şu ağaç diyerek ağacı yanına çağırmış,
ağaç tam derenin kıyısında bulunuyormuş, yeri yara yara gelmiş ve üç kere
şehadet etmiş, sonrada eski yerine dönmüş, bedevi, bende kavmime gideyim kabul
ederlerse, seninle beraber olurum demiş. Kavramlar bazen nasılda yanıltıcıdır,
Aztek kralı Montezuma, Hernan Cortez’i doğudan gelmesi beklenen tanrı
‘Quatzelkoatl’ sanmıştı’. Deniz gergedanları da, soğuğu böldüm gelebilirim diyor. İmgelere
bak, gölgeleri ölüm saçan yılanlar, yakup otları, minimalist elektro-rock
amalgamı.
Kur’an sevin der. Geçen salı Gimpel,
Yellowstone’daki Kumpar köyüne tanrı görünmüş. Entropi bozulup, gökadalar
titrerse melekler yeryüzüne inermiş. Şu gerçekten ilginç, yakında devletler bir
kartel gibi satışa çıkarılacak ve çok uluslu tröstler, devletleri satın
alacaklar ve gene yakında e-mail devletler ortaya çıkacak, her şey sanal
olacak, sevgi, açlık, savaş, barış. Arjantinli Borges, Museviler, İsevi ve
Muhammedilerin yalnız bu dünyaya inandıklarını ileri sürer. Çünkü der; bu
dünyadaki edimleri, doğru ve yanlışları, günah ve sevapları için öteki dünya
yalnızca bir armağan olacaktır. Gerçekten bir varsayımdır bu, günahtan uzak
durup, sevap işleyince cennete gideceksin, bu dünya öteki dünya için bir
koşuldur artık, inanılıp, bel bağlanır mı buna, ahret yaşamının tümü, öbür
dünyaların hepsi, bu dünyanın bir ödülü ya da cezası olmaktadır. En yoğun en
karanlık cisimler bile ince varaklar halinde kesilirlerse saydamlaşırlar.
Hiçlikten evren yaratıldığına göre boşluk korkunç bir kapasitenin ifadesidir.
Aristoteles hiçlik, usun olmadığı yer dermiş. Ama bilimsel teoriler, çürütücü kanıtların
yokluğunda varlığını sürdüren şeyler, illüzyon krallığı. Bacon’a göre: Eğer bir
şeyin tekrarlanması, onun olasılığını artırıyorsa, daha uzun yaşayan, daha çok
sabah görür. Öyleyse başka bir sabah daha görme olasılığımız, yaşadığımız her
gün ile birlikte, biraz daha artar. Bu us yürütmeye göre, gerçekten öldüğüm
gün, ölüm olasılığımın en az olduğu günde öleceğim demektir. Ama işte sağduyu
tümevarımın bu sonuçlarını bir kenara itmemizi gerektirir. Kant evinden her gün
aynı saatte çıkar, komşusu Almanlarda saatlerini ayarlarmış. Buda bir tümevarım
olabilir mi... Canına kıyan Yesenin için, Mayakovski şöyle der: ‘ Şu yaşamda / en kolay iştir ölmek / Asıl güç
olan / yepyeni bir yaşama başlamak’.
Mavi boynuzlu sığır var mıdır, belki
Çelebi’nin Cihannüması’ndadır. Belki de üç damla kan öldürülmüş bir kediden,
bir kanaryadan ve belki de yetim malı gibi
bir kumrunun boğazından gelmektedir. Uzaklarda denizin içine doğru dağ
büyüklüğünde gri bir kurt dalmaktadır. Metal bir meyveyi kemiren minotaur,
Macar üzümünün kolları arasında uykudadır. Rus ceketi giyen kadın şövalye, ona
aşkını haykırmaktadır, bu tip metinler için ne düşünmek gerekir. Doğu
mistisizmi yaşar, batı onu yaratır. Actium savaşında karşı karşıya gelen
Octavianus ve Antonius, Jül Sezar’a Velletri Tefecisi derdi. Avgustus
barbarlara karşı yufka yürekliydi belki, ama bir Romalının doğal olan para
hırsının ateşten çemberiyle sarılıydı, siyah fulya koklardı, bir leopar gibi,
kemerlerin altında kızıl aşka, acımasızlığa ve avını parçalamanın ateşli zevkine,
taze geyik kokusuyla yüklü yele özlem duyduğunu söylerdi. Zaman onu ve İsa’yı
gören son gözlerinde kapandığı günü tanıdı. Oklar Thermoplai’de güneşin ışığını
nasıl kesmişse, yıldız gemileri, zamanı yenmek ve İsa’yı yıldızların gecesine
gömmek için kutsal kompütürle çatışma içindeydi, ekrandaki ise eski bir Romalı
yada Hintli bir ermiş gibi duruyordu.
Artık unuttuğumuz bir şey var; boşluk
sıkıştı ve madde oluştu, Oturan Boğa ne der; bir madde olan yeryüzü halkım için
kutsaldır, parıldayan çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanın sesi, her
ağaçsız bozkır, vızıldayan böcek, halkımın düşüncesinde ve deneyiminde
kutsaldır. Ağacın içinde yükselen özsu, bizlerin anılarını içinde taşır.
Toprağın parçasıyız, oda bizim parçamız, koku saçan çiçekler, geyikler, at ve
kartal kardeşlerimizdir. Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar, vadi ve insanın
vücudu hep aynı aileye ait. Manitu, bir gölün üstünde rüzgarın şarkısını sever, yağmur ile yıkanan o rüzgarın kokusunu
da... Çamların salınışı, durgun hava çok
değerlidir, hayvan onu soluyor, ağaç, insan, her şey. Atlas bizi korur mu?
İnsan artık nükleer hayvan.
Bütün peygamberler şairdir, bilinen ilk
şiir antolojisini, İsa’dan önce I. yüzyılda, yaşlılığını Ege’nin Kos adasında
geçiren Yunanlı ozan Meleagros derlemiş, her yazarı çiçeğe benzeten tanıtıcı
bir şiirle başlarmış bölümler, bu nedenle adı ‘Stehhanos’ ‘Güldeste’ adını
almış. Zaman İsa’dan önce I. Yüzyıl. Fareler kusmaz, yılanlar duymaz, zürafalar
yüzemezmiş. İstakozun kanı mavi, develer üç kaşlı, filler zıplayamazmış.
Drakula yemek yemez, aynada görüntüsü, yolda gölgesi yokmuş, yarasaya dönüşür,
duman haline gelip, incecik bir yarıktan geçebilirmiş!
Sartre’a göre varoluşçuluk, insanda,
özden önce gelir, ama Weil’e göre o bir bunalım, Mounier’ye göre bir umutsuzluk,
Hamelin’e göre kötümserlik, Wahl’e göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük,
Lukacs’a göre idealizm, Benda’ya göre usdışılık,, Foulque’ye göre saçmalıktır.
İnsanın görecelilik kuramı bu mu yoksa diyesi geliyor. ‘Çıkış özdeğiyle varış
nesnesi arasında hiçbir töz ilişkisi algılanmaz olunca, çelişki en son
noktasına ulaşır; iskambil yapımcısında, oyun kağıtları bir boşluktan, kartonun
deliğinden doğar; yapay çiçekçinin atölyesinde, hiçbir şeyin çiçeği
anımsatmaması bir yana, burada sürdürülen işlemler de sürekli olarak çiçek
düşüncesine ters düşer; zımbayla delmeler, çekiç vuruşları, kesmeler;bu güç
deneyimleriyle dağlalesinin ya da düğün çiçeğinin çiçeklenişinin bağıntısı ne?
Bir insansal bağıntı, insanın hiçten her şeyi çıkarabilen güçlü ediminin bağıntısı.
Düşcül alışkıların, sorgun yöneyleri. Tümceler ya da dilegetiriş bazen
aldatıcıdır...
...
Anımsadıklarım bunlar. Bu onu yansıtmak
değil, onun bende yansıması sayılır, onun kılayım derken, bozup dağıtmış
olabilirim, o bunu anlar, iki kişi konuşurken bile altı kişi konuşuyor zaten
derdi. Ondan çıkarsadıklarım gerçekten bitti. O ise konuşmalarımızdan birinde,
bittiyse de şöyle tamamlayayım demişti: ‘Söylediklerimi yeniden düşündüğüm
zaman, sağırları kıskanırım’.
(1) Catherine Clement
(2) R. Tagore
KIRIK TABLET
(Şiir)
Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa’nın Linear Algebra’sından,
Apollonius’un konik kesitlerine, El Haitam ve El Cebr’ini yazan Ömer Hayyam
görünüyor. Sıvı demir, Selçuklu bir gürz ve üşüyen Karya kuşu höyük içinden
bana bakıyor. Meşhed’e giden hacılar ve develer
toz bulutunun içinde. Savrulan bir Nişabur’da Hayyam’ın mezarına
tükürmek için Hayyam uyanıyor ve bana mezarım Belh’te mi diye soruyor. Rübailer
sillogizmler halinde akıyor içime ve mantık.
Denizlerin nautilusu ve altın oran, tuhaf mimari ve işte
Pisalı Fibonacci. LSLLSLSLLSLL. Arı ve tavşan ve her şeyden daha kötü kokan
çürümüş leylak. Bir pankreas içim, kardiya ve yaş yapraklar üzerinde gezen su
sevisi nergis.
Gece. Güneş ve ay elektron uykusuna yattı. Ant verdiler
uyuyanlar ve yüzünün revnakı kaçtı yağışlarla besili ırmaktan. Tonkünstler
Orkestrası 9. Senfoniyi çalıyor. Marx gözyaşları içinde ‘Corruptio optimi
pessima’ (aldatıcı iyimserlik gerçek kötümserlik) heceliyor.
Karanlıkların atası uçak. Pistte sorun çıkarmadan uzun
süre taksi yaptı. Güney cephesindeki rift kuşağına sokuluyor askerler.
Vikingler İstanbul’a Miklagard der. Elizabeth, Novum
Organum kuru ve can sıkıcı. Sylvia’da can sıkıcı. Bulutlarda taksi yaptı.
Allahın gölgesi üzerimize olsun.
Meholalı Barzillahoğlu Adriel’e beş çocuk veren Saul kızı
Mikal adına. Aygır ve kısrak bilir ki, taşıllar ve Velpecule (Tilkicik
yıldızları) gündüzde parlıyordur.
Kendisinden eşit uzaklıkta, nitelik ve nicelik bakımından
eşit iki ot yığını arasında kalan eşek, hangisini yiyeceğine nasıl karar
verecek. İstenç özgürse açlıktan ölecektir. İstenç özgürse. Buridan’ın eşeği!.
Safevi Hatayi ki İsmail. Yakup’un düşünü
görür.
Yaşlandım ve Pluton karesine girdim, canıma kıymayı
düşünüyorum, orakl sorusu, Kinzalı adamına, Kadeş krallığı geldiniz der.
Babam tanrı olunca (ölünce) tahta kardeşim Arnuvanda
geçti. Pekiştirmek için inanır, inandığımız için yanılırız.
Bebeklerdeki Moro refleksi, her şeyi iten ve dış dünyanın
gerçekliğini kanıtlayacağım diye her önüne gelene elini kolunu gösteren George
Moore’un ölümü de kendi elinden oldu.
1919 yazı çok sıcak, hele sabahın erken saatlerinde
yapacak hiç bir işimiz olmuyor, güneş doğar doğmaz, çoğu zaman papaz okulunun
damına çıkıyor, güneşte ısınmak için boylu boyunca uzanıyor ya da
Ludwigstrasse’de yaşamın uyanışını gözlemek için damın kenarına oturuyorum,
yanıma Platon’un bir kitabını almayı düşündüm, başka şeylere kayma isteği,
Yunanca ve Timaios’u okumaya zorladı beni.
Atomları gösteren o ünlü gravürü yapan ressam, bunu
yapmadan önce Platon’u okusaydı çok iyi olurdu dedim.
Aynı tarihte, 1919’da, başı dertte olan Türklerin önderi
Samsun’a çıkarak Kurtuluş’u arıyordu, bir savaşı... Biz neyiz, onlar ne...
Zamanın göreceliliğine iyi bir örnektir bu.
Sonra tanrım dedim oldu mu? Keops piramidini ve Giza
platosunu seçmişti. İkindi güneşi gibi. Sözcükler taşçıklarım. Prosodisi çok
iyi onun. Deniz leoparı gibi izi belli, yaban armudunun kovuğunda uyuyacak
kadar sakin ve dingin.
Küba’nın yemyeşil latifundiyalarından,
zarif dansçılarıyla tanışmaya, Ancor’un
gizemli tapınaklarından, Sakkara’daki aşınmış mastabanın kumlu katmanlarına her
yeri gezdi dolaştı. Merkür geçişi, Venüs Sümbülü, Uranus Keçisi oldu.
Batı Hun imparatoru Attila’ya
gönderilen elçi Priskos ve Klikyalı Zemarkos’un Göktürkler’e elçi olarak
gönderildiğinde yazdıkları ve Hoca Gıyasüddin
Nakkaş’ın Acaibül Letaif adlı yapıtı Türk gezi türünün en eski
örneklerindendir.
Silezya sürahisi, kozalak, Lutzen
savaşında ölen Kralımız Gustav ve Sadalmelek gibi.
Paris yakınlarında, Arlington’da bir mezar taşı; “Burada / İki ninenin yanında iki kız torunu
/ İki kocanın yanında iki karısı / İki babanın yanında iki kızı / İki ananın
yanında iki oğlu / İki bakirenin yanında iki anası / İki kız kardeş yanında iki
erkek kardeş / Yatıyor ama topu topu altı kişi gömülü / Hepsi de meşru
doğmuş, hiçbiri fücur işlememiş / Bilin bakalım bu nasıl olur”.
Hatem Tai bilir.
Tereza adında bir Lehlidir. Bir kaç
kuşağı boğabilecek kadar derin gölcükler var, düşünde nalın giymiş Arapların,
semiz kara atların, helezoni adamların, saltık karanlık ve çocuk İsa’nın
hafakanları bastı. Pisa deneyleri önemli. Galilei’nin Aristotelesçiliğe karşı
olduğunu açıkca dile getirdiği, skolastiğe halk önündeki saldırısını başlattığı
andır bu.
Libra, iye kemiği, Lepus, Oğul Davut, metal
taytlar, Volans, Pisces, Serpens ve Caput ile Dimetoka’da kumpanyadan dönen
Shakespeare yanan Reischtag’a bakıyor. Kin gibi tohumlarınızla düşman olacak,
onun topuğuna saldıracaksın.
Klossowski’nin (Baphomet) romanı
Nietzsche’nin sonsuz dönüş kuramından yola çıkarak, bedenlerinden ayrılan
ruhların soluk halinde varoluşlarını sürdürmelerini ve bu solukların içine
girecekleri bedenleri arayışlarını anlatır.
Pelagonik asit. Buda herhalde Devonyen
devir asidi olmalı. Kadının yüzü kalp şeklinde ve kemikli.
Kambur Rigoletto, Mantua Dükü’nden kız
kardeşini kurtarabilir mi,
Çek köyünde Nazilerle işbirliği yapan
‘oportünist Sekal’ın ölümü hak etmeli mi, Hector Berlioz ve Dvorak parçaları
söylemeli mi
Soğdça, Beluci ve Avesta dilini iyi
bilirdim, deniz ifritlerini, ‘Araba Camı Yıkayıcılarının Baladı’nı,
Koçi Bey’in Risale’sini
R.Paşa’nın mal varlığı, Anemas
zindanına doldursan sığmaz, Binyediyüz köle, ikibindokuzyüz savaş atı,
binyüzaltı deve, yediyüzbin sikke-i hasene, beşbin dikilmiş kaftan ve urba,
binyüz adet üsküf, altıyüz gümüş eyer, beşyüz altın eyer, binbeşyüz gümüş at
başlığı ve yüzotuz çift altın üzengi, ayrıca kalıp altın, nakit altın ve
gümüşle karışık altın, gümüş eşya ve mücevherat ve ziynet.
“Ben bir
hırsızım ve bu da yaptıklarım, / Toledo’daki bu antika kitapların odasında /
ölü profesörlerin yapıtlarını karıştırıyorum,
/ onların kutularını inceliyorum. / İş şuna geliyor; sağlam bir kutu; /
içinde de son dekanın küllüğü, kisvesi, / mührü, piposu, / golf kupası ve
sigara keseceği. Amin.” (1)
Bağdatlı Cüneyt, Sana Çölü’nde gezerken
kocaman bir köpek görür. Vaktiyle av peşinde yelden hızlı koşan köpeğin dişleri
dökülmüş, tüyleri kırçıllaşmış, bedeni miskinleşmişti; eskiden bıldırcınları
sektirmeyen, tavşana kanat açtırmayan, tilkiye soluk aldırmayan av köpeği,
yerinden kımıldayamıyordu, Cüneyt hayvana bir lokma ekmek verdikten sonra dedi:
Köpek! Yarına hangimiz çıkar bilinmez ama sen benden iyisin. Hayvanda dile
gelip sordu, Neden? Cüneyt dedi ki; Bugünden yarına imanımın ayağı kayarda
tökezlersem doğru cehenneme gideceğim, oysa senin başında böyle bir bela yok.
Köpeklerde ahret anlayışı yok mudur...
Bir kadının ‘Ben en güzelim’ demesi
gerçeği ne kadar yansıtırsa, bir belitsel sistemin ‘Ben tutarlıyım’ demesi de
gerçeği o kadar yansıtır. Söz konusu kadının en güzel olduğuna kendisi değil,
başkası karar vermelidir. Ama o başkası, evrensel estetik değerlere sahip
olmayabilir. Dolayısıyla onun kararının doğruluğuna gene bir başkası karar
vermelidir. O bir başkasının kararının doğruluğuna, gene bir başkası karar
vermelidir. Bu sonsuza dek yineleneceğinden, söz konusu kadının en güzel
olduğuna karar verilemez.
Prensesin göğüs uçları sertleşmiş,
minyatür bir et kulesine dönmüştü, fallik bıçak girip çıkıyor, vajinal ve
klitoral orgazmı ilk kez duyumsuyor, gözyaşlarını tutamıyordu, durup gökyüzünün
ötesine baktı ki orada da görebildiği gene yalnızca gökyüzü idi, mırıldanarak
‘carpe diem’dedi. Leylakların altında
gezinen ruhlar gibi. Hades görünmeyen demekmiş. Lerna bataklığı. Nemea aslanı.
Pallas kız demek. Sihirli bir tolga onu görünmez yapardı.. Odise onikibin dize
demekmiş. Herkül dünyanın batı ucundaki tanrı bahçelerinden Hesperidlerin altın
elmalarını çalıp getirdi, ona bu işte
Atlas yardım etti. İnek gözlü Hera. Kamçılanan kız çocukları. Bach hep
ölümsüz kalacak, fa majör prelüdü hep var olacak, çünkü prelüdü Voyager uzay sondasıyla uzak dünyalara doğru
yol alıyor. Macaristan suyu (parfüm) sürdü. Beni Kaynuka savaşı yahudi ve müslümanlar arasında
geçmiştir.
BURADA KALDIK OLMAZ BÖYLE İŞİ UZUN
1300’de Karakurum’dan yola çıkan, Moğol ve Tatarlar, Çuçi Han
komutasında Rusya yani Kıpçak steplerine giderken, bir kol kuzeyden Alaska’ya,
oradan da Amerika’ya geçip, Siyu ve Apaçi kızılderililerine dönüşen kabileleri
oluşturmuş. Son Mohikan Katerina II ise sıcak denizlere açılmak için Boğazlar’ı
ve Ege Denizi’ni ele geçirmek zorundaymış. Çeşme’de yaşanan kanlı savaş, Kont
Orlov’un isteği üzerine Rus bir ressam tarafından resmedildi. Ressamın gravürü
daha gerçekçi yapabilmesi için Kont Orlov, St Petersburg kıyılarında Rus
kalyonlarıyla özel olarak savaş gösterisinde bulundu.
Çirişli elleriyle görünümü ürkütücüydü.
Offili’nin fil gaitası üzerine
yerleştirdiği ‘Kara Meryem’ tablosunun kopardığı gürültü gibi. Puhu, kuduzumsu,
kavranası ve kireç ocağında kımılayan cenin, birlikte Moğolistan kırlarına
baktılar. Bir ara bir çığlık ve yüksek bir suya çarpma sesi duydu, ileride bir
yerlerde bulunan göle bir kuş konmuştu, kapının önünden geçip dükkanın
vitrinine bakmak için iki blok öteye yürürken parktaki ördeklerden biri onu
acımasızca yuhaladı. Vitrinin camında Mart kırağısının buzdan çiçekleri açmaya
başlamıştı. Tüm sorunlara tepeden bakan kolonadlı tapınaklarını tavaf
ediyorlar. Mağara ve mağazaya aynı anda giriyorlardı.
‘Yaşamak
öldüğünü görmektir, / Yaşlanmak budur işte’ (2)
Kraliçe Elizabeth II, yeryüzünde bir
ağaca prenses olarak tırmanıp kraliçe olarak aşağı inen tek kadın, tırmandığı
ağaç Kenya’da bir incir ağacıydı, üzerinde adı Treetops olan bir ağaç ev vardı,
5 Şubat 1952 gecesini o evde geçirdi, şafakta prenses aşağı inip hayvanları
filme çekti ve güneşin doğuşunu izlemek için yine ağaca tırmandı, aşağı
indiğinde artık kraliçe olduğunu öğrendi. Baktria ve deniz leoparı. İlerde
bütün insanlar şehirlerde toplanacak.. Bağdat’ta Eltâk kapısında. Bütün taş ve
demir sanayii baş parmağın, felsefe ve edebiyat gibi boş hünerlerde anlağın
becerdiği yapıtlardır. Tansıyan su aynanın külsü rengi içinde, yaşlı kemikli
kolları ölümle sevişiyordu, uyuşuk bir hava vardı. Turing: Günün birinde
hanımlar bilgisayarlarıyla birlikte yürüyüşe çıkarak birbirlerine o sabah
bilgisayarlarının ne gülünç şeyler söylediğini anlatacaklar dediyse de 7
Haziran 1954’de siyanüre batırılmış bir elma yiyerek yaşamına son verdi, 41
yaşındaydı. Bu gün yazıp okurken, geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina
gibi uyuyamadım. Serçe yağmurları, kır çiçekleri ve kırların sessizliğinden
uzaktaydım... Atım (hayvan) yelesini sallayarak güneşe doğru yüksek sesle
kişnedi. Organist orgu flajoler ve diğer hafif seslerle çalıyordu ve ilerdeki
meşenin budak deliğinin yanında bir baykuş duruyordu. Su çölünün üzerinde
yayılan geceye bakıyorduk, demirle öpülmek ya da demir bir öpücükle, ay adayı
doğudan aydınlatınca, orada, denizde boğulmuş bir kaç beyaz koyun iskeletiyle,
oraya nasıl gittiği bir türlü anlaşılmayan bir at iskeleti gördük. Kuşun cam
güzeli gibi bir göğsü vardı. Atın Araplarca beğenildiği gibi yüzünün etsiz
olduğunu gördü. Yüzünde bir çift ateşli sarı göz vardı ve bakıyordu, yamaç
serçeleri eşlik ediyor, tozlu yoldan arabalar gelip geçiyordu, yandaki keçi
yolunu sönük bir ay aydınlatıyordu. Kanopus gezegeninin de bir ayı var ve ne
yaparsanız yapın orada suyu kaynatamazsınız. Gufran ve mağfiret günleri geldi
Züleyha hala Potifarlara mı zorunlu dedi. Ukaz panayırında ‘yaklaşıyor,
yaklaşmakta olan!..’ diyordu Kus b. Saide. Sesi ıssız düzlükte yankırdı.
İbriklerden su içer, hacıları getiren atların inlemeden, kişneyerek gelmelerine
üzülür, Mavera’dan ses duyarlar ve Fussilet:34 ne söyler ne anlatır derlerdi.
Ölüleri kör kuyulara atar, üzerini örten biteylerle bir zamanın direyi sarışır
toprak olurdu. Ki zürefa bahsindedir: Bu hayvanın başı ile ayakları deveye
benzer ve boynuzu öküze benzer, derisi kaplana benzer, kuyruğu geyiğe benzer.
Bu hayvanın yapısının böyle çeşitli oluşunun nedeni; bir yaban öküzü bir Habeş
devesi ile evlenir. Bu evlilikten bir hayvan doğar ve hayvanda geyikle evlenir
ve bu evlilikten zürefa doğar. Geyik bahsindedir. Geyik hayvanlar içinde
insandan en çok kaçanıdır. Bu geyik iki türlü olmaktadır, birisi doğru geyik,
diğeri ise misk geyiğidir. Bu misk geyiği daha fazla Hindistan’da bulunur.
Göbeğinde kan olur ve taşların üzerine akıp misk olurlar. Ama bir düve bile
zulüm, zındıklık ve sapıklık bilmez. Ama insan bilir, yalancı peygamber Gulam
(Ahmet) Kadiyani vardır ve emr-i maruf ve nehy-i münker yapılır. Daniel,
Kaldeli büyücüler sayesinde iyi bir düş yorumcusudur. Aristofanes’in pazularını
o kadar övdüğü Mısırlı hamallar bile böyle miydi, ne dedin deyince ‘Tanto
monta, monta tanto İsabel como Fernando’ dedi. Taht üzerinde eşit haklara sahip
olmak gibi. O insanı yalnız öldürmekle kalmamış değerli suyunu akıtarak,
kanallarını boşaltmış kurutmuşlardı. O ara Hz. Peygamberin Ravzasının yemyeşil
kubbesi göründü. Bakara 246’da komutan Talut içinde Melik ifadesi kullanılmıştı.
Palanga ve Arşimet vidası.
I.Murat bir anlaşmaya avucunu mürekkebe
bulayıp ‘pençesini’ vurarak onayladığı, tuğranın da bundan alınan ilhamla
düşünüldüğünü söylerdi. Temeşvar, Şerezöl, Aps ve Gulet’in hükümdarı Osmanlı.
Medine, daha önceleri Yesrib’di. Tulonoğulları vardı. Kezzap çok yalancı
demekti. Selanik dönmesi ve Kuba’ya yerleşense Ömer’dir.
Açıklamasıdır, ‘Sanat tıpkı bir ırmak
gibi ya da bir aşk gibi kapılıp gidilen ama daha en başında yolundaki
nakısaların kuşkusunu gizli bir tohum gibi yüreğinde taşıyan bir ergenleşme
büyüsüdür.’ Halid bin Velid’in Ecnadeyn’de bozguna uğrattığı Bizans ordusundan
arta kalanlar Ürdün yakınlarında Fihl’de toplandılar. Müslimler
başkumandanlıktan alınarak bir savaş birliğinin başına getirilen Halid bin Velid’in
kumandasında bunları izleyerek Beysan geçidini aştılar ve Fihl’de Bizans
ordusunu tekrar yenerek Dimaşk’a çekilmek zorunda bıraktılar. Aynı zamanda
kuzeyde bulunan Hims üstüne de başarılı bir baskın yapıldı. Halid ilerlemesini
sürdürerek Kinnesrin’i aldı ve karargah durumuna getirdi. Şurahbil Beysan ve
Ürdün’ün fethini tamamladı. İran kumandanı Behmen, Nersi ve Calinus yenilgiye
uğradı. Bu sırada Behmen yeni bir orduyla Fırat yakınında konakladı. Mer İran’a
gidecek orduya Bad bin Ebi Vakkas’ı başkumandan olarak tayin etti. Sad ordu ile
Kadisiye’ye geldi. Burada büyük bir meydan savaşı oldu. İran ordusu
başkumandanı Rüstem öldürüldü. İranlıların yüzyıllar boyunca düşman eline
geçmeyen bayrakları Derefsi Gavyan ellerine geçti.. Küfe ve Basra kuruldu.ve
sonra Halife Ömer’in emriyle Mısır’da Fustat şehrini kuran Amr ibn ül As
yakınlarından Ukbe bin Nafi el Fahri’yi Kuzey Afrika’nın fethiyle
görevlendirdi. Ve dedim ki:
‘Sonsuza
dek yatabilen ölü değildir / Ve tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir.’ (3)
Dağın doruğundan aşağıda kalan
gökyüzüne baktım. Gökyüzü dölü yada göklerin döllediği, kirli köpüklerle yüzen
şeytani kalyonlar gibi, kambur gökyüzü, uzak zamanların sisleri arasında zardan
kanatlarla uçup uzaklara kaçan güneş gibi karanlıkta koyu elle tutulur gibiydi.
İşte ki gökyüzünde hafif bir tan belirtisi vardı ve Hz. Muhammet ifritten hiç
hoşlanmazdı. Kara kedim, kanatlı bir Mısır tanrısı gibi yanımdan kayıp gitti.
Yaşamını Çin dağlarının ölümsüz önderine borçluydu. Sönük ayda can çekişen sarı
akrep gibi. Aynaya bakınca ölen insanlar ülkesinde yaşlı birini bulamazdınız,
bir kirpik bile yaratmayan bu insana gönül Kabe’si verilir miydi. Tağutlarla
canciğer muhabbet içinde geçinip giden dindar müselmanlar vardı. ‘Men lâ
yerham, lâ yürham’ Acımayana acınmaz.. Gök çiçeği, ten çiçeği vardır. Ay
sarısı, sarıcıl. Cebrail’in altıyüz kanadı vardır, ikisini hiç açmamıştır.
Onları ancak Kadir Gecesi’nde açar. Kadir gecesi geldiği zaman Allah (c.c)
Cebrail’e emreder. Süvari meleklerle yeryüzüne inerler. Elinde yeşil bir bayrak
vardır, onu Kabe’nin damına dikerler. Can alıcı güzelliğin monarklığı, is yapan
telaş, hiçsellik ve ulumalar ve ‘Sağapo / Yeti ise esa’ ‘Seni seviyorum / Çünkü sen sensin’ derdi.
Derdi çünkü;
La ilahe
illa Ente / Subhaneke İnni / Kuntû minez zalimin.
İslam donanması ve ordular kısa sürede,
Hint’de İndüs kıyısında, Çin’de Kanton limanında ve Büyük Yunanistan’daki
Napoli’de görüldü. Çünkü oruçlunun kuruyan dudakları, kıyamette iki gözünün
arasında nur olacaktır. O, Kur’an’da yer alan çok soyut ve çok genel
postülaları ile ilim gerçeklerine feyz veren İlm-i Ledün’dür. Ve günde onüç
defa Rabbena Âtina duası okur. Hz. Peygamber İbn Revaha’yı zekat toplamak üzere
Hayber’e gönderdi dedi. (Cassas, Ahkamu’l Kur’an, 1.507-508). Üzgü, kör yılan
Tiber kırları, sönük ay, öğle sıcağında kısık sesiyle öten kuşlar. Çınlayan
ova, Muhammedî bir neşe yayıyordu.
Muhammed’in Züheyr’in oğlu şair
Kâab’a verdiği hırka gibi, değerliydi.
Yusuf’un gömleğinin kokusunu Mısır’dan duyan Yakup, Kenan kuyusundayken onu
nasıl göremezdi. Dervişlerden biri öyle yoksuldu ki evi Medine’nin iki kara
taşlığı arasındaydı. Yusuf sonra Mısır’a sultan olmuştu. Çöle kurularak deniz
yolunu gözleyen sfenksin gücü, minotaur böğürtüsü, deşilen sol böğrü. Ebu
Davut’un Sünen’inde, Beyhaki’nin Sünen-i Kebir’inde, Hakim’in Müstedrek’inde,
Ümmi Varaka’nın ev halkından söz edilir. Örülü saçları ay ışığında kuş kanadı
gibi parlar, sütunların devrilen gölgeleri arasında şahin başlı kanatlı
adamlar, kara mermerden iri kediler bir görünür bir kaybolur sonra leylak
büklümleri arasından kokular yayılırdı. Yaşamını iç içe yer alan sonsuz sayısız
biçemde iç içe yer alan sonsuz sayıda dairenin birbirinin içinde yer alan
sonsuz sayıda dairenin, birbirine olan göreliliği üzerine şaşırtıcı
araştırmalar yapmaya adamıştı. Sonsuz sayıda iç içe yer alan sonsuz sayıda
dairenin birbirine göre olan sonsuz
göreceliliği üzerine birbirine olan sonsuz sayıdaki konumunun birbiriyle
oluşturduğu sonsuz görecelilik üzerine şaşırtıcı bulgular elde etmeye adamıştı
(Dizgi hatası). Düğünler, toyraklar, monarklar, suda yankıyan öz, Ficar savaşı
ve Muhammet, çiğle kaplanmış otlar gibiydi. Pakistan’da Hunzalar bölgesi
insanları uzun yaşarmış, Jules Verne’in Keraban adlı öyküsünde Osmanlı
zamanında Avrupa yakasından Üsküdar’a geçmeyen biri, devletin yüklü bir vergi
istediğini görünce, inat bu ya bütün karadeniz kıyısını dolaşarak üç yılda
Üsküdar’a geçmiş, Bulgaristan, Romanya. Rusya, Kafkasya'yı dolaşarak, işte buna
Keraban taktiği denir. İrani bir adam karşıma çıktı, can çekişen köstebek ve
tavşanları göstererek, iğdeler de ağlar, hayvanlarda öldürülür dedi. Öküz başlı
minotaursa, Latince ‘Risus abundat in ore stultorum’ Gülmek aptalların
ayrıcalığıdır dedi. Matematikçi Apollonius'un Konika adlı kitabı, Amarna
krallarından Ay arlı firavun der ki, sanki Uhuru (Klimanjora) zirvesine çıkmış
gibi sevindi, Zişan Efendi çağırmış gibi koştu, ki insan zamandır dedi. Ve
Obsessif kompulsif krizler, karanlık bir
hırs, Seram adasının Masohi kenti, Aceh eyaleti, Halmahera adası, O affeden,
çok sevendir (Büruc14) . Ebu Hureyre kedi dostu idi, birgün kedinin biri
giysisinin üzerinde uyuyakaldığından, onu uyandırmamak için giysisini kestiği
söylenir.. İsa isi çamurdan kuş yapıp uçurmuş, anadan kör doğanların gözlerini
açmış, gökten sofra indirmiş, mezardaki ölüleri diriltmiştir. Din kardeşlerimiz
Uhud harbinde şehit düşünce Allah-ü Teala onların ruhlarını yeşil kuşlar
halinde yarattığı bir takım şekillere koydu. Şimdi onlar cennet ırmaklarına
varıp sulanırlar, cennet meyvelerinden yerler. Arşın gölgesinde asılı altın
kandillere konup rahat ederler. .
O ara uzayda
parçacıkların tanrısı olan Higgs parçacığını bulduk, gökteki Kış Üçgeni’ne
benziyordu. Aracımız 1.4 güneş kütlesi
olan Chandrasekhar sınırı aşılınca patlayan kütleler gibi patlayıverdi. Kütle olmasaydı
evren içinde parçacıkların ışık hızıyla sağa sola uçuştuğu delicesine
çalkantılı bir denizi andırırdı. Piramitsi, üçgensi, prizmatik biçemler
uzanıyordu önümüzde. Üçgensi yeşillik, piramitsi örüntüler, prizmatik, konik
nesneler, şeyler devasaydı ayrıca. Çamların altında küçük bir kuş ürküp
kaçmıştı. Alevler aç gözlülükle bedenini yalıyordu. Yeni açan ceviz
yapraklarına baktı, ne buruk ne esimli bir kokuydu...
Ölümseyen bakışlarla, dizginlenemeyen,
gem vurulamayan duygularda var mıdır dedi, kül sesli insanların yurduna
gelmiştik. Resul-i Kibriya uzakta duruyordu. Talut’un yasak sudan içmeyen
erleri vardı, tüfekyan ve silahşöranlarla savaşıyorduk, biri Emirdağ
Lahikası’nın kırkikinci sayfasındaki gibi savaşın diye bağırdı, tepede bir
kadın usdışı bir erotizm görüntüsüyle dans ediyordu. Savaşanların geride kalan
küçücük çocukları, anasız babasız ölüp, boşluğa karışıyorlardı, yanımdaki
cenkçi onlar boşlukta sönük yıldızların olduğu yerdedir biz göremeyiz, orada
küçük kuşlar gibi kolları açık uçuyorlar ve sonsuz bir düşte gibi uyuyorlar
dedi. Ve sonsuza dek bizimle kalacak tek şeydir ölüm dedi. Bu sıra Annabalı bir
yiğit öne çıkarak haykırdı bizde arkasından silsilelerle atladık.
Bir keçi damının içinde uyandım,
başımda duran köylü bir dağ gezintisine var mısın dedi. Prizmatik, piramitsi
örüntünün ardındaki yeşillikte, külsü düzlükte, kül sesli adamla, bir plazmanın
içinde, bir atın dizginleri elimde, üçgensi örüntü uzakta, konuşuyorduk.
Gravürdeki dişi domuz bir çocuk öldürmüştü ve 1386’da Falais’te asıldı. Bir
adamı öldüren at 1389’da Dijon’da asıldı. Bir batında doğurduğu yedi yavruyu
beslemekte olan başka bir domuzda Savingy’de bir çocuğu öldürdüğü için idama
mahkum edilmiş, ama domuz yavruları suç ortaklıklarının kanıtı olmadığı
gerekçesiyle suçsuz sayılmışlardı. İris çiçeği gibi, bir Çin atlısı geldi, Paul
Celan’ın Ölüm Oluğu’ndan söz ettiler, müjdeleyen, muştulayan şeyler söylediler.
Köye gelen kör hasırcılar gibi, deniz ifriti, ya da piramitsi dingin
yeşilliklerin, kül sesli prizmatik örüntülerin bağ evi gibi. Barış için sorguç ve öküz kuyruğu
sallarlardı. İmparator ırmağı geçip batı yönüne gitti, Atlarını Hua dağının
eteklerine bıraktı ve bir daha binmedi. İnekler çam ormanlarının boş sahalarına
dağıldı, bir daha kullanılmadı. Arabalar ve zırhlı giysiler kana bulaşmıştı,
yeraltı odalarında saklandı, bir daha kullanılmadı, kalkan ve mızraklar kaplan
derisi ile sarıldı. Önderler derebeyi olarak atandılar. Silahlar kılıflarına
kondu. Bundan sonra tüm yeryüzü Wu Wang’ın silah kullanmayacağını ve asla savaşmayacağını öğrendi. Ekinlere bit ve kırmızı örümcek kenesi
dadandı. Taftazan’da dünyaya gelen Sa’d gibi. Can çekişen, çiğli, çirişli otlar
gibi. Galile, Taberiye gölü, Kızılağaç ormanlarında küçük çulluk ve domuz avlardık.
İran-Turan, Kayrakan dağında, Gobi balığıyla, kör karidesin ortak yaşarlığı gibi dosttular, yılan gözü
gibi parlıyordu göl, güneşe bakabilen tek kuş kartaldı. Ağaç perileri vardı.
Dudakların dişi bir keçi kanının akmış olduğu nazik ezik çiçeklerdir.
Kaplanların sevdiği yatağına aldığı kadınlar, at irisi ve arı gövdeliydi. Orada
tanrı sol topuğu üzerine oturmuş düşünüyordu. Dağ kekiğiyle kuşatılmış su
köpüğüydü. Antep’e Küçük Buhara derdi.
Havrani kürkü, çuha ferace ve elvan boğası renklerinde. Denizaltı mağaraları
Galile denizi Lut gölü Gor çukuru gözleri balık gözü gibi bakıyordu ‘Yengeç
dönencesinin birazcık kuzeyindeki kutsal Medine kentinde o gece ay görünmedi.
Sydney gribi gibi, uzayın hiçselliğinde
havlayan köpekler, ağlayan kediler. Hz İsa’nın şakirtleri bir köpek ölüsünün
yanından geçiyorlardı şakirtin biri şöyle dedi: Köpek ne kadar kötü kokuyor.
İsa şu cevabı verdi: Ne kadar beyaz dişleri var. Muhammet köpek için halis
siyahını, iki noktalısını öldürmeye bakın çünkü o şeytandır dedi. Boşnak
tüfekçilerle Fas çayı kaynatıp içerdik
Kötü zamanda fasık ve dinsiz olanlar saygılık görürdü, gıybet ve bühtan
çoğalmıştı. Güneş batıdan doğuyordu, Mehdi zuhur etmişti, Dabbetü’l arz adında
bir hayvan yeryüzüne gelmişti, Ye’cüc Me’cüc çıkmıştı, doğu batı ve
Arabistan’da üç bölge yere batmıştı. Kabe yıkıldı. İnsanlar kafir olup Kur’an,
mushafların sayfasından ve insanların kalplerinden silindi. Songün geldi.
Ashab-ı Kehf mağara arkadaşları demektir. Kehf suresinde anlatılır. Bir takım
gençler devrin inkarcı kralı Dikyanus’un zulmünden bir mağaraya sığınacak
Kıtmir adlı köpekleriyle orada üçyüzdokuz yıl kalacaktır. Yalancı
peygamberlerin yalancılıkları onları daha zor duruma düşürür. Müseyleme’nin tek
gözlü birinin gözü açılsın diye gösterdiği gayret sonucu adamın iki gözünün de
kör olması gibi. Kinâne kabilesinin Arap’ı gibi. Ben Gıfar’dan bir kişiyim
dedi. İlk Hicret Bi’set’in (peygamberliğinin beşinci yılında bir ağaç kovuğunda
canı alınan Zekeriya gibi. Muhammet’in Mute savaşı. Suraka geldiği yerden geri
döndü. Zehirleniriz diye Acve hurması yedik Asyut’ta (Mısır) doğdu. Nahle
vadisine geldik. Tanrının sol topuğunu kaldırırsın, göreceksin ki taş kırıktır.
Kumrular adamıştık. Kalp rikkati kalmamıştı ve aramızda dünya sözleri geçti.
Cabir (r.a) anlatıyor.
Zâtu’r-Rikâ savaşı olduğu gün Rasulullah (s.a) ile
birlikte idik. Gölgeli bir ağacın yanına geldiğimizde, onu Rasulullah’a (s.a) bırakırdık.(Burada da öyle yaptık)
Derken müşriklerden bir adam çıkageldi. Rasulullah’ın (s.a) kılıcı ağaçta asılı
idi.. (Hemen Hz. Peygamber’in (s.a) kılıcını alarak) kınından çekti ve
Rasulullah’a (s.a) ‘Benden korkuyor musun? dedi.
Rasulullah (s.a) -Hayır cevabını verdi.
Müşrik -Şimdi seni benden kim koruyabilir dedi, Efendimiz ‘Allah’ buyurdu Ebû
Bekr el İsmail’in Sahih’inde rivayet ettiği hadiste Müşrik :Seni benden kim
koruyabilir demiş Peygamberimiz (s.a) Allah demiş. Ravi diyorki: Bunun üzerine
hemen elinden kılıç düştü. Bunun üzerine Rasülullah kılıcı aldı ve - Şimdi seni
benden kim koruyabilir dedi Müşrik’de ’Yakalayanın hayırlısı ol' dedi. Tan
yerlerinin sülbü ve sası çiçekler gibi.
Öyle bir rüya görmüştü ki gökyüzünün nur serpen aydın ayı süzülüp kendi
üzerine inmiş ve onu ışık ışık parlatmıştı. Rüyasını zevcine anlatınca Sekrân
şöyle demişti -Ya Sevde! Şayet rüyan
sadık ise, ben yakında öleceğim sen de benim vefatımdan sonra evleneceksin.
İşte o an Sevde’nin gönlü acılarla dolmuş, gözlerinden şebnem katresi yaşlar
akmıştı. Kısa bir zaman sonra Sekran öldü. Ve gündüzler ve geceler sonra
Allah’ın Sevgilisi ol zaman ve mekanın
ve bütün mahlukatın peygamberi ona talip oldu Sevde Hazretleri, gökten ayın
kendi üzerine inmesinin manasını şimdi daha iyi anlamış oldu. Işığın altında
tatlı bir ömür sürdü . Takvâ ve verâ sahibi
idi, ömür ırmağını kevserleştirip Cennet gölüne akıtmasını bildi. Mekke
kumları üzerinde Habbab’a işkence görevi Siba İbn-i Abdilüzza ve kabilesine
düşmüştü. Su vermez ve çıplak gövdesine
demir zırhlar giydirirlerdi.
Başını kızgın demirle dağlamaya
başladı. Dağlamanın verdiği acılardan baş ağrılarını unutmuş oluyordu. Habeşistan
ve Urbanistan’a gitti. Matese gezegenini gezdi. Atalarımız ökaryotlarla,
kuzenlerimiz bitki, hayvan ve mantarlarla dolaştı. Seni atının kuyruğuna bağlayacağım, güneş
Sulieyka tepelerinin, arkasından kayboluncaya kadar seninle ormanlarda dörtnala
dolaşacağım, Kanatlı at, Maya tekerleği, kesilmiş su, göçer kent ve dört köşeli
üçgen gibi. Tepeyi aşınca çölde bir tavus çıktı karşılarına. Tavus konuşuyordu
çölde bir tavus, o an anlaşıldı ki konuşmak insana özgü bir şey değildi.
Selefkoslara doğru yürüdüğümde paramızda Erbil’deki profilim vardı. Otrar’dan
Curcan’a kadar gittik, sonra Urfa yakınlarındaki Edessa’ya geldik, Zengîlerin
egemen olduğu yerdi burası, Hipparion’un ansızın ata dönüşmesi gibi garipti her
şey, Hintli Kahraman, gökte Herkül gibi süper kümeler görünüyordu. Hyksosların
hükümdarlığı zamanında başkent
Avaris’ti. Bir zamanlar Bizans’ta bile eşkiyalar türemiş. Kozmonot Mars’ta öldü
mezarı ordadır. Somali’de kızlara İstanbul adı verilirdi, İstanbul’da bir incir
ağacına da Yavuz Sultan Selim adı verilmişti. Fırat vadisindeki Bandola ovası
yakınlarında tutsak düşer önce Moskova’ya sonra kuzeydeki Vetluga kasabasına
götürürler Kim’dir adı. İslam, kız çocuğunu hurma ağacına asıp ok talimi yapan
vahşi Arap’ı insanileştirdi. Valsler, polkalar, galoplar, kadriller besteledi
Strauss, Tunus gülü koklardı yel gibi giden iki Fas kısrağının üzerinde. Bir
Yehova oğlu gibi kavgada ‘Samson seçimine’ geldi dayandı iş, yani eğer
beni öldürürsen sende öleceksin ve cehenneme birlikte gideriz oyunu. Bu üç ülke
arasında (Benelüx gibi) geçmişteki Delos Birliği öyküsünde olduğu gibi.
Plevne’nin sonu ise şöyle oldu: 1879’da bir Bristol gazetesinde şu haber çıktı:
’30 ton insan kemiği Plevne’den Bristol Limanı’na getirilmiştir.’ Ufacık bir
Balkan kasabasını ele geçirmek için hayatlarını verenler, İngiliz topraklarını
gübrelemekte kullanılıyordu. Maveraünnehirden gelen Kapisa Kiyonitleri Bamyan’a göçettiler. Heftalitlerin geçişinden
sonra Baktriyadan, Pencab’a kadar barış geldi ki, yılan gibi kıvrılan yol
Taganroglu Anton Pavloviç’in ölümünü duyuruyordu. Ve öyle iştahla silip
süpürüyordu ki adam önündeki eti bir an köpek görüyorum sandım. Bütün bunlar
geçip giden anın sölpük tutkusu. Kenan ilinin keçi çobanları veya Roma’da
geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina gibi iki kere iki gözümü uyku
tutmuyordu.
‘Şimdi yokuş çıkıyorum / Ama bunu herkes söyler.’
Sezar tam bir katışıksız tam bir
kreoldu dedi, yalan dedim bütün insan saf ya da melezdir yani, Kenan ilinin
keçi çobanları gibi yani. Pinar ağacının gölgesinde dedi, berkliydi, ebabil
kanadından hızlıdır. Ebrehe kinli biri. Son bir soluk verdi. .Zambak özlemli
çocuktu, tepişir gibi sevişirdi. Sümbüllü derelerde. Evdemonist türküler.
Telgraf çiçeği ve Merkep köprüsü teoremini bilir. Trake solunumu kurbağa, bu
denizde bir zamanlar Bakha’ların dansettiğine inanılır, uzayın derinliklerinde
çatırdayan kalkanlar, sığırların gözyaşlarını içen böcekler, kedi pençesi,
gündüzleri Hz. İbrahim’in çadırından sızan hafif ışık, şafakta bilmediği bir
şeyi arayarak yürüyen biri, kuşun alev süslü tüyleri süzülür aşağı diyen
Stevens, Tebeşir türküleridir, Eflatun’un cini...
‘Yirmi
karlı dağın arasında / Kıpırdanan tek şey / gözüydü karakuşun.’ (4)
Filizlen filizlen ey ilkel yürek, ahşap
yol, güneş, iki kişi arasındaki hendeğe
çırılçıplak uzanır. Evin sahibi lambayı söndürünce, karşı duvardaki rafta,
Beyaz Leydi’sinin imgesini görür... Bir titreyip bir yanarak uyumaya çalışır.
Tam o anda, uzaktan küçücük görünen Beyaz Gül raftan inmeye başlar ve yanına
yaklaştıkça canlanır. Siyah Adam öldüğünü sezer.
Utanç içinde yattığı yerde
çivilenmişken Bakirenin adını seslenerek yanına diz çöküşünü izler. Bakire
onun, Beyaz Adamı öldürdüğü elini tutup öper. Çocuğuna kıyılmasına
dayanamayarak ağlaya ağlaya mermere, balmumuna, tahtaya, fildişine dönüşen Bakirenin
öç almak için, onu öldürmesine yardım ettiğini öğrenir. Bakire Tristan’ı ödüllendirmek ister ve yanına uzanır; kendi
üstündeki giysileri çıkarması konusunda adamı zorlar.’ Bizans’a Azap
askerleriyle Fener tarafından saldırdık. San Romano kapısından Urban ateşiyle
içeri daldık, onlarda Grejuva ateşiyle karşılık veriyorlardı. Adada aslanlar,
kara tüylü tavuklar yün giyiyorlar, balıkların kanatları, kuşların pulları var,
taşlar yüzüyor, tahta batıyor, kelebekler geceleri büyüleyici bir güzelliğe
bürünüyor, sular içildiğinde baş döndürüyor, bir keklikle bir keçi alt alta üst
üste oynaşıyor. Curcan’da, tuzlu Ceiba ve Hülagü oğlu İlhan bir şiir söyledi,
İlhanlı imparatoru ve tüm bunlar sütleğene övgüdür dedi.
Bir balık gördüm gök içinde, izliyor,
bir soprano çınlatıyor cehennemi, balığın ağzı açılıp kapanıyor, balık ışık
yılı, balık beyaz, gümüşlü, bir şiir değişkesi gibi. Çekirgeler, ateş üfleyen
bir ejderha, berbat bir hava, fırtına ve rüzgar, iri, ceviz büyüklüğünde dolu,
pusatlı insanlar, kurt sürüleri ve işte deprem... Her gün bir tabak yumuşak
mamut eti ve uzun azı dişli kaplan ciğeri, az miktarda fok yağı, bizon beyni ve
kemik iliği, kucak dolusu lifli yabanıl sebze, türlü yemiş ve buruk tatda meyve
ama ekmek ve tahıl yok.
‘Sticklgruber’ -Hitler’in asıl adı. Çarmıha gerilmişçesine
uçan ilk yarasaların dışında kimseyi görmedim, bir keçi tutuyordu boynuzundan.
Ölüyordum, deniz gökyüzü, dağ, adalar yanaştı ve iyice abandılar üzerine, sonra
güçlü bir kasılmayla uzayın en uzak sınırlarına çekildiler. Boğaziçi’nin en dar
yeri olan Asomaton (Bebek) köyünde Rumeli Hisarını yaptırmıştı. 13.Yüzyılın
Selçuklu Konya’sı, Renaissance’ın beşiği olarak karşımıza çıkmıştır.
Varoluşçuluk’un Herakleitos’dan sonraki ilk ve gerçek temsilcisi 1200’lerin
ortalarındaki Anadolu’nun Mevlana’sıdır. Yüzyılın başında Gabriel Marcel’in
“sen, ben’in karşısında oturan ben’dir” şeklindeki motto’yu ortaya koymasından
sekizyüzyıl kadar önce, Mevlana, ‘benimle senin aranda ne ben, ne de sen
vardır’ demiştir. Sufi kimdir, Fatih şarap içer miydi, Hançer-i Dahhak nedir.
Başta at nalı taşıyan rakip midir, çengel çiçeği, baba ve oğul arasında iki
mektup mudur, çılgın aşıklar ve serhatlar , Galata, sultanlara kafa tutan
şairler, at ayağına serilen kumaşlar, kağıt sunanlar, başta ateş yakanlar, bayram
ve bayram ertesi, hat geldi!.. Kuran Mekke’de inmiş, Kahire’de okunmuş,
İstanbul’da yazılmıştır dedi mi. Şimdi
Dulkadiroğulları denilen Türkmenlerde
kadınların erkekler kadar yiğit savaştığını, böyle otuzbin kadın savaşçı
olduğunu söylüyorlar. Dulkadiroğlu demek
anası savaşta ölmüş yetim demektir. Sertrandon, Halep civarında sekiz
atlı Türkmenle karşılaşıyor, bunlardan biri kadın ve bir kalkan taşıyor.
Bizantik, Tekfur sarayı ve Artukoğulları, Grieg’in Solveig’in Şarkısı’nı
söylemeye başladı.
Dil ve iletişim dört bileşenden oluşur, bu dört bileşen
şunlardır: Sözcük Bilgisi, Gramer,
Prozodi ve Kinesis. Anadolu’da keçi güdenler ve deniz kozalağı. Beyaz giysiler içindeki bir piskopos,
harabeye dönmüş antik kentin içinden geçerek üzerinde haç olan bir tepeye
vardı. Haçın önünde diz çöktü. Bu sırada askerler, oklarıyla ve ateşli
silahlarıyla piskoposu öldürdü. Arap keçi gözü gibi deli incirlerin sırıttığı yoldan, kente girdik ve insan
ölümsüzlüğü değil bir zamanlar ölümü aradı ve onu buldu. Yaşamdaki en büyük tansık
ölümdür. Allah’ım, kalbime bir nur ver.,
önüme, arkama, sağıma ve soluma bir nur ver. Üstüme ve altıma, kulağıma,
gözüme, etime ve derime bir nur ver. Kanıma ve kemiklerime bir nur koy. Madde bir
bulutun bulutunun bulutunun
bulutu gibi bir şey dedi.
Tuhaf bir İnka kuşu gibi. Hermon dağından geçerken yılan
kuşları sardı çevremizi, renkçil, çağırtı, böğürmeler, çanak yapraklar, yüz
milyon yıl önceki Gondwana kıtası ve Protestanların I960’da Protestan Oranga tarikatı lideri olan
William’ın Katolik kral II. James’in ordularını yendiği Boyne savaşının
yıldönümünde, kum zambağı, orada kral Antiochos’un tanrıyla el sıkıştığı anın
işareti aslanlı horoskobu dahi
görmüştük. Başkırtça, Kırgızca, Yakutça, Kazanca, Altayca ve Özbekce gibi diller.
Gün ağarırken, firavun öyküleriyle, dağlarda yaşayan cüceleri anlattı. Gökleri ateşe veriyor, insanları toprakta
yetiştiriyorduk. Boşluğa övgü, hiç ve eros dedi. Babil ırmağı kıyısında Sion’u anıp ağladık,
Katagülli, kadrajlı dom!. Kızıl ağaç ormanı. Nostromo... Tukan yıldızı, Rigel
yıldızı, yeşil saçıntı. Sığır keneleri, yeleleri rüzgarda dalgalanan Korsika
atları. İris çiçeği. Denizler firavunu, nemrutu..
“Zifiri karanlıkta
/ Kurbağanın ağzından / Çıkıyor ay”
Atina’da Altis korusunda yapılan olimpiyatlar,
tanrının hızıyla koşan Rodoslu Leonidas gibi. İris ki ölülerin çiçeğiydi. Judea
dağının karları gibi beyaz bir yüzü vardı
Robotlar balığı, balık maymunu, maymun seni, sen robotu yarattın, efendi
benim artık, her yaratılan yaratanın efendisi olmuyor mu sen hayvansın güç erk
bende artık. Bundan sonrası mı bende o’nu tanrıyı yaratacağım ve o hepimizin
efendisi olacak. Osmanlıda piyale ve
piyadeyken bile Copland’ı dinlerdi. Grieg’in Ağıtsal Melodisi ve Bartok Efendinin
divertimentosunu dinlerdi ama gariptir Zenofobisi vardı, uysal Leandro, savaşcı
gezgin Odysseus ile sonsuzluk antlaşmasının giyitlenmesi felsefe, düzlem,
cisim, algı biçemi, soyut emek,
yaşamak gibi bir takım zırvalar söyledi,
derinlerdeki boş mavilikten bir uçan daire onu gelip aldığında, otantik düşün
bunda katkısının ne çok olduğunu düşündü yekpare plakalar ve Solaris gibi. Öyle
ki Hipokrat’ın mezarının üzerinde arılar yuva yapmıştı ve ürettikleri balda
çocuklardaki pamukçuk hastalığına iyi geliyordu. Karanlıkta 400 parça gemileriyle limana
yaklaşıyorlar, limandaki dünya ölüm uykusunda, nöbetçiler hayal gördüklerini
sanıyorlar ve liman ateşe veriliyor.
Ukaz panayırı. Mısır koçanı, kundağı,
kapçığı. Omurgalılarda C değeri olarak bilinen genom boyutu, foto galvaniz,
parabolik oluklu santral, yakıt peteği, ay ağırlığında kondritlerden oluşan ek
kaplamalar, kantonlar, Kelt destanlarında ve büyük Frederik’in saklandığı mağarada Muhammet’inki gibi
örümceğin ağ ördüğü yazılıdır, Muhammet görünmeyen bir tepeden iner gibi garip
ve önemli bir yürüyüşü vardı, bir uzak doğu pagodasında tapınırdık, Netanya’da,
Ürdün gölü kenarında otururduk. Sıkıcı bir öğle üzerinde ne tür bir ölüm hangi
renkte gözyaşı döküyordu acaba, hobi yerine sevit derdi, incir ağaçlarının
dibinde cinler, kara dutun dibinde eşek arıları yaşardı, Pribilof adaları
vardı, kilise kulelerinin haçlarına konmuş kuşlar Villon’un Asılmışların Baladı’nı okur gibi.
‘Körbilim
boş toprakları sürer / Çılgın inanç kendi tapınağının düşünde yaşar / yeni bir tanrı yalnızca bir sözcüktür. /
İnanma
da, arama da; herşey saklıdır’ (5)
Janist rahip diyor ki: ‘Bu vücutların içinde ne işimiz var / Belki de içlerinde yolculuk
ediyoruz' Kendine özgü Kantemir notası yarattı.
Ben Marco Polo, Alamut yani Akbaba
yuvası denilen yeri gözlerimle gördüm. Piranhalar takımı gelince de savaşı
kazandık.. Asaf Cemil’in Düş Tutanaklar’ını yazarken mistik bir süreç içinden
geçtiği söylenebilir mi? Bu soruyu onu daha iyi tanımamın yanı sıra, roman ile
profan aydınlanma arasındaki ilişkiyi irdeleyebilmek için soruyorum. Anemas zindanı nerede, uzayda uçan kuşların
varlığı. Dünyadaki tekçil-monist düşünce
yapısı, Antartika’daki Vostok gölü Omega, Erboğa, Küresel Yıldız Kümesi, Balık kemiğinden korsesini çıkaran koyunlar
harabelerden geçerek aşağıya indiler. Tanrıça Kibele tüccar karısı Lamassi,
Karya kraliçesi Ada. İlk kadın tarihçi
Anna Komnena Karya ve kalinikhta, Eski Mısır’da İbis tanrıların habercisi
Hermes’i simgeleyen kutsal kuş Golgatam, kafa kemiğimi, solsuz solfej,
Medine’deki meçhul mezar, mezarsız yalvaç, çarmıh kanadını açmış kuş İbis? 13.
Yüzyılda Artukoğulları sarayında Cezari adlı bir mühendisin yaptığı otomat,
insanlara ibrikle su, havlu ve tarak sunardı, Dekabrist ruhum söylüyor bunları,
sifilis hastası ruhum. Karadelik güneş sisteminin içinden geçse bile tüm
gezegenlerin yörüngesini değiştiriyor, böyle bir durumda dünyamız ya elips bir
yörüngeye çekilerek şiddetli iklim değişiklikleri yaşayabilir, ya da güneş
sisteminden kovularak uzayın dondurucu boşluğunda yitip gider. Et yerken bazen
kendimi köpek gibi hissediyorum dedim, arkadaşım şüphesiz yüzü insana benzeyen
biricik hayvan köpektir ve yalnızca onların yüzlerinde keder sevinç ve
sıkıntının pırıltıları, iz ve esinlerini görebilirsiniz, bu başka hiç bir
hayvanda yoktur dedi. Sirte körfezi, hologram, doğurgan olmayan dölevi
akıntısı, Kız kulesinin antik çağdaki adı Damialis yani Dana yavrusu demekmiş
ve Mercidabık.
Salamis harabeleri, Riminili katır
tüccarları, ahret, argonot, üç köstek taşı nedir bilen var mı, Angloma nedir
ki. ‘Kasırgalar iblisin salladığı orak’
gibi, Gut hastalığı yani Nikris yani
damla hastalığından öldü, ölümüne doğru
Hubyar Kadınla görüştü, Samur ve Amber devriydi. hidivlik verdiler.
Wilson’un Yalnızlık Çağı dediği, Parnassos dağında dedi. İçinde triptofan
bulunan yiyecekler yer ve kendini hep iyi hissederdi. Zagros dağları adını
verdiği. ‘Akan suda ikinci kez yıkanabilmişti Eflatun’. Garip bir bilim
adamıydı, atom bombası atılırsa, atmosferin tutuşabileceğini söylüyordu. Örümceğimsilerden migallerde
trake bulunmaz.
Merihli’lerin ağaç yazıları gibi
Tiberius Capri adasına da öyle çok köleyi uçurumdan aşağılara attırıp ölümüne
yol açmış ki, kemikler yığılarak siyah bir kayalığın oluşmasına neden olmuşlar
ve Curzio Malaparte o kara kayalıkların üzerine sayfiye evi yaptırasıymış, yani
kölelerin kemikleri üzerinde oturuyormuş Malaparte.
Anghiari Savaşı adlı duvar resmi yarım
kalan, da Vinci gibi, kitap bastırmak zordur, bir keresinde yayıncıya Tevrat’ın
fotokopisini götürdüm, ilk 150 sayfa fena değil, tuttum ama adını Kızıl Deniz
Haydutları olarak değiştirirsen basım için 3 yıl sonraya gün verebilirim dedi,
Eco söyledi bunu Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgalinde mermiler boşa
harcanmasın diye ülkelerinin işgaline karşı direnen Mısırlıların ensesine
basarak Nil Irmağında boğuşları. İngilizceye en yakın Hollanda ve Almanya
kıyılarında konuşulan üç Frizye dili içinde tehlike çanları çalıyor. Nietzche Sifilis hastasıyken genç bir eros
kapısını çalar elinde iris çiçekleri, Sahaf’ın keçisi yanındadır, Venüs çiçeği
gibi Perseus, kötü niyetli kral
Polydectes tarafından Gorgonlardan biri olan yılan saçlı Medusa’nın başını
kesmekle görevlendirilir. Bu hiçte kolay bir iş değildir, Medusa’nnı görünüşü o
kadar korkunçtur ki ona bakanlar anında taşa dönüşür. Bunu bilen Perseus
tanrılardan yardım ister, Athena ona görünmez olmasını sağlayan bir kask verir
ve Medusa’nın yalnızca gölgesine bakması için uyarır. Haberci Merkür’de ona kanatlı ayakkabılarını
ve sihirli kılıcını verir. Perseus,
Medusa’yı uykusunda yakalar ve kılıcıyla başını koparır. Görevi bitip geri dönen Perseus, prenses
Andromeda'nın çığlıklarını duyar. Deniz canavarı prensesi bağlamıştır ve yemeye
hazırlanmaktadır. Prenses çantasından Medusa’nın başını çıkarır ona bakan deniz
canavarı anında taşa dönüşür. Perseus prensesi kurtarır, Perseus ve Andromeda
birbirine aşık olurlar. Kahraman Perseus’un başını kestiği Medusa hala
gökyüzünden bize göz kırpar...
Davut, Fırat yakınındaki Hamat’ta Tsoba
kralı Hadarezar’ı yenilgiye uğrattığında bin cenk arabası ve yediyüz atlıyı
tutsak etmişti ve yürümesinler diye ayaklarını kırdırmıştı. Harun Reşit oğlunun
düğününde yağmur gibi inciler serpmiş tüm davetlilere birer misk topu
dağıtmıştı ki armağanlar ayrıdır.
Doğada eriyen plastik üretecek bitkiler vardı, maymunlar
düşünmeyi düşünebilselerdi değişebilirlerdi, parçacıklara kütle kazandırdığı
söylenen Higgs bozonunun peşindeydi, en çok dikkatimi çeken şey kapının önüne
tüneyen kuğu olmuştu. ‘Quo vadıs, domine?’
Nereye gidiyorsunuz, efendimiz?..
Keçi memesini andıran bir tepenin
üzerindeki, ufak bir mavilikten bir yıldız çıkar. Osmanlı Ahılkelek kalesini
alınca savaşı kazandığını sanır. Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını
sananlar gibi. Hangi kral Akitonyalı Eleanor’la evlenmiştir? Henry II,
Arabistan çiçeği, Horgörü, develerimizin üzerine, diril gece indi ve gölgeleri
örtündüler, avunç büyüleyici kırlarda, yorgun çiçekler bürümüş. Diğer mimari
ilginçlikte alınlıkta yer alan üç küçük kapının ilahi bir olay için kullanılmış
olması. Bu kapılar yılda bir kez kutlanan İsiteria Bayramı’nda “Epiphanie”
olarak adlandırılan ve “tanrının kendini göstermesi, varlığını kanıtlaması”
olarak yorumlanan olayın sembolik olarak
yinelenmesi amacıyla kullanılıyordu. Magnesia Artemis’ gece tanrıçasıydı.
Dolunaylarda Artemis Tapınağı’nın tam karşısına, alınlık, orta kapı ve Artemis
heykeli ile bir doğru oluşturacak şekilde ve belli bir açıyla geliyordu. Bu
dolunaylarda altın kaplama heykel, ay ışığı ile aniden aydınlanarak, kendisini
tapınağın dışında bekleyenlere gösteriyor, bu olayda izleyenler açısından gerçek
bir ‘epiphanie’ olarak algılanıyordu. Erivan’da yoksullar kültürle
doyabiliyormuş.
Bekir’in babası Ebu Kuhafe, annesi Ümmü’l Hayr Selma
binti Sahr’dır. Dölleyerek çiçek açımlarını uçuyordu arılar, Saturnus çağındaki
yaşlılar gibiydik. Uranus’un oğlu gibi görkemliydi,. Yaşam ve ölüm sağrağını
sundu ona, ay İris yayı gibi yükseldi başlarımızın üzerinde, İris’in sessiz
yayı (gökkuşağıydı). Anahtar deliğinden giren bir Arap atı, suları,
vadileri doyuran Türk ırmağı, kana kılıç suyu derdi. Gorgonlar diye bir
şeyden söz ediyordu. 8. Yüzyılda Tang Hanedanı döneminde cırcır böceği olarak
yaşamış bir Japondan söz ediyor ve 17. Yuzyılda Çin’de yaşayıp ruhu otuz ayrı
isme bölünen Şitao’dan sözediyordu, Şitao’nun
Portekiz’deki reenkarnasyonuda Pessoa’ydı.
Talut ve iman edenler ırmağı geçti ama Calut askerlerine
karşı koyacak güçleri kalmadı. Trianglum yıldızı, güneş kızdönümüne girdi.
İnsan, Kant’ın yaklaşımı uyarınca, öz istencinin nedenselliğini sadece özgürlük idesinde aramalıdır, çünkü
özgürlük duyular dünyasının belli nedenselliklerinden bağımsızlıktır. Bu yüzden
özgürlük idesi ile özerklik kavramı ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlıdır.
Özerklik kavramı ise akıllı varlıkların eylemlerinin temelini oluşturan ahlaksallığın genel ilkesi
ile bağlantılıdır. Kant, ulamsal bir buyrum nasıl olanaklıdır? Sorusu
bağlamında özerklik (otonomi) ve bağımlılık (heteronomi) kavramlarını açımlar
ve şu saptamaları yapar. Usçu varlık, kavrayış dünyasına girer, onun kavrayış
dünyasına girmesini sağlayan nedenler bütünü,
ya da nedensellik ‘istenç’ dir.
Etiyopya ile Hindistan’ı hep birbirine karıştırdık. Xeroderma
Pigmentosum sayrılığından derbeder yani
güneş ışığına çıkınca deride derin yaralar oluşuyor. Hindistan ve Srinagar, helezonik gizlem, halk
sözcüleri, uzayın %99unu kapsayan karanlık bölge. ‘Emir erlerinin tarihi bu güne kadar neden
yazılmamıştır anlayamam’. Yazılmış olsaydı, Toledo kuşatması sırasında açlıktan
gözü dönen Almavira dükünün, emir eri Fernando’yu açlıktan nasıl hapur hupur
yediğini öğrenmiş olurduk. Dük hazretleri, anılarında, emir erinin yumuşak,
körpe etinin tavuk etiyle, eşek eti arasında bir tadı olduğunu anlatır.’
‘1890’lı yıllar, Avrupa, Strauss ve Schönberg’in yeni ritm ve ses renkleriyle
tanışıyordu. Zola gerçekçilik akımını, Dostoyevski Slav demonizmini, Rimbaud
lirik söz sanatının ince örneklerini göstermişti. Nietzche felsefede devrim
yaratmıştı. Klasik, süslü mimarlık, yerini işlevsel üsluba bırakmak üzereydi. O
dönem yazın sanatının eleştirmenleri, her türlü yeniliği, bir kargaşalık, bir
gerileme olarak algılıyordu. Bir sanatçının ün salması için, orta kuşak
tarafından denenmiş olması gerekiyordu. Bugüne benzeyen keskin, hiyerarşik bir
ilişki vardı. Öte yanda
gençler, Gerhart Hauptmann otuzunda Alman sahnelerinde söz sahibi olmuştu. Rilke
23 yaşındaydı ve arkalarından başkalarınıda sürüklemişti. Kaşla göz arasında
‘Genç Viyana’ grubu ortaya çıkmıştı. Ancak Hofmannsthal, tam bir fenomen
olarak, o kuşağın güçlü tutkularını dile getirmekle kalmamış, 16 yaşında bir
genç için büyük bir edebiyat olgunluğuna ulaşmıştı. Bu sanat hayatında
süregelen usta-çırak ilişkisinin o kasvetli, uzun yolculuğuna tuhaf bir karşı
yanıttır Hofmannsthal’in yaratımı. Loris takma adıyla gönderdiği şiirler, dergi
editörleri tarafından usta bir şairin yeni bir üslubu olsa gerek, diye
yorumlanırken, karşılarına, sıska, soluk benizli, ince sesli, bir erkek çocuğu
çıkmıştı.
Barba Vasili paltosuna girdi
uyudu. Pelion dağı, Fars dünyası, Meotis gölü (Azak denizi), rüya tanrıçası
Serapis, Vitzliputzli (Meksika tanrısı) Talokan’da, Hint Kerala’sında, şiir
umarsız Penolope’dir. Emanuel von Froben; Büyük Seçmen Prens Friedrich
Wilhelm’in ahır yöneticisidir. 1675’te Fehrbellin savaşında kendi atını prensin
atıyla değiştirerek efendisinin yaşamını kurtarmış ancak kendisi yaşamını
yitirmiştir. Lizbon’a Lizboa diyorlar. Vasco de Gama’nın Mekke’den dönen Hintli
hacı dolu bir gemiyi içindekilerle birlikte yaktığından sözediliyor. 17.
Yüzyılda bir rahip, denizin yuttuğu yüzlerce Portekizliyi kastederek, ‘Tanrı
Portekizlilere küçük bir ülke verdi ama, dünyayıda onlara mezar etti demiş.
Portekiz’in en meşhur şairlerinden Sa de Miranda’da ‘bir kimyon kokusu için
halkını yitiren krallık’ diyor Portekiz için. Keltler, Fenikeliler, Vandallar,
Kartacalılar, Romalılar, Yunanlılar, Gotlar, Moritanyalılar, hepsi gelip geçmiş
o sahillerden. İber yarımadasında beş yüzyıl kalan Müslümanlar balkonda o kadar eğlenememişler,
1147’de Portekiz’in ilk kralı Alfonso Henriques’in İngiliz, Alman, Fransız ve
Flaman haçlı birliklerinin desteğiyle Lizbon’un tepesindeki kaleye bayrağını
çekince, çekilip gitmek zorunda kalmışlar.. İkinci Dünya Savaşında, Hitler’in
Alman general Rommel’i zehirlettiği söyleniyor, Portekiz’deki ormanlık ve
yeşillik Cabo da Roca’da, yüzkırk metre yükseklikteki bir kaya üzerine çıktığınızda,
hava açıksa Newyork’un bile görülebildiği biliniyor. Portekiz’de yerli halkın
kökü İberyalı’lardır. Selahattin’in iskeletleri, ardıçların tepelerinde ölüyor,
ötüyor av borularının boğuk sesi. El Greco ya da Toledo’nun gizi. Kara evren.
Bulut allahsı dumanlar, Isfahan ki dünyanın yarısı, Buhara ki yasaklı
kenttir. Olanaklarım arttıkça,
yapabileceklerim, arzularım yavaşlıyor vb...
(1) Ken Smith. İngiltere-ABD
(2) Juan Luis
Panero. 1942
(3) Theodor Storm.
Almanya
(4) Wallace
Stevens. ABD
(5) Alvaro de Campos
CENEVİZ
SAYRILIĞI
Bir sanatçı, bir
şairle arkadaş olabilmenin düşleriyle avunduğum günler geride kaldı... Onların
ilginç kişilikleri üzerine uydurulan efsanemsi söylemlere birebir tanığım
artık. Diyeceğim epey zaman oluyor ki bir şair arkadaşla gezer dolaşırım.
Oldukça ünlü sayılır, onun önemsediği şiirsel biçem pek hoşuma gitmiyorsada,
dediğim gibi ilginç kişiliği yüzünden katlanıyorum ona... Onu nasıl tanıdım, öncelikle bunu anlatayım,
nacizane yazın sanatıyla biraz ilgileniyorum, o çevrelerle düşüp kalkacak denli
mürekkeple avunmuşluğum var sayılır; ama biliyorsunuz insanoğlu korkunç bir
yalnızlık içindedir, bir türlü sevenini, anlayanını bulamaz, (aşk bile sevilme
arzusu değil midir!) diyesim belki sizinkinden çok bir yalnızlığın içinde,
gözyaşlarımı içime akıtır dururum. Yalnızlığım son zamanlarda dayanılmaz
katmanlarla artarak, görkünç boyutlara ulaştı. Neden mi; üç yıldır işsizim,
meczubi, beter bir aylaklık içindeyim ve yazık ki cüzi bir maaşla geçiniyorum.
Ama darılmayın çalışmaktanda iğrenirim ve bu nedenle, gülün ki Zenonik su bir
paradoks içindeysemde yine de Diyojen'den yanayım, (Snop sayılırım, Sinopluyu
sevdiğim için ama) onun için cüzi sözcüğü kırçıl bir uyarıcı yerine bile
geçmiyor yaşamımda, deneyimledim ki sizi de etmesin.
İşte böyle
başıboş gümüşsuyundan kimkime dumduma galatadaki kule dubinideki ceneviz kafeye
uzanıp kulenin gölgesinde ikindiyi geçirip kılrlangıç çığlıklarının esenlik
veren serinliğinde akşamı yaparken birgürn aynı güzergahta salınırken 10 yıldır
karşılaşmadığım bir tanıdığım önüme çıktı, sevindim desem yalan olur, ben
yalnızlığıma tutkun hani utanmasam mizantrop (merdümgiriz) diyebilieceğiniz
biriyim, neyse bozuntuya vermedim ve kısa sürede ondan ayrılabileceğimi
düşleyerek oradaki şair çıkmazı denen bir kafeye sürükledi beni, iki çay
söyleyip bildik söyleşilerden içine daldık , solda kenarda yaşılıca bir adam
oturuyordu oda yalnızdı ve öğle vakti alkol alıyordu, ben yüksek sesle
konuşurum, köylü diyebilirsiniz, ama sanattan edebiyattan konuşurum, yüksek
sesle geçmişten bir şairimizin sanıldığı
kadar iyi şair olmadığını sinirli bir ifadeyle dile getiriyordum ki yaşlı adam
haklısın demezmi işte arkadaşlığımız bu vesileyle başladı, onun yaşayan ama
benim sevmediğim ölen şairle yaşıt bir şairimiz olduğunu orada öğarnladım ve
şairlerin aynı kuşaktan arkadaşlarını na ölesiye değilse bile gizili bir
düşmanlıkları olduğunuda anladım. O gün galataya gidemedim oysa düzenli olarak!
her gün giderdim 10 yılıdır felan öyle soğuk biriyimki garsonuda on yıllık olduğu halde beni hiç bir zaman
biur müdavim gibi karşılamazdı ama
buununbenim yüz vermeyeceğimi bildiği için yaptığını sanıyorum derken
bizim yaşlı şair beni arar oldu nereden bileyim ruh ikizi olduğunmuzuu aylak
dolaşıp onunda yalnızlığı sevdiğini öyleki biz ikimiz dolaşırken bile ayrı ayrı
birer yalnızdık ve bunu biliyorduk onun için arkadaşlığımız uzun sürdü, asla
dost değildik asla düşman değildik yalnız ve ayrı dünyalarımızda öylesine bir
araya gelmiş iki kapalı dün yanyaha ama iki kapaıl dünya gibiydik, İşte uzun
zaman kule dibinde hiç konuşmadanoturduk bazen naber diyorduk ama karşılığını
bir dakika sonra falan aldığımız oluydnrdu
bütün bunulara karşın asla kızmaz darılmazdık biz birbirimizi biliyorduk
Birgün işin sonunna
geliyoruz- onu son derece buhranlı darmadağın bir halde kule dibinde beni
beklerken buludum, bitikn ve kül yüzlüydü, geçimsiz havadan nem kapan acayih bir insandı evet ama
hayrola dediğimde bana faltaşı gibi gözleriyle kuleiy
gösterdi ve ecelim bu kule yaüzünndüan olacak dedi yaşlıydı ve arasıra korkar
onu evinde kontrol ederdim neden dedim bu kule beni sayrı bulaştırdı sayrılık edid etti dedid
ne gibi dedim
aünlattı kule 800 yıllıktı ve taşların
arasında kulenin antika eve ezski oluşu nedeniyle hiç biryerde olamayan ve
yalnız tabiki kuleye mahsus bakteri ürediğini bunun bazi bazı- ancak bazi
insanları allerji yapabileceğini ve bu işinde tam kendisine çattığını vurguladı
hayatı ve insanları sevmeyen bu nobran adam en sonunda kenidisine hiç bir kötülük yapmayan
gölgesin9in yararı dışında hiç bir kötülügğü olmayan kulueyide geçinamiyordu
işte sayrılığın ceneviz senrdromu adını verdim yada örenyerlerinin binlerce
yıllık taşları arasındaki çok özel bakterilerin bulaştırdığı melankolink
denilemeyenbir hastalıktı, belirtisi boğaz kuruluğu, albino gibi erken
yaşlanmaya neden oluyor hastayı völüm duygusuyla sarıp sarmalıyordu (aklı
dengeyi bozan bir virüs dikatsiz belleksiz yapıyor insanı mihaniki hareket eden
dengesiz yapıyor insanı mantık bozukluğu yapıyor) en büyük kötülük ya da
belirti ise insanı intihara ya da kazayla ölmesine neden olacak kadar belleğini
meşguyl eden sapalantıya yol açan beyni kemiren bir virüstü işte sonuç şu adam
yaşlı şair karısını iki yıl önce kaybeden yalnız adam geçenlerde benim ceneviz sendromu adını verebileceğim
işte bu rahatsızlık yüzünden gece alkollü olduğu için betona düşüp öldü. sebebi
kenidisinin dediği giib ören yeri eski tarihi eserlerin yaydığı melankolik ölüm
duygusu ama bakteriyel oluydr bu oradaki virdüsler yayıyor. Öldü ve düşüp
başını çarptı öldü dediler oysa gereçeği ben biliyorum. Şimdilerde işin tuhafı
bende aynı hastayığıa aykaylandım ve gariptir korkudan hiç dışarıya çıkamaz
oldum. bakalınm benim ölümüm nasıl olacak, ve öyküm yazılacak mı bilinecek mi
kanımca beni elektrik çarpacak çünkü fişleri açıkuçlarından prize takıp çıplak
elle fazlasıyla tutar oldum bir keresinde bana
otarfta ielektrik cvar napoyorsun diye bağır!..
(ölmüş olabilirim...)
DELİ EMİN
Tanrım soluk kesen güzelliğine karşın at, neden eğri büğrü
insanın buyruğundadır?..
GREGOR SAMSA
Kent yaşamında böceğe dönüşen bir adamın sevişmek için bir
kadın arayışı
Yaşamaktan neredeyse bıktım, belki bu dizimler beni
anlamanıza yardımcı olur, buna ne gerek var demeyin ölmek üzereyim ben...
MİNOTAUR
Kaldığı bodrumu kazarak bir sığınağa çeviren, çok ender
yaşamsal gereksinimleri için dışarı çıkan bir nükleer saldırı ya da göktaşı
düşmesi gibi bir felaketle yaşamın sona ereceği saplantısıyla yaşayan bir
insanın öyküsü
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
Sorularimiz:
1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın
dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen
metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda
türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar
Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları
Borges'i de okumam acaba böyle öyküler
yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir
taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli
sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa,
yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için
gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan
ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek
zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım,
Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak
Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire)
yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek,
başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir
anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden
çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim)
'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil,
yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan
süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün
aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun
öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi
göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte
yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle,
bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve
alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum
etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye
dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve
belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede
barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya
çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu
sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha
olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden
dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir
macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin
basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?
Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam
da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer
düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı
kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da
buharlı güçten doğan enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak
daha ehven bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her
düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden
ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu
bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına
engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü
hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz
onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler
hissettiniz?
Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu
taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi
yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir,
yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı,
köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama
anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda
elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya
paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri
gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak
yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak
'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama
sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam)
bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir
yokoluştur.
ULUS FATİH
*
MİTUS
"Bir ozan
gördüm güle siz diyen
Ve bir sözcük otluyordu çayırlıkta
Ay ışığı sönüyor şafak sökerken
Ne mutlu onlara ki aşıktılar ışığa"
Milattan önce yedinci yüzyılın sonlarında,
Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve ormanların içinde, dev
bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...
Boğanın Dağları yay gibi bir
kavisle uzanır, güzel
atlar ülkesi Kappadokia atlarına biner, o yamaç senin, bu yamaç
benim, umursuz ve çırılçıplak, keçi yollarında, dikenli dağ yamaçlarında
dolanırdık. Koyakların koynunda uyur, Finikeliler, Likya ve İyonyalılar ve her
zaman gülünç işlerden başını kaldıramayan Friglerle, adı sanı belirsiz Alai,
Smyrna, Kydrara kim varsa herkeslerle, hep birlikte yaşar giderdik. Günün bir
yarısında inci damlaları düşer, diğer yarısında güneşler açar ve çılgın
sevinçler eşliğinde bağrıştığımızda, kurtlar kuşlar bize eşlik eder, çengilerle
yankılaşıp öterlerdi. Yosunlu, yeşil yamaçlarla süslü tepelerde, sütunlarında
altın renkli ışıkların, gizil dehlizlerden, incecik ışıltılarla ovaya uzandığı
ve yolcuların iremlere kavuştuğunu sanıp, günahlarının bağışlandığı,
tabanlığında aynaların parıldadığı, bal renginde çakımlarla görklü, eteklerine
gölgelerin yaslandığı, som mermerden tapınaklar boy gösterirdi.
Ve yaşamımız, sevişmelerle dolu, ete, eteğe
düşkün, çılgın deveranlarla örgün,
kösnüllükler içinde geçerdi. Buralarda o zaman tanrıça Selene'ye öykünen
bir Selene daha yaşadı ama lahitinin taşları belkide Port-Said limanının
girişini süslüyordur artık. Tabutundan lavanta şişeleri sarkar, mavi sürmeliği
yanı başında dururdu. Cesetine dokunduğumuzda bir kar tozanı gibi
dökülüvermişti. Yaşarken yosunlardan eli boyanır, çiçeklere parmakları bulanır,
kasık vadisi de dallarda oyalanırdı.
Ah bakın sepetleri değiştiren Kythera
otların arasında koşmaya başladı, çıkrıkla eğirmek için koyunların yününü
kırkıyorduk. Gölgeler
okeanosu kapladığında, bir düğün akşamı, flütlerin sevdalı,
santurların uyumlu sesleriyle, büyük alaylar halinde Floksera'yı alıp
götürdüler. Üç kese zehiri de yanında götürdü çılbız!.. Pabuçları toza bulandı giderken,
sandallarının altında menekşeler ezildi, burçaklara basıp, keten çiçeklerinin
mavisine gömüldü. Dağdaki kör adamı da götürdüler, su perilerini gördüğü için gözlerinin ışığı sönmüştü, girdikleri su
dizlerine dek geliyor diye haykırırdı bazan. Tırnakları ağustos böceği
kanatları gibi ince, göğüsleri sümbül çeneği gibi kokuluymuş. Nilüferler
koparıyor, ayrık kalçalarında sular halka halka oluyormuş...
Ölülere yakarı amacıyla, kaval çalıp,
tütsüler yakmak için sazları kesiyoruz, ağıtlara durulacak. Kızlar öpücükler atıp avuç avuç üfleyecek
bizlere, akrep yanığı gibi ahlar vahlar edip yanıp tutuşanlar var
şimdiden. Aşağıda keçilere ot veriyor,
kuyulardan su çekiyor Omera, ak memeleri yavrularla beraber soğurup emiyor,
öpüp seviyor, bütün gün diliyle yalayıp yutuyor sanki çilli uçları. Bahar
yağmuru eşikleri ıslatırken, çisentiyle ağırlaşan dallarda havayı
baygınlaştırıyor çiçekler. Bal sinekleri
vızıltıyla saklanacak yer arıyor.
Salyangozlar sürünerek ilerliyor, iri güllerden sıçrayan damlalar,
ellerimi, boynumu ıslatıyordu. Embriyo gibi akışkan isteklerimize eşlik et, ey
Kıbrıs kuşu; coşkuyla ötüver, kırmızı zambaklar, sürmeli gözler gibi güller
açsın, kaya yosunlarından belime bir kuşak yaptım, su perilerinin uyluklarında
dolanıyor ellerim. İnci bilekli, gümrah karacalarla ot döşeklerde geceliyoruz.
Kimi zaman tepenin ardından ötekilerin boynuzu görünüyor. Bir gün batımı Sart'a düştü yolumuz, Liduyen
kalçalar sardı çevremizi, gül goncası yüzüklerimiz parmaklarını, defne kakmalı
kolyelerimiz ak gerdanlarını süsledi kurtulmalık olarak.
Sazlar çamurlar içinde yüzen bir kervan,
benekli sığırlarını, oğlak ve koyunlarını dereye indiriyor. Elleri arkasında,
hayvanları izliyor kahraman Perseus... Ölümünü anlatıyor; Truva'nın öyküsünü...
Yan tarafta, Melisa'nın bir erkeğin karşısında ilk soyunuşunu dillendirip, aşkı
öğrendiği geceyi betimliyorlar. Mavi gözlü ay yürüyor. Çiriş otlarının içinde
çekirgeler sıçrıyor. Kovuklarda balsinekleriyle, sarıcalar vızıldıyor. Sakallı
keçiler, tekeler kızışmış, köpekler gölgelerde bekleşiyor. Perge'den gelen yün
eğiriciler, sessizlikle tuhaf tılsımlı bir düşe yatıyorlar. İşte Persefone,
yeraltı tanrıçası, yüzü gülmeyen kısır tanrıça, üç siyah dişi koyun verdik
ona... Gölgelerin karanlığında yitip gitti. Ksantippe bile sevincinden sarardı,
çünkü çaldığımız flüte bir o dudağını yapıştırıyordu, bir ben. Nasıl da
korkuyorduk ölümden, afyon çiçekleri topladık öğle boyunca...
Karanlık bastığında, yeryüzü bizim ve
tanrılarındır. Alçak dalların arasında ceylanlar uyur. Geceleri ormanın içinde
yalnız ikimizin gittiği gizemli bir yer var; gizemli bir gül fidanlığı. Gece gül kokusu öyle güzel öyle tanrısal ki,
bir ay görür sevişeni, bir de güller, başka kimsecikler görmez yeryüzünde.
Aşığım yine de, ah ne karanlık gece derse, gözlerinde süzülen samanyolunu
göstereceğim ona, taşlar ve yıldızlar candaşımızdır diyeceğim ve gecenin
koynunda sessizce, eriyip gideceğim!..
Kardeşlerim benimle alay ettiler. Denizlere
arpa ve buğday ekilir mi, çayır yeli esti, kar yuğumlarından çiçekler açıyor
sanki, çatal ayakların izi var karda, ortalığı saltık karanlığın satirleri
bürümüş, tanrıların yüzü sulara yansıyor, buzlar içinde bedenlerini arıyoruz
utançla...
İyonya'da ağaçların, meyve yüklü dallarında
sincaplar var. Bir atlet gibi kesilmiş saçlarıyla Zefirus ve ben kutsal
şaraptan içiyoruz. Çinko mavisi saçlarıyla gece, tanrılar doğuruyor. Doğu
sularından güneş çakmakta. Sular üzerinde binlerce ışıktan dudak titreşiyor.
Varsıl adalı Sakinas'ın gemisi meşalelerle geceyi aydınlatıyor.
Endymion'la sarmaş dolaşız gece boyunca,
ışıltıda, ak kolunu yavaşça kaldırdı ve sanki birden parmakları aya değdi.
Aşıklarımdan Sicilyalı kadın yemeğimi pişiriyor, Finikeli dul, gelincik tatlısı
yaparak gönlümü alıyor, Trakyalı fahişe, gece pınarları gibi gürleyen manolyamı
okşayıp özlemlerimi dindiriyor. Rahibeler gününde, midye kabuğu kupa arabamla,
bulvardan geçerim, alaylar beni selamlar, utkulu servilerin süslediği yoldan,
tapınağa gelip binlerce gül yaprağının yumuşattığı sedirime çırılçıplak
uzanırım. Halk beni izler...
Altın pabuçlarım parlıyorken, günnük
yakıyor, saçlarımdan aşağı gül yaprağı serpiyorlardı. Küçüklerin omuzları
kanatlı, gençler teke boynuzlu, halk uğultuluydu. Buhurdanlardan yükselen lavanta kokularıyla yüklü
esrik dumanlar hareler oluşturuyor, çırılçıplak tenimin küçük adasında; yeşim kapısında,
kanatçıklar kıpırdaşıyordu. Kadife entarili iki kız çalgıyla eşlik ediyor,
ditramboslar, Sakız bükolikleri söylüyordu. Küçük bir güvercin gibi nazlı
uçuşlarla dans ediyordu Nitole... Öldü ve şimdi küçücük bir gölge... Yattığı
mermer kederli kokulara bürünmüş, amfiteatrda yaslar tutulmuş ve doğa öyle çok
üzülmüştü ki... Irmaklar, kayaların üzerinden aşmaya başlamıştı köpürerek, kin
ve kızgınlıkla koşturuyorlardı ayrılmamak için!.. Ah yüreciğini çırpa çırpa uçtu gitti, ölüm
bu; bir düşünce aldı beni, ne üzülmüş, ne sevinmiştim; ne yapayım, gece
yarıları tek başıma çiçek tarhları arasında gezinmiştim.
Yaşam güneşin alevi adına sevinçle
haykırırken, ölüm de, Hades'in güneşi adına bizi çağırıyor sanırım!.. ve ben Mellerope, ta İllirya'dan Bythinya'ya
yaşam güneşi uğruna gönüller doyurmuş, yeşil gözleriyle ünlü kutsal fahişe,
işte o günleri böyle geçirmiştim...
...
Milattan önce yedinci yüzyılın sonlarında,
Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve ormanların içinde, dev
bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...
**********************************************************************************************************************************************************************************************
GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin
kendisine ait olduğu –kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun
budurumun başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio
eyaletinde bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için
kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip
yerleştirdi. Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi çerçevesinde
insan vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City Watcher.com isimli
özel bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın hükümet birimleri...
İnsan hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip (virüsü) kaynayacak belki
de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar
ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan
azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri,
modern bir boş inanç olan bilim
**********************************************************************************************************************************************************************************************
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
EJDER
Arka bahçede ateş soluyan bir ejder
yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından
bahçeye çıktık. Duvara yaslanmış merdiven,
boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı
yalnızca... Sarı yapraklar zemini
örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde
yalnızca paslı bir suyun şırıltısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada;
ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder... Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede
ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek
sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi!
Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman
sprey boya ile görünür kılalım dedi!..
Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev
püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında
ne fark olabilirki dedim!..
Ve bir ejder
hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi
laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu
savı ileri sürenler var!.. Un
serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski
eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı,
gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil
dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere
inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes
inanır dedim...)
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANASTASİA
Osmanlı’nın Bizans soyundan gelen son
ecesiydim; adım Anastasia ama bana Kâbus Sultan derlerdi. Hıristiyan olmama
karşın ilk anda inancın insanlar üzerinde bir ayrıma yol açmadığını bildiğim
için uzun süre sarayda varlığım belli olmadan yaşayabildim, annemin adı Katia
idi. Gün gelip Süleyman Cihangir ölünce, sarayda entrikalar çoğaldı ve bir
Bizanslı için, durumun tehlike oluşturmaya başladığını anladım. O zamana dek
önemsiz görünen, üstünkörü şeylerin ortam değiştiğinde, nasılda hınç ve kine yol açtığını görünce, yaşamımın en
büyük derslerinden birini aldığımı düşünmüşümdür.
Bir şey anlatmak istiyorum... Güzelliğiniz
rakipsiz olmalıdır Osmanlıda, cariyeler arasında, ince hastalık ve kara sevdaya
(melankoli) yol açan bu rekabet nedeniyle, saflığın aldatıcı güzelliğine bel bağlayıp,
sarayın haremine süt havuzu yapılmasını, gülümser bir kindarlıkla, ilk
önerenlerden olmuştum. Sayı olarak (şehzadelerde makbulümdür) iki padişah
gördüm ve bunlardan Selim ki ‘Sarı’ lâkaplı olan ve sarı nergisi çok severdi; işte ki o süt dolu
havuzu yaptırmak cerbezesinde bulundu. Çirkin, güzel, bahtı açık her cariye
sabahları bu havuzda esriyip, oyalanarak sütün cilde kazandırdığı kaymaksı,
pürüzsüz pırıltıyla avunup giderdik... Havuzun çevresindeki kırmızı çiçekler ve
süngü biçimli otlar, yabanıl, kösnül taşkınlıkla, yasak duygu patlamasını ve
delimsi zevkleri temsil eder gibiydi. Ve öyle çok süt gelir olmuştu ki ordan
burdan, Trakya sığırlarıyla, İsfendiyar Beyliği’nin ahırındaki tüm malların bu
iş için beslenir olduğu söylenmiştir. Bu yetmezmiş gibi zamanla Istranca
dağlarından, ceylan safrası, balaban kursağı, sülün otuyla, gariptir tavus sütü
getirdiğini söyleyen leventler, sipahiler bile türemişti!.. Havuz sefası için kuşluk vakti sıraya durup,
kuyruğa girerdik, Isfahanlı haspalar, Boşnak ve Frenk kırması yosmalar, Hint
dilberleri, Belh’ten gelenler ve Arykandalı olup kadem almış birkaç yürük
kızıyla, süt banyosunu hak eden birkaç deka cariyeydik. Yalnız güzellik değil,
erkin gücüne belenmekle, evvelemirde sıhri hısım ve kan bağışıklığı olması da
havuza girme hakkını kazanmaya neden olurdu ki kafes arkasında, defne kokuları
arasında, yaldızlı taçlar ve envai çeşit mücevheratlarla kutlanırdı bu
ayrıcalık...
...
Dimetokalı ustaya yaptırılan bir ‘Altın
Yol’ vardı sarayda, yeraltından geçip, öbür ucu Ahırkapı ile Sarayburnu
arasında bir alana çıkardı. Sultan her cuma selamlıktan gelip, geçide girer ve
buruna çıkar çıkmaz, ahaliye, fakir fukara, gariban ve taklavan takımına
(derviş, berduş, tebernuş-izmaritçi, ayakçı, otçu) altın serper ve onlarda kapışırlarken
birbirini ezip, yatağanlarıyla delik deşik ederdi. Altın Yol sarayın altından,
her elli adımda bir (suikast tehlikesi) mazgallarla bölünmüş, kilidinin
yalnızca marangozunda bulunduğu, eni boyu atla geçilebilecek, daracık bir
dehlizdi. Tüm cümbüşüyle, sırmalar içindeki padişah, bu has adımlarla ayrılmış,
mazgalların ardısıra açılıp kapandığı yolun sonunda; dev kadanası, elmaslarla
bezeli kaftan, eleğim sağmalardan tuğ ve yanıp sönen, pırıltılı sorgucuyla
rabbimin lütfu gibi çıkar, açıl susam açıl namlı harami kapılarından fırlar
gibide, şaşkın şavaloz bakışlarla peyda olur, bahadırlar gibi atılıp, çöllerin
Hızır’ı gibi; yeraltından püskürür ve besmeleler arasında, sanki de göklere
doğru fışkırırdı. Azameti ağzı açık izleyen abdal ve meczuplarda, şallak mallak
olup huşuyla eğilir, sadakat yemininden yini düşmüş kullar gibi ezilip;
Hanpadişahı en derunundan selamlarlardı. O ise altın paraları, sikkeleri, mecidiye ve akçaları bu
uğruya kesmiş kalabalığa saçıp, serperek; geldiği gibi has bahçeler beldesi,
gümüş kanatlı kuşlar ülkesi, zümrütler, yakutlar peykesi sarayına doğru yitip
giderdi. At dehlizden çıkar çıkmaz eşinir, kalabalığa doğru dörtnala koşar gibi
doru, görkünç naralarla kişneyerek şahlanır, kayış ve koşumları yıldızlar gibi
parlayarak yürek yakarken, gösteri alabildiğine coşkulu bir hayranlıkla,
masallaşıp, destanlaşarak, düşlerde gezen tebaanın mest olmasına yol açar ve
iki cihana hükmeden hükümdarın kulları arasında ezilenlerde; gösteriye asla
halel getirmez, sanki temaşanın yekparesi, sihirlerle dolu hadisatın bir
parçası gibi sergilenirdi...
Ah ki birde hamam gayyası vardı, sultanlar
sevmediği, entrikaya karıştığını düşündüğü Boşnak, Sırp, Urus ve Frenk
güzellerinden bazılarını hamamın sözü edilen boşluğuna incecik endam, türlü
türlü işveler ve göz alıcı nazlarla getirir ve birden ayaklığa basılarak,
açılan kapakçıktan, yosma önce bir logara, oradan akışkan, lağım dolu bir
gayyaya sürüklenir gibi kayar gider ve nur yüzlünün çığlıkları yeri göğü
inletirdi de koca sarayda kimsecikler ne
görür nede duyardı. Ölüsü salayla Altınboynuz açıklarına vurur, gözleri belerip
ağarmış, ecinnilere karışmış cesedin Turnaşenk, Gülbeşeker ya da Eftalia
olduğunu bilir ama bir dirhem bile ağzımızı açamaz, bir çift laf bile
edemezdik...
...
Sözümü bitireyim... Gelelim sırlarla dolu
ölümüme!.. Yazık ki ölümümde işte böyle oldu, tam anlattığım gibi, hiç
beklemezdim, nergissever, ketum
‘Sarı’yla aram gayet iyiydi ama gaddarlıkta cellatlardan geri kalmayan
veziriazamın saraya, dahası tebaaya hükümran olma tutkusu telef olmamın asıl
nedenidir. Taraf tutsakta tutmasak da, taht kavgası çocuklarını yer derler ya,
bu işte tam böyle oldu. Temeşvar seferi başarısızlıkla sonuçlanınca, ne
hikmetse Boşnak güzellere karşı bir sevgisizlik, hınç dolu bir gammazlık
başladı sarayda, hakan o denli belli etmiyorsa da, kazaskerden, defterdara dek
herkeste bir ikiyüzlülük, suçlu arama, adam satma furyası başladı, bir
dedikodu, laf getirip götürmede cabası, fitne fücur almış başını gidiyordu.
...
Gece hamamda eğlenirken, alp hükümdar
içinde gelecek dediler, saçları buğday sümbülü Boşnak güzelle dolaşıyorduk,
akıbetinin nisa takımını kahretmemesi, bu hayhuyda bir ehli keyfe kurban
gitmemesi içinde dua eder idim, şimdi düşünüyorum da -acaba oda aynı duayı
benim için mi yapıyordu- Sultanşah mavi
gözlüleri sevmezdi, ‘sadaret’ ela gözlüleri; ben yeşil gözlüydüm ama bir
ikilemin ortasında kalmak, nasıl kimi zaman işin aslından daha tehlikeli bir
durum arz ederse, işte tamda öyle oldu. Harem ağası pertavla basmak için
ayağını uzattığında Boşnak güzel boşluğun tamda üzerindeymiş, kapağın yerini
kimse bilmese de sezmeye çalışıyorduk, mavi, yeşil bir yana, rüzgarın
Boşnakların aleyhine estiğini bildiğim için, gözümü ondan ayırmıyor, gerçekten
sevdiğim bu ak sekilinin, başına bir iş gelmesin diye hep yan yana olmaya
çalışıyordum, oda gülümsüyor, bu candanlık karşısında sıcak bakışlarını
üzerimde gezdiriyor, kimi zamanda canı gönülden sarılıyordu. Bir ara koluma
girerek bir şeyler fısıldamak ister gibi, buharın içinde, neredeyse çıkış
kapısına doğru gelip, oracıkta bir köşeye sokuldu, buğudan göz gözü görmüyordu ama hiç
şüphelenmedim, kapıya yakın olduğu içinde bir kötülük düşünmedim, sonra gene
kol kola bu uygunsuz yere bağdaş kurup, oturur gibi yaptı, hatırını kırmayıp
ona uyayım derken, tam arkasına baktı ve düşünemeyeceğim bir hızla kolunu
çekerek, birden öteye kaydı, ilineğin sesini duyduğum anda sekisine can
havliyle atılıp, sarıldığımı biliyorum... Nafile!
Dehlizde uçarcasına kaydığımı ve
karanlıklar ülkesine kavuştuğumu anlar anlamaz, dualarımı onun için değil,
ölmekten gayrı bir şey düşünemediğimden kendim için yapar oldum. Acı su, bir
uğru laneti, günahkarları sağır eden Poseidon’un sesi gibi, gümbürtüler ve
uğultularla ciğerlerime dolduğunda, tatlı esrimeden, birden kutupsu çarpıntıya
geçen bedenim, umarsızlık içinde sanrılar alemine süzüldü, kollarım açıldı ve
az sonrada; kirpikler altındaki mücevher, sonsuz bir beyazlığa dönüştü. Boşnak
güzel yüzünden neden ölüme sürüklenmiş olduğumu, o gün hangi nifaklarla, neler
olup bittiğini hala anlamış değilim... Şimdi mezarın bile çok görüldüğü, maviye
üryan kemiklerimle, Mesih’in geri gelip bizi kurtaracağı günü bekliyor, ana
kucağından ayrılmış ve aynı akıbete uğramış güzellerle, ağlayıp sızlıyor,
hayalsi iniltilerle, gözyaşı döküp duruyorum. Ne ki bir şey daha söylemeden,
sizlerden ayrılmayacağım.
Yıllardan sonra bir gün, ölüler denizinde
ruhlarımızı gezdiriyorduk ki, bir cuma günüydü sanıyorum; Boşnak güzelde
yanımıza geldi!.. hikmetini tanrım bilir ama; bir şey olmamışta, salt bu günü
bekliyormuş gibi, fütursuzca koluma girip küskünlüğüme aldırmadan, sana bir sır
vereceğim dedi. Ne denli şaşırdımsa da
bir müslime gibi ‘hayırdır!’ diyebildim. Göz gözü görmez karanlıklar
içinde fısıldadı ki; harem ağasının kendisine çılgınca aşık oluşu ve bu yüzden
meftun ve mecnun olmasının yanı sıra; meğer ikizi kadar birbirimize benziyor
oluşumuzmuş ölüm nedeni!.. Ağa o an,
perdelerin arkasından, yanımdan açılması için, kara zebani boyu, kızıla
belenmiş gözleriyle palasını sallıyor, ikircikten kıvranan Boşnak güzelde,
iğdiş ve iğrenç adamın töhmetiyle, kurtulacağını sezip anlıyor, yerime geçerek kendisi ölmüş gibide bir oyun
oynanacağını biliyormuş!..
...
Ne denir... günah bazen öyle bulaşıcıdır ki
can düşmanınıza bile kızamaz ve belki de onu affedersiniz. Her şey o büyük
günde belli olacaktır diyorum. Tanrı;
yazgılarına boyun eğenlerle, emellerine kavuşanları bir tutmayacaktır... &
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANDROİTLER
Evimizin ilerisinde yükselen engebeli
arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden
ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler
solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En
uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf
bir apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların
yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize
hak verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız
belgelendi. Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o apartmanı
izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan kalma
dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı ve
tuhaf androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an
gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam –androitin
görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek –ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra
boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa
odaklanabiliyormuş ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak
bana bağırmış aman allahım
JORGE LUİS’İN DÜŞÜ
Borges in kanlı şeyler görmeye alışmış
hükümdarı sonunda idam edilen birinin yazana sihirbaza zorla açtırır ve peçenin
altından kendisi çıkar hükümdar sapsarı boynu yana düşer cellat ipi boynunan
geçirdiğinde peçelinin bu öyküye nazire
bir öykü yaz
DİKKAT
insan dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını
kılı kılına anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her
hareketini anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı
bir dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine
kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem
nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik
bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir
dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da
aşırı dikkatten!.. aşırı dikkat ve
anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır
dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer
vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek
başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat
başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar
SEVDAÇEKEN tüm aşklar masaya yatıyor
suçlanıyor.
ÇÖKELEZ (Kar kuyusu, ceset, av
filmi havası. vb)
**********************************************************************************************************************************************************************************************
BAYEZİT (TUTSAK) Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşı, Harzemşahlar ve Curcan a Gürcan a sığınır Kerayitlere hücum eder .. ve
ölürken şunları söyler benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti
yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadınları kollarına
alacaklar ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin Keskin
Kılıç
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANDROİTLER karşı pencere
BELLEK
amenofis yazı bellek
kaybı öyküsü
TANPINAR Adem ile havva öyküsü pierre menard harmanlıyarak
AT (MUKADDES’İN ATI) ********** yazıldı
NİTOKRİS
********** yazıldı
KISSA
********** yazıldı
EJDER
********** yazıldı
ANASTASIA
********** yazıldı
***********************************************************************************************
ULUS FATİH
*
CAVİT MUKADDES’İN ATI
‘ tüm
ölülere...’
At bozkırın ortasında duruyordu... Sırtında bir siyanür
kuşağı vardı; önündeki akıntıdan Macar suyu içiyor, Helen hendeğinden geçiyor,
Kronos’un (zamanın) içinde uçarak gidiyordu. Us tanrıçası Athena, termofiller
ve öteki atlar vardı yanında. Devasa bir benzeri yukarıdan onlara ‘Seni
ataların döller!’ diye bağırıyordu. Electric-horseman
ona binmeye çalışıyor, güneşte pırıl pırıl parlayan, otların saf oku sağrısına
değiyordu. Ufuktan doğru nitrat çubuğu geliyor, yüzey gerilimi artıyor,
baryonik maddeler, sarı fermiyonlar, bozonlar durmaksızın ciğerini
deşiyordu... Vaspurakan kralı I.Gagik
yardım etmek istiyor, demirhindi suyu içerek güç toplarken, madenlerin
kükreyişi göğü inletiyor, demir bulutların canhıraş bağırtısı sürüyordu...
At ise ağlıyor ve öleceğini biliyordu artık. Şu ovalar ve
bu bozkır onun son eviydi, ölümcül bir çabayla; ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her
bahar çiçek açmayı unutma’ diye haykırmayı başardı. Ve ‘zamanın
beyaz ipliği, akşamın beyaz filleri andıran küçük yamaçları, yontuların içinden
gelenler, evlerine yorgunluk taşıyanlar ve demir korunaklı bulanık avlular, bir
yarasa derisi gibi gerilirdi artık beyaz karanlıkta...’
At düşünüyordu ki; ökaryot ve trilobit, ışık bakterileri,
çalışan göz ve dünya, ufuklardaki hiçlik, sonsuz ölüm, çürüyen et ve soyut
ottur yaşam. Ve belki de evren tüm bunların yalınkat, sıradan bir
uzantısıdır...
Nedir ki ata bakıp; mavi denizlerin Sapho’su mutluluk
saçıyor ve yapılan bir şeydir şiir diyordu. Elektronik dölütle yel, terleyen
balıklar, etobur kuş ve tüm kürklü şeylerin içini ısıttığını biliyordu.
Horozlar, börkler ve kepenekler, Hacer-ül Esved ve Kâbe, tırıs giden atlar ve
haçlar ve bambaşka ovalarda, bambaşka drenajlar ve koşumlar içinde yüzen;
bambaşka rahvan atlar, ateş gözler, yel ayaklar, Yıldırımlar ve Timurlenk,
çengel tırnaklar ve kaplan, sfenksler ve mekanist evrende yüzen bataklık
tavukları ve kırmızı turnalar atın sırtında gezinirken; geyiklerde üzüntü
verecek kadar yakınından geçiyordu...
Ve işte uzakta Rus Amerika’sı görünüyordu! Gezegenin buzdan
mantosu ağlıyor, ısı değiştirgeci ve nötron akıları yanı başında yüzerken, genç
bir kız; ‘aşklarda yaşam gibi sanal
olmasın!’ diye hıçkırıyordu. Ordular, gölge evrenlerle yarışıyor, sarı bir
eşek otların arasından sakin geçip giderken, tüm kozmos gülüyordu... “Zaman geçer aşk kalır / ikonsu Derebey
çağları / gizençli güzellikler / düşler ötesinde / bir yürek süveydası. / Soylu ruh / birlik yaratan yansı o’
diye garip şarkılar söylüyordu bir trubadur...
Pervasız bir homurtuydu gizemli bellek... Acayip tayflar, üç gözlü insan, yaprakları
tüyden ağaçlar ve billur yumurta geride duruyordu. Gelecekten bir çiçekle geri
dönen adam gülüyordu. Kuyruklu
yıldızlardan paraşüt ve kırmızı nötronlar denizi vardı uzakta. Sedna parıldağı,
çift ağızlı balta, kıskançlığı kışkırtan boşluk, camdan ağaçlar, balık
yağmurlarıyla işbirliği yaparken, karıncamsı ejderha, kutup canavarları ve
Arrabalılar, su otlarıyla karşı koymaya çalışıyor, güve biçimli yalvaçla, sarı
pireler hengâmede ara bulmak isterken, Sicilyalı Archimedes askere; “Noli turbane circulos meos”
‘Dairelerimi sakın bozma’ diyordu... İnsan çığlığından ölen balina, çöreklenmiş
yılan, arı vızıltıları ve siyah sülfür yağmurları vardı ovada.
Sakat ve sıska bir at gibi duruyordu at!.. Simgesel
tanrılar, metalimsi havlamalarla, Aperionları (sınırsız madde) üç kenarlı
üçgene dönüştürürken, Yesribliler, bedenim gerçektir ama günah gerçek midir
diyerek; hidrokarbonla-kurgul usu, düşünce kipleriyle-imgeler gölgesini
çağırıyor, ‘Kelt diliyle yatan sonsuz
cinsiyet’ metan buzulları ve şeytansı pengueni, güneş sürüleriyle yokuşa
sürerken, Higgs bozonu, Cordoba halifesi, kuğu kanı içen Moğollar ve Kansu
Gavri’yle birlikte; “evrende yalnız olduğumuz düşüncesi” atı
sinirli yapıyordu...
Elektronik tapınaklar ağlıyor, elle tutulan otlar, ışık
bakterileri, Hunnes ve Kunnes yıldızı gülüyor, metal-matris kompozitler, kaya korukları ve kadın parmağı biçemli
üzümler kırıtıyor; Korece, ‘Nanın
tahşinin sarahannida’ (seni seviyorum) diyen ve
diyakronik bir boyutta gezen kırmızı denizler, su akrepleri, burçak tarlaları ve ‘şiir
dokununca bozulan şeydir’ kıssasıyla avunan ermişlerle; ‘penisinin
tepesi papatya çiçeği olan sevgilim’
buz dağlarının içinde donmuş, öylece sırıtıyordu...
( Pantalassik Okyanusu’nda yüzen nilüferler, beyaz
manolyalar ve bahçeler sevgilimdi benim... Pembe dudaklarında kedi tırnağı açan
sümbüller ve serçeler vardı. Bir parsek ötedeki hamsterler, korkusuz dolambaçlar ve yatağanlarla
sevişirdi. Dağlarda gezen Garymantlar ve metan yığınları bizi korkutmaz!.. Sibirya denizi, Hint gırtlağıyla konuşanlar,
Amsterdam faresi ve Memnon sarayı kardeşimizdi. Hüvel baki çekenler, kuş
kabileleri, Nusiybin Akademisi ve Yunan
glikonikleriyle konuşur, Ezra kantoları,
ormancılar ve denizcileri dinler; theophanistler, selülöz tadındaki Magdelena, kuyruklu Meryem, tiranlar ve tren, çimenler
ve çimento için gözyaşı dökerdik. Buhara geyikleri, kaplumbağa hızındaki
dandyler, İtalya ya da Almanya gibi gözle görülemeyen nesneler ilgimizi
çeker, panter avı limanından kaçırılan
gülünç şeyler ve kendi yankısını arayan yed-i eminlerle eğlenir, kahkahalarla
gülerdik. Ve gene de Portugallı Sufi’ye övgüler olsun ki, geceler boyu,
boşlukta kavrulurmuş gibi astenik bakar ve tiksiniyorum böyle kişnemekten diye
ölümserdi at...)
Kuru otların, akan ırmağın, kül rengi dağın ortasında
kıpırdamaksızın duruyordu... Bronz bir
yonut gibi, mermer gibi, tunç gibi... Hayvan gibi duran bir hayvan gibi... Ve
uyuyordu... Ve gözlerini yavaş yavaş açtı. Gırtlağında güneş olan insanlar
vardı!.. Dağlar, ovalar, kentler, surlar, pazar yerleri, kurbağalar ve
Ravennalı Dructfult’un yazgısıydı gördüğü...
Bir tümel olan ve tutulamayan hayvan Eros ki, uzak çağlardaki
atalarından biriydi ve bulutların arasından artık onu seçebiliyor ve kartlaşmış
kulelerin arasında, binlerce yıl arkasında, arkaik bir hayvan, vahşi bir tanrı
gibi yükseliyordu atası... Ve sanki bir ikizi ve sanki salt kendisiymiş gibi
belirip yükseliyordu tepede...
At başını salladı. Başına geçirilmiş saman torbasının
içinde, tanrı taneciği arpalar görürüm umarıyla, torbasını havaya savuruyor,
düşler görüyordu... Ağzına gerçekten altınsı, sarı güneş parçacığı, eliptik
biçemde, minicil yumurtalar doldu. İri, beyaz, vahşi ve Germen dişlerin
arasında, sürkozmik arpa taneleri yiyordu at... Bozkırın ortasında yalnızdı.
Bir ‘arpa tanesi’ düştü torbadan, at görküyle onun bir tanrı parçacığı olduğunu
gördü, uçlara doğru incelen, eğri büğrü, altın sarısı, güneşten güneş; galaktik
bir arpa taneciği... Aman tanrım! Bir tanrı mıydı yoksa at!.. İşte tanrımsı
olan kendini gördü! Ve işte kendisini yiyordu ve her şeyin kendisini yiyip
bitirdiğini biliyordu artık...
Görkünç bir heybetle, gözleri fal taşı gibi açılmış
yavrular görüyordu şimdide... Taylarla dolu, karıncalar gibi kaynaşan ve
birbirine dokunmadan, dokunamadan sonsuzca itişip tepişen, sonsuz arpa
tarlalarıyla dolu, her şeyin birbirini tükettiği; düşsel bir ova... At bunca
zamandan sonra kendisini algılayabildiğini düşünüyordu artık...
...
At ve atası, uzakta, kızıl ufuklarda el ele yükselirken,
küçüleceklerine giderek büyüyor ve devasa tek bir at oluyorlardı. Bir zaman
sonra; gökada biçemine, bir galaksi donuna bürünüp iç içe geçerek ve sayfaların
arasında yavaş yavaş eriyip tükenerek,
yitip gittiler...
...
Karanlıkta bir çocuk paytak adımlarıyla ovanın ortasına
doğru geldi ve alabildiğine tuhaf kemik yığınları gördü. Yığınlar at ölüsüne
benziyordu. Çocuk kemiklere dokunmak için sonsuz bir istenç, dizginsiz bir
arzuyla kıvranıyordu. Ve artık kendisinin bir çocuk değil bir adam olduğunu
gördü!.. Ve atın ölüsüne dokunur
dokunmaz, manyetik bir vurgunun sırtında parladığını duyunca, ne oluyor demeye
kalmadan, bir burgacın, bir hortumun içinde toz olup, kemiklerle birlikte yok
olup gitti. Sislerin arasında tuhaf, siyah bir gölge dışında, ova boş,
bomboştu.
...
“Hiç kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında /
Bu hesapsız dünyanın, hiçbir zaman görmez
/ kendi bildiği Tanrı’yı, / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, aşklarımız, tanrılarımız, /
Geçer giderler, bizim gibi...” (1) &
(1) Fernando
Pessoa
************************************************************************************************************
ÜÇLÜKLER
Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları
Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor
Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu
Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayır kuşu
Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni
Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşlı yokuşu
Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar
Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu
Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar
Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar
ÜÇLÜKLER
Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş
Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere
Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş
Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları
Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik
Düşerken alacalar
Mor yeşil salkımlara
Çınlar arı kuşları
Yaşlı kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya
Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası
Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böceği
Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı
ÜÇLÜKLER
Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı
Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri
Her ikindi üzeri
Karşılaşırız onunla
Her zamanki yokuşta
Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla
Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol
Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşeği
Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dalları
‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha
Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda
Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
KALEMAKELAME
Kutlu
öğlede kumruların öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve
sıkıntısını dağıtmak için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde
oluşturduğu küçük dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana
bir balık geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun
ağzını kapatarak oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara
doğru uçmalarına yol açtı.
Adam
gözünü karşıya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın
içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle
ürpererek, loş avlunun garip hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden korkunun verdiği cesaretle, su
birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya kahve yönüne doğru koşmaya başladı.
Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine benzer birinin, ters yönde
koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut
ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla
kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin olanaksızlığı ve
gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde, aynı sanrıyı
kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır bilirdi,
kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yağmurdan
kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taş
oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın göksel incisi
yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde kaşalot
biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru gelerek bir
bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar denizler
tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut diğerlerini
silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara şimşeklerle
dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli
karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç
olduğu sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden
yanında kara kepenekli birinin ‘Mehdi
geliyor!’ diye, hınçla bağırdığını duydu.
Bu adam köyün, us sayrısı çobanıydı.
Kararan
havada, çok uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz
alıcı büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam
yeşili bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı
yapar gibi şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti.
Yıldırım yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri
ortalığı kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah
alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi
adam, köy imamının, bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i
mekanlardan söz ettiğini anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su
duvarlarını köyün çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi,
ama fısıltıyla; doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun
beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları,
doğuran yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama,
kulağına imamın sesine benzer seslerle
garip şeyler fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve
Meleye Cizire’nin şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını
düşündü ve aslında yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını
merak etmeye başladı.
Mahallenin
arka sokağına dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının
bulunduğu arsanın içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in
ışığının yanıp yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor,
dua, vali, kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri
başka bir düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve
Kifilis’in ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam
öldürme arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın
sürünerek yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince
çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında
bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde
Kifilis’in düşürdüğü bir senet buldu ve senetteki imzanın
kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda dağılmıştı.
Kifilis
içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail,
Kifilis’e yaklaşıyordu, köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu
camdan dikkatle baktı, biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup
uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt gibi sözler ediyordu. Ortada bir meclis vardı ve şiiri okuyanında
kız kardeşi olduğunu görüyordu, soluğunu
güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat
yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye
varmış gibi elini kaldırıp indirdi, zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün,
saat, dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka
bir ölçüye tutsak olduğu, vatan değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini
ateşlediği o an...
Şey
dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü
rüyalar, kabuslar görmüştü ve Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına
saplayacakken uyanmıştı.
Çocuk
okula gidecekti ve beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde
portre olan kalınca bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin
yemeye çalışarak ayağa kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı.
Arapça ve Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula
giderek öğretmene okul binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup olmadığını
sordu. Öğretmen tek bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.
(2)
Öğretmeni
hem dinledi hem de her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki
bozuk paralarla oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül
kokusunu bile tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini
rüzgara vermiş ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her
köylünün vazgeçilmez eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde
kendi benzerlerini ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir
duvarın dibine sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes
başkalaşıyordu da kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir
çocuk yanından geçti, dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman
olağanüstü bir şeyin olmadığı kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde
olabilirdi, yandaki çarşının pazar yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç,
tebeşir, tahta, çeşme, işkembe, kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara dalarak
köyün ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli
bir göl vardı orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı bir yolak üstüydü göl. Güneşi gözünün
çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi
parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı
kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi
içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden
sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye
ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve
şeytanlara inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk
kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine
katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı,
neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor,
ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu
olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir
alem vardı, başka ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden
evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir
şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı,
öfkeli yada ahmakçaydı, neden eşyanın
tutsağı olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan
öteye gidemiyordu; yaşamı neden, neden anlayamıyordu.
Cebindeki
usturayı çıkararak gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez göle
bakarak, acıkan işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla
gerçek yaşamdan ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye,
yaşamın cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi
bir şey kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü
soyutlamanın bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir
davranış, acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine
yaklaşacak, metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı
başkasına vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya
ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur
sen al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep
daha uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’
Ağustos
ayında köye gelen cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart
yada mayısta da gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de söylediğine
göre daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı, siyah bir
kağıtla oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu. Fidanların
arasından geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı çerezleri yemek
üzere, hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup karnını doyurdu, çiroz
gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada kalsın dı, çoktandır
küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir yemek mutlulukların
en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak lambası, barut,
loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler, pizzalar ve
körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller, papatyalar toplayıp
aralarına akasya sıkıştırarak demet
demet satan bir çingene düşledi. Sabahtan
bu yana, usu mengene gibi sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse,
yenilenebilseydi.
Kiremitlerin
üzerinde uçan bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu,
umutlandı, az ilerde yağmurun kabarttığı
mantarların doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken
kuş gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf
ezmesini, panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi,
fistan giymeyi ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir
huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı,
ağzından kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız
uzaklaşırken, onun gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını
ıspanağa, kalçasını lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve
salınışını maydanoza benzetti.
Uzaklarda
ovadaki şoseden bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla
doğrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir muştu
böceği diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın kıyısından
dolanarak uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın ortasında seçilmez hale gelip birden imi timi bellisiz
olup, yitip gitti.
(3)
Silgi
adam küçüklüğünde -onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine
imlediği konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı
yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş
bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter
kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri,
bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar
denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane
dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon
yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler,
ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki
glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler,
transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler,
vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı
salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları,
telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır
alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise
hayalleri, deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı
sözlü konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp
yaşamlar.
Moteller
havuzlu mudur diye sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes
olacağım diye lafa karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak.
dinlenme odasında spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten
gelen Olimpos gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl
yapmıştı hepimizde tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında;
‘Taşın toprağın altın/ Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’ yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir
kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:
ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi
anlıyorum ki baya güzelmiş bu yarım
şiir, kim bilir o kız nerelerdedir...
Blucini
yırtık giyerdi ve cesurdu, blöf
yapmasını da çok severdi kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına,
yolda en afili olanımız oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke
dolaşmaktı, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını
bilmez öylece yüzüne bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının
torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar
sonra bir barda kaşıkla ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok
gerisinde bir yaşam sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside
kötüydü, ağzından kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri,
otostop yaptığını söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank
gibi şişmiş, paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat
olmuş, ne idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem
üzüleyim, yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip
teokratik, monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O
kızın adı Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.
Silgi
adam, çocuğun okulunun bitme saati
yaklaşınca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde
beklemeye başladı, uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu
dağlar, yüzyıllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar,
Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda
buradan gelip geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski
atalarını daha çok seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup,
gerçekten özlenenler, bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede
Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı.
Nede olsa ötekilerin; yakın geçmişin,
anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine
girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada
buluşamıyorlardı. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile
kalmayan bu atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut
tabutları, solgun sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri
seviyor olmamız belki bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve
kucağı açıktır ve kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa
yol açmayacak kadar ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep
kalplerimizdeydiler.
(4)
Böyle
düşünüyordu silgi adam ama dağlardan doğru kucağında Karya kartalıyla inen Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen
mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev adımlarla tam okula doğru
yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu, ceylan derisi tulumundan su
içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına gelerek; kentlerinizdeki
gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarınızdaki otomobiller
hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuş gibi başını sallamakla
yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı bir cesaretle, bu yüzyıllar
ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden daha mı insanca olduğunu
söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu erdenlikle sormuş gibide
gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanıtı ütopyalar,
geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü
gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla sayılacak kadar azdı, görece bir
olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası, zamana, mekana ve levh-i mahfuza
sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı, oysa giderek en iyiye doğru yol
alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam tersine istemler karelerle
küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi, diyesim, istemler
geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler aritmetik dizide
kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir
hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek var
mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha
mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey bizim zamanımıza duyulan
özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın tanıtıdır, insanoğlu, sizin
yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki kadar ölmedi, umarsızlanmadı,
ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin- kendine karşı artan
acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol açmıştır.
Silgi
adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki
sanıyı ve gerçeği değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde
yanıldığınız kesin oda şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler
fısıldadı. Silgi adam şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu
deyince, Hykandros, o bir yana, üç P
yoktu, üç P’den, Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü
olduğu sürece ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir
deyince, silgi adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve
oturduğu bankın üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.
Çocuğu
elinde bir pasta dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı,
çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı
gibi açıldı ve içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla
oynamayı düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda,
köpüklü yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler
yapan bir adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların
ve düşlerin yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı
bira şişesi görünce gerçekte, plastiğe geçişin
kaynağının da yaşam olduğunu
kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp
eni sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu
düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu
tuttular:
‘Şu uzun gecenin gecesi olsam
Sılada bir evin bacası olsam’
diyordu
türkü.
Evde
silgi adam zavazinga kasasını açarak öte
beriyi onardı, çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü
meyvelere yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya
özendiriyordu,
peçeli
hanımı ev işlerini yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin
hurisiymişcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu
tuhaf insanın, güneşin doğup batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden
hoşnut kalarak, yaşayıp gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak
günün yorgunluğunu attı, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki
yalnızlığı bir ölçüde azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama
konuşma isteği duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak
uyuklamaya çalıştı, adam kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler mırıldanıyordu,
bravo diye bir söz çıktı ağzından, bankalar, bombalar, piyangolar diye
söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalıştı, onu bile soru
yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı, pantolonunun
takılan kancasını çıkarıp düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa uzandı ve uyudu.
Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu, İtalyan parlamento binası önünde Navarin
yenilgisini protesto ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla Barbaros’ta
kendisine destek verenler arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye benzer biri
uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına olayla ilgili yorumlar
yapıyordu.
(5)
Fellini
filmlerinden çıkma kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman
televizyon muhabirinin kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp
kahkahalar atarak her şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve
frapanlıkla ortalıkta dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara
yaklaşarak hermafrodit olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu,
biri bütün hay huyun ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye
aldırmadan onarım yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini
söylüyor, patent patent diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az
ilerde onu tutuklarken, göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan
biteni sessizce izliyor, şarkıcıyım,
gazino arıyorum diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir
sporcu mihaniki biçimde kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her
gördüğüne paso gösteriyor, fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı
tüm olan biteni -uçan sözü bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema
yıldızı villasından el sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida
saplıyor, bir palyaço, yüzünü gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri
fotoğraflayan bir gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla
orta yaşlı bir kadın boğazından asılmış sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir
korno çalıyor, ağzından salya akan biri de peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı
-kancadaki etlerle- herkesi yemeğe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü
iskonto oranlarını anlatıyor, postacıysa olay yerinde olanlara mektuplarını
veriyor, bir jandarma güruhu herkesi çembere alıyor, küçük bir çocuk annesinin
verdiği mandalinayı yiyordu. Papaklı bir Rus ise sevgilimle patikalarda
dolaşırım, iskelede sevişirim diyerek, çikolata ısırıp, tekvando gösterileri
yaparak, otobanda hız yapmayı severim diye ekliyordu.
Silgi
adam uyandı, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek,
sobayı usulünce söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda
yeşerir, haziranda toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının
olağanüstü bir beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku
yayıldığını düşündü. Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu
söylemişlerdi. Sonra gene yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla
uyandırıldığını, ağzına Kiler balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya
çalıştıklarını ve bir hipopotama dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron
yuvalarının içinde batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak
gidiyordu, güneş silik bir noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek
gittiler...
...
Büyük
yazar pandantif kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok,
deneme değil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu
dilerse anlayabilir diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez
arkasından koştukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri
ant uyarınca, atılan her adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar
yaklaşabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek,
asla bana ulaşamayacaksın, her uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi.
Yazın heveslisi büyük bir oyuna geldiğini anladı. Ama hiç ummadığı bir tansık
gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı, dokunduğu
anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye büyük yazarın
sembolik dev gölgesi kalmıştı...
...
Büyük
yazarın tilmizi olmaya özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından
taş döşemeye düşüp ölmüş, tabağında
duran tırpana balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi
adamın garip öyküsü böylece bitti. &
ULUS
FATİH
*******************************************************************************************
ULUS FATİH
1-Ulus Fatih kim, bize kendinizi
anlatır mısınız?...
Doğumdan başlamak üzere, 1955 yılı,
Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey kasabası doğumluyum. İsabey köyü de
diyebiliriz. İsa Eboli’de durduysa benim yüreğimde İsabey’de kaldı. Ortasından
küçük bir çayın geçtiği köy ikiye ayrılırdı, bir Derepınar vardı, orada günboyu
çamaşır yıkanır, akşamları da köyün en güzel kızları, çocukları su doldurmaya
giderdi. Bazen çay sele dönüşür ve ineği yutmuş dediklerinde biz tepelerden,
sonsuz bir yılan gibi akan sele, bizi de götürebilecek Azrail kadar güçlü bir
şey gibi bakardık... Köy Çökilyas dağının eteklerinde kuruluydu, önünde Baklan
ovası uzanırdı, ovada sanki cennet
bağları ve sonsuz buğday tarlaları vardı. Serenli kuyular, karşı köyler, kıyıdan
geçen susa yolu, küçük tepeler, badem ağaçları, mezarlıklar, at arabaları,
yukarıdaki ay ve gecenin yıldızlarıyla, dünyanın tümünün bundan ibaret olduğunu
sandığım, zamanın içinde Pandora kutusu gibi gizlenmiş çocukluk çağları...
Yaşamımın en güzel yılları... Üzüm sergileri için ayrılan toprakta bahar
gelince papatya korusu oluşurdu, ağaçlar kırmızı, pembe açar, arılar yaşamın
yeniden başladığını müjdelercesine, oradan oraya uçar, kelebekler omzumuza
konardı. Köyün gençleri, Ankara’da, İstanbul’da okuyanlar geceleri
Dibektaşı’nda toplanır, ay ışığında, Sartre’ı, Tanrı’yı tartışırlardı. Topal
Halit, Demirci Ömer, Kerim Necip gibi köyün yaşlı ama aydın insanları akşama
doğru Denizli’den gelen gazeteleri kahve önlerinde çocuklara okutur, Che
Guevara’dan, İnönü’ye dek herkes her şey tartışılırdı. Deyim yerindeyse sanat
aşkı o zamanlardan kalma bir şey, Yaşar Kemal gibi roman yazacağını
söyleyenler, Almanya’ya gideceğim diyenler, İstanbul’dan gelenler bizim çocuk
dünyamızda kuyruklu yıldız gibi yanıp sönen imgelere yol açmışlardı.
“O köyde her avlu girişinde dut
ağaçlarımız / Her dut dibinde ömrünü süren, ötüren koyunlarımız vardı. /
Ovalara her sabah kırağı yağar / Kadınlar avlu içlerinde kirman sarardı. / Çok
çabuk geçti o yıllar, o gölgeler, o ağaçlar / Erkeklerimiz günbegün bir
sıkıntı, bir bukağıya kardı! / Bağ gümeleri, papatyalar, payam açıkları, arılar
/ Eşikte el vurup ağlama anne, “Kalindra Şehri” geride kaldı...”
Burada ‘Kalindra Şehri’ yerinde
bir imge gibi gözükmeyebilir ama bizim İsabey’de, nice şehirden daha şehir bir
yaşam sürdüğümüzü sonraları çok iyi anladığım için, o imgeyi ancak böyle
oluşturabildim diyebilirim.
İlerleyen zamanda köy çok çabuk
kimlik değiştirdi, köyü terk edenler çoğaldı, bağcılık bitti ve geçmişteki
izler ölümlerle unutuldu gitti... Bu arada ortaokul ve liseyi Denizli’de
bitirdim ve yine geçmişten gelen dürtüyle Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek
Okulunu ilk tercihle kazandım ama sağlık sorunlarından okulu bıraktım,
İstanbul’a gelip çalışmaya başladım ve o sıralar Hukuk Fakültesini bitirdim.
Hukuk Fakültesi yaşamım açısından ikinci Rönesans dönemi gibidir, artık daha
belirgin çalışmalar yapıyor, şiirler yazmaya çabalıyordum, derken 1989 yılında
Priamosoğlu Hector’un Ölümü başlığıyla şiirlerimi kitaplaştırma cesaretini
gösterdim, 1991’de Leandro, 1993’te Sonsuz Küs Aias’a, 1997’de Doğa Söylenleri
(Zümrüdanka) ve 2002’de Yaban Koku adlı kitaplar ilkini izledi. Şimdi tüm
zamanımı yazına ayırdığım için kitapların ‘gerçek basımı’ için çaba göstermem
gerekiyor. Bunun yanında yazın sevdası hala sürüp gidiyor diyebilirim.
2-Detay dergisinden söz eder
misiniz?
Bütün bunlar bir hevesin uçtaki
yansımaları, Nazım hevesle sürmez der ama, başlangıç için heves gerekir.
Sanatın, edebiyatın coşkusu içimizde sürünce insan yapabileceği her şeyi bir
görmek istiyor, bunun için sıradan bir çalışma yaşamı içinde, deyim yerindeyse
Kavafis gibi irsaliyeler keserken ki masa başında belgeler düzenleyip hafif bir
işti çalışma yaşamımız, işte böyle çalışırken sizi anlayan ve sizinde
anladığınız bir iki arkadaşla Kadıköy’de Detay dergisini çıkarmaya başladık.
1993’den 1997’ye sanırım 17 sayı sürdü, derginin hiçbir kayda değer yanı olmadı
evet ama ilk sayı çıktığında coşkuyla, kendimi artık çocukluğumda ki o dünya ve
o insanlara borcunu ödemiş bir ölümlü gibi hissettiği mi kim bilebilir... İşin hoş
görülecek yanı o çocukça aşk hala içimde sürer ve zaman zaman dışarı çıkmak
ister.
3-Çocuklarınız Ömer Cem ve
İsmet Tarık’da şiirle ilgililer, birazda bundan söz eder misiniz?
Cem Sultan şair ve bahtsız
şehzade, Tarık bin Ziyad’da gemileri yakan adam, bir şeyin peşinde koşup onu
acı biçimde yitiren ve yitip giden insanlar benim ilgimi çekiyor, diyeceğim bu
adları bilerek ve sevdiğim için belirlemiştim. Evde sürekli benzer şeylerle
uğraşmak, edebiyat, spor ve günlük yaşamın gelgitleri, çocuklarında iç
dünyasını bir ölçüde belirliyor, evde benim hükmüm yoktur herkes bazen
anarşizanlığa varan bağımsızlık sergiler ve şiire ilgi duymaları da doğal bir
akış içinde olmuştur, bir şeylere bağlıyız diye, bir şeylere karşı olmak, o
şeyin karşısındaki şeye bağlanmayı getiriyor; sonuçta bağlılıklar sürüp gider,
geriye ne yapıldığı kalır. Ama Ömer Cem yaşça büyük olarak okul öncesi çok
garip şeyler üretiyor, onları not alıyordum, arkaik çağ insanı gibi ilginç
şeyler ortaya çıkıyordu, ne zaman okula gitti, düzgün tümcelerle basmakalıp
hepimizin bildiği şeyleri yazmaya başladı ve büyüsü bitti, ancak şimdilerde
tekrar toparlanıyor ve evde şu an
geçerli akım olan haikumsu kabul edilebilir şeyler yaratmaya başladı. Bu arada
onun yazdıklarını Cem Ayinleri adıyla kitaplaştırmayı başardık 8 yaşında kitap
sahibi oldu ama yazılanlar 4-7 yaş arası dizelerdir. İsmet Tarık daha kapalı ve
bizden uzak, zaman zaman yazıyor, yazdığını yayınlıyorum ara sıra ne var ki
zorlamaksızın. Ama onunda ‘Soğuk Şiir’ dediğimiz denenmemiş, otomatik yazına
benzer bir yönü var. Bu bizim için doğal bir iletişimdir, bir yöneltim değil.
4- Kimlerden etkilendiğinizi
soralım isterseniz, neler söyleyebilirsiniz?
Okuma alışkanlığı zor sağlanan
bir şey, sistematik okumayı zorunluluk veya işi dışında yapabilmek güç istiyor.
Çocuklukta, 8 kardeşin en küçüğü olarak büyüklerden kalan kitapları
okuyordum,Vatansız Adam Filip Nolan’dan çok etkilenmiştim, oda yitik bir
adamdı, 30 sahifelik kitabı bitirince ağladığımı biliyorum. Sonraları Sefiller,
evdeki Türk Dili, Varlık, Akbaba gibi dergiler, İnce Memed, Kaplumbağalar,
Drina Köprüsü gibi birbiriyle bağlantısız karma şeyler okudum, yalnız eve 4
gazete alındığı dönemlerde oldu, o zamanki gazeteler kitap gibiydi. İstanbul’da
ise okuma alışkanlığını yavaş yavaş edinerek ki bu alışkanlık okuduğum şeylere
duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyordu büyük ölçüde, öncelikle Ritsos, Kavafis,
Nazım, Borges, Lucretius, Paz, Stanislav Lem, Homeros, Yaşar Kemal ve adını
sayamadığım pek çok yazarı hala okurum. Tuhaf gelmesin, iyi bir okur neyi
okumaması gerektiğini (neyi okuyacağını) bilen okurdur. Çünkü okuma
alışkanlığınız varsa zamanınız son derece değerlidir, onu boş yere kullanmamak
gerekir. Düşünün ki okumakla okunması gereken kitapları bitirmeye ömrümüz
yetmez. Yalnız bu düşünce, bunu okumama
gerek yok alışkanlığına dönüşmemeli... Sırat köprüsünden geçmekte beceri ister.
Ayrıca bilimsel yayınlara da ilgi duyar, aralıklarla da olsa felsefe okumayı
sürdürürüm. Örneğin Habermas’ın Bilgi ve İnsansal İlgiler kitabı , felsefeden öte
Türkçe’nin olanakları açısından da önemli bir kitap. Bir de sinema var, kitap denli etkili,
gerçekte sanatın her alanından yararlanmak son derece gereklidir ama, sinemada
Fellini, Tarkovski, Saura (Av filmi) gibi kimi yönetmenler okul gibidir.
5-Günümüz Türk edebiyatını ve
bu bağlamda Türk şiirini nasıl buluyorsunuz?
Edebiyatımız ve şiirimiz
eşsizdir desem kim inanır, çevirmenlerimiz bile öyle ustaca çeviriler
yapıyorlar ki kendimi alamayıp bir çevirmen şairimize bu şiir aslında da bu
kadar güzel olabilir mi dediğimde gülümsemekle yetinmişti. Borges çevirilerinin
de aslından güzel olabileceğine ilişkin şüphelerim var. Bu da Türkçe’nin ehil
ellerde olağanüstü bir dil olduğunun göstergesi, ama isteyen inanır ya da
inanmaz gerisini bilemem. Türk edebiyatı ortada, Oğuz Atay, Latife Tekin,
sonsuz sayıda genç öykücüler, şairler, şiirler buraya isim almakla neyi
kanıtlayabiliriz. Sezai Karakoç’un düşünsel yapısını beğenmeyebilirsiniz ama
onun evrensel düzeyde bir şiir tutturduğunu anlayabiliyor muyuz... Öncelikle
edebiyat haz ve estetiğe dayalı bir şey, okumadan, düşünmeden, edebiyatı,
edebiyat dışı öğeler ve önellemelere dayanarak yargılamayı sürdürerek gerçeği
göremeyiz. Edebiyatımızın büyük ödüller alamamasını, Türkçe’nin çeviri
güçlüklerine, dışa açılma zorluklarına bağlayanlar, Nobel almış yazarların
kaçının Yaşar Kemal düzeyinde olduğuna baksınlar, Nazım gibi dünyadan kaç şair
gelip geçmiş bir düşünsünler, edebiyatın üvey çocuğu gülmecenin Aziz Nesin gibi
dünyada bir örneği var mı araştırsınlar, başkaca, Turhan Selçuk, Abidin Dino
gibi sanatçılara sahip olabilmiş ne kadar ülke var saymaya çalışsınlar...
Elbette her şeyin göreceli bir yanı var ama göreceli olmayan bir şey var,
altının yer ve zamana göre niteliğinin değişmeyeceği gibi ‘iyi’ bir yazar her
yerde ‘iyi’ bir yazardır. Yaklaşımın övgü olduğu düşünülebilir, ama gerçeğin
övgüyle ya da yergiyle örtülemeyeceğini biliyor olmamız gerekir.
6-Bundan sonra neler yapmayı
düşünüyorsunuz, bilgi verebilir misiniz?
Deneme amacıyla başladığım
eleştiri yaklaşımlı yazıları sürdürüyorum, edebiyatın en zor dalı olan şiir
üzerine düşünüyorum; daha sağlam yapılı, özgün kimliğe ulaşılmadığında şiir
yazmış olmuyorsunuz. Öyküler yazdım, zaman zaman onları yayınlamayı ve yazmayı
sürdürmeyi istiyorum, önceki kitapların yeniden yayımı dışında, öykü, eleştiri,
günce, şiir, anlatı ve karmametinler üzerine sabırla yayımlanmayı bekleyen
üretiler var ama hepsinden önemlisi çabalarımı sürdürmek istiyorum, bu arada da
Vlademir Burkony adlı bir roman yazmayı düşlüyorum, nedeni ve yazılmasını
düşündüğüm anlam ve açımları anlıyorum ama zamanın ne göstereceği ve
oluşumların sürükleyeceği durum ne olur bilemiyorum.
7- Söylemek istediğiniz son bir
şey var mı?
Edebiyatın yaşamın
diğer alanlarından çok farklı olmadığını düşünüyorum, sonuçta kendimizle
barışık olmak gibi yarar ve varoluş duygusuyla toplumsal iletişimin kesiştiği
bir noktadayız. Her şeyde olduğu gibi üretmek ve verimlilik sağlamak, yapılan
işin karşılığının olması açısından sağlıklı bir durum oluşturacaktır. Bunun
dışında, insanın iyilikler dilemekten başka elinden ne gelebilir. Son yazdığım
şiirsel metinle birlikte teşekkür ediyor, herkes ve her şey adına iyilikler
diliyorum...&
SON
Dağın doruğunda uyuyordum, yeşil suların
içinde yılan düşüyle...
Aşil topukları tinin çığlığına
vuruyordu. Stoacı bilge ‘harf düşünüyor’
diye bağırıyor, Diyojen, bir avuç drahmi
için kimden aldıysan ona ver
buyuruyordu. Cinsiyet değiştiriyordu iki
yüz, gizençle doyunuyordu ece.
Tunç başlıklı kör bir galeride kargışlanıp
duruyordu tümce...
Başkalaşım içinde kuzey bir nötron, artı
yüklü protona dönüşüyor,
köpeksi durur demir çayırda çini akasya.
Tin çiçeğine bakar tün çocuğu,
şeytani ışık kül renk gözünde, Megaralı
sinik ‘gökteki kartalın devindiği
bu işte ilk tözden beri’ diye haykırıyordu.
‘Arıyorum dudaklarının taşını’ boşalıyor yalnızlık şarkısıyla lepralı adam,
granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu.
Sessizlik içinde giyiniyordu Selene...
Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan
denizlerinde koşuyor, Diana,
kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu...
Akıyordu bulutlardan nötrinolu yılgınlık.
Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri
çiğniyor Hephaistos, basamaklı ada kıvranıyor.
Koş Penelope koş diye bağırıyor Hekate,
örümceğin dudağından sarkıyor evren.
Kunt mavilerle, sarı sara tüller içinde,
savuruyor tüylerini Menkalinen...
Abd Yeğuş el Harşi at üstünde ölürken, Pers aşığı
doğuşuyor Kerela’da.
Samanyolu, ada evren, saltık tanrı sarışıyor
birbirine. Akrisios Danae’yi tunçla
kapatıyor. Zeus altın yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor...
‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak
tanrı’ diye haykırıyor Perseus.
Şiir tanrısızdır diye çığırıyor Mars.
Propan gazı soluyor ve ölüyoruz işte...
‘Aşk artık burada oturmuyor.’ Kuşaklar boyu, döl suyu, kara dua ve hınç
içinde,
kesiyoruz Demokles’in kılıcını, atarcalar
arıyoruz karancıl gökte.
Yitimsiz zamanlarda gürzler, kalkanlar,
helikonlu şarkılarla...
Gün doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı
sızı; gölgelerin ağzında solurken uykuları.
Yaşıyoruz işte kutuplardan kutup Dor korularında
artık...
Orada fotonlar rüzgarıydık
Tesla’nın tinine tütsüler yakılırdı
Değirmenin terazisi elektron yontusu
Buz dağları plankton geçidinde.
Bulutların hızı düşündürüyor
Kasırga kırmızıydı pazar yerinde
Göz yaşları süt olurdu Roksalan’ın
Bizanslı atlı saçlarını onarırdı.
Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz
Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.
Uyanırdık
Arakne
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...
**************************************************************************************
ULUS FATİH
*
KARDİYA
İnsan
insanoğlu
insanlar
insancıklar
Ki hepside bir acı yudum.
Ana avrat
kız kızan
Merkür Venüs
ay yıldız
Bütünü benim uydum.
Niçin kendini
düşündün ey Neron
Puvatya
bil Vaterlo
ve de Miryokefalon
Cihat için ey islam
sonra da bahtsız
haçlı
Karın için ey adam
fistan
sütyen
sonra don
(1969)
ULUS FATİH
*
DUYUMLAR
I
“İğneada’da bir balık kartalı öldü.”
(26 Temmuz sabahı Suomi’de, ormanlar içindeki bir
gölden havalanan Balık Kartalı’nın (Pandion
hallaetus)
dün İğneada’daki sazlıklara doğru
süzülürken; tepelerdeki
elektrik tellerine çarparak öldüğü, cesedi
bir çiftçinin
bulduğu, kuşun kuluçkaya yatmak üzere sıcak
bir ülke
ararken, utku içinde Anadolu topraklarına
girdiği belirtilmiştir.)
II
“Boz Ötleğen ölü bulundu.”
(15 Eylül Salı günü öğleden sonra, Manyas
Kuş Cenneti’nde,
bin bir renkli kuş arasından Arap
yarımadasına doğru uçan
Boz Ötleğen’in, 22 Nisan gecesi İsrail
askerleriyle Filistin’li
milisler arasında çıkan çatışmada öldüğü,
cesedin terkedilmiş
bir taş
ocağında bulunduğu
bildirilmiştir.)
III
“Saz Bülbülü yaşamını yitirdi.”
(22 Eylül Pazar günü Cernek istasyonunda halkalanan
nazenin bir Saz
Bülbülü’nün,
geçtiğimiz gün, Kahire yakınlarında
vurulduğu,
Kefren’e doğru
kaçmaya çalışırken;
piramidin yüreğine
düşerek öldüğü
öğrenilmiştir.)
********************************************************************************************************************************************************************************************
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder