********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ANDROMAK
I
Andromak, tırmandığı tepeden, hafif yelde
karların uçuştuğu çam ormanına baktı. İçinden geçtikleri köylük, uzaklarda
karın altında uyukluyordu. Keşiş Rusalem, üç gün önceki panayırdan kalan son
ekmeği çıkardı heybesinden ve ikiye bölerek yarısını Andromak'a verdi.
Andromak, ikiye bölüyorsak, biri sana biri bana kalmaz mı dedi! Keşiş ya üç
kişi olsaydık nasıl paylaşırdık diye yanıtladı. Andromak, dörtlü sistem, onlu
sistem diye mırıldandı. Keşiş onlu sistem kimbilir nasıl aşılacak diye düşündü.
Önlerindeki gök suyu geçtiler. Buz
öbeklerinin yüzdüğü kolu geride bırakıp, karlı vadide iki yanı yüksek kayalarla
çevrili boğaza geldiklerinde, ilerde, sürüyle akbabanın guğuldaşarak birbirlerinin
üstüne çıktığını görünce, oraya yönelerek, ölen şeyin ne olduğunu anlamak için
hızlandılar. Bir genç kız ölüsüydü bu ve cesetin yalnızca güzel başı kalmıştı.
Güzel baş keşişe dönerek: Adım Hippolyta dedi!..
Andromak boğazın derinlerindeki ilk sapaktan
döndüğünde, gümüş gibi parlayan yüzüyle, ak başlı, balık vücutlu,
yüzüyormuşcasına kıvrılıp bükülen bir yaratık çıktı karşısına; yaratık onları
görür görmez, topuklarındaki minik kanatları birbirine vurarak, tepedeki koruya
doğru uzaklaştı.
Keşiş yürüyordu ve Andromak'a çok
uzaklardaki sessiz tanrılar ülkesinden, orada bir adadaki kız kulesinden ve
kulenin dibindeki iğde ağacının altında uyuyakalan prensesle, insan başlı
keçiden, içerideki küçük mabetteyse, sese tepki verebilen altın bir buzağıdan söz
ediyordu...
II
Perilerin uyluğundan dökülen pullar gibi
yağan karın altında, tatlı bir yorgunlukla uykuyu özlüyordu Andromak,
Akheron'un kıyısında, palamut gözlü, kıvırcık saçlı yarı tanrılara el sallayıp
-gülüşerek, kuş avlayabilen örümceklerin bulunduğu mağaranın ağzına
geldiklerinde yavaşça içeriye girerek, uyuyakaldılar...
Düşlerinde, sayısız kır hayvanıyla, inci
bilekli, ceylan ayaklı nymphalar elele dansediyorlardı. Ortada yanan ateşin
içinden, birer birer fırlayan, gözleri maskeli, Apollon gibi erkek güzeli
satyrler, hemen oracıkta nymphalarla birleşiyor ve garip iniltilerinin
süslediği, betimlerle dolu kıvrak danslarının gölgesi, duvarlarda tuhaf
salınımlarla gezinerek, bir süre sonra ansızın yere düşüyorlardı.
Andromak ve keşiş sabah uyandıklarında,
mağaranın taş zemininde, hâlâ genizleri kavuran bir dumanın hâleler çizerek
tavana yükseldiğini ve incecik bir külün, yosunlu taşlara sinmiş belirsiz
lekesini gördüler... Andromak cesaretle adım atıp, Marsyas dövmeli
ayakkabısıyla küle bastı ve tiz bir çığlıkla, minik bir kırlangıç fırladı külün
içinden. Mağaranın ağzından sızan ışığa doğru yaklaştıkça büyüyen kuş, geniş
kanatlarıyla havalanıp, renkten renge dönüşen gövdesi ve duvarlarda yitip giden
sesiyle 'bir Anka gibi' sağa sola çarpa çurpa
uçtu gitti.
III
Çamların dallarında, yanıp sönen karların,
kış güneşiyle bezeli oyunlarına bakıyordu Andromak... Keşiş, kar kürelerinin,
değişen yer çekimiyle, dallarda aldığı biçemin geometrisini arıyordu bilincinin
derinlerinde. Çamlarda ipek ötüşlü, iricil kuşlar dolanıyordu. Metalik bir
parıltıyla uçarak, gökte yer değiştiriyordu kralın sincapları. Sihirbaz
demirci, her on dört günde, taş ve demir aksamlı uçabilen sincaplar armağan
ediyordu krala!.. Andromak demek ki Epir'e yaklaşmışız dedi. Uçan sincaplar
ülkesiydi Epir. Keşiş, ikindiye doğru, baygın kokulu, gür sarı çiçeklerin dolup
taştığı bir bayıra gelince, Zeus'un amansız kışında, çiçeklerin nasıl
açabildiğini sordu Andromak'a... Andromak, gökte parlayan yıldızı göstererek, düş
görüyorsun dedi keşişe, çiçek yok, kar var ve karın ışık rengindeki yabanıl
dökülüşleridir bunlar. Keşiş inandı ve uzaklardan gelen bir atlıyı işaret etti
ona... Gelen bir tanrıydı, balina gövdeli bir yarı insan, yarı attı. Tanrı
hışımla, kırbacını gösterip gülerek, tümüyle som altından olduğunu
kanıtlarcasına parıldayıp, kırmızı kuyruklu yüzlerce sülünden oluşan ordusuyla,
fener alayı gibi geçip gitti.
Andromak yorgun ve şaşkındı, ilerdeki
koyağın arkasına dolanıp kayalara yaslanarak, düşüncelerinin derin uykusuna
daldı. Keşiş uzaklara bakıyordu...
IV
M.Ö 600'de, Andromak, Epir'e geldi. Kentte
demircileri dolaştı, varoşlara girip çıktı, agoraya uğradı. Delphoi'de
uyuyakalan çocukların meselini dinledi, odeonun taş merdivenlerinde izleyici
oldu, Atena'ya geçerek, Akropol sırtlarında, liriyle mürenleri çağırdığı
söylenen çobanı alkışladı, kentin ortasındaki ünlü bulvardan Melankoia'ya doğru
yola çıktığında, keşişle birlikte sekiz yüz yıllık gezilerinin sonuna
geldiklerini anladı... Masallarda anlatılan altın yolun bitimine
kavuştuklarında, yalnızca oturan, sessiz tanrı Uranos'la karşılaştılar.
Bedensiz ve ateş gücünden başka bir şeyi olmayan Uranos'u görünce, ikisi de
biricik ve sonsuz olan 'tek gerçeği' bulduklarını
düşündüler; Uranos, düşlerin varlığıydı ve devinimsizdi!.. Titreyerek; (varlıkların düşüymüşçesine) "Zaman yok, hiç birimiz yaşamıyoruz" diye
haykırdılar...
V
Kız, doksan dördüncü sahifede gözleri
ağırlaşınca kitabı kapattı! Kandili üflemek için ayağa kalktığında, o ana dek
sessiz duran öteki de kalktı!.. (çift gölgeli başı
göründü) ve birbirine bağımlı ama aynı zamana bakışan, iki ayrı
gerçeklikle kandile üfleyerek, uyuyakaldılar...&
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NATÜRON AV
Kar, dağları ak, sonsuz bir masal diyarı
gibi örtmüş, toprak yabansı bir gezegene dönüşmüş, doğa beklenen gizil gücünü
gene göstermişti. Çamların dalları ağmış, kös kös dökülüyorlardı zaman zaman.
Avcılarsa, postları sırtında, postalları ayaklarında, elinde karabina, sivri
bıyıklarıyla yavaş, sinsi sinsi sokuluyorlardı.
Bu anda dağda ise, ayılar, keçiler, uzun
çatal boynuzlu geyikler, yamaçlarda tek tek, top top durup, uzayıp giden
sonsuz, soğuk, beyaz, irkil hamağa, gözlerinden süzülen yaşlarla, arı, içten,
ürkek, saygılı bakışlarla süzerek selamlıyorlardı, bu ansızın bastıran yeryüzü
tansığını. Doğanın bu uslu, soycul becerisini, tapınçla izliyorlar belli ki,
kabulleniktir tüm canlılar bu yeni gelen saatte.
Kuşlarsa dallarda sessiz hiç
kıpırdamıyorlar. Kışın bu uzun, solugan ve amansız harikasını onlarda
ağırbaşlılıkla karşılıyor, dallarda isteksiz, kaygısız ve olan bitene uyar
biçimde tüneyerek akşamı bekliyorlar, arada kanat çırpan tek tük kuş, beş on
kulaç gitmeden bir başka tilki kuyruğu çamına gömülüyor ve akşama değin o da
hiç kıpırdamadan, orada öylece uyuklayarak, dalgın gözlerle günün geçmesini
bekliyordu.
Bu ara avcılar, kuyruklu şapkaları
kimileyin havada, kimileyin yerde, bu Kanada kışının hazzına kapılıp, kimileyin
coşkulu, kimileyin umarsız ve ama hiç konuşmadan iz sürüyorlardı. Kimileyin
zaman tünelinin dışına düşmüş, kutupçul, ak tüylü, arkaik bir hayvan gibi
yamaçlardan devrilip gelen kar yığını, homurtularla sessizliği bozuyor, kuşlar
başlarını o tarafa çeviriyor, sonra benekli, ağır, ıslak kanatlarını keyifsizce
oynatıp, gene alışkın, uyuşuk hülyalarına dalıyorlardı.
Şimdi -şu anda- avcılar açık alandan
çıktılar ve diğer bir avcı kolunun, sık ağaçlarla kaplı, arkadaki dik yamaçtan
inmesini bekliyorlar. Kimisi birbirinden bağımsız, arada bir ve sessizce
tüfeğini doğrultarak, uzun uzun nişan alıyor, tam uzayıp giden yankılarla, bu
Zeus sessizliğini, bu tinselliğin saltanatını bozacakken, nedendir bilinmez
-birazda mırıldanarak- kızgın, tüfeğini indiriyordu.
Kimbilir belki de, ağaçlar arasında
boynuzu, düşsel bir hâle gibi, hayâl meyâl görünen bir geyik, o büyülü ecemsi
yaratık, o doyunçsuz ulu av, hemen o anda, yüksek çamların arasından göle düşen
renkli, kocaman bir kuş sureti gibi,
sihirle kayboluveriyordur! Belki de doğa bu büyülü, yücelen yaratıkları
incitip, bu kutsallığı bozmak istemiyordur. İşte maral bakışlarıyla bir
hayvancık daha geçti: Düş!.. düş denilen şey buydu işte bir avcı için. İnsanın
tüylerini ürperten o gemi azıda heyecan, o doyumsuz isteri...
İşte böyle bir anda, gene böyle uzakta,
ağır kıllı postallarıyla bir avcı, orada uzun süre, hem de dizleri üstünde,
belki de bir uykuluk zaman kadar, nişan aldı durdu. Ateş edeceğe benziyordu!.. Baktım:
Ayakları yontu gibi, bozlak, peri pabuçlu bir geyik duruyordu orada; Buran yeli
de esiyordu ama! Nedense hiç kımıldamıyor ve oradaki çamların girintisi,
gölgesi, tepedeki bu geyiğin, tanrısal bir nişan olmasını, olanaksız kılıyordu
belki de... Narsistçe bir mabut gibi duran avcıda, sanki kıpırdayıp kaçmasını
bekliyordu onun. Bozlak tüylü, kuru yaprak gözlü güzelde, kaçmıyordu işte,
kaçmıyordu!..
Avcı tam yedi kez doğrulttu tüfeğini,
eğilip doğruldukça hedef alıyor, vazgeçiyor, karar veriyor, cayıyor, sonra
burun delikleri açılıp kapandıkça gene uzatıyor, gene indirip, gene dikliyordu
soğuk demiri; tanrının düşlerinden de yeşil, iğne yapraklıların arasında
kımılayan bu sonsuz sıcaklığa... Sonra burun delikleri gene böyle açılıp, gene
tüfeğini kaldırıyor, sonra gene böyle indirip, tetikte bekliyordu alev boruyla!
İşte tam o anda, karşı dağdan bu dağa kadar
yankılanan, tepelerden bir kar yığınının, ta düzlüklere kadar, kulakları sağır
eden bir gümbürtüyle sağılmasına neden olan, kuşların koyu karanlık dağların
içine, bilinmezlere doğru yitip gittiği, dört ayaklıları sersemlemişcesine
saatlerce koşturan, görkünç bir ses duyuldu! Evet! domuz mermisi yeri göğü
sahiplenmişti bir süre...
Ve bir an geçip geçmemişti ki gözleri,
yağan kara, apak kelebeklerin oynaştığı doğaya, kanatlı atların, kıvırcık
başlı, üzüm gözlü aslanların yuvası, Enkidular, Gılgamışlar göklüğüne bakan ala
başlı bir geyikcik, az önce vücudunun tüm ağırlığıyla nişan alan, iki ayaklının
önüne güm! diye düştü...
Avcı tüfeğini indirip 'elâ gözlüye'
eğildiğinde, tepenin tam karşı ucunda, sağ eliyle tüfeğini havaya kaldıran bir
başka avcı, taklalar atıp, karların üstünde hoplayıp zıplayarak kişniyor, vahşi
naralar atarak anırıp, bağırıyordu. Kurşun, ceylanın hâlâ kıprayan minik kulağı
ile yalancı boynuzlarının arasına girmiş, ne olduğunu bile anlayamadan, az
sonra devrilip ölmüştü.
Hiç... Eski dünyaya sevdalı biz aşıklar
için, bir canlı daha yitip gitmişti, ölümcül dünyadan...
**********************************************************************************
***********************************************************************
Ulus Fatih'in öykü
kitabı çıktı;
"DEMİR KİTAP"
Ulus Fatih, öykü, şiir
ve deneme üzerine yapıtlar veriyor. Yazar altıncı kitabını öykü çalışmalarına
ayırmış. Demir Kitap'da ondört öykü yer alıyor. Kısıtlı uzamla, sonsuz zamanın
içiçe geçtiği, kahramanın anlatıcıya, anlatıcının kurbana dönüştüğü, rollerin
sürekli değiştiği, Osmanlı saraylarından, uzayın içlerine, oradan çocukluğun
labirentlerine uzanan ve Türkçe'nin olanaklarını da zorlayan, bir öyküler
demeti... Mitolojinin ayrıca renk kattığı öyküler okurunu bekliyor...
Demir Kitap / ULUS
FATİH
Öykü / Artshop
Yayınları
112 Sahife
Ağustos / 2006
1. Basım
Yayın Editörü: Vedat
Akdamar (0538 819 46 68)
***********************************************************************
**********************************************************************************
ULUS FATİH
ÖZGEÇMİŞ
1955 yılı, Denizli (Çal, İsabey) doğumlu.
1966 İsabey ilk okulu
1969 Denizli Merkez orta okulu
1971 Nazilli öğretmen okulundan (yatılı)
isteğiyle ayrıldı
1975 Denizli akşam lisesini bitirdi.
1976 Ankara SBF Basın Yayın Yüksek
Okulu'ndan ayrıldı.
1976 İstanbul da bir kamu kurumunda
çalışmaya başladı.
1977 İst. Edebiyat Fakültesi Klasik diller
bölümü.
1978 İst. Edebiyat Fakültesi Genel Coğrafya
bölümü.
1979 İst. Ünv. Hukuk Fakültesi
1980 Tiyatro, şiir ve öykü üzerine
çalışmalar
1985 Hukuk Fakültesini bitirdi, kamu
kurumundan ayrıldı
1986 İlk şiir ve denemeleri dergilerde
yayımlandı.
1989 Priamosoğlu Hector'un Ölümü adlı
kitabı (Gerçek Sanat Y.evi- şiir) yayımlandı.
1991 Kamu kurumundaki görevine döndü.
1991 Leandro adlı kitabı (Kora
Yayınları-şiir) yayımlandı
1993 Detay yazın dergisini yayımlamaya
başladı.
1995 Sonsuz Küs Aias'a adlı kitabı (Detay
yayınları-şiirsel metin) yayımlandı.
1996 Öyküleri dergilerde yayımlanmaya
başladı.
1997 Doğa Söylenleri (Zümrüd-ü Anka-Detay
yayınları-şiir) yayımlandı.
1997 Detay dergisinin yayınına son verdi.
2002 Yaban Koku (Sel Yayıncılık-şiir) adlı
kitabı yayımlandı.
2003 Kamu kurumundaki görevi bitti.
2003 Resim çalışmalarına katıldı.
2005 Resimleriyle 'Ekim Geçidi' sergisine
katıldı.
2006 Demir Kitap (Artshop Yayıncılık-öykü)
adlı kitabı yayımlandı.
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NATÜRON AV
Kar, dağları ak, sonsuz bir masal diyarı
gibi örtmüş, toprak yabansı bir gezegene dönüşmüş, doğa beklenen gizil gücünü
gene göstermişti. Çamların dalları ağmış, kös kös dökülüyorlardı zaman zaman.
Avcılarsa, postları sırtında, postalları ayaklarında, elinde karabina, sivri
bıyıklarıyla yavaş, sinsi sinsi sokuluyorlardı.
Bu anda dağda ise, ayılar, keçiler, uzun
çatal boynuzlu geyikler, yamaçlarda tek tek, top top durup, uzayıp giden
sonsuz, soğuk, beyaz, irkil hamağa, gözlerinden süzülen yaşlarla, arı, içten,
ürkek, saygılı bakışlarla süzerek selamlıyorlardı, bu ansızın bastıran yeryüzü
tansığını. Doğanın bu uslu, soycul becerisini, tapınçla izliyorlar belli ki,
kabulleniktir tüm canlılar bu yeni gelen saatte.
Kuşlarsa dallarda sessiz hiç
kıpırdamıyorlar. Kışın bu uzun, solugan ve amansız harikasını onlarda
ağırbaşlılıkla karşılıyor, dallarda isteksiz, kaygısız ve olan bitene uyar
biçimde tüneyerek akşamı bekliyorlar, arada kanat çırpan tek tük kuş, beş on
kulaç gitmeden bir başka tilki kuyruğu çamına gömülüyor ve akşama değin o da
hiç kıpırdamadan, orada öylece uyuklayarak, dalgın gözlerle günün geçmesini
bekliyordu.
Bu ara avcılar, kuyruklu şapkaları
kimileyin havada, kimileyin yerde, bu Kanada kışının hazzına kapılıp, kimileyin
coşkulu, kimileyin umarsız ve ama hiç konuşmadan iz sürüyorlardı. Kimileyin
zaman tünelinin dışına düşmüş, kutupçul, ak tüylü, arkaik bir hayvan gibi
yamaçlardan devrilip gelen kar yığını, homurtularla sessizliği bozuyor, kuşlar
başlarını o tarafa çeviriyor, sonra benekli, ağır, ıslak kanatlarını keyifsizce
oynatıp, gene alışkın, uyuşuk hülyalarına dalıyorlardı.
Şimdi -şu anda- avcılar açık alandan
çıktılar ve diğer bir avcı kolunun, sık ağaçlarla kaplı, arkadaki dik yamaçtan
inmesini bekliyorlar. Kimisi birbirinden bağımsız, arada bir ve sessizce
tüfeğini doğrultarak, uzun uzun nişan alıyor, tam uzayıp giden yankılarla, bu
Zeus sessizliğini, bu tinselliğin saltanatını bozacakken, nedendir bilinmez
-birazda mırıldanarak- kızgın, tüfeğini indiriyordu.
Kimbilir belki de, ağaçlar arasında
boynuzu, düşsel bir hâle gibi, hayâl meyâl görünen bir geyik, o büyülü ecemsi
yaratık, o doyunçsuz ulu av, hemen o anda, yüksek çamların arasından göle düşen
renkli, kocaman bir kuş sureti gibi,
sihirle kayboluveriyordur! Belki de doğa bu büyülü, yücelen yaratıkları
incitip, bu kutsallığı bozmak istemiyordur. İşte maral bakışlarıyla bir hayvancık
daha geçti: Düş!.. düş denilen şey buydu işte bir avcı için. İnsanın tüylerini
ürperten o gemi azıda heyecan, o doyumsuz isteri...
İşte böyle bir anda, gene böyle uzakta,
ağır kıllı postallarıyla bir avcı, orada uzun süre, hem de dizleri üstünde,
belki de bir uykuluk zaman kadar, nişan aldı durdu. Ateş edeceğe benziyordu!..
Baktım: Ayakları yontu gibi, bozlak, peri pabuçlu bir geyik duruyordu orada;
Buran yeli de esiyordu ama! Nedense hiç kımıldamıyor ve oradaki çamların
girintisi, gölgesi, tepedeki bu geyiğin, tanrısal bir nişan olmasını, olanaksız
kılıyordu belki de... Narsistçe bir mabut gibi duran avcıda, sanki kıpırdayıp
kaçmasını bekliyordu onun. Bozlak tüylü, kuru yaprak gözlü güzelde, kaçmıyordu
işte, kaçmıyordu!..
Avcı tam yedi kez doğrulttu tüfeğini,
eğilip doğruldukça hedef alıyor, vazgeçiyor, karar veriyor, cayıyor, sonra
burun delikleri açılıp kapandıkça gene uzatıyor, gene indirip, gene dikliyordu
soğuk demiri; tanrının düşlerinden de yeşil, iğne yapraklıların arasında
kımılayan bu sonsuz sıcaklığa... Sonra burun delikleri gene böyle açılıp, gene
tüfeğini kaldırıyor, sonra gene böyle indirip, tetikte bekliyordu alev boruyla!
İşte tam o anda, karşı dağdan bu dağa kadar
yankılanan, tepelerden bir kar yığınının, ta düzlüklere kadar, kulakları sağır
eden bir gümbürtüyle sağılmasına neden olan, kuşların koyu karanlık dağların
içine, bilinmezlere doğru yitip gittiği, dört ayaklıları sersemlemişcesine
saatlerce koşturan, görkünç bir ses duyuldu! Evet! domuz mermisi yeri göğü
sahiplenmişti bir süre...
Ve bir an geçip geçmemiştiki gözleri, yağan
kara, apak kelebeklerin oynaştığı doğaya, kanatlı atların, kıvırcık başlı, üzüm
gözlü aslanların yuvası, Enkidular, Gılgamışlar göklüğüne bakan ala başlı bir
geyikcik, az önce vücudunun tüm ağırlığıyla nişan alan, iki ayaklının önüne
güm! diye düştü...
Avcı tüfeğini indirip 'elâ gözlüye'
eğildiğinde, tepenin tam karşı ucunda, sağ eliyle tüfeğini havaya kaldıran bir
başka avcı, taklalar atıp, karların üstünde hoplayıp zıplayarak kişniyor, vahşi
naralar atarak anırıp, bağırıyordu. Kurşun, ceylanın hâlâ kıprayan minik kulağı
ile yalancı boynuzlarının arasına girmiş, ne olduğunu bile anlayamadan, az
sonra devrilip ölmüştü.
Hiç... Eski dünyaya sevdalı biz aşıklar
için, bir canlı daha yitip gitmişti, ölümcül dünyadan...
********************************************************************************************************************************************************************
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
FRANZ KAFKA
*
ÇİFTLİK KAPISINA
VURUŞ
Yaz içinde pek
sıcak bir gündü. Kızkardeşimle eve giderken bir çiftlik kapısının önünden
geçtik. Kasten mi vurdu kardeşim kapıya, yoksa dalgınlıkla mı, ya da hiç
vurmayıp yumruğuyla yalnız gözdağı mı verdi, bilmiyorum. Yüz adım kadar ötede,
sola kıvrılan yolun kenarında köy başlıyordu. Tanımadığımız bir köydü, ama daha
ilk evi geçer geçmez ortaya birtakım adamlar çıkıp bize el etmeye başladılar,
dostlukla ya da uyararak, kendileri de korkmuş, korkudan iki büklüm. Bize
önünden geçtiğimiz çiftliği gösteriyor, çiftlik kapısına vuruşu
anımsatıyorlardı.: Çiftlik sahipleri bizi dava edecek ve soruşturma da hemen
başlayacakmış.
Ben pek sakindim,
kız kardeşimi de yatıştırdım. Belki kardeşim asla vurmamıştı kapıya. Hem vurmuş
da olsa, dünyanın hiç bir yerinde suç sayılmazdı bu. Çevremizi saran adamlara
da durumu anlatmaya çalıştım; beni dinlediler, ama bir yargı vermekten de
kaçındılar. Sonra dediler ki, yalnız kız kardeşim değil, onun ağabeyi olarak
ben de dava edilecekmişim. Gülümseyerek başımı salladım. Uzakta bir duman
bulutu seçip alevlerin yükselmesini bekler gibi, hepimiz başımızı çevirmiş,
çiftlikten yana bakıyorduk. Ve gerçekten çok sürmedi, ardına kadar açık kapıdan
içeri atlıların girdiğini gördük. Yerden bir toz bulutu kalktı, her şey toz
dumana büründü; yalnız atlıların uzun mızraklarının uçları ışıl ışıl
parlıyordu. Ve anlaşılan daha avluda gözden kaybolur kaybolmaz atlarının
başlarını döndürüp üzerimize doğru gelmeye başlamışlardı.
Kız kardeşimi
yanımdan itip uzaklaştırmaya çalışarak, kendim her şeyi çözümleyeceğimi
bildirdim. Ama kızkardeşim beni yalnız bırakmaya yanaşmadı. Ben hiç değilse
üstünü değiştirmesini, bayların karşısına daha iyi bir giysiyle çıkmasını
söyledim. Sonunda sözümü dinleyip evin uzun yolunu tuttu. Atlılar yanımıza
gelir gelmez, daha atlarından inmeden kardeşimi sordular. Ürkek çekingen, şu
anda burada olmadığını, ama geleceğini açıkladım. Sözlerimi adeta ilgisizlikle
karşıladılar; beni bulmuşlardı ya, bu kendileri için hepsinden önemli
görünüyordu. Başlıca iki kişiydiler, genç ve dinamik bir yargıçla onun Asmann
denen sessiz sakin yardımcısı.
Derken köy
odasına buyur edildim. Başımı sallayıp pantolon askılarımı çekiştirerek,
bayların keskin bakışları altında ağır ağır yürümeye koyuldum. Ben kentliyi, bu
köylü insanların elinden kurtarmak, üstelik onlardan saygı görmek için tek bir
sözün elvereceğine inancımı neredeyse hâlâ sürdürüyordum. Ne var ki, köy
odasına gelerek eşikten içeri ayak atar atmaz, benden önce seğirtip içerde
bekleyen Yargıç'ın: "Bu adama acıyorum!" dediğini işittim. Ama
bununla benim o anda ki durumumu değil, ilerde başıma gelecekleri anlatmak
istediği tüm kuşkuların üstündeydi. Oda, bir köy odasından çok, bir tutukevi
hücresine benziyordu: Döşemede kocaman malta taşları, çırılçıplak kara bir
duvar, bir yerde ucu duvar içine yerleştirilmiş demir bir halka, ortada yarı
kereveti, yarı ameliyot masasını andıran bir şey.
Acaba bundan
böyle bana tutukevi havasından başka bir hava solumak kısmet olacak mıydı? İşte
büyük soru; daha doğrusu salıverilmekten umudu kesmesem, o zaman söz konusu
olacak büyük soru...
***************************************************************************************************************************
***************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
DOĞUŞ
*
Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı
açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve
düşünsel olanın izleği
üzerinde durakoyan insanoğlu; aynaşık ve bakışımsıl ortamla,
sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler.
İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde,
kendi adını ünleyen ve gehennavi bir
bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma,
zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan
esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir
istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış
pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekte ki
anılarımıza dönüşecek terminlerle kolkola,
yumuşak iniş yaparlar. Derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin
leylâk büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde
köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır
sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur. İnsan doğmuştur...
***************************************************************************************************************************
TARİH
*
Metafizik bir sorguyla, tozun içinde kemikler yuvarlanıyordu.
Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufî kadınlar vardı. Geometrinin
bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve
solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 'dokuz'
diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yine de
senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan
melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne
vardıklarındaysa, bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada
hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu.
Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen iki ayaklılar, kelebeklerle, kör
yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır
arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları'
sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler,
Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler, erklerin tek karşıtı, gündüzün
terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir
zamandı!.. Epiktetos dehşetle önerince, usuna düşen herkese parola soran azatlı
köle; Roma avlularında ki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı.
Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu... Elen ruhlu stoacı, bir galeri dibinde
bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı; Camus üzeri Camus diye bağırdı!
Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle, ey kaplanlar;
biz ak bulutlara kandık, ak
toynaklara inandık dediğimde, suları bol Tarnak ırmağını geçen
Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi
şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının
içinde; sessizliğin sesinde, yüzyıllar ve
yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!..
ARAF
*
(...Darius karılarını ve çocuklarını
bırakıp Baktria'ya kaçtı. Karanlık gökte Mars parıldadı!.. Kanatlı bir atın
gölgesi düştü, defne dolu avluya...)
Düş içindeydik! Bir Moğol şehzadesiyle, irem
bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü
görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için, yavaşça yürüyorduk.
Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği birkaç kişi daha katıldı
aramıza... Güllerin başucunda; kırmızı ahşap uduyla kör bir adam, suzinaklar,
semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı
söylüyordu, mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı
içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların
savaşını canlandıran bir sihirbaz, alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri
verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini
ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçeminde bir üçgenin
içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış, bir adam fırladı birden.
Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk.
Atlas'ın yüküyle berkli, Devâmend Emiri, Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi.
Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik... Yâ dedi!.. O an Malik'in gözbebekleri
toprağa düştü. Gökler denizinde sallanıyorduk.
'Sahalin Toprakları' uzaklardan gözüktü. Kürekçilerimiz, Araplar ve
Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi. Deniz durulduğunda, güverte şenlenir,
sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilâhi gövdesinin
gereksinimini dindirir ve çılgınca avunurdu. İrem bağlarına yolu düşenin,
rüyası buydu!..
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
DOĞUŞ
Garip bir selintinin,
devintisi içinde sürüklenen,
kimi tansıklı açıngılar,
düşlemleri olanı doyurmaz.
Ürkül uzamda,
bir kasınç içinde gelen
ve düşünsel olanın
izleği üzerinde durakoyan
insanoğlu;
aynaşık ve bakışımsıl ortamla,
sayrımsı ve belgit olanı,
karasıl ve durağan olanın
kayağanlığıyla özdeşler.
İnsan cılızdır,
bunun gibi üzücül durumlarda,
bir ürküşüm ve gerim içinde,
kendi adını ünleyen
ve Gehennavi bir bekleyim sanısıyla,
tek tip düzlem içinde
bulunmayı sevecek olan organizma,
zamanın dışında, iyicil,
umulası hiç bir sonuç
elde edemez.
Tan esiminin kızıl çakıntısında,
şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar
ve büyük bir istençle gök dürülür
ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir.
Kırçıllaşmış pöstekide,
soluğun ve tozun cirit attığı
anaç yüzyıllar,
gelecekte ki anılarımıza dönüşecek
terminlerle kolkola,
yumuşak iniş yaparlar.
Derişik ve kayağan bir irintide,
gezegenin leylâk büklümlerini
bir burgu gibi delen yürek,
kendi kanının kapsantısı içinde
köpürüp, sürüklenerek gelir
ve bizcileyin çığlık atan
ayırtkan sığır sürülerinin
kasçıl boynuzları üzerinde
tiksinçle durur.
İnsan doğmuştur...
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
TARİH
Metafizik bir sorguyla,
tozun içinde kemikler yuvarlanıyordu.
Betimde; Osmanlı hidivleri,
Kıpti patrikler ve sufî kadınlar
vardı.
Geometrinin bitimsiz estetinde,
tinin tinselliğinde,
Miken parası gibi buruşuk,
sarı ve solgundular.
Sıfırın altındaki bir zamanda;
'Dokuz' diye bağırmak istiyorlar,
ama gırtlaklarından ancak
'tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı.
Yine de senkronizeydiler.
Bulutsuz bir Flaman göğünde,
baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek,
onlara yardımda bulunmak istiyor,
Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa,
bir yalvaç önlerini keserek;
'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı
ve her şey yok olduğunda
gene aşk olacaktır' diyordu.
Ürkütücü ıssızlıkta,
evcil hayvanlara dönüşen insanlar,
kelebeklerle, kör yarasaların
sevişmelerine tanık oluyorlardı.
'Bakır arılar, çinko yılanlar
ve iblisin iğrenç kuşları'
sütleğene övgü diye bağırıyor,
atlı tatarların sırtına binmişler,
Zinderud ırmağının kartalı gibi
suya inmişler, erklerin tek karşıtı,
gündüzün terörüdür diye
çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü,
zigguratları gölgelerin bürüdüğü
bir zamandı!..
Epiktetos dehşetle önerince,
usuna düşen herkese parola soran
azatlı köle; Roma avlularında ki
-boynu vurulacak!-
ölüm cezasından kurtulacaktı...
Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu.
Elen ruhlu stoacı, bir galeri dibinde
bana yaklaştı ve Einstein eşittir,
Marx çarpı; Camus üzeri
Camus diye bağırdı!
Puhu kuşundan bir mesih
gözlerimi gagalıyordu.
Kenter biçemle, ey kaplanlar;
biz ak bulutlara kandık,
ak toynaklara inandık dediğimde,
suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos,
canhıraş bir sesle
Kandehar'a vardık diye haykırdı
ve keçi şarkılarıyla birlikte,
körpe kapılardan geçip,
ün, şan ve fener alaylarının içinde
-sessizliğin sesinde!-
yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan;
u y a n d ı k!..
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
EYLÜL
*
*
BİR BİZDEN BİR ONLARDAN
ASAF
HALET ÇELEBİ
“Asaf Halet Çelebi, (1907-1958) gününde her davranışı ile ilgi çeken şairlerden biriydi. Denebilir
ki Orhan Veli'den daha çok ilgi ona idi.” Türk şiirinde farklı bir ses olan
Asaf Halet Çelebi, mistik bir dünya görüşüne bağlı kalarak yazdığı egzotik
şiirleriyle tanındı. Çağdaş Türk şiirinin oluşumunda, kurduğu 'soyut şiir'
evreni ve yüzünü Doğu'ya dönüşü ile etkili oldu. Çelebi, 29 Aralık 1907'de
İstanbul'da Cihangir'de doğdu. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü kitaplığında
memurluk yaptı. Arslan Kaynardağ, bir yazısında Çelebi'yi, onunla dostluğunun
başlangıcını şöyle anlatır: "Yıl 1944 idi. Beylerbeyinde oturuyordum.
Hemen her vapura binişimde Asaf Halet Çelebi'yi görüyordum. Bir Türk'ten çok
bir Hintli'ye benziyordu. Aşırı kibar tavırları ve Osmanlıca'nın abartılmış
görgü deyimlerini kullanmasıyla, herkesten değişik bir kimse olduğunu
belirtmeye çalışıyordu. 15 Ekim 1958'de şeker hastalığından İstanbul'da öldü. Beylerbeyi
mezarlığına gömüldü.
Aile çevresinin de
etkisiyle edebiyata küçük yaşta ilgi duyan ve Divan ve Fars Edebiyatı
konularında yetkin olan Asaf Halet Çelebi, ilk gençlik yıllarında gazel ve
rübailer yazdı. Türk Edebiyatına soyut anlatışı belirgin özellikleriyle getiren
Asaf Hâlet Çelebi, özel bir merakla incelediği Hint ve İslam gizemciliğinin
etkilerinde yazdığı şiirlerinde Doğu-Batı kültürü bileşimine yöneldi.
Masalımsı, soyut, kapalı bir anlamla yüklü şiirler yazdı. Sezgisel yanların
ağır bastığı şiirlerindeki söyleyiş, ritm ve ezgisellikle etkileyici bir şiir
evreni oluşturdu. Şiirinin imgesel yanı, somut'tan soyut şiire gidilebileceği
izlekleriyle donanmıştır. Çelebi, bu düşüncesini yer yer yazılarında da dile
getirmiştir. Örtük olanın gizemliliği onun şiirinin düşünsel özünü oluşturur. Doğu-Batı arasında bir bileşime gitmesi, bir bakıma
da 'yenilikçi' bir şiire dönük çaba örneği olarak nitelendirilebilir. Şiirin
ses ve yapı özelliklerini bu anlamda değiştirmeye de yönelmiştir. Çelebi'nin Fransızca'dan
yaptığı çeviriler de vardır. Şiire bakışını şu sözleriyle dile getirir, Çelebi: Şair hiçbir zaman aşktan ve kederden bahsetmediği halde bu kavramları somut sözcüklerle çok
açık olarak anlatabilir.
MISRI KADÎM
acaba ot gibi yerden mi bittim
acaba denizlerde mi şaşırdım
ve zamanı nasıl unutmaktayım
acaba ot gibi yerden mi bittim
acaba denizlerde mi şaşırdım
ve zamanı nasıl unutmaktayım
zaman unutulunca mısrı
kadîm yaşanabiliyor
kendimi unutunca seni yaşıyorum
yaşamak
bu ânı yaşamaktır
kendimi unutunca seni yaşıyorum
yaşamak
bu ânı yaşamaktır
ammon râ' hotep
veya tafnit
kim olduğumu bilmek istemiyorum
yalnız etrafinda nefes almalıyım
veya tafnit
kim olduğumu bilmek istemiyorum
yalnız etrafinda nefes almalıyım
dut bu â'ru ünnek pahper
kama petkama tâ
mısır metinlerinde okuduğum cümleler
seninle okuduklarımsa büsbütün başka şeylerdi
kama pet
mısır metinlerinde okuduğum cümleler
seninle okuduklarımsa büsbütün başka şeylerdi
seninle bir bahçedeyiz
geliyor bana
orada hem var hem yok gibiyim
daha doğrusu bütün bir bahçe oluyorum
insanlığımdan çıkarak
kama pet
kama tâ
orada hem var hem yok gibiyim
daha doğrusu bütün bir bahçe oluyorum
insanlığımdan çıkarak
kama pet
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
JORGE
LUİS BORGES
Jorge Luis Borges 24 Ağustos 1899
yılında Buenos Aires'te doğdu.
Babasının annesi İngiliz olduğu ve evde iki lisan birden konuşulduğu için daha
çocukken her iki lisanı da çok güzel konuşabiliyordu. Oğluna satranç tahtasında
Zeno'nun paradoksunu öğreten Jorge Guillermo Borges avukat ve psikoloji
öğretmeniydi. Evlerinde Borges'in belleğini sürekli olarak
işgal edecek bir bahçe ve kütüphane vardı.
Babasının görme yetisinin
azalması üzerine, âile tedavi için I. Dünya Savaşı’ndan önce (1914) Cenevre'ye taşındı. Burada kaldıkları süre boyunca Borges Calvin Koleji'ne
devam ederek, Lâtince, Fransızca ve Almanca öğrendi. Sembolizm akımının
örneklerinden Verlaine, Rimbaud ve Mallarmé'in eserleriyle bu sırada tanıştı.
Schopenhauer'a olan sevgisi ve Walt Whitman'ı keşfetmesi de Cenevrede'yken
başladı.
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra âilesiyle birlikte
İspanya'ya taşındı. Borges artık yazar olmaya karar vermişti, babasına
1870'lerde geçen bir roman yazmaya yardım ediyordu. Birkaç
edebî gruba girme çalışmasından sonra, kendine akıl hocası buldu: Endülüs'lü
şair Rafael Cansinos-Asséns. Onun etkisiyle kendisini "ultraistler"
grubundan saymaya başladı ama kısa zamanda aidiyet hissinden sıkılarak kimseye
bağlı olmadan birşeyler yapmaya çalıştı. Denemelerle ve şiirle pasifizm,
anarşi, Rus devrimi gibi bâzı şeyleri övdüğü, genel düşüncelerini dile
getirdiği iki kitap yazdı. Ama sonra yazdıklarından utanarak, her iki kitabı da
İspanya'dan ayrılmadan önce imha etti.
1921’de âilesiyle Buenos
Aires’e geri dönmesinden sonra, babasının arkadaşı Macedonio Fernandéz'in
düşüncelerinden etkilenmesi, düşüncenin yeni yollarına yönelmesine neden oldu.
Fernandez'in düşünceleri Schopenhauer, Berkeley
ve Hume'ün bir yansıması idi. Edebî stili ekzantrik ve düşünce tarzı karmaşıktı.
Borges'e en büyük etkisi her şeye kuşkuculukla bakmasını sağlamasıdır.
Âilesinden gelen hastalık
nedeniyle görme bozukluğu çeken Borges kütüphane müdürlüğü yaptığı bir sırada
sonra görme yetisini tamamen kaybetti. "Beni aynı anda hem 800,000 kitabı hem de karanlığı veren
Tanrı'nın muhteşem ironisi" diyerek bu gerçeği kabûllenmiştir.
Zannedilenin aksine, Nobel ödülünü alamadan 86 yaşında, 14 Haziran 1986’da
Cenevre’de karaciğer kanserinden hayatını kaybetti. Gerçekliğin aykırılıklarına
açılan, düzyazı ile şiir arasındaki sınırları alt üst eden, masal, alegori ve
ironi ile bütünleşen saf kurgu tarzında özgün bir biçem geliştiren Borges'in
sunacağımız şiiri, ezen ya da ezilen, yenilen ya da yenen gözetilmeden, gerçek
bir barış duygusuyla, saf bir humanizmin nasıl özümsenmesi ve gerçekte nasıl
dile getirilmesi gerektiğine ilişkin derin bir duyarlık ve evrensel bir algıyla
sergilenmiş görkemli bir örneğidir, o bilir ki karşı koymak bile bir çeşit
işbirliği sayılabilir ve haklı olmak bile ölüm ve öldürüm için asla
kabullenilir bir gerekçe sayılamaz. İnsanlık savaşı ruhundan ve kalbinden
silmedikçe, hak ya da haksızlık, madalya ya da şehadet zihinlerimizi süslemeyi
sürdürecektir.
JUAN LOPES İLE JOHN WARD
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların.
Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen,
her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların,
kuşkusuz şanlı bir geçmişin, eski yeni
geleneklerin, hakların, haksızlıkların,
kendi efsanelerinin,
tunçtan atalarının, yıldönümlerinin,
halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan.
Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme.
Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu
Lopez. Ward ise, sokaklarında Rahip Brown’ın
dolaştığı kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolcayı
Don Kişot’u okumak için.
Öbürü Conrad’ı sevdiğini söylerdi, adını
Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu.
Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar
o çok iyi bilinen adalarda.
Her biri Kabil’di, her biri Habil.
Birlikte gömdüler ikisini de.
Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları.
Anlayamayacağınız bir zamanda geçti
Burada anlattığım öykü.
Çeviren: Cevat Çapan
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların.
Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen,
her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların,
kuşkusuz şanlı bir geçmişin, eski yeni
geleneklerin, hakların, haksızlıkların,
kendi efsanelerinin,
tunçtan atalarının, yıldönümlerinin,
halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan.
Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme.
Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu
Lopez. Ward ise, sokaklarında Rahip Brown’ın
dolaştığı kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolcayı
Don Kişot’u okumak için.
Öbürü Conrad’ı sevdiğini söylerdi, adını
Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu.
Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar
o çok iyi bilinen adalarda.
Her biri Kabil’di, her biri Habil.
Birlikte gömdüler ikisini de.
Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları.
Anlayamayacağınız bir zamanda geçti
Burada anlattığım öykü.
Çeviren: Cevat Çapan
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ
ULUS FATİH
*
SOLARİS
ÜLKE ve SANAT
Saltık gerçek şu ki; Cumhuriyetimiz içinde bulunduğumuz yıl da,
bir yaşını daha kutlayacak... daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır. Çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve
devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere
karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında
yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda
barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu
çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine
borçlu olmanın duygusuyla, kuruluşundan beri
ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde
bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız da bu yıl
Cumhuriyet'in kendilerine bağışladığı kazanımların ruhuyla bir kez daha bu ülkede yaşamanın ve bu duyguyu
taşımanın onurunu tadacak, değişik dönemlerin ve farklı sanat anlayışının
temsilcisi sanatçılarımız bu ruhu ve düşünceyi her yıl yineleyip, yeniden
yaşayarak sürdürecek ve gururla paylaşacaklardır...
Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki sanat denilen
şey insan ruhunun kıvrımlarında hangi gizleri barındırıyor ve kimbilir hangi
anlamlara geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini
nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar
/ Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri 36 köşeli kesen / Ve
sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye
akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için, her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini fundemental fanatizmin skolastik
zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev
gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama
deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh
hapsolunamaz!.. Bu kaygılarla ve
cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla daha nice zamanlar koşu ve çabalarımızı
sürdürecek ve barış, sevgi, kardeşlik inancıyla zamanların geçişini hep
birlikte ve tüm kalbimizle selamlayacağız...
Bir Latin özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende
öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın
serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol
ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha
bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller,
inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri
savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına
sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder. ‘Gizli bir tipler
dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına
boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını
paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir
yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona
katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize
ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra
/ Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları
yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal
inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı
Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda
dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı
düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan
sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, /
piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize
ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri!..’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)
Bir de savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı /
Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza
toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama
dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği
bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y.
Onay)
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir
hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, /
merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. /
Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse
bir süre sızıları dindiren.’
(K.Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil,
yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Yaşamımız da ve sanatta; önemli olana değer veren değil, değerli olana önem
veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha
yüceltecektir...
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İZNİK DOĞUŞ
GAZETESİ
SOLARİS
*
ULUS FATİH
SANAT
ANLAYAN İÇİNDİR
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv
programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde
ışık yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın
sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler
edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim.
Değerli anekdotlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat
sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu
sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü
dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir
tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın
yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık
sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına
eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel ya da
tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna
benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça
uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz
bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı,
buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun
derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda
olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay
mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık
kaçınılmazdı, bu da bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu.
Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal
ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın
erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya
evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp,
kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum
oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının
parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf
yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz,
polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin
olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel
ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu,
donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice
denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yine de okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u
okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu,
Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması
gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri
verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı.
Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç
olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak
sürüp gitmesiydi. Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin
yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak,
kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi
gözüküyordu.
...
Birbiriyle bağlantılı gibi
gözükmese de; yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya
çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve
öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu
düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler
ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları
burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp
gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin
(kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
Yaşam kendine sunulan
biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar
için midir. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır,
zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit
görülebilecek, oysa çözüm ya da çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan
sarmallardır bütün bunlar... Son olarak şunu söylemeliyiz ki ‘Çağrılmayan
Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara
bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki
kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben,
yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri
olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama
bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş
kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
/ Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum
/ Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, /
bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen
karıştırıyorum.’
Belki şu gül
mevsimin de bir aşk şiiri bizi, kuşkularımızdan arındırır, dinlendirebilir...
"Maral
bakışlı bir düş geçiyor acılardan / diyorum ben / ağır metaller gibi, uzaysı
sevi ve ah ki / bakılışı güzel / reyhansı tözden ve süzülen, bir Sümer koku, /
arzunun karanlık nesnesinden / Alkeion ki doğrulur korulardan, bir masal
geçiyor burada, / bir taç yaprağı / leylak büklümlü, bir kara yoru, ırmak bir
peri / geçiyor ölümlerden diyorum ben."
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İSMET
TARIK
*
SOĞUK
ŞİİR
Eskilerden
bir kralın
atalarından
kalma
çok
değerli bir anısı vardır
Bir
altın taşı!
Ülkenin
biri bunu almak için
savaşa
karar verir.
Ve
iki kral
satranç
oynayarak
savaşırlar.
Saatler
geçer
günbatımına
doğru
biri
mat olur.
Ve
savaşçılardan biri
ordularına
yenildiklerini
söyler...
*****************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ÖMER CEM
*
HAİKULAR
Karanlığın melodisi
Yine tınımda bugün
Uyutmuyor gölgemi
*
Avucunda Ramses
Doğmasını bekliyor
Kızgın yüzlü güneşin
*
Zifiri karanlıkta
Acı şarkılar söylüyor
Sandala vuran dalgalar
*
Çitle sarılı bahçede
Müzik ağacı önünde
Kitap okuyorum
*
Düşümde kayın ağacı
Şiirler arıyorum
Uykusuzum bu gece
*
Ağaçtan düşen damlalar
Gecenin içinde
Ürkütüyor gölgemi
*
Siyah kar yağıyor
Karanlığın içinde
Yorgun bedenine
*
Boş bir hece sessizlik
Ölümle başlayan
Ve ölümle sonlanan
*
Ölümün ezgisi
Korkutuyor yine
Uyuyan bedenimi
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SEVDAÇEKEN
Maral bakışlı bir
düş geçiyor acılardan
diyorum ben
ağır metaller
gibi, uzaysı sevi ve ah ki
bakılışı güzel
reyhansı tözden
ve süzülen, bir Sümer koku,
arzunun karanlık
nesnesinden
Alkeion ki
doğrulur korulardan, bir masal geçiyor burada,
bir taç
yaprağı
leylak büklümlü,
bir kara yoru, ırmak bir peri
geçiyor
ölümlerden diyorum ben.
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
JORGE LUİS BORGES
*
JANUS'UN BÜSTÜ
KONUŞUYOR
Hiç kimse açık ya
da kapalı o yekpare kapıdan
bana boyun
eğmeden geçemez, kim görebilir ayrılan yolları,
kapılar
kılavuzdur. Kasırgalı denizler, sakınımsız karalar
ufukların
karanlığı benim görkünç gözlerimden okunur.
Benim bir yüzüm
geçmişte yüzer, öteki geleceği kavrar,
sanki avuçlarında
tutar. Ben tüm alanları tüm olanları görürüm,
çekilmiş
kılıçları, uğursuzlukları, günahla uyumsuzlukları;
sahip olan
olanaklara uygunluk tanımalı, yenilmişlerden
bir ölü gibi izin
vermeli. Her iki ellerimde yitiktir benim.
Ben sütunları (ve
hayası) yerinden olmayanım. Ben tüm olguların
gerçekleşeceğini
söylemeyenim. Benim gördüğüm gelecekte ki tartışmalar
geçmişteki kanlar
çekişmelerdir, ben hiç bir şeyin olacağını diyemiyorum.
Yıkıntılarıma
bakıyorum ben: yerle yeksan basamaklar, ordular,
bir anlık
bakışlarında yazgılarıyla başbaşa çehreler görüyorum ben.
Türkçesi;
Ulus Fatih
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
JORGE LUİS BORGES
*
LABİRENT
Zeus bile
dolambaçla örülü, bu boğucu
taş ağı çözüp bir
yol bulamaz. Ben geçmişimi
ve tüm
kimliklerimi unuttum; İç sıkıcı
duvarları
çınlayan dolambaçları izlemek
yazgımdır benim.
Geçen yılların sonunda
hangi gizil
bükeyler büküntüler
şiddetin
galerileridir ki. Zamanın
tefecileridir bu
çatlak köhne duvarlar.
Süprüntüler
içindeki solgun işaretlerin
ayrımındayım.
Büklümlü gece
bana doğru
kükrüyor ve de
ıssız ulumaların
yankısını taşıyor.
Ben gölgelerden
bilirim ki Öteki hep orada,
nasıl bir alınyazısı
sonsuza dek kendisini taşımak
bu dokunmuş ve
belki de dokunmamış Hades
bitmez kanım ve
cesetimi sömürmek içindir.
Herbirimiz
diğerini ararız. Ama katıksız bir
bekleyiştir bu ve
o bir hesap günüdür.
Türkçesi; Ulus
Fatih
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
JORGE LUİS BORGES
*
JOHANNES BRAHMS'A
O bağışlayıcı
bahçende çağrılmaz bir konuktum
O bitimsiz
anıları sen oluşturdun
Zaman geldi,
büyük mutluluklarla ondum
Senin kemanların
gökleri çalar.
Ama artık hakkını
veriyorum. Utku diye sana,
Yoksunluğu
paylaşanlar bir boşluğu bağışlar
Salt sanatın adı
da yetmez.
Nasılsa bulacaktı
onur seni görkemli ve yiğit ol.
Yüreksizin
biriyim ben. Üzünçlerin tutsağıyım. Hiçbir şey
Haklı çıkaramaz
bu küstahlığımı
Onulmaz
mutluluklar derledim seninle
-Ateş ve kristal-
sende ki ışıltının ruhudur.
Günaha bulanmış
sözcükler sarmış beni,
Bir sesin ve bir
düşlemin dölleri ki;
Simge değil, ayna
değil, çığlıkta değil,
Sonsuzluğa koşan
ve yüceldikçe coşan bir ırmaktır senin ki.
Türkçesi; Ulus
Fatih
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
JORGE LUİS BORGES
*
JAMES JOYCE
İnsanlığın tüm
günlerinden bir gündü
yaratma gücü
olanın, zamanın
o ilkinsil gün,
biçimleri yoğururken
Günlere ve
acılara biçemler veriyordu tanrı,
zaman
görünmezliklerle geçerken
ıslak ırmaklar
yeryüzünü sarıyor,
dolambaçlı,
sancılarla dolu akıntılar,
öncesiz,
sonrasız, geçmiş ve gelecek-sönüp gidiyordu.
Tıpkı benim gibi,
tan atımından karanlıklara doğru
evrilip gidiyordu
yeryüzünün öyküsü
gecenin
derinliğini ereksizce adımlıyor Musevi,
Kartaca'nın ruh
göçü, cennet, cehennem, göksel karmaşalar.
Tanrı baba, ey
yaratan, görkem ve güzellik, dirimle cesaret ver
Ulaştığım
dorukları salt görebilmek için tam da bu gün.
Türkçesi; Ulus
Fatih
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SOLARİS
Herkesin yaşamda idealize
edip ulaşmak istediği temaları vardır. Kimisi havuzlu bir bahçe arar, kimisi
kitapların arasında dolaşır, kimisi borsayı izler, kimisi de benim gibi gözlem
yapmayı sever. Bunların bazısı ideal edilecek bir şey gibi gözükmese de
anlatacağım öykünün konumuza yararı olacaktır ama anlatmadan önce İranlı Baba
Mukaddem’in bir sözünü anımsatayım: ‘İnsan ölü sözlerinden
geviş getiren hayvandır’ dolayısıyla bir söylediğimi birkaç kez söylemeyi
dahası yinelemeyi alışkanlık edindim. Öykü şu:
Amerikalı varsıl bir
tacir, Meksikalı yoksul bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun
demiş. O da öğleye kadar yanıtını vermiş. Tacir pekiyi kalan zamanda ne
yapıyorsun deyince, balıkçı arkadaşlarla kahvede söyleşir, çocuklarla oyun
oynar, karımla da sevişirim demiş. Tacir daha fazla balık tutmak istemez misin diye sormuş,
balıkçı; e ne olacak demiş. Tacir daha çok kazanırsın deyince balıkçı gene, e
demiş. Tacir, adam çalıştırırsın, balıkçılıkta tekel olursun fabrikasyona
geçersin diye eklemiş. Balıkçı gene, e ne olacak demiş tacir dayanamamış daha
çok boş zamanın olur, arkadaşlarınla kahvede söyleşir, çocuklarla oyun oynar,
karınla da sevişirsin demiş!..
Bunun gibi temelde
hepimizin içinde sosyal yaşamda idealize edilmezmiş gibi görünen kimi
beklentiler ve ulaşılmazlıklar gerçek ideallerimizdir. Ama onları söylemekten
çekiniriz çünkü işlevsel ve ilk bakışta yararlı bir şeymiş gibi görünmezler
oysa bu bir ressama ya da yazara yaptığından bir kazancın oluyor mu demeye
benzer. Gerçek idealler insani olmaya yakınlaştırır ama yaşamın gerçekliğine ne
yazık ki ters düşer. Bu bakımdan örneğin bu köşenin adı Solaris olacak,
Tarkovski’nin Stanislav Lem’in bilimkurgu yapıtından uyarladığı film. Biz ne
tür filmler izleriz; genellikle kendimizi anlatan, bize bizi gösteren aynalar.
Oysa insan kendisine dışarıdan bakabilmelidir. Kendi türevlerimizin melalini
sayısız kez izlerken hiçbir yorgunluğa kapılmamamız çok şaşırtıcı. Bu
sirklerdeki karşılıklı aynalarda ortaya çıkan sayısız görüntüye benziyor. Oysa
asıl sıkıcı olan bu olsa gerek. İnsan peşinde koştuğu ütopyalara hep sözünü
ettiği savaşsız ve sömürüsüz bir dünyaya ve hümanitenin doruklarına
ulaşabilmesi için kendisine yabancılaşmayı bilmeli, bir karıncanın ya da filin veya bilemeyeceği bir türün gözünden kendisini
inceleyebilmelidir. Habeşistan’da şöyle bir söz varmış:
maymunlar çalışmamak için konuşmazdan gelirlermiş. Yeryüzü tarihinde savaşsız
geçen zamanlar, yaklaşık üç yüz yılmış. Bu durumda ne yaparsak yapalım boşuna
uğraşıyoruz gibi bir yeise kapılmamak elde değil.
Neyse karamsarlığa
kapılmak değil umutlu olmak gerek. EskiYunan’da bir
filozof insandan ümidini kestiği için her sabah gülerek sokağa çıkarmış. Diğeri
ise ümidini koruduğundan kızgın bir yüzle dolaşırmış.
Bir şiirle yazımıza son
vermek alışkanlığımız olsun çünkü şiir evrende ulaşılmak istenen estetik ve
uyumun insandaki en ilkel kordalı biçimidir.
(DÜŞ)
Pencerem
/ önünde kedi / dışarda / müjdeli / bembeyaz bir kar yağıyor / ve ben seni
seviyorum. / Kim bilir ilk önce / hangi şair / hangi tarihte; / Pencerem /
önünde kedi / dışarda müjdeli / bembeyaz bir kar yağıyor / ve ben seni
seviyorum / dedi.
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İZNİK
DOĞUŞ GAZETESİ
*
ULUS
FATİH
*
SANAT ve DİL
Bir süre önce (Stendhal Sendromu uğruna da olsa) İstanbul Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri
kapalıyız dediler (aylaklar dalgın olup pekçe dikkat sayrısı olurlar),
bu durum güzel sanatlara olan ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir,
müzelere ne denli az uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu
bilincinden yoksunuz. Ertesi gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek
mülk sahipleri hemen oranın bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze
sayılabileceği bilitini kulağıma fısıldadılar, oysa sanat için anlatılan en
geçerli anekdotun bir 'Harname' kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan
anıştırma ve ‘bunu bende yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun kalıtından
gelen biri olarak müze olsun da ne olursa olsun mantığının kurbanı bir
kategorinin içine girmeyi çoktan kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara
ilgiyi artırmak kolay, ama çok boyutlu bir şey, örneğin; sosyal dengeler
birbirine yakın olacak... kişisel sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama
sanatı anlayacak gücü kendinde bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair
olabilmemiz koşullara bağlıdır, oysa kendimize bağlı sanırız.
Bunun gibi, ilgiyi artırmak için örneğin
ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum,
ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret
yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal
izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen
bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz,
bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi
artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu
gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve
reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel
anlayış ancak işgören sanatçılar yaratır.
Sanatsal bir uğraş o denli büyük değişiklikler
yaratır ki insan üzerinde, dünyayı neredeyse 'bir sanatla uğraşan kişiler' ve
'bir sanatla uğraşmayan kişiler' diye ikiye ayırabilirsiniz, bir sanatla
uğraşan kişi büyük olasılıkla daha hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz,
şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini daha iyi algılayabileceği için (tarihi-sosyal,
sanat bir kültür içerenidir) gerçekte daha donanımlıdır ama yaşadığı
dünyaya konumu ve organik yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu
kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen karşımcı (muhalif) sözcüğü gerçekte tam
bir denklik yaratıp; sanat ve sanatçı gerçekten ve doğallıkla bir karşı duruş
sergilerler, bunun dışındaki şeyler örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp
kültürel tüketim alanına girer ve aslında diğerinden kolaylıkla ayırt
edilebilir.
Sanat bir yetenek değil eğitim işidir diye
düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin tanımının tam olarak
yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim midir,
tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir. Sözcük olarak yeteneğin
varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe inanmak
usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek olabilirlikler alanının
tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz, hatta
sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca mistifike,
soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz Paul’un
yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak
bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep
var olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası gibi birbirini
izler.
Bu açılıma bağlı olarak, olağanüstü bir şey
yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya kadar! Tansık insanın
kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da sanatsal etkinlik
ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de konumlar sonucu
kavranılmaz bir şeymiş gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek
ulaşılmazlık içerebilir, kavra diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip
ol’ anlamında kullanılır. Sorun dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş
düzlemde bu sorun büyür, örneğin dili, kültürü kurcalanan toplumlar geri
kalmakta olan ya da geri kalacak toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da
sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde dil sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil
üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır, bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir,
halende öyledir.
Bir görüşe göre Osmanlıcadan koparılan toplum
yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum dilini yeni bulmuştur, doğrusu
da budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca
ve tarihte böyle bir dilde kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir
dil değil terkiptir, çok uluslu Osmanlının, Balkan, Anadolu, Ortadoğu
diyalektleriyle oluşmuş bir karma yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit
ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon
sona ermiştir. Bu açıdan Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine
bir karşıdevrim veya bir dokuncaya (müdahale) son verilerek, bu baskı ve
yapay zorbalık bitimlenmiş, dil doğal yatağına (mecrasına) erişerek,
gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi
entellektüellerimiz Osmanlı bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin
toplum ve ülkenin dili zannıyla ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir
açmaza düşebilmişlerdir. Oysa basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, (yinelemiş
olalım ki) Anadolu’nun en uzak bir köşesinde ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü
perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı söyleyecek bir
bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz hemen diğer
dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir. Saray
çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve
bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın
kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir
aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak
gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp
yozlaşabilir.
Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda
bulunmaya çalışarak, kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında
yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp
giden çabalarımızı artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep birlikte
yok etmeye çalışmalıyız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş.
Bunu ‘Sanat toplumun doğal dinidir' -olmalıdır- biçiminde düşünebiliriz
ve düşünmeliyiz.
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
BORGES
Genellikle
bir yazarı sevmeyi, kısır bir düzlemde algılarız, onun kişiliğini sevmeye dek
varır bu yanılgı. Oysa yazar ölmüştür, çok uzaklardadır ya da yaşamımız
boyunca
hiç görmemişizdir, kimseler bilmez. Diyelim Borges'i seviyoruz, Borges 1986'da
öldü ve onun varlığını (yaşadığını) ilk kez böylece öğrenmiş oluyordum (o
bu tür paradoksal anıştırmaları severdi; varlığını bilmem için, o şeyin
yokolması ya da ölmesi gerekiyor ki, neredeyse bir Borges sorunsalı). Bir
yazar yazdıklarıyla sevilir, anlattıklarıyla, bu bakımdan kişiselleştirmek
bilisizce bir tutumdur, biz onun anlattıklarıyla bütünleşirken Borges gibi bir
ime tutunarak özet bir tutum sergileriz gerçekte ve temelde amacımız yalnızca
bir kısaltmaya sığınmaktır; çünkü öznel olan şudur ki yazar değil, olan biteni
sever ve onlara bağlanır okuyucu, hatta bazen öyledir ki Dostoyevski yerine
Raskolnikov, Canetti yerine Kien, Cervantes yerine Don Kişot demeye başlarız.
Onun
öyküleri neden etkileyici gelir bir iki örnek verelim, öykülerinden birinde,
bir gaucho (kabadayı, kır çobanı vb.) bir çiftlikte sürülerin başına
getirilir, kahya olur bir yerde, zaman içinde güveni o denli artar, yetkileri o
denli çoğalır ki, çiftlik sahibinin (pampalar beyi) yerini alacağı (çiftliğe
el koyacağı) sanısına kapılır ve düşleri bu duygu üzerine bir sanrılar
demetiyle, gerçelliğin çakışması noktasında utku dolu tavırlar ve gururla
yükselen davranışlara yönelir. Öyleki çiftlik sahibinin karısıyla yakınlaşma
olasılığına bile kavuşur. Ama günün birinde bir eğlencede kendisine yüz
vermeyen kadına ters bir hareket yapar (her yapıt, ansımayla, unutuşla
anlakta yeniden kurulur ve evrene öylece yayılır), olaylar zincirlerinden
boşanırcasına gelişir ve çiftlik sahibi ve adamlarının onu aşağılayıp, son
derece küçümseyen bakışları arasında, sonsuz ve anlamsız yalnızlığın çukuruna
yuvarlandığında, olayların tümüyle düzmece ve baştan beri kurgulanıp, bile
isteye bir alaysamadan ibaret olduğunu ancak anlar... Öykü bize şunu anlatmak
ister; Yaşamda gücün yerini hiç bir zaman bir hayal (ya da düş) alamaz,
güç yerini ancak yeni bir güce bırakabilir. Bu bizim için büyük bir derstir,
düşe başvurmaktan yine de kaçınmayacak olanların bilmesi gereken bir ders.
Ayrıca insanın kendisini başkalarının yerine koymasına çoğun kızarız ama
görüyorsunuz; bazen insanın kendisini 'kendisi' zannetmesi, uskıran ve
çok daha büyük tehlikelerin eşiğine getirebiliyor.
Bir başka öyküde,
öldürülme korkusuyla, peşindeki adamlardan kaçan kahramanımız, korkusuyla o
denli bütünleşir ki, kendisini öldürecek olan adamın ismiyle yaşamaya başlar ve
kendini öyle tanıtır. Korkusu artık sonsuzlaşır, düşle gerçeği ayırt edemez
hale gelir, sanrılar içinde yaşamı sürer, gece ve gündüz haram olur, her
öldürülüşünde bir düşün (kâbus görüyordur) içinde olduğunu anlar ve bir
gün gerçekten öldürüldüğünde nasıl olsa bu bir düş diye tepki vermez ve
bilinmezliğin koridoruna geçerken, yazık ki gerçekten öldürüleceğinin ayrımına
bile varmamıştır. Burada da düşlerin gerçeklere ne denli zarar verebileceğini
ya da gerçekleri görmemizi engelleyen bir haleti ruhiyenin insanı nasıl insan
olmaktan çıkarabileceğini anlarız. Ama öyle ki daha binlerce anlam çıkarmak
okuyucuya kalmıştır. Çünkü gerçek yapıtlar anlam bakımından sonsuz bir
parçalanım içinde olurlar.
Başka bir öyküde
bir leoparla (jaguar) yanyana hücre hapsine mahkum olan adam, leoparın
çizgilerinde (benekler) tanrı ya da evrenin sırrını aramaya başlar (belki
de düş görüyordur), gün gelir sırra erer ve evrenin sırrına ulaşmayı yani
onu okumayı başarır. Sonuçta adam bundan dolayı hiç bir tavır değişikliği
göstermeyecektir, kendisine yapılan işkenceleri, yaşamını, geçmişi, geleceği,
leoparı unutur. Oysa sır elindedir ve herşeye hükmetme olanağını da
yakalamıştır. Ama şöyle söyler öykünün sonunda, burada çile çekmekte olan bir
insanın kurtuluşu için evrenin sırrına vakıf olmaya kalksaydım, o sırra asla
kavuşamaz ve hak etmiş olamazdım. Büyük bir sırra vakıf olma nedeni de, sırrın
kendisi denli olağanüstü olmalı diye düşünür adam ve yaşadıklarının kişiye
özgü, sıradan bir bayağılık olduğunu kabullenerek, kendisini zindandaki
yalnızlığına ve hiçliğe terkederek ölür. Bunun da anlamı, imgeler okyanusunun
içinde okura bırakılmalıdır.
...
Anlam dediğimiz
şey, gerçekten soyut ve görecelidir. Yunanlı bir filozof, yaşamda hep
paylaşımcı olmayı, eşitlikçi ve özgürlükçü olmayı savunur ama evinde, eşine ve
çocuklarına son derece kaba ve eşitsiz davranırmış. Bir başka filozof, yaşamda
eşitliğin olamayacağını, aslanın karacayı, güçlünün güçsüzü hep ezeceğini
söyler, yaşamında böyle sürüp gideceğini savunur ama evinde, eşine ve
çocuklarına son derece insancıl, alabildiğine de adil davranırmış. Bu kıssayı
aktaran mesel sahibi diyor ki, şimdi hangi filozof gerçekte hümanist ve hangisi
yaşam da eşitliğin olamayacağını savunuyor sizce diye bir soru yöneltiyor.
Yinelemiş olalım ki, dünyadan umudunu
kesmeyen bir filozof her sabah ağlayarak evden çıkarmış, umudunu kesense,
gülerek evden çıkarmış, soranlara da, bu dünya dert etmeye değmez, nasıl olsa
düzelmeyecek dermiş.
'Baştan
Çıkarıcının Günlüğü'yle; sözümüzü bağlarken, İst. film festivalinde (ayların
en mutlusu nisandır!) Luchino Visconti'nin görkemli filmi Leopar'ı (1963)
izlerken, konuk oyuncu, filmin aktristlerinden C. Cardinale'nin, üzünç dolu
konuşmasına tanık olduğumuzu belirtelim. Cardinale, (Oscar Wilde'ın, Dorian
Gray'ın Portresi'nde olduğu gibi) yitip giden gençliği ve güzelliğine ağıt yakıyor
gibi geldi bize ve hâlâ efsanevi görünümünü yansıtacak jest ve mimiklerini
bırakamıyordu. Bu da canlı bir Borges öyküsü yaşadığımız sanısı uyandırdı bizde
ve dostum davetim için teşekkür ederken, "sebep olana lanet olsun"
diye gülümsedim, anlamsızca yüzüme baktı... bu da başka bir Borges öyküsü
dedim.
(Jorge
Luis Borges. Arjantin. 1899-1986)
*****************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************/*
JORGE LUİS BORGES
*
JANUS'UN BÜSTÜ
KONUŞUYOR
Hiç kimse açık ya
da kapalı o yekpare kapıdan
bana boyun
eğmeden geçemez, kim görebilir ayrılan yolları,
kapılar kılavuzdur.
Kasırgalı denizler, sakınımsız karalar
ufukların
karanlığı benim görkünç gözlerimden okunur.
Benim bir yüzüm
geçmişte yüzer, öteki geleceği kavrar,
sanki avuçlarında
tutar. Ben tüm alanları tüm olanları görürüm,
çekilmiş
kılıçları, uğursuzlukları, günahla uyumsuzlukları;
sahip olan
olanaklara uygunluk tanımalı, yenilmişlerden
bir ölü gibi izin
vermeli. Her iki ellerimde yitiktir benim.
Ben sütunları (ve
hayası) yerinden olmayanım. Ben tüm olguların
gerçekleşeceğini
söylemeyenim. Benim gördüğüm gelecekte ki tartışmalar
geçmişteki kanlar
çekişmelerdir, ben hiç bir şeyin olacağını diyemiyorum.
Yıkıntılarıma
bakıyorum ben: yerle yeksan basamaklar, ordular,
bir anlık
bakışlarında yazgılarıyla başbaşa çehreler görüyorum ben.
Türkçesi;
Ulus Fatih
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
JORGE LUİS BORGES
*
JOHANNES BRAHMS'A
O bağışlayıcı
bahçende çağrılmaz bir konuktum
O bitimsiz
anıları sen oluşturdun
Zaman geldi,
büyük mutluluklarla ondum
Senin kemanların
gökleri çalar.
Ama artık hakkını
veriyorum. Utku diye sana,
Yoksunluğu
paylaşanlar bir boşluğu bağışlar
Salt sanatın adı
da yetmez.
Nasılsa bulacaktı
onur seni görkemli ve yiğit ol.
Yüreksizin
biriyim ben. Üzünçlerin tutsağıyım. Hiçbir şey
Haklı çıkaramaz
bu küstahlığımı
Onulmaz
mutluluklar derledim seninle
-Ateş ve kristal-
sende ki ışıltının ruhudur.
Günaha bulanmış
sözcükler sarmış beni,
Bir sesin ve bir
düşlemin dölleri ki;
Simge değil, ayna
değil, çığlıkta değil,
Sonsuzluğa koşan
ve yüceldikçe coşan bir ırmaktır senin ki.
Türkçesi; Ulus
Fatih
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
BORGES
Genellikle
bir yazarı sevmeyi, kısır bir düzlemde algılarız, onun kişiliğini sevmeye dek
varır bu yanılgı. Oysa yazar ölmüştür, çok uzaklardadır ya da yaşamımız
boyunca
hiç görmemişizdir, kimseler bilmez. Diyelim Borges'i seviyoruz, Borges 1986'da
öldü ve onun varlığını (yaşadığını) ilk kez böylece öğrenmiş oluyordum (o
bu tür paradoksal anıştırmaları severdi; varlığını bilmem için, o şeyin
yokolması ya da ölmesi gerekiyor ki, neredeyse bir Borges sorunsalı). Bir
yazar yazdıklarıyla sevilir, anlattıklarıyla, bu bakımdan kişiselleştirmek
bilisizce bir tutumdur, biz onun anlattıklarıyla bütünleşirken Borges gibi bir
ime tutunarak özet bir tutum sergileriz gerçekte ve temelde amacımız yalnızca
bir kısaltmaya sığınmaktır; çünkü öznel olan şudur ki yazar değil, olan biteni
sever ve onlara bağlanır okuyucu, hatta bazen öyledir ki Dostoyevski yerine
Raskolnikov, Canetti yerine Kien, Cervantes yerine Don Kişot demeye başlarız.
Onun
öyküleri neden etkileyici gelir bir iki örnek verelim, öykülerinden birinde,
bir gaucho (kabadayı, kır çobanı vb.) bir çiftlikte sürülerin başına
getirilir, kahya olur bir yerde, zaman içinde güveni o denli artar, yetkileri o
denli çoğalır ki, çiftlik sahibinin (pampalar beyi) yerini alacağı (çiftliğe
el koyacağı) sanısına kapılır ve düşleri bu duygu üzerine bir sanrılar
demetiyle, gerçelliğin çakışması noktasında utku dolu tavırlar ve gururla
yükselen davranışlara yönelir. Öyleki çiftlik sahibinin karısıyla yakınlaşma
şansına bile sahip olur. Ama günün birinde bir eğlencede kendisine yüz vermeyen
kadına ters bir hareket yapar (her yapıt, ansımayla, unutuşla anlakta
yeniden kurulur ve evrene öylece yayılır), olaylar zincirlerinden
boşanırcasına gelişir ve çiftlik sahibi ve adamlarının onu aşağılayıp, son
derece küçümseyen bakışları arasında, sonsuz ve anlamsız yalnızlığın çukuruna
yuvarlandığında, olayların tümüyle düzmece ve baştan beri kurgulanıp, bile
isteye bir alaysamadan ibaret olduğunu ancak anlar... Öykü bize şunu anlatmak
ister; Yaşamda gücün yerini hiç bir zaman bir hayal (ya da düş) alamaz,
güç yerini ancak yeni bir güce bırakabilir. Bu bizim için büyük bir derstir,
düşe başvurmaktan yine de kaçınmayacak olanların bilmesi gereken bir ders.
Ayrıca insanın kendisini başkalarının yerine koymasına çoğun kızarız ama
görüyorsunuz; bazen insanın kendisini 'kendisi' zannetmesi, uskıran ve
çok daha büyük tehlikelerin eşiğine getirebiliyor.
Bir başka öyküde,
öldürülme korkusuyla, peşindeki adamlardan kaçan kahramanımız, korkusuyla o
denli bütünleşir ki, kendisini öldürecek olan adamın ismiyle yaşamaya başlar ve
kendini öyle tanıtır. Korkusu artık sonsuzlaşır, düşle gerçeği ayırt edemez
hale gelir, sanrılar içinde yaşamı sürer, gece ve gündüz haram olur, her
öldürülüşünde bir düşün (kâbus görüyordur) içinde olduğunu anlar ve bir
gün gerçekten öldürüldüğünde nasıl olsa bu bir düş diye tepki vermez ve
bilinmezliğin koridoruna geçerken, yazık ki gerçekten öldürüleceğinin ayrımına
bile varmamıştır. Burada da düşlerin gerçeklere ne denli zarar verebileceğini
ya da gerçekleri görmemizi engelleyen bir haleti ruhiyenin insanı nasıl insan
olmaktan çıkarabileceğini anlarız. Ama öyle ki daha binlerce anlam çıkarmak
okuyucuya kalmıştır. Çünkü gerçek yapıtlar anlam bakımından sonsuz bir
parçalanım içinde olurlar.
Başka bir öyküde
bir leoparla (jaguar) yanyana hücre hapsine mahkum olan adam, leoparın
çizgilerinde (benekler) tanrı ya da evrenin sırrını aramaya başlar (belki
de düş görüyordur), gün gelir sırra erer ve evrenin sırrına ulaşmayı yani
onu okumayı başarır. Sonuçta adam bundan dolayı hiç bir tavır değişikliği
göstermeyecektir, kendisine yapılan işkenceleri, yaşamını, geçmişi, geleceği,
leoparı unutur. Oysa sır elindedir ve herşeye hükmetme olanağını da
yakalamıştır. Ama şöyle söyler öykünün sonunda, burada çile çekmekte olan bir
insanın kurtuluşu için evrenin sırrına vakıf olmaya kalksaydım, o sırra asla
kavuşamaz ve hak etmiş olamazdım. Büyük bir sırra vakıf olma nedeni de, sırrın
kendisi denli olağanüstü olmalı diye düşünür adam ve yaşadıklarının kişiye
özgü, sıradan bir bayağılık olduğunu kabullenerek, kendisini zindandaki yalnızlığına
ve hiçliğe terkederek ölür. Bunun da anlamı, imgeler okyanusunun içinde okura
bırakılmalıdır.
...
Anlam dediğimiz
şey, gerçekten soyut ve görecelidir. Yunanlı bir filozof, yaşamda hep
paylaşımcı olmayı, eşitlikçi ve özgürlükçü olmayı savunur ama evinde, eşine ve
çocuklarına son derece kaba ve eşitsiz davranırmış. Bir başka filozof, yaşamda
eşitliğin olamayacağını, aslanın karacayı, güçlünün güçsüzü hep ezeceğini
söyler, yaşamında böyle sürüp gideceğini savunur ama evinde, eşine ve
çocuklarına son derece insancıl, alabildiğine de adil davranırmış. Bu kıssayı
aktaran mesel sahibi diyor ki, şimdi hangi filozof gerçekte hümanist ve hangisi
yaşam da eşitliğin olamayacağını savunuyor sizce diye bir soru yöneltiyor.
Yinelemiş olalım ki, dünyadan umudunu kesmeyen
bir filozof her sabah ağlayarak evden çıkarmış, umudunu kesense, gülerek evden
çıkarmış, soranlara da, bu dünya dert etmeye değmez, nasıl olsa düzelmeyecek
dermiş.
'Baştan
Çıkarıcının Günlüğü'yle; sözümüzü bağlarken, İst. film festivalinde (ayların
en mutlusu nisandır!) Luchino Visconti'nin görkemli filmi Leopar'ı (1963)
izlerken, konuk oyuncu, filmin aktristlerinden C. Cardinale'nin, üzünç dolu
konuşmasına tanık olduğumuzu belirtelim. Cardinale, (Oscar Wilde'ın, Dorian
Gray'ın Portresi'nde olduğu gibi) yitip giden gençliği ve güzelliğine ağıt
yakıyor gibi geldi bize ve hâlâ efsanevi görünümünü yansıtacak jest ve
mimiklerini bırakamıyordu. Bu da canlı bir Borges öyküsü yaşadığımız sanısı
uyandırdı bizde ve dostum davetim için teşekkür ederken, "sebep olana
lanet olsun" diye söylendim, anlamsızca yüzüme baktı... bu da başka
bir Borges öyküsü dedim.
(Jorge
Luis Borges. Arjantin. 1899-1986)
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SEVDAÇEKEN
Maral bakışlı bir
düş geçiyor acılardan
diyorum ben
ağır metaller
gibi, uzaysı sevi ve ah ki
bakılışı güzel
reyhansı tözden
ve süzülen, bir Sümer koku,
arzunun karanlık
nesnesinden
Alkeion ki
doğrulur korulardan, bir masal geçiyor burada,
bir taç
yaprağı
leylak büklümlü,
bir kara yoru, ırmak bir peri
geçiyor
ölümlerden diyorum ben.
*****************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
KASSANDRA
"Aşkın kitaplara girmesi
tek
umarımızdır, yoksa başka
bir yerde yaşayamayacaktı."
Max
Horkhaimer
(Kalkhedon yakasına günaydın dersen
yeşil gözlü bir güneşin olacak, üç vakte kadar onu göreceksin, gül
parmaklarıyla sana ışıyacak, ona de ki, Altın Post'a giden yolu geçeyim mi,
yoksa burada, defnelerin altında mı beklesem... )
Mahpeyker bir sevgili gecede yürüyor,
cansiper ve peri. Fatehpur Sıkri'nin zümrüdî mimarisi, susuz çöllerin Sürre
alayı ve Hicaz gölgesi!.. Benim gecelerimi kimselerin görmediği bir ufuk
aydınlatır, gündüzlerimde Emel Denizi'ne sürüklenişim bundandır diye, şarkı
söylüyor biri. Şehinşahım, payidarım, gönül tacım diye iç çekiyor. Bilip
bildiririm ki, o irem bağlarındaki elim, o ilim, o dilim, dünya ve ahirette
bile sözü edilmeyecek melâlimdir. Ey anılar trenindeki Klezmer ezgileri, ey
Kani Mesa'daki minik güneşler, ey gecede büyüttüğüm dolunay, ey pınarlar diye
ekledi... Karanlıktı!.. Ey ölüm, bütün sevdiklerim öldü, yapayalnızım. Onlar orada
ve bir aradalar, yalnızlığıma ağlıyorlar. Sana kızmıyorum, küsmüyorum, beni
onlardan ayırdığın için ağlamıyorum. Çünkü beni onlara kavuşturacak olan yine
sensin...
Kassandram, ey sularda yürüyen Ankam, ey
sessizliğin sesi, yüreklerin süveydası, ey leylâm, ey süheylâm diyenler,
gölgelere girdi, bir bir eridi. Barış, doğal ölüm. Aşk, tinsel karanlık!.. Ey
denizlerin kelebeği, ey dışbükey biçimlerin sentetik grameri, nöron uykuları,
ey yürekleri sömüren zaman, ey kader, keder ve ey laedri. Burada, salkımların
kokusu, üzünçle gölgelenen çöle açılır, Sezar'ı göremeyiz çünkü geçmiş
zamandır. Silyon feneri, And dağlarında üflemeli çalgı gibi öten kuş ve ey yok
oluş.
Tanrı şiiri yaratmak uğruna seni yarattı
diye haykıran kuzenim. Ey Flaman göğü, tinler ormanı, ey zincirli kölem, ey
Prevezem, Navarinim. Puhum, pusum, sülünüm. Ey Uranus'un kollarında pare pare
ölüşüm... Sümbülden biri çıktı güzeli arıyormuş, bir yaz günü, bir güz
yaprağının altındadır o demişler, uçmuş, güz gelmiş, o kar tozanındadır demişler,
kış gelmiş, o bir bahar çiçeğinin dalındadır demişler ve bahar gelince, o yaz
başağının salınışındadır demişler. Irmak perisi ağlıyordu. Sorarsanız
bilmiyorum, sormazsanız biliyorum diyenler vardı. İncilim. Ey Emod yulfone'm.
Ey göze inandırılmışım, kefenlenip, canlandırılmışım ey. Ey yittiğim gezegen,
doğduğum vulva, İsagojiler yazan İsagoji, ey Meryem, ey "Doloris
medicinam a philosophia peto" dediğim, ey zindan çiçeğim, ey çocuk
Muhammed, ey Kaddaficik, ey Hasani Harakanim.
Ey Ihşidim, boynumda cennet anahtarıyla
ölümlere geldiğim, ey nur yüzlü Sur,
kanla çiftleşen, ey Selçuki bir ölü dirilten, altın ağızlı Yuhanna, kutupçul çiçeğim, ey Suriye'den güzelim, Pers
çiçeğim ey, Mezopotamya gülüm, at nalı yengecim. Gönüller hırsızı Hermes'im. Kuyruklu
yıldızın kuyruğundaki gemisin sen. Ey ruh ikizim. Ey İlyas'ın üzüm salkımları,
mor Yakup, ey ayağın öpen. Kuş ortaçağda var mıydı. Ey solgun yeşil
düşüncelerim. Ey sessizlik, su sümbülüm. Aslan körfezine bakan Kordofanlı
zencim. Ey resullerin sözleriyle çoğalan. Mars ufuğu. "Bir, iki, üç,
dört, beş / balık tuttum / altı, yedi, sekiz, dokuz, on / onu bıraktım."
Ey lezbiyen simülasyonlar, kuş yüzlü
kadın. Ey yaban incirim, ey Himalaya sedirim, leylandim ey. Gelde evrenin
derinlerindeki iç çekişimi, kanla doyurulmuş geçitlerden geçişimi, ilkçağ
kuşları gibi pençelerimde eriyişini gör. Haykırdım mağaralara, uçurumlarda ki
yağmurlara sordum, iç çekişlerim yıldızlara vardı. Gelmedin. Minik dişi
ölümlerdin, göklerde kanat çırpan deniz, altın sağrak, demir rüzgâr ve arı
konaklarına girdin. Bir kelebeği gezdirdin ve bağırdım sana; et ve kanım ben,
sense tunç ve taş, yenilgi kaçınılmaz. Aşk ipekten bir ipte koşmaya benzer
kanatları olan kazanır. Ey felekler sistematiğim, günahtan kurtulmak uğruna
günahkâr oluruz dediğim. Ey Kolophonlu Homeros, Annales okulu, ey Tetis
denizim, tanrıların vurulduğu çarmıhlarda; hazin gölgelerinden geçtiğim. Ey
kısrak soluğunda gezen gnostiğim. Atların atası Hipparion, ey arısız bal veren
kamışları bulan, ey tarihte özüne sayfa ayıran. Ey Amarna. Yer yuvarı
nükleidinin periferisi mağmam... Okumak bilinmeyeni çoğaltmaktır Maria'm.
Giyotin ki erguvandan güzeldir. Zebra
bir tanrının altında kanla çiftleşir. Ben kendimi özlüyor ve minelerle kaplı
kabuğumdan çıkmayı düşlüyorum. Kumsalı görüyorum, sayısız kum tanelerinin her
birinde tanrının saklandığı, uçsuz bucaksız kumlar, içli, sızlatan bir müziğin
eşliğinde, tozlar içinde, ışıltılı, helezonik yükseliyorum, yukarıya doğru
kabarcıklar gibi; onlarla birlikte dans ederek, gülüp eğlenerek süzülüyor,
kanatlı mırıltılarla şarkılar söyleyen, bir periyi özlüyorum. Buluttan buluta
atlıyor, ince saydam kanatlarıyla solgun bir kelebeğin ipeksi yumuşaklığında,
kelebeğe dönüşüyorum, tamtamlar çalıyor, dalgalar, danslarla alt üst olurken,
bir peri olduğumu duyumsuyor, kumsala doğru yaklaşıyor, süzülüyorum. Ve müziğin
sonsuzluğunda mırıltılı, ışıltılı ve ince bir kum halinde alçalıyor ve
helezonilerle kabuğumun içine girerek, görüş ve dalgaların beni uzaklara
savuruşunu, ufuklardan ufuklara uçarak, kabuğumun içinde salınışımı izliyorum.
Kan içinde kalıyorum, sonra Zeus bile
dolambaçla örülü, bu boğucu taş ağı çözüp, çıkar bir yol bulamaz diyorum. Ben
geçmişimi ve tüm kimliklerimi unuttum. Ben tek düze duvarlarla örülü bu taşlı
yolda, kinle, nefreti, özün kamburuyla, iğrenmeyi unuttum. Şu ki, kindarlık ve nefretle, tiksinç olan bu
kara, iç sıkıcı duvarların, çınlayan dolambaçların kıvrımları yazgımdır benim.
Yüzyılların sonunda, gizli taş büklümlerin, büküntülerin, dolantıların içindeki
hangi bükeyler görkü ve şiddetin galerileridir. Bu çatlak, yarık duvarlar, zaman yargıcının
tefecileridir. Dehşetle düşlüyor ve düşünüyorum ki, süprüntüler içinde üzünçle
çöle bakan, tozlu, solgun işaretlerin ayrımındayım. Gecenin içbükey edası bana
doğru kükreyen gümbürtülerin ve ıssız ulumaların yankısını, ölgün, solmuş
yansımasını taşıyor. Ve benim ölümümü silip süpüren ve benim kanım için can
atan hangi dokumacı, hangi örücülerdir ki usandırıcı yalnızlığımın dışındadır.
Kimin yazgısıdır ben orada biliyorum. Gölgelerin içinde her biri diğeridir, her
biri bizi aramaktadır. Günlerin beklediği son; eğer yalnızca günlerin ve zamanın beklediği son... Son buysa!..
Ve çığlıkların karanlığında yine o şarkıyı
dinliyorum... "Saltık karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. / Ölümü özlüyorum, ve benimle, / yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek. / Piramitler, madalyonlar silinecek, / anayurtlar gölgeleri örtünüp, / yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım, / tin ve tüne karışacak tarihin. / Şimdi son güneşin batımını izliyor. / Son kuşun ötüşüyle avunuyorum. / Arzunun karanlık nesnesinden / Hiçliğin kollarına savruluyorum."
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
MİTOLOJİ
Sirakuza
Kralı'nın (belki de Hieron'dur) buyruğuyla, işlediği suçtan dolayı,
halkın gözleri önünde idama mahkum edilen Filyos adlı kölenin son arzusu
sorulduğunda, annemi görmek isterim der. Kral üç gün sonra cezanın infaz
edileceğini söyler, kefil olarak bir arkadaşını bıraktığında sana izin
vereceğim, gelmezsen o gün arkadaşın idam edilecek diye belirtir. Köle büyük
bir hızla Sirakuza'dan, Mora yarımadasındaki annesini görmeye gider, köyüne
ulaşır ve annesine olan özlemini giderdikten sonra olanları anlatarak, dönmek
zorunda olduğunu açıklar. Annesi gözyaşlarıyla onu uğurlar, ama geri dönüş
yolunda büyük zorluklar beklemektedir. Gemi büyük bir fırtınaya yakalanır,
karaya çıkınca, kasırga, yağmur, çamur alabildiğine hızını artırır, taşan
ırmaklarda sürüklenir, azgın sellere kapılır, canını zor kurtarır ve gün
batımına doğru tepeleri aşarak, kent meydanına güç bela ulaşabildiğinde,
arkadaşı idam edilmek üzeredir, uğultular arasında kalabalığı yararak, elini
kaldıran krala 'Geldim!' diye haykırır. Sözünü tutmuş arkadaşıda
kurtulmuştur. Kral büyük bir şaşkınlık içinde kalabalığa; Bugün,
arkadaşlığın ne demek olduğunu öğrendik! der.
Bu olayı
anlatmamın nedeni, sık sık neden mitoloji diye sorulmasıdır, mitoloji insanlık
tarihinin parçası olup, insan nasıl insan oldu yaklaşımının özgül bir öğesini
kapsamaktadır. Bu bakımdan, Euripides, Aristofanes, Lucretius (Evrenin
Sırları adlı kitabı belki günümüzde bile aşılamamış bir yapıttır), Platon,
Aristo, Çiçero, Gılgamış, Sümer tabletleri, Babil'in asma bahçeleri, Semiramis,
Ramses, Musa, İdris, Habil-Kabil ne varsa çok büyük bir kültürün bizim yolumuzu
aydınlatan parçalarıdır.
Gerçekte mitoloji
(söylence) çağımızda da sürüp gitmektedir. Bağımsızlık Savaşı
bizim için mitolojidir, Hitler çoktan mitolojinin bir parçasıdır, Paylaşım
Savaşları'da öyledir. Avrupa'nın ölçülerine göre ray aralığını beş santim geniş
tutarak, Alman lokomotiflerinin henüz Belarusya'da toprağa çakılıp kalmasına
neden olan Stalin'de bir mitolojidir. Sabahattin Ali, Nazım, Sait Faik, Yılmaz
Güney herbiri çağımızın mitik birer yüzüdürler. Marilyn Monroe, postmodern
çağın Afrodit'idir, Jackie Kennedy bir Medusa, prenses Diana, Kassandra, Maria
Callas, Medea'dır. Tarkovski bir sinema ilahı, Voznesenski bir şiir prensidir.
Dolayısıyla mitoloji sözcüğü kimseyi şaşırtmamalıdır, yaşam ve insan sürekli
mitoloji üretir, hatta buna gereksinir ve bizler söylencelerle besleniriz.
Hz.Davut
(sanırım) bir çocuğu paylaşamayan iki kadına son olarak çocuğun ortadan
bölünerek paylaşılmasını önerir, kadınlardan biri susarken diğeri hakkından
vazgeçtiğini söyler, Davut'da çocuğu ona verir, bilir ki gerçek bir anne böyle
bir şeyi isteyemez. Sonuç olarak, mitoloji yüzyılların içinden gelen bir
kültür, bir etik ve insanı insan yapan anlamlar bütünüdür bizim için. Hz
Ali'nin kılıcı Zülfikâr, Harun Reşit'in çağdaşı Şarlman'a gönderdiği çalar saat
hepsi birer mitolojidir. Efes'teki Artemis tapınağını yakan Herostratos nedeni
sorulduğunda yüzyıllara adımın kalmasını istediğim için yaktım demiştir.
Bu da insan ruhunun ne dramatik bir yapı
barındırabileceğine iyi bir örnektir. Timur, Ankara savaşını yitirerek, esir
düşen Yıldırım'ın sırtına basarak atına binermiş, Yıldırım Beyazıt'ı, kale
komutanı olan Doğan Bey'e atıyla gece karanlığında düşman içinden geçerek 'Bre
Doğan, bre Doğan' diye seslenen bahadır olarak tanıyan bizler için, trajik
bir durum, ama işte bu bizim güç ve kibirin, yiğitlik ve cesaretin de yenilgiye
uğrayabileceğini düşünmemize yol açan ve belki de barış duyularımızı
alabildiğine körükleyen bir ayladır artık. Tarih kitaplarında Yıldırım'ın at üzerinde
görkemli bir resmi vardır, o kitap çocukluğumun büyüleyici bir anısı olarak
kırk yıldır yanımda duruyor. Mitoloji işte böyle bir şeydir, bizi tutsak edip
besleyen olağanüstü gerçeklikler...
Konuyu uzatmadan,
kitap adı olarak seçtiğim Andromak sözcüğüne ilişkin söyleyebileceğim ise
şunlardır; bilindiği gibi Andromak, Fransız trajedi yazarı Racine'in yapıtının
da adıdır. Mitolojik anlamda ki açını, Troya savaşının talihsizi kahraman
Hektor'un karısı olmasıdır ve onun kardeşi, bir delphoist ve Truva atının tuzak
olduğunu sezen Kassandra denli bahtsızdır. Büyük bir felaketle sonuçlanan
savaşta Andromak, her acıyı tadar, çocuğunu, eşini ve tüm yakınlarını yitirir.
Euripides'in trajedisine göre de, Hektor'u öldüren Aşil'in oğlu Neoptelemos'un
tutsağı olarak anayurdundan ayrılır ve hiçliğe dönüşen yaşamıyla birlikte,
yurtsamanın yarattığı boşluk tüm vücudunu kapladığında, yazık ki ruhu da son iç
çekiş köyüne ulaşır. Bundan büyük bir acı var mıdır.
Son olarak
çocukluğumdan kalma bir anı olarak, Ezop'un Androkles adlı kısacık masalında
geçen dramatik bir olayla bu meseli kapatalım, kıssada bir erkek ve bir köledir
Androkles, bir gün zincirlerinden boşanıp, kaçmayı başarır ve ormanda
dolaşırkan ayağına diken batttığı için inleyen, yaralı bir aslanla karşılaşır.
Dikeni aslanın ayağından çıkarmak cesaretini göstererek yoluna devam eder. Bir
zaman sonra yakalanan ve kolezyumda aslanlara yem olmak üzere sırasını bekleyen
Androkles, aslanın kafesten salınıp ortaya çıkmasıyla; onunla yüzyüze gelir ve
sezarla birlikte binlerce kişinin şaşkın bakışları arasında yaklaşan aslan,
ayakları dibine uzanarak, mırıltıyla Androkles'e sürünür. Çünkü o; ormanda
Androkles'in, ayağından dikeni çekip çıkardığı aslandır. Bu konuda geçmişimden
gelen bilit ve anım budur ve böylelikle mitoloji zamandaki yolculuğunu
durduraksız sürdürür, mesel ve kıssalarla bir öğretiye dönüşerek,
düşüncelerimizi eğitir ve düşlerimizi de avutur durur... &
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SEVDAÇEKEN
Maral bakışlı bir
düş geçiyor
acılardan diyorum
ben
ağır metaller
gibi, uzaysı sevi
ve ah ki bakılışı
güzel
reyhansı tözden
ve süzülen,
bir Sümer koku,
arzunun karanlık
nesnesinden
Alkeion ki
doğrulur korulardan,
bir masal geçiyor
burada,
bir taç
yaprağı
leylak büklümlü,
bir kara yoru,
ırmak bir peri
geçiyor
ölümlerden
diyorum ben.
********************************************************************************************************************************************************************
*************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
ULUS FATİH
*
İZSÜREN
I
İnsanı yaşamı
boyunca izleyen nenler (şeyler, eşyalar, nesneler demekmiş) vardır. Örneğin
çocukluğumuzdan beri yanımızdan ayırmadığımız, fotoğraflar, albümler, belki
oyuncaklar, kaseler, rozetler, çalar saatler.vb. Çocukluğumdan kalma küçük bir
çini vazom var, kırıldı yapıştırdım hala duruyor. Bir minik kilimim, bir kaç
kitabım, demirci olan babamdan kalma süngüm, ne yazık ki büyük kardeşlerim onu
aldı ve bir iki defterim var. Çok daha ilginç nesnevi andaçlara sahip olan
insanlarla karşılaşmışızdır. Anlatmak istediğim, geçmişimiz bizi bir gölge gibi
sürekli izler ve biz onun gölgesinden çıkmaya çalışırız, bazen bu korkunç bir
sonla noktalanır, bazende yeni ufuklar açar. Geçmişimizden kopmak hiç bir zaman
benimseyemeyeceğimiz bir durumdur, nostalji, yurtsama olarak çevrimlenen bu
sözcük, geçmişimizden kopmanın sakıncalarını içeren patolojik-sosyal bir
deyimdir. Yurtsama, yurdundan, yerinden ocağından olmuş insanların geri dönüş
özlemini dile getiren zarif bir sözcüktür aslında. Ama insanlık tarihi geçmişe
bağlanmakla, geleceğe koşmak arasındaki kavgaların tarihidir. Bunun hangisi
doğrudur, geçmişe bağlanıp kalmakta pek kabullenilir yanı olmayan bir durumdur,
Heraklit 'panta rei' herşey akar demiş, yani siz istediğiniz kadar geçmişten
kopmak istemeyin, gün olur devran dönecek, bahar gelecek, yağmurlar yağacak,
buzullar eriyecek, insanlar ölecek, Napolyonlar gidecek, Vezüvler patlayacak,
Nil taşacak, Zeus yerini yeni tanrılara bırakacak ve zaman geçip giderken
insanlık yıldızlara doğru yeni serüvenlerin peşinde koşacaktır. Bu konu da
bitip tükenmeyen bir çeşitlilikte sürüp gidecektir. Öyleyse asıl söylemek
istediğim açıya gelmek en doğrusu olacağından, düşüncenin okyanuslarında kulaç
atmaya bir son verelim, çünkü Magellan gibi başladığımız noktaya dönmekten
başka bir noktürne yolaçmayabilir. Söylemek istediğim şu, eşyalar nesneler
derken bir de yazına gönül verip gönlünü edebi yapıtlarla oyalayıp besleyen ademoğullarının
peşini bırakmayan şiirlerde vardır dünyada...
Yine
çocukluğumda bir gece (inanın) dolunayın
altında susa yolunda geziniyorduk, herkes bir şarkı, şiir ya da türkü
okuyacaktı, kısa keseyim bizden yaşça büyük yakınımız, ilerdeki üzüm bağlarının
hayaletlere dönüştüğü ürpertiler altında uzunca bir şiir okudu, densizliğim
yarar ve zarar noktasında hep eşitlik sağladığından olsa gerek bunu sen mi
yazdın dedim, bana karanlıkta görünmeyen, ama sesinin tonuna Gökler Hakimi
Gordon'muşçasına bir eda veren tonda, aşkla, ben yazdım dedi. Aradan yıllar
geçti o şiiri unutmadım, ta ki Lise II (sanırım) edebiyat kitaplarında günün
birinde Annabel Lee şiiriyle karşılaşana kadar. M.C. Anday çevirisi E.A.Poe'ye
ait o şiir onun kadar yıllarca benimde peşimi bırakmadı böylelikle. Şimdi ona
kızmıyorum, şaşırmıyorum, çünkü insanoğlu yaşamda hep güzelin peşinde koşuyor,
hep güzele sahip olmak istiyor, bazen bu yolda ( en çirkin ve vahşice olanıda
göze alıp, tersinerek) elini kana buluyor, bazende genlerinde saklı vahşet güdüsü
gibi, en az onun kadar genlerinde saklı bir estet ve zerafet duygusuyla, sahip
olmanın içgüdüsüne yenik düşerek cennetsi bir yalana başvuruyor, hiç bir
yararı, hatta yitimi olabileceği halde, çekinmiyor ve günahsızca 'o benim'
diyor. Şimdi ben o yalancıyı anlıyorum, o güzele ulaşmak, ondan ayrılmak
istemeyen, hep onu özleyen, naif, bu yolda kendi dürtülerine bile yenik düşen
öpülesi biriydi... Onun öldüğünü duydum, son yıllarında köyüne dönmüş ve ancak
köylülerin üzerine yakışan bir yoksulluk içinde, 'Gönlümüzde hak edilmiş
ekmeğine doymuşluk, gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi, işte geldik
gidiyoruz, şen olasın Halep şehri' diyerek, bu dünyada Annabel Lee'nin lirik
tınısına gönül vermiş, ama yaşayıp yaşamadığını kimselerin bilmediği bir
alınyazısıyla geçip gitmişti. Dilerim öbür dünyada Annabel Lee'nin içleri yakan
terennümü kulaklarında çınlıyordur. Peşimi bırakmayan başka şiirler, şairler
elbette vardır, bir kere şair diyorsanız o insanı seveceksiniz, en kötü şiir
yazan insanların bile karıncayı incitme konusunda gözyaşı dökebildiklerine
tanık olmuşumdur. Kim ki şiirin peşinde koşuyor, katilde olsa, mutfaktan
çıkmayan saçını süpürge etmiş annede olsa, kanalizasyonda çalışan işçide olsa,
zaten göklerde yüzen pilotda olsa siz siz olun onu anlamaya çalışın. Çünkü
sonsuz barış ve sevgiye ulaşmak istiyoruz, ama paranın padişahlığı, mülkiyetin
kırbaç izleri, mayınlarla belirlenmiş sınırlar ve gözlerimizin arkasına,
kafatasımızın içlerine kadar uzanmış tel örgüler, ölü sayısıyla çarpımlanmış
zincirler, dikenli teller ve madalyalarla, övgülere boğulmuş, prangalar,
gelenekler bizleri birbirimizden ayırıyor. Ama şiir kendi başına bu ıssız,
karanlık, kanla yıkanmış yolda bıkmak usanmak bilmeden ışığını yaymayı da
sürdürüyor.
"İnsanlığın
tüm günlerinden bir gündü / yaratma gücü olanın, zamanın / o ilkinsil gün,
biçimleri yoğururken / Günlere ve acılara biçemler veriyordu tanrı,
/ zaman
görünmezliklerle geçerken / ıslak ırmaklar yeryüzünü sarıyor, / dolambaçlı,
sancılarla dolu akıntılar, / öncesiz, sonrasız, geçmiş ve gelecek-sönüp
gidiyordu. / Tıpkı benim gibi, tan atımından karanlıklara doğru / evrilip
gidiyordu yeryüzünün öyküsü / gecenin derinliğini ereksizce adımlıyor Musevi,
/ Kartaca'nın ruh
göçü, cennet, cehennem, göksel karmaşalar. / Tanrı baba, ey yaratan, görkem ve
güzellik, dirimle cesaret ver / Ulaştığım dorukları salt görebilmek için tam da
bu gün."
II
İnsanı yaşamı
boyunca izleyen sanata ilişkin objeler, ötesi şiirler vardır demiştik. İşte
çocukluğumda Annabel Lee'nin her insanın genlerinde bulunan güzeli ayırt
yetisinin etkisiyle unutamamış olmam bir yana sonraları aynı etkilenimler
çeşitli dolayımlarla sürüp gitti. Yaşar Kemal'in İnce Memed'indeki Seyran
karakteri ve oradaki betimler sonsuz şiirsellikler ve estetik duygusunun geri
dönülmez biçimde benliğimde yer etmesine neden olmuştur diyebilirim. Victor
Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu adlı yapıtındaki Esmeralda kişiliğide aynı
etkiyi perçinlemiş, aile içinden birinin arkadaşının yazdığını sandığım Andorra
şiiride (şairi kimbilir nerelerdedir) sıkça okunup yinelendiği için benzer
etkiyi uyandırmıştır.
Böylelikle şiir,
sanat, hümanizm yavaş yavaş yaşamımda belirgin bir boyuta ulaşmış ve
gelecekteki sezgi gücünü belirleme yolunda alt yapısını kurmuştur gözüyle
bakabiliriz olup bitenlere... Yirmili yaşlara yakın Nazım'ın küçücük bir
kitabının elimde dolaştığını anımsıyorum, o zaman onun amansız gücünün ayırdına
pek varamadım, sonraları etkisi korkunç oldu, yıllarca ondan daha iyi şiir
yazılamayacağını düşündüm, bunun asıl nedeni başka diyarlar ve başka
coğrafyaların güzelim şairleriyle karşılaşmamızın gecikmesidir. Nazım'ın
Masalların Masalı şiiri evrenin zaman için de akıp giden bir uçsuz bucaksızlık
olduğunu, her canlı ölümü tadacaktır düşüncesinin altında, her ölüm yeni bir
yaşamdır (yeni bir başlangıçtır) tümcesinin barındığını anlamama yardımcı olan,
felsefi, iç konuşmalar gibi sürüp giden bir terennümdü doğrusu.
Masalların Masalı
"Su başında durmuşuz / çınarla ben. Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınarla bana. / Su başında durmuşuz / çınarla ben, bir de kedi. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim, bir de kedinin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, bir de kediye. / Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, bir de / güneş. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, kediye, bir de güneşe./ Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz./ Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, / kediye, güneşe, bir de ömrümüze. / Su başında durmuşuz. / Önce kedi gidecek / kaybolacak suda sureti./ Sonra ben gideceğim / kaybolacak suda suretim / Sonra çınar gidecek / kaybolacak suda sureti. / Sonra su gidecek / güneş kalacak, / Sonra o da gidecek./ Su başında durmuşuz / Su serin / Çınar ulu / Ben şiir yazıyorum / Kedi uyukluyor / Güneş sıcak / Çok şükür yaşıyoruz / Suyun şavkı vuruyor bize / Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze."
"Su başında durmuşuz / çınarla ben. Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınarla bana. / Su başında durmuşuz / çınarla ben, bir de kedi. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim, bir de kedinin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, bir de kediye. / Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, bir de / güneş. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, kediye, bir de güneşe./ Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz./ Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, / kediye, güneşe, bir de ömrümüze. / Su başında durmuşuz. / Önce kedi gidecek / kaybolacak suda sureti./ Sonra ben gideceğim / kaybolacak suda suretim / Sonra çınar gidecek / kaybolacak suda sureti. / Sonra su gidecek / güneş kalacak, / Sonra o da gidecek./ Su başında durmuşuz / Su serin / Çınar ulu / Ben şiir yazıyorum / Kedi uyukluyor / Güneş sıcak / Çok şükür yaşıyoruz / Suyun şavkı vuruyor bize / Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze."
Şiir
anlatılmaz derler doğrudur, ama çağımızda artık şiiri anlatan şiirler bile
yazıldığına göre, aforizmaların Engizisyon yargıçlarının dilinde kaldığını
düşünsek iyi yapmış oluruz sanıyorum. İnsanı etkileyen şairler o kadar çoktur
ki, Edip Cansever'in, Çağrılmayan Yakup, Sezai Karakoç'un Taha'nın Gül Muştusu,
Ece Ayhan'ın zaten uzun bir şiir kısalığındaki tüm şiirleri, İlhan Berk'in, Ölü
Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek, Dağlarca'dan Uzaklarla Giyinmek, ve
Asaf Halet, Yahya Kemal, unuttuğumuz nice dokumacılar, gül dokumacıları
öylesine çoktur ki saymakla bitmez ve yaşam onlarla güzeldir. Bakın şiir sanatı
için Kavafis ne demiş.
Kommageneli Ozan
Iason Kleander'in Üzüntüsü
"Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası – / dayanılır gibi değil./ Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, / sözcüklerle avutmasını bilen./ Korkunç bir hançerin yarası./ Getir merhemlerini, ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren
"
Şimdi bu konu bitmez diyelim, öyleyse bir sürü açımlamalarla sözü
dolandıracağınıza, iyi bir şiir sunup, ayinesi iştir sözüne kulak vererek,
mesel'e son vermek kanımca en güzeli sayılacaktır. Büyük romanlar yazmış Nikos
Kazancakis'in doğaya övgü diye nitelendirebileceğimiz, arıların konaklayıp,
kelebeklerin gezdiği bir gezegenden sizlere yönelen bir
serenat; ayışığı yoldaşınız, güneşte kardeşiniz olsun. Güzelde olsa bir şiiri
okuyacak zamanım yok ki demeyin, zamanın da an gelir sizin için
"zamanı" olmayabilir.
Tırmanış
Ne büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına tırmanmak /tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir
defne dalı, / kanının
topuklarından hızla dizlerine, beline /yükseldiğini, /oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi
yayılmasını / ve aklının
köklerini yıkamasını duymak! / "Sağa gideyim," "Sola gideyim," demeyi
düşünmeden /
aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden estirmek, / ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu, / yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü,/ çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; / dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi / dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile / ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada./ Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması / sabahın sisinde, / ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, / başın
ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska / altın ve gümüşten, göğsünden sarkan! / Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak / tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen / o vefasız yosmayı; / veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, / geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı /
genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik derilerini. / Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, / kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı / verircesine / ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, / ama uçurumdan korkarlar, / oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün / yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. / Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, / ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez / bastığı yere, / sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, / artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür / seni yolundan; / sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, /
bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin; / bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; / pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla./ Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, / iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, / şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda / bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu / ürkütmek için. / Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar / kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; / güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan / ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü." &
aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden estirmek, / ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu, / yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü,/ çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; / dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi / dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile / ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada./ Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması / sabahın sisinde, / ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, / başın
ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska / altın ve gümüşten, göğsünden sarkan! / Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak / tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen / o vefasız yosmayı; / veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, / geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı /
genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik derilerini. / Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, / kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı / verircesine / ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, / ama uçurumdan korkarlar, / oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün / yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. / Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, / ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez / bastığı yere, / sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, / artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür / seni yolundan; / sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, /
bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin; / bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; / pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla./ Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, / iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, / şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda / bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu / ürkütmek için. / Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar / kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; / güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan / ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü." &
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
HLADİK SENDROMU
Arjantinli Jorge
Luis Borges'in bir öyküsünde yaşam boyu büyük yapıtını bir türlü yazamamış
Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarı, Nazilerin eline düşer ve büyük yapıtını
hücresinde yazma hayaline kapılır, yazarda ama, sonperdeyi yazacak süreyi
bulamaz çünkü ölüm vakti gelmiştir, avluya çıkarılır ve tam ölüme giderken
oyunun son perdesini zihninde yazarak bitirir. Mutlu ölmüştür. Ama şu an
tüylerinizin ürperebileceğini düşünüyorum, bir insan o en büyük arzusunu
zihninde kendisiyle paylaşarak mı ölüp gitmelidir. Hladik trajik bir olayın
kahramanı olmaktan ileri gidemeyen kadersizler kadersizi biridir. Bu nedenle en
büyük yapıtını yazamayan, üretemeyen, yazacak bir konu bulamayan, kısır ya da
umarsız sanatçıların bu durumuna Hladik Sendromu adını vermekte bir sakınca
yoktur sanırım.
Buradan başka ve
asıl konumuza gelelim, yazamamak, yazacak bir konu bulamamak, konu yok
diyebilmek... Bir yazar ya da sanatçı eğer konu yokluğundan, yazamamaktan,
üretememekten söz ediyorsa, bilin ki o bir yazar değildir, belki hevesli
olabilir ama sonuçta yazınsal açımı, gücü
onu sıradan bir ademoğlu olmaktan kurtaramaz sanırım. Adorno'nun,
Auschwitz'den sonra sanat yapılamaz, söz bitmiştir diye bir aforizması var,
olanlar, kendisini o denli etkiliyor ki sanatın günaha ortak olmaktan başka hiç
bir işe yaramadığını düşünüyor, bakın işte zaten sanatda bunu anlatmaya çalışan
bir araçtır, çünkü sanat ne yaparsak yapalım kan ve gözyaşından kurtulamıyoruz
demenin "Arapça'sıdır." Demek ki söz bitmez, yazacak şeylerin ucu
bucağı yoktur, ama yalnızca teması, iletisi hep aynı kapıya çıkar onun,
savaştaki, burada Tanrı'yı göremedim anne der, maden kuyusundaki cehennemim
grizu oldu kardeşlerim diye çağırır, gurbette ki, anavatanım senden ayrı
kalınca anladım seni diye haykırır, çalışan çocuk yaşlılığım da böylemi olacak
diye gözyaşı döker ve tüm insanlık, mutluluk; acılarla dolu yolculukta gelip
geçtiğimiz duraklardır diye ağlar durur. İsa bile Tanrı'sına 'Seni aradım,
neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız karanlıklar ve uçurumlara yağan
yağmurlardan başka bir şey göremedim' demiştir. Ama bu bir paradokstur, insanoğlunun yakarısı aslında kendisine
olmalıdır, düşünceyi ve karşıtların kıvılcımıyla; ufukları aydınlatan yıldırımı
bağışlayan Tanrı, daha ne yapsın.
Konumuza,
yazamamak, üretememek sorununa dönersek, Aziz Paul, 'Göğün altında yeni bir şey
yoktur' demiş, İranlı Baba Mukaddem 'İnsan ölü sözlerinden geviş getiren
hayvandır' diyor. Yazdıklarımız, yazacaklarımız, gerçekten hiç bir zaman yeni
şeyler değildir, dile gelen yeni bir anlatım biçimidir, yeni bir biçemdir olsa
olsa, siz ona yeni bir 'dağdağa' bile diyebilirsiniz. Ayrıca hiç bir şey
dünyada bir tansık sayılmamalıdır, bizim düşünsel ufkumuza durgunluk veren şiir
bile bir alıntıdan ibarettir. Usun derinliklerinden, bilincin karanlık
uçurumları, kara dehlizlerinden çekip çıkarabilene aşkolsun diyelim o kadar.
Şimdi anımsayamadım adını ama bir bilim adamı, biz bir şey bulmuyoruz, varolanı
ortaya çıkarıyoruz yalnızca diyordu. Yakında bilgisayar, sanal bilge, ya da
robotlar öyle şiir veya bulgular yazıp ortaya koyacak ki, insan atıl bir doğal
makineye dönüşecek ve kavgaya gürültüye yer kalmadan -belki de- kendi kendine
yok olup gidecek. Geriyede, birbirinizi ne öldürüyorsunuz, biraz sabredin zaten
öleceksiniz diyenlerin hoş; ve ama boş sadası kalacak!..
Yine yazamamak
konusunda bir anekdot, Bir İtalyan yazarın öykülerinden birinde (yoksa bir film
miydi) konu sıkıntısı çeken senaryo yazarı, içine düştüğü bunalımdan olsa gerek
baş parmağını (Tanrı parmağı denirmiş buna, kavramaya ve üretip yaratmaya yol
açtığı için, denedim de o olmadan, gerçekten dört parmağımız pek işe yaramıyor)
kalemtıraşının içine sokmuş, imayı düşünüyorsunuz değil mi, beyin parmağa,
parmak kaleme ilettiği için düşünceyi, adam çare arıyor ama fantastik bir
çıldırıya kapılmak yaptığı... Sonuçta, bavul dersiniz, geziler, çocukluk, uzun
yollar, sıkıntı (taşımak), hiç gezmemiş olmak kapanmak yani, ya da ipin ucunu
kaçırmak, Jules Verne gibi uzaya gitmeye kadar açın üretebilirsiniz bu konuda,
şaka dersiniz, Milan Kundera'nın romanından başlar, bir şakanın yolaçtığı seri
cinayetler ya da kan davasına kadar
uzanırsınız, lâğımlar anası deseniz bile, Bilge Karasu'nun kitabından tarihteki
kanalizasyon sorununa, Romalılardan, Ostrogotlara, Azteklerden, Göktürklere
kadar konuyu uzatabilirsiniz, olmadı gerçekten yazamamanın sıkıntısını ömür
boyu bunun her seferinde değişen kimi zaman haklı, kimi zaman gülünç, kimi
zaman ürkütücü gerekçeleriyle doldurursunuz yaşamınızı. Çünkü bazen yazmak
benim için yaşamaktır diyen yazarlarımızda çıkmıyor değil. Belki haklıdırlar,
hareketin en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünceymiş, en
basit olanın verisiyle, en gelişmiş olanın vargısına ulaşabilmek hepimiz için
bir albenisi olsa gerektir.
Son bir anekdotla
konumuzu kapatalım: 16. Lui, Fransız Devrimi'nden (1789) bir gün önce,
günlüğüne 'Yazacak değerde bir şey yok' diye not düşmüş, ertesi gün devrim
oluyor ve kendisini paradaki resminden tanıyan muhafızlarca (Varennes'te)
yakalanarak giyotine boynunu uzatmak zorunda kalıyor. III. Ahmet sanırım, oda
çağdaşı sayılır Lui'nin, bir gün vakanüvise ne yazdın bugün diyor, vakanüvis
yazacak değerde bir şey bulamadım diyor, III Ahmet yakındaki mızrağı vakanüvise
fırlatarak yaralıyor ve 'Bunu yaz' diyor. Diyorum ki sizin yapacağınız işi
başkalarına yaptırıyorsanız (ya da sizin de yapmanız gereken bir şeyi diyelim),
özürünüz kabahatinizden daima daha büyük olacaktır. Siz siz olun, diyelim ki
bir angaryayı yaparken ya da yaptırırken, görü, bili ve duyunuzu açık tutun ve
ne III. Ahmet gibi, ne de vakanüvis gibi olun, 16. Lui gibi olmak bu durumda
daha iyi sanırım, Marks, ulusların kendi
kaderini tayin etme hakkından sözaçar, kişilerde kendi kaderini belirleme
hakkını yaşayıp öğrenmeli derim...
Tarih birinin
diğerini mızrakla dürttüğü 'kişilerden' pek söz etmiyor, ama başını giyotine
uzatabilen 'kişilerden' çok sözediyor...
&
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
YAZIN ÜZERİNE
Mallarme
kitaplarını o sonsuz azınlığa diye imzalarmış, hiçbir zaman çok olmayan, hiçbir
zaman yok olmayan. Yazın: Amaya bir sadaka ver yerine - Bahar geliyor ama
ben göremeyeceğim, demenin daha çok duyunçlara seslenip, yardıma yol
açtığının anlaşıldığı kıssada olduğu gibi, gerçekte tinsel alemde bir devinime
neden olur. Goethe’den aktarılan bir kıssada da: Çoban şaire, halka bu denli
yararlı olduğum halde niçin kentte, benim için değil de senin için kutlamalar
yapılıyor der. Şair
becerilerimiz için yarışalım önerisinde bulunur ve çobana yükselmekte olan
dolunayı görüp görmediğini sorar, çoban pekala görüyorum deyince, o zaman
gözlerimizi kapatalım; şimdi de görüyormusun diye sorar; çoban hayır, yalnızca
karanlıklar var diye ekler, şair; ama
ben görüyorum der!..
Borges,
gelenekten yararlanmalıyız çünkü ayrımında olmadan bir şeyi yinelemenin
tuzağına düşebiliriz demiş. Sonuçta yazın, dünyamızı görünmez biçimde
değiştirir, ilk bakışta maddi gerçekliğin içinde yüzen insan, onun yararını
kolaylıkla göremez. Bu ruh sayrılığının indimizde önemsenmeyişine benzer, oysa
ruhumuz olmasaydı insan olamazdık...
Avrupalılar us
yoramadıkları şeyler için şiir
yazarmış, işte bu
görünmeyen bir büyüdür ki, her insanın içinde bir sanatçının yatıyor olması
anlamına da gelebilir. Düşünelim ki
şiir mutluluk vermez çünkü mutlu şair yok, yazdığımız şiir
mi tanrı da bilemez, çünkü tanımı yok... Sanat bilinmeyene yolculuktur,
hedonist kışkırtılar sunar, ama bir o kadar da ürkütücüdür… Şiirimizinse dünyanın en büyük şiirlerinden biri olduğunu yazınla ciddi biçimde
ilgilenen herkes bilir ve anlar. Türkçenin de
kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir. Bir dili yeterli kılan şiir ve felsefedir. İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar. Bizde felsefenin pek gelişmediğini ya da yer bulamadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var. Diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiştir ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık yapılan bir şey. Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir. Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi kümeleşirler ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz. Asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın "şimdiki anı" adını veririz ama o yaşamakta olduğumuz ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir. Bir dili yeterli kılan şiir ve felsefedir. İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar. Bizde felsefenin pek gelişmediğini ya da yer bulamadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var. Diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiştir ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık yapılan bir şey. Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir. Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi kümeleşirler ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz. Asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın "şimdiki anı" adını veririz ama o yaşamakta olduğumuz ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
***
Romanın
19.yüzyılın ikinci yarısında ülkemize bir yazın türü olarak giriş yaptığını biliyoruz. Öykü için minör
roman nitelemesi yapabiliriz. Öyküde büyük ustalarımız var, Ömer Seyfettin,
Mehmet Rauf, Sait Faik, Sabahattin Ali'yi
okumayan çocuk ya da yetişkin
var mıdır bilmiyorum. Globalizm rüzgarının ulusalcılık ve ulus
sevgisini yıpratıyor gözükmesine karşın, Ömer Seyfettin’in ana izleği olan bu konularda kurduğu atmosfer
son derece sıcaktır. Ayrıca kullandığı dile bakacak olursak bugün Türkçeyi
yetersiz bulan ve gizliden gizliye Osmanlıcaya özenen ya da Türkilizce
yaratmaya çabalayan entelektüel dünyamızın, dilde yüzyıl önceki Ömer
Seyfettin’in gerisine düşmekten doğan
‘hali pür melalini’ okurların duyuncuna bırakıyorum. Yaşayan bir organizma olarak dilin, yaşlılığından
çocukluğuna, gelecekten geçmişine dönerek;
zamanda yolculuk yapması gibi olanaksız bir şey bu, yapılan böyle bir tansık barındırıyor!.. Bu duruma payanda
olanların durumu şöyle açınlanabilir: Bir düşün ya da ideoloji, gelip beni bulmuşsa; hizmetliyim, bir düşün ya da ideolojiyi kendimde bulmuşsam; sanatçıyım.
***
Bizde her şey
deneysellikle yürüyor, ömrünü eleştiri sanatına vermiş insanları gün geliyor
paylaşamıyoruz ama, onların yapıtlarını kitlelere ulaştırmakta kimsenin bir şey
yaptığı yok, Nurullah Ataç'ın bir kitabı için sahafları dolaşmak zorundasınız,
dili eskiyen kitapları günümüz Türkçesiyle yeniden yayımlamak düşüncesi
kimseleri ilgilendirmez, yazınımız, bu bağlamda eleştirimiz azgelişmişliğin
şanına yaraşırcasına vahşi yaşamın yasalarıyla gelişimini sürdürür! Kimse
kimseyi beğenmez, herkes bir grubun üyesidir ama ilk fırsatta grublar birbirine
girer ve tüm bu olaylarla birlikte, yazınımız, basınımız, la havle vela
kuvvetiyle dünya ile yarışını sürdürür. Bu denli olumsuzluklar içinde
eleştiriyi bırakın, yazar şair nasıl ortaya çıkar şaşmak gerekir, inanmam ama
burada belki de yeteneğin rolü vardır, yazınımızın dünya yazını ile aynı
üretkenlik ve gelişkinlikte yazar ve şairler üretmesini Anadolu kültürünün
belkide genlerimize işleyen binyıllara dayanan birikiminde aramak gerekir.
Eleştirmen için bizde şair (yazar) olamadı, eleştirmen oldu yakıştırması
vardır, oysa eleştirmenliğe soyunmak, şair / yazar olmanın yanında öyle büyük
evliyalıktır ki, şairin yazarın yeri gelip yakılıp,dışlandığı, ayrıksılıkla
suçlandığı bir ortamda, eleştirmen olmak, cennetten kovulmuş lanetlilere asayla
yol gösterip yalvaçlığa soyunmak gibi bir şey, yani lanetiniz çarpımlanıyor,
iki kere lanetli oluyorsunuz.
***
Sanat; ölü ateşiyle kolkola gezen çöl tanrısıdır
ve iç dünyamızda barınan, yaşamın; hiç kimsenin olmadığı kadar bizim olmasını
sağlayan biricik totemdir.
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
bu yazılar iletildi İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ NE
**********************************************************************************************************************İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ
ULUS FATİH
*
SOLARİS
ÜLKE ve SANAT
Saltık gerçek şu ki; Cumhuriyetimiz içinde bulunduğumuz yıl da,
bir yaşını daha kutlayacak... daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır. Çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve
devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere
karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında
yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda
barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu
çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine
borçlu olmanın duygusuyla, kuruluşundan beri
ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde
bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız da bu yıl
Cumhuriyet'in kendilerine bağışladığı kazanımların ruhuyla bir kez daha bu ülkede yaşamanın ve bu duyguyu
taşımanın onurunu tadacak, değişik dönemlerin ve farklı sanat anlayışının
temsilcisi sanatçılarımız bu ruhu ve düşünceyi her yıl yineleyip, yeniden
yaşayarak sürdürecek ve gururla paylaşacaklardır...
Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki sanat denilen
şey insan ruhunun kıvrımlarında hangi gizleri barındırıyor ve kimbilir hangi
anlamlara geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini
nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar
/ Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri 36 köşeli kesen / Ve
sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye
akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için, her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini fundemental fanatizmin skolastik
zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev
gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama
deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh
hapsolunamaz!.. Bu kaygılarla ve
cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla daha nice zamanlar koşu ve çabalarımızı
sürdürecek ve barış, sevgi, kardeşlik inancıyla zamanların geçişini hep
birlikte ve tüm kalbimizle selamlayacağız...
Bir Latin özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende
öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın
serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol
ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha
bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller,
inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri
savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına
sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder. ‘Gizli bir tipler
dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına
boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını
paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir
yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona
katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize
ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra
/ Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları
yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal
inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı
Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda
dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı
düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan
sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, /
piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize
ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri!..’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)
Bir de savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı /
Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza
toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama
dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği
bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y.
Onay)
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir
hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, /
merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. /
Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse
bir süre sızıları dindiren.’
(K.Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil,
yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Yaşamımızda ve sanatta; önemli olana değer veren değil, değerli olana önem
veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha
yüceltecektir...
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ
ULUS FATİH
*
SOLARİS
*
SOLARİS
AFORİSTİK YAZIN
Ötedenberi
aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun
soruşturma, aforozun bir karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu
sözcükler olduğunu düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda,
aforizmanın, İtalyanca kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca,
aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini
öğrendim. Aphorismos için bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur
Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine
özdeyişler) adlı Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada
özdeyiş anlamına geldiğine göre bu iki sözcük arasında yine de bir bağ var diye
düşündümsede daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi
gibi durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler
ne yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu.
Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi
kapattım!..
Aforizma,
hareketli politik yaşamımız nedeniyle, seksenli yıllarda gazete sütunlarının
mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi
ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi
sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler
ortaya çıktı.
Konusu aforizma
ya da başkaca bir şey olan nice güzel kitaplar, gece geçen gemilere
benziyorlar. Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için bir
damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar. Kuyruklu
yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok ki
yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri,
kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara
karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = para
diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan
şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye
bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün
tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara
karşın; paranın padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını
yaşamak ve öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak
istiyorsanız, harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını
öğrenmek isterdim. Kimi mavi, kimi buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış
zarif baskılar, kitapseverler için birer muştu, kutsanmış, küçük armağanlar
niteliğinde sayısız kitap.
Kısa öykünün
ustası Borges’e taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü
yazılabileceğini imliyor, öykü içinde öykü barındırıyor, dahası pek çok öykü
yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o öykücük;
“Alçaklığın
Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye."
Bu minörmetin o
kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı
üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust,
Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve
yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme
doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre
“Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum
ki Abdülhâmid zamanında, “tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın
kurusun” anlamını çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç
bir zaman inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun
dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp
görebileceği hiç bir şey yoktur dünyada...”
Dünyaya
adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem
ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar; bir abartı diye düşünüyor insan.
Bir başka
aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor ve diyorsunuz ki insan yaratıkların en
masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar
“içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın
ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle
gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir
çünkü rüya görür”.
Siz de burada her
insanın aynı coşkuyla aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği
koklayabileceğini düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun
sanki varoluşumuzdan değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla,
birbirimize zorla, katı bir anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında
çözümün ve (sonsuz) barışın küçücük
hamleler ve incecik çabalarla sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden,
her insanın özünde iyi ve masum olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin
düşlerinin ve özlemlerinin aynı olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların
hoş bir sâdâ bırakanları da vardır belki...
Dünyanın
parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık
gerçekçilik de diyor, bu bakımdan aforistikaların her biri bir dünyayı, her
biri tanrının yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir
burgacını imler.
Kitapların her
biri; Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar
ve herkesin farklı bir adası vardır.
Elimdeki şu
kitap, sizin elinize geçtiği anda benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir
başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza
dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak
sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan
umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek
evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. /
Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara
can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım /
Otların dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
ROMANTİZM
(Alis Harikalar
Diyarında!..)
Aşksız hayat olur
mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu
yarımadasının, denizle yirmili yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları
hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin,
ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları sanırdım,
haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda döne
kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla soktuklarını,
coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin meridyenlerinin
gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı paylaşamadığım için;
‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’ diyenlerin çokluğu
karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf
bir korku yarattı, bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam
olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan
duygusallığım, giderek arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla
yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim
şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir
kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul
ederek, içimde yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı
anlarda gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların
arasında, oluşan okuma merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye
başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden
Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi
duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına
uğramamak için, bildiğimi sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha
öğrenme gereğini duydum. Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan,
coşkuyu, düşselliği, duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için
kullanılan bir sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18.
Yüzyıl sonundan başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın)
İngiltere ve Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl,
hayal gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce
hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez
Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve
Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da
Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan
şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş.
Bu akımın
çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak,
kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım,
romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın
ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu,
arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her
zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki
yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine
düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton
belki kendisi de bir romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve
onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir
Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş,
sıradanlığa karşı koymaya çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin,
televizyon kanallarının akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak,
sürüklenip giden yaşamın içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara,
‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir
varoluş kaygısının -kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların
öyküsünü anlatıyor kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce
sıkışacak, yeryüzünün size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki
bir şeyler içerek, dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe
dönüp, İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir
arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya
çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye
bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun
olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi,
hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı
bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli
üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura
ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir
İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye
evlenme teklif edişini, Viktoryen aynalarda
hep eşi bulunmaz
bir aşk romanı
olarak mı algılayacaktır.
Aşkın
karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik,
harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin
iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya
tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda
uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize
sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa,
bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman
onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu
olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu
olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve
diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz
ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor
her şeyi’ dedi Alice. Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi
kaplayan bir deniz resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan
önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol
altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında
çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum
ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını
bekliyordu.’
Yine
kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın
sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından belirlendiğini
söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının parametreleri içinde
var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik
yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi
ironimizi belirler’.
‘Ruh
mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü
filozoflarından La Mettrie ’nin
Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle
karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La
Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin
bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan,
kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını;
böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten
bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen
tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman,
günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor
ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı
denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o
da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye
anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada,
Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu
dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine
olumsuz düşünce taşıyanlar ne der
bilemem ama yazın özünde, ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma
girişimidir.
Romantik Hareket
gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye,
Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı
ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp,
Long Island, Neuilly ve Barcelona’yı
geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!..
Yazın ne işe yarar sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe
yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı,
Alice’in aşk arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle,
aniden Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle,
-bu arada okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok
şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek
zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk
Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında
olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik
düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını
hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi
düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde;
‘okumaya’ başlayabiliriz!..
***************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUSFATİH
*
KUŞEVİ'NİN EFENDİSİ
Gerçek bir yazın
meraklısı (eksiklik duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu; isimden, resimden, kıssadan, hisseden,
baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı
öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve
düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin
bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı
taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip
olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi kitaplarda vardır, onları defalarca
okuyarak haremimize almak isteriz; uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza
izin vermeleri için, gecelerinde boğulmaya katlanır, onların bizi uzak
diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden
yakınır, ama onu anladığımızı, onun krallığının gücünü kavradığımızı kabul
etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp, neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rint’ bilir... Bu öyle meşru, öyle saf,
öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz
oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir, yenersek bunu yalnız biz
biliriz.
İşte, Kuşevi’nin
Efendisi benim için çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek
istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı,
kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu
sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf
Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu
için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu
kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir
yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı
İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in
İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın
‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla
denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar
karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun
bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa, sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek,
hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün
birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte
Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye)
dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’
sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine
konuşalım.
‘Tabula rasa’
absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı
Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince
içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da
(İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf,
kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte
süregiden, konsertant bir kitap...
Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte
benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim, Samatya’da,
İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki birbirimizden
uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan yazgısına bende
tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada tanıdığım
H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li yıllarda
yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini
yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı
gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi
dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği,
Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir
yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne yazık
ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları
olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu
olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa,
buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma
olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız
doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’
dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi
dünyevi bir yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter
Benjamin’den bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil,
çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve
yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe
bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet,
kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun,
kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin
zenginleşmesi açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin
zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki
öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp,
yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının
endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem
Yazarlar Kulübü’nün en popüler,
önde gelen şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi )
gibi hareket edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi
sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne
bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir
ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul
görmelerinin önüne geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa
sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin
baş sayfalarını süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel
ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına
ilişkin bir tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla
kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız
kendi ahlakına uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir,
çünkü hergün yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde
var, ayrıca Aksaray Sofular’da sele
kapılan bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir
‘yeraltı baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey
‘fani’ kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir
biçemi de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor,
ayrıca sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura
yaşatılmaya çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi
gibi amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka
anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki
evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi,
yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir
kılıyor. .
Genellikle
eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde,
bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne
dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?..
Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para, pul, zul
diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete
satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse,
daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde,
ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre
sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor
mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin
hazzına bıraktı’ der.
Konuyu
değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi
yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir
patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü
yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler...
Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından
beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!.. En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu
olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş
kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün
bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye
başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu;
Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş,
hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’
kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan
sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş
sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca
uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır.
Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş
haberimiz yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere,
onlarla hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’
okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni
(okumayı!) unutma...
***************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SARI ZARF
Jorge Luis
Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi.
Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun
düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges
hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi
tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize
tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız
çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa
da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’
onlara özel bir yer ayırır,
kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan,
hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül
insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl
yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da,
yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir
haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi,
kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman
diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden
yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve
yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül
nihâllerin ustalıkları karşısında acaba
salt kendileri bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın
son durağına geldiğim bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı
sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla
‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı
arttıracak türden bir gizemle bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı
Zarf!..
Borges’in
(Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle
çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin,
antik kültürüne el atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması,
hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha
ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor
olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir
kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım
Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges,
bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en
az Borges kadar ustaca bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya
kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı
diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz
ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım
bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de,
hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa
denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda
olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto
öykü, kişisel bir anlatı ama insan içten
içe bir yurtsama duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı
zamanda bir özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor.
Öyküroman çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil
kahramanın başından geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen
bir tekdüzelikle alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği
korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz
görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın
ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya
yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru,
olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap
üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’
dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en
iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay
sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında
gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir
edebiyat proğramına, yeni kitabından söz
etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı
avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle
tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı
vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü,
çok daha gençti.
Bir ara sunucu
tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik
sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya
gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir
hareket yaptı. Sadece bu devinim bir çok
şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm
karşıtlıklarıyla bütün bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu
devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu.
Bu imgesini hiç bir zaman yitirmeyecektim.
Gözlerimde
birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan
televizyonu kapatıp yatağıma...’
Kitabın aşka ağıt
diyebileceğim, hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak
aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un
gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar
‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu!
diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün
dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler
geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’
çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel
geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın
ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir
kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte
imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu
annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun,
Cebrail içindeki damarları çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık
olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler
neler söylüyor:
‘Sil baştan
yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz
olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu
olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz
olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske
girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele
dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere
bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün
geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı. /
Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. /
Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana
/ Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun
koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi
zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı
balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar
uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da
saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız /
köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu
kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık
hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı
Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir
kitap.
****************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç
Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok
severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği
anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen
tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’
diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek
boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son
verir, tartışmanın yönünün değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize
gelmemize neden olurdu...
İşte Henri
Michaux’nun ‘Açı Direkleri’ adlı
kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir
tarafa; Henri Michaux ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri
olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha
önemle ele aldığım kitap okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar
hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili
oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan akslara bakarak yönümü
belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu gerçekten anlayıp
kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de önce şair hakkında
bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır, elimize aldığımız
kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta olduğunu
düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir
kitap elimize geçtiğinde, gerçekte
tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini
düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz,
düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir.
Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce postmodern bir yazın eri olarak algıladığım
Michaux daha başlar başlamaz şaşırttı bu
ölümlü okurunu. Çünkü kendisi bu
dünyadan ayrılalı uzun yıllar oluyormuş, dahası zamanın göreceliliğine yalınkat
bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın
sonlarına doğru (1984), gezegenin
rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl ki bir kaç yıl öncesiydi...
Michaux’yu
tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek
gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış.
Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da
düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha
varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı
kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının
bir uzantısıymış.
Şair, 1930
yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya
ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar,
belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize
vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolu mu, ironik mi bilinmez ama yeraltı
dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı
duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha
alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık
da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak
kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok
tasalandığım ve çok istediğim için seçin beni onların arasından. İşte o zaman
konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik
yaşamlarımız adına sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne,
şair yarı aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler,
ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.
‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce
orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine
yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin
olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce,
biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün... önce onların işe yaramaz düşüncelerinden,
daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı
Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar
kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte
varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah
bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan
şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde
parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım
gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç görülmemiş
olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu
durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir şey yoktur.
Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden olan, nefret
etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların kalbindeki kin
olmuştur yalnızca.’
Bir başka
yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini
görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha
çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş
olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana
kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim
duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi
türündekiler gibi meraklı ve utanmaz,
insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun.
Ah!’ ‘... bir bakirelik aşılmalı mı
yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın
dostlarından biri Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi,
çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek
onun çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız
edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki
bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan
edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir
ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması
koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile
kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı
daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup
olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman
öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir kurbağa
kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun
bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha
da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her
şeyden kopmuş, ama hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde,
dikkati dağılmamış, tek bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine
getiriyor atma eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir
gelgitin yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve
organizmanın atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her
saniye kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan
bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her soluğunda başka canlıları yok
ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu
duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem /
Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N. Hikmet)
Açı Direkleri’nin
kapak resmide ilginç, bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini
anımsattı. Savaş nedeniyle yapayalnız kalan İvan, benekli, akça kavakların arasında dolaşırken,
değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını, esen rüzgarda kavakların
ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız
çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise
okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi
gezinin düşlerde yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik,
sorgulayan dünyasına elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama
‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı
etten bilgisayar yaptı ama insanda eti
bilgisayara bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey
olsun;
‘Kaybolan
umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada /
Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’ / Kıpırdamazdık / O’ da doğmazdı...’
İsterdim ki; iki
balya saman üç eşek arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka
burada mı oturuyor’ diye sorulsun!..
Michaux’nun, küçük risalesini okuyanlara övgüler olsun.
************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
DÖRTLÜKLER.
"kokunla öleyim
öpüşlerin
sonsuzluğunda
gözlerim senin gözlerin
kanatların benim ellerim"
uyuklayan karda
fırtınalar var
ufuklardan
süzülense
kamelyalar
*
uzayın içlerinde
Fornaks yıldızı
uzayıp gidiyor
içimde
Kassandra'm
*
uzak yıldızlarda
füzyonlar içinde
ufuklardan ışık
saçıp
kavuşulan ne
*
uyku, ölümün
kardeşisin
fırtına,
sessizliğin çocuğu
ufuk, yalnızlığın
güneşisin
kalbin kalbe yol
olduğu...
*
uyuyorsun
bebekler gibi
fidanlar gibi
serpilip
uzaklardaki
gölgen
kavuşurken
rüzgârlara
****************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
MİTOLOJİ
Sirakuza
Kralı'nın (belki de Hieron'dur) buyruğuyla, işlediği suçtan dolayı,
halkın gözleri önünde idama mahkum edilen Filyos adlı kölenin son arzusu
sorulduğunda, annemi görmek isterim der. Kral üç gün sonra cezanın infaz
edileceğini söyler, kefil olarak bir arkadaşını bıraktığında sana izin
vereceğim, gelmezsen o gün arkadaşın idam edilecek diye belirtir. Köle büyük
bir hızla Sirakuza'dan, Mora yarımadasındaki annesini görmeye gider, köyüne
ulaşır ve annesine olan özlemini giderdikten sonra olanları anlatarak, dönmek
zorunda olduğunu açıklar. Annesi gözyaşlarıyla onu uğurlar, ama geri dönüş yolunda
büyük zorluklar beklemektedir. Gemi büyük bir fırtınaya yakalanır, karaya
çıkınca, kasırga, yağmur, çamur alabildiğine hızını artırır, taşan ırmaklarda
sürüklenir, azgın sellere kapılır, canını zor kurtarır ve gün batımına doğru
tepeleri aşarak, kent meydanına güç bela ulaşabildiğinde, arkadaşı idam edilmek
üzeredir, uğultular arasında kalabalığı yararak, elini kaldıran krala 'Geldim!'
diye haykırır. Sözünü tutmuş arkadaşıda kurtulmuştur. Kral büyük bir
şaşkınlık içinde kalabalığa; Bugün, arkadaşlığın ne anlama geldiğini
öğrendik! der.
Bu olayı
anlatmamın nedeni, sık sık neden mitoloji diye sorulmasıdır, mitoloji insanlık
tarihinin parçası olup, insan nasıl insan oldu yaklaşımının özgül bir öğesini
kapsamaktadır. Bu bakımdan, Euripides, Aristofanes, Lucretius (Evrenin
Sırları adlı kitabı belki günümüzde bile aşılamamış bir yapıttır), Platon,
Aristo, Çiçero, Gılgamış, Sümer tabletleri, Babil'in asma bahçeleri, Semiramis,
Ramses, Musa, İdris, Habil-Kabil ne varsa çok büyük bir kültürün bizim yolumuzu
aydınlatan parçalarıdır.
Gerçekte mitoloji
(söylence) çağımızda da sürüp gitmektedir. Bağımsızlık Savaşı
bizim için mitolojidir, Hitler çoktan mitolojinin bir parçasıdır, Paylaşım
Savaşları'da öyledir. Avrupa'nın ölçülerine göre ray aralığını beş santim geniş
tutarak, Alman lokomotiflerinin henüz Belarusya'da toprağa çakılıp kalmasına
neden olan Stalin'de bir mitolojidir. Sabahattin Ali, Nazım, Sait Faik, Yılmaz
Güney herbiri çağımızın mitik birer yüzüdürler. Marilyn Monroe, postmodern
çağın Afrodit'idir, Jackie Kennedy bir Medusa, prenses Diana, Kassandra, Maria
Callas, Medea'dır. Tarkovski bir sinema ilahı, Voznesenski bir şiir prensidir.
Dolayısıyla mitoloji sözcüğü kimseyi şaşırtmamalıdır, yaşam ve insan sürekli
mitoloji üretir, hatta buna gereksinir ve bizler söylencelerle besleniriz.
Hz.Davut
(sanırım) bir çocuğu paylaşamayan iki kadına son olarak çocuğun ortadan
bölünerek paylaşılmasını önerir, kadınlardan biri susarken diğeri hakkından
vazgeçtiğini söyler, Davut'da çocuğu ona verir, bilir ki gerçek bir anne böyle
bir şeyi isteyemez. Sonuç olarak, mitoloji yüzyılların içinden gelen bir
kültür, bir etik ve insanı insan yapan anlamlar bütünüdür bizim için. Hz
Ali'nin kılıcı Zülfikâr, Harun Reşit'in çağdaşı Şarlman'a gönderdiği çalar saat
hepsi birer mitolojidir. Efes'teki Artemis tapınağını yakan Herostratos nedeni
sorulduğunda yüzyıllara adımın kalmasını istediğim için yaktım demiştir.
Bu da insan ruhunun ne dramatik bir yapı
barındırabileceğine iyi bir örnektir. Timur, Ankara savaşını yitirerek, esir düşen
Yıldırım'ın sırtına basarak atına binermiş, Yıldırım Beyazıt'ı, kale komutanı
olan Doğan Bey'e atıyla gece karanlığında düşman içinden geçerek 'Bre Doğan,
bre Doğan' diye seslenen bahadır olarak tanıyan bizler için trajik bir
durum, ama işte bu bizim güç ve kibirin, yiğitlik ve cesaretin de yenilgiye
uğrayabileceğini düşünmemize yol açan ve belki de barış duyularımızı
alabildiğine körükleyen bir ayladır artık. Tarih kitaplarında Yıldırım'ın at
üzerinde görkemli bir resmi vardır, o kitap çocukluğumun büyüleyici bir anısı
olarak kırk yıldır yanımda duruyor. Mitoloji işte böyle bir şeydir, bizi tutsak
edip besleyen olağanüstü gerçeklikler...
Konuyu uzatmadan,
kitap adı olarak seçtiğim Andromak sözcüğüne ilişkin söyleyebileceklerim ise
şunlardır; bilindiği gibi Andromak, Fransız trajedi yazarı Racine'in yapıtının
da adıdır. Mitolojik anlamda ki açını, Troya savaşının talihsiz prensi
Hektor'un karısı olmasıdır. Büyük bir felaketle sonuçlanan savaşta Andromak,
her acıyı tadar, çocuğunu, eşini ve tüm yakınlarını yitirir. Euripides'in
trajedisine göre de, Hektor'u öldüren Aşil'in oğlu Neoptelemos'un tutsağı
olarak anayurdundan ayrılır ve yurtsamanın yarattığı boşluk tüm vücudunu
kapladığında, yazık ki ruhu da son iç çekiş köyüne ulaşır. Bundan büyük bir acı
var mıdır.
Bir başka
Andromak söyleninde ise bir erkek ve bir köledir Andromak (bir çocukluk
anısı olduğu için Ezop masalında adı geçen bir Androkles ya da başka bir ad
olabilir mi bilemem ama zaten mitoloji söylentiyi de içerir bir bakıma),
bir gün zincirlerinden boşanıp, kaçmayı başarır ve ormanda dolaşırkan ayağına
diken batttığı için inleyen, yaralı bir aslanla karşılaşır. Dikeni aslanın
ayağından çıkarmak cesaretini göstererek yoluna devam eder. Bir zaman sonra
yakalanan ve kolezyumda aslanlara yem olmak üzere sırasını bekleyen Andromak,
aslanın kafesten salınmasıyla ortaya çıkar ve sezarla birlikte binlerce kişinin
şaşkın bakışları arasında yaklaşan aslan, ayakları dibine uzanarak, mırıltıyla
Andromak'a sürünür. Çünkü o; ormanda Andromak'ın, ayağından dikeni çekip
çıkardığı aslandır... Bu konuda geçmişimden gelen bilit ve anım budur.&
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
PLÂNET
Orada
fotonlar rüzgârıydık
Tesla'nın
tinine; tütsüler yakılırdı.
Değirmenin
terazisi elektron yontusu
Buz
dağları plânkton geçidinde
Bulutların
hızı düşündürüyor
Kasırga
kırmızıydı pazar yerinde.
Göz
yaşları süt olurdu Roksalan'ın
Bizanslı
atlı saçlarını onarırdı
Gorgon
paraşütüyle inerdi gizemli kaz
Karanlığın
peçesi, dağıtırdı beyaz eti.
Uyanırdık!
Arakne;
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İZNİK DOĞUŞ
GAZETESİ
*
ULUS FATİH
*
SOLARİS
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’
SANAT
(Orada
fotonlar rüzgârıydık / Tesla'nın tinine; tütsüler yakılırdı. / Değirmenin
terazisi elektron yontusu / Buz dağları plânkton geçidinde / Bulutların hızı
düşündürüyor / Kasırga kırmızıydı pazar yerinde. / Göz yaşları süt olurdu
Roksalan'ın / Bizanslı atlı saçlarını onarırdı / Gorgon paraşütüyle inerdi
gizemli kaz / Karanlığın peçesi, dağıtırdı beyaz eti. / Uyanırdık! / Arakne; /
çırpınır / çırpınır / çırpınırdı)
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir
erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara,
Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath
eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı
sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre
öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden
yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir
zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın
henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle
Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden
henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır
taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan,
bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim
insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki
yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka
plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama
Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz
dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia)
kültürünün bizim sayılabileceğini
söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel
birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o
sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz,
İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine
onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve
yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip
edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara
ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle
uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle
“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri
bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir
kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla
kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende
kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi
‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim
zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su
içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’
yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı”
demeden, bir açımlama
yapalım; Günümüzde şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı
kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir
şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle
kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken
bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de
eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir...
Şiir çıldırtıcıdır, tanrısaldır, her olağanüstülük şiire
gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi
gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu
bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği
terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde
sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün
bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey
anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da
‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için
yazılmıştır; her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda
olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin
olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’
kirpiklerinizin acısına ortak olur; veya
tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme
gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel
anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu;
yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama
ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip
buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle
öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine
okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu
düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine
de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat
gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride
gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir
başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto yürüyüşlü kız /
Chandrasekhar limitine uyuyor mu!...” imalı bir
şiirsellik ya da eleştirel bir ima mıdır...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz,
amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüz de şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu
hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F.
Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’
demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar)
trajik bir şarkıdır...
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
KIRIK
TABLET
"Çarmıha gerildim. Haçım, çivilerim var./ O kâseden sundular, içmedim. Özümü kilitledim. / Düzen kuruldu. Bir mite çevirdiler. / Canımı acıttılar, yaktılar. Tamuya döndüm. / Ben övülmüşüm ve mutluyum, zaman acılarını
verdi. / Olanları, olmuşu
sineye çektim, ben seçilmişim. / Evren kutsanmış, tözü, tartımı, belli. Sevinçler
aşağılayıcı. / Haklıyım,
yaralıyım, yoksulların tansığıyım. / İlâhları, sözcüklerle kargışlarla yıldıranım. / Ben ozanım."
Esperantodan
volapüke her dilden konuşur Mor Afrem tragelaphos keçigeyik der İskitlerin
flütçü kızı var mıydı diye söylenir şunu anlattı Lenin'in kolundan çekiştirip
III. Ahmet'te kulak kesildi gizlice gördüm dedi ki ayağı çakşırlı Zapata
öldürüldü ama can çekişirken yanındaki adamlarına çabuk bana güzel bir söz
bulasınız büyük adamlar ölürken güzel bir söz söylermiş filân dedi saf
devrimciye gülümsedi oradakiler İsa soluğunu verdi ama bu sözde güzel Bolivar
nasıl da destek çıkıyor sonra Biruni geldi kimden duymuş bilmem kadın ‘Ben en güzelim’ derse gerçeği ne kadar yansıtır
bir belitsel sistemin ‘Ben tutarlıyım’ demesi
midir gerçek söz konusu kadının en güzel olduğuna kendisi değil başkası karar
vermeli ama o başkası evrensel estetik değere sahip olmayabilir dolayısıyla o
kararın doğruluğuna gene bir başkası karar vermeli o bir başka kararın
doğruluğuna gene bir başkası bu sonsuza dek sürer söz konusu kadının en güzel
olup olmadığına karar verilemez Werther'de (Genç
Werther'miş) üzülme kızlar prenses ki göğüs uçları sert minyatür bir
et kulesi fallik bıçak girip çıkar vajinal ve klitoral orgazm ilk kez
gözyaşlarını tut durup gökyüzü ötesi bak gene gökyüzü mırıldan ‘carpe diem’ filân dedi leylakla gezen ruh Hades'se görünmeyen Lerna bataklık
Nemea aslan Pallas kız sihirli tolga Odysse onikibin dize Herkül dünya batı ucu
tanrı bahçeleri Hesperid altın elmalar çal Atlas yardım et inek göz Hera
kamçılanan hardseks hala Bach hep ölüm fa majör prelüd hep prelüd Voyager uzay
sondasıyla uzak dünyalara doğru yol alıyor Macar suyu sür Beni Kaynuka savaşı
yahudi ve müslüman ister1300’de Karakurum yola Moğol ve Tatar Çuçi Han komutası
Rusya yani Kıpçak stepleri girer bir kol kuzey Alaska oradan Amerika geç Siyu
ve Apaçi kızılderili kabileleler Son Mohikan Katerina II sıcak denize açılmak
ister boğazlar ve Ege'yi Çeşme’de yaşanan savaş Kont Orlov'un isteği üzere Rus
bir ressam tarafından resmedilir ressam gravürü gerçekçi yapabilmek için St
Petersburg kıyısı Rus kalyonları özel olarak savaş gösterisinde bulunur çirişli
elleri görünüm ürkütücü Offili'nin fil gaita üzeri yerleştirdiği ‘Kara Meryem’ tablosu gibi puhu kuduzumsu
kavranası kireç ocağı kımıldar cenin birlikte Moğolistan kırlarına bakar bir
çığlık ve yüksek bir su çarpma sesi ileride bir yer göle bir kuş konmuş kapı
önü geçip vitrin bakmak için iki blok öte yürü parktaki ördeklerden biri onu
acımasızca yuhalar vitrin camında ise Mart kırağısı buzdan çiçekler açmaya
başlamış tüm sorun tepeye bakan kolonadlı tapınakları tavaf etmekte mağara ve
mağaza‘Yaşamak öldüğünü
görmektir, / Yaşlanmak budur işte’ elindeki kâğıttan okudu durdu
iyi mi kim o dedi Paulhan biri Voznesenski dediler biri de Ginsberg filan dedi
bıraktılar sonra Kraliçe Elizabeth II yeryüzünde bir ağaca prenses tırmanıp
kraliçe olarak aşağı inen tek kadınmış dedikoduya bak şimdi tırmandığı ağaç
Kenya'da bir incir ağacı adı Treetops olan bir ağaç ev 5 Şubat 1952 gecesini o
ev de geçirdi şafakta prenses aşağı inip hayvanlarla film filân çekti ve güneşi
izlemek için yine tırmandı aşağı indiğinde kraliçe olduğu söylendi bir önceki
kraliçe ölmüş yani basın asıp kesti hemen politik düşünceleri şu mu Baktria
nerede deniz kandili ne ilerde insanlar kentlerde toplanacak teyze Eltâk
kapısın kırıp içeri girebiliriz Bağdat bütün taş ve demir sanayii baş
parmağımın emrinde felsefe edebiyat boş hünerler anlağın becerdiği filânca
şeylere ödenek ayrılmayacak suyun tansıdığı yalan aynanın küstüğü gerçek El
Afrun'da terk bir un fabrikası var üç kaşlı yaşlı kadının kemikli kollarından
un yapılacak uyuşuk havaları severim Turing geldi çadıra günün birinde hanımlar
bilgisayarlarla birlikte yürüyüşe çıkacak ve birbirlerine o sabah bilgisayarın
ne gülünç şeyler anlattığını anlatacak 7 Haziran 1954’de siyanüre batırılmış
bir elma yiyerek yaşamına son vermiş o çağırdık geldi maniak kırk bir yaşında
bu gün okurken geceleri uykusuz köle arayan Agrippina'yı düşünmüş serçe yağmuru
kır çiçeği ve sessizliği severmiş sözü bir adama verdiler hiç tanımam atım
hayvan yelesini sallar güneşe doğru yüksek sesle konuşur kişner Bukephalos
Organist orgu flajoler ve diğer hafif sesleri çal ve ilerde meşenin budak
deliğinin yanında bir baykuş guruldar su çölü üzeri yayılan gece demiri öp ayı
aydınlat denizde boğulmuş bir kaç beyaz koyun iskelet oraya nasıl gitti bir
türlü anlaşılamayan bir at kuşun cam güzeli göğsü var kuşkonmazlar turunçkuşak
bir Araf zili tamu kokusu ötede ak ve uzun kafatası iskeletin göz çukuru ay
ışığı atın Hürmüz tarafında beğenilen yüzü etsiz yüzü bir çift ateş sarı göz ve
bakar yamaç serçesi eşinir eşlik eder çınlar tozlu araba gelip geçer keçi yolu
sönük ay Kanopus gezegeninin de ayı var ve ne yaparsanız yapın orada su
kaynamaz Gufran ve mağfiret günü bugündür bâlâ bu İskender dedim şaşırtmak için
böyle yapıyor sonra Cem geldi kasvetli gece de rüzgâr gören kuyruklu yıldız
gibi karanlık koyağın pürüzsüz bedeninde yatan kelebek ölüsüne vurgunum vahşi
deniz avcıları peşine düşmüş karides larvasının ölümsüzler kentindeki gizil
gücün büyülü tınısına Hades'in gizil gücüne metal bacaklı saylonların kobol
tanrılarından öç alışına siyah benekli leoparın Haçlı ordusu gibi yavru geyiği
kovalayışına bronz yapraklı zeytin ağacına gecenin flüt çalışına ve kasvetli
melodiye halkalı Satürn'de fare kovalayan kedi sürüsüne kriminoloji
laboratuvarında neon saçan ışıkların ürküsül yanışına karanlık baykuşun
düşüncemde ötüşüne kırmızı Pluton gezegenindeki soyut saplı kiraz ağacına
solgun kaldırımda kendini yavrulayan siyam kedisine karanlık baykuş ötüyor yine
düşünür düşünceyi deyişime uçsuz bucaksız vadide kâbus gören çiftçi ölüsüne
sarışın matruşkanın matrut uzaylıyla ironik hurma ağacında çiftleşmesine selam
olsun dedi ne bileyim dedi işte Cem dedi Ezra ise vortilizm herşeyi makina ve
sanayi filân sonra Cem sus ben söylüyorum dedi ve evet ne yaparsın b
BİR BİZDEN BİR ONLARDAN
*
HASAN HÜSEYİN (KORKMAZGİL)
(1927 Gürün - 26 Şubat 1984 Ankara) Adana Lisesi ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirmiştir. Göksun'da başladığı öğretmenlikten siyasi eylemde bulunduğu
gerekçesiyle atıldı, tutuklandı, hüküm giydi. Daha sonra Gürün'de ve Sivas'ta
arzuhalcilik, portre ressamlığı
ve işçilik yaptı.1960'da
İstanbul'a, sonra Ankara'ya yerleşti. Akis dergisinde çalıştı, bir süre de
Forum dergisini yönetti. Kızılırmak kitabı nedeniyle hakkında 142. maddeden dava açıldı, yargılandı aklandı. Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Hasan Hüseyin'in ilk şiiri Dost dergisinde çıktı. Bu yıllarda mizahi öyküleri de yayımlandı. Kavel adlı kitabı ile 1964 Yeditepe Şiir Armağanı'nı,
Filizkıran Fırtınası ile 1981 Toprak ve Nevzat Üstün şiir ödüllerini aldı.
Hasan
Hüseyin şiiri, Nazım Hikmet damarından sürgün veren en dikkate değer şiir
olmuştur, değeri bilinmiyor gibi gözükmesine karşın, kitaplarının yayınlanma
olanağı bulması, bu durumu sorun olmaktan çıkarmaktadır. Üretken bir
ozanımızdır, Homersi yazının, Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal'le zincirlenen son
halkasıdır. Üretkenliği onun şiirlerini bitmez tükenmez bir öylesinelik içine
sürüklüyor gibi gözükse de dikkatli gözlerden kaçmayan bir birikimin,
gelenekselleşen bir sürgünün ve coşkulu bir çağlayanın şiiridir onun ki.
Değerli olmaya eğilimli, zemine değil zamana yönelmeye çabalamış bir
şairimizdir. Bu sayfalarda onu unutmamak gerçek şiirseverleri de mutlu
edecektir sanıyoruz.
AMENNA
Yaşayanlar
bir gün ölür elbette
Ağaçlarla, balıklarla
Kuşlarla ben amenna
Ağlayanlar bir gün güler elbette
Uyanmakla, Anlamakla
Bilmekle ben amenna
Kısa çöp uzun çöpten hakkını alır elbette
Direnmekle, kurtulmakla
Barışla ben amenna
Öyle bir yerdeyim ki
Ne karanfil, ne kurbağa
Öyle bir yerdeyim ki
Bir yanım mavi yosun
Dalgalanır sularda
Bir yanım çocuk parkı çığlık çığlığa
Öyle bir yerdeyim ki
Anam gider allah allah
Dölüm düşmüş sokağa
Dostum dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe
Ağaçlarla, balıklarla
Kuşlarla ben amenna
Ağlayanlar bir gün güler elbette
Uyanmakla, Anlamakla
Bilmekle ben amenna
Kısa çöp uzun çöpten hakkını alır elbette
Direnmekle, kurtulmakla
Barışla ben amenna
Öyle bir yerdeyim ki
Ne karanfil, ne kurbağa
Öyle bir yerdeyim ki
Bir yanım mavi yosun
Dalgalanır sularda
Bir yanım çocuk parkı çığlık çığlığa
Öyle bir yerdeyim ki
Anam gider allah allah
Dölüm düşmüş sokağa
Dostum dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
BERTOLT BRECHT
Bertolt Brecht,
(1898 Augsburg-1956 Berlin) Alman şair, oyun yazarı,
tiyatro yönetmenidir. Epik tiyatro görüşüyle geleneksel tiyatronun sunduğu
illüzyonu kıran ve tiyatroyu sosyal ve ideolojik bir foruma dönüştürmüş
sosyalist tiyatro devrimcisidir. Birinci Dünya Savaşında
askere alınıp hastanede görev yaptı. Savaşın son yılında “Ölü Askerin Öyküsü”
adlı bir şiir yazdı. Bu şiiri yıllar sonra, Naziler tarafından suçlanarak Alman
yurttaşlğından atılmasına sebep olacaktı. Tiyatroya, seyircinin sahnedeki olayla kendisini özdeşleştirmesini sağlamak
yerine, izleyiciye olayın dışında olduğu fark ettirilerek sahnede
canlandırılanın üzerine düşünmesini
sağlamakla tanımlanan, epik yöntemi getirmiştir. Bu etkiye, yabancılaştırma (Verfremdung) efekti adı verilir. Aristotelesçi
tiyatrodaki dramatik canlandırma ile seyircinin sahnedeki kişiler ile
özdeşleşmesi ve oyun sonunda yaşadığı arınma (katharsis) bu anlayışın
eleştirdiği önemli noktalardan biridir. Brecht fırsat eşitliğinden, dünyanın
değişmesinden ve adaletli bir düzenin kurulmasından yanaydı. Marxist dünya
görüşü doğrultusunda böylesine bir dönüşümün gerçekleşeceğine inanıyordu. 1956 ilkbaharında hastalandı ve kısa bir süre sonra Berlin'de öldü.
Şiirleri derin bir barış ve hümanizm duygusu barındırır, savaşa ve her tür
şiddete, son derece yalın ama bir o kadar çarpıcı, ironik bir dille karşı
çıktığı yapıtlarında, zor olanı gerçekleştirmiş, basitliğin bayağılığına düşüp;
tekdüzeliğe kapılmadan, yalın anlatımın doruğuna ulaşmayı başarmış, duygu ve düşüncelerini
bu yol ve yöntemle yansıtabilmiş bilge bir şairdir.
KARDEŞİM BİR
PİLOTTU
kardeşim bir pilottu,
gün geldi emir aldı;
topladı çantasını,
uçtu güneye doğru.
bir fatihti benim kardeşim;
halkımıza toprak gerek!
ve hep hayalimizdir bizim,
ülkeleri fethetmek!
guadarrama dağlarında şimdi
kardeşimin fethettiği yer
uzunluğu bir seksen
derinliği bir elli!
gün geldi emir aldı;
topladı çantasını,
uçtu güneye doğru.
bir fatihti benim kardeşim;
halkımıza toprak gerek!
ve hep hayalimizdir bizim,
ülkeleri fethetmek!
guadarrama dağlarında şimdi
kardeşimin fethettiği yer
uzunluğu bir seksen
derinliği bir elli!
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
******************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
HAİKULAR
Ağaçlı yolda
Güneşin saklambaci
Sararan yapraklarla
Tan alacasında
Pars gözü mü yanan
Minik nar çiçeği mi
Ayvalar göverdi
Güz demeden
Kış hazırlıkları
Aylak böcekler
Konuyor yamacına
Mavi kır çiçeğinin
Yol boyunca fesleğen
İlk tanın buğusunda
Tutsak almış dereyi
Köylü ile eşegi
İğdelerin altından
Geçiyor Midas gibi
Eğreltiler rüzgârla
Sevişirim sanirken
Öper komşu çayiri
Düşlerin tanrisiyla
Bakar uzaklardaki
Karaca aydınlığa
İncirler öyle dolgun
Üzümler öyle olgun
Kış korkusu kalmadı
Kerberos’un tiz sesi
Dikenli yamaçlarda
Ürkütür keçileri
Dağın doruğunda
Güvercin gurultusu
Otlar dökülen su
Kurbağalar
Yaz geldi öpüşüyle
Ötüşüyor gecede
Daracık girintide
Birbirinin aşigi
İki yayın balığı
Arı vızıltıları
Yayıyor kokusunu
Payam açıklarının
Yeni açık cevizin
Buğulu yaprakları
Esritiyor kırları
Çan sesleri geliyor
Kara ay altındaki
Saklı dereden
Çiğlerin serpiştiği
Tümsekteki menekşe
Isınıyor güneşte
Şurada akintida
Kımıldayan gölgeler
Pırıldayan şeyler
Karla kaplı ova
Uzayan sessizlik
Çınlayan karga
Masmavi çiçeklere
Kondukça yusufçuklar
Dener kanatlarını
Yağmurda gökkuşağı
Bir çelenkle süslüyor
Gümrah ovayı
Üveyik sesleriyle
Yıkılırken düzlük
Birden sessizlik
Çocuklar sokulurken
Serçe dolu bağ evine
Sepeleyen güz yağmuru
Kuyudan su çeken kız
Keten çiçeği kırlar
Ortalık sessiz ıssız
Kül renkli havada
Dönüyor kırlangıçlar
Çığlık çığlığa rüzgâr
Gecenin ortasında
Yabanıl kuş ötüşü
Şangirdiyor raflarda
Güz ikindisinde
Yaprakların püfürtüsü
Yalnızlığın yol örtüsü
Mavi sümbül kokusu
Bulutsu kelebekler
Taşlarda yankiyan su
Cevizli yolda
Uzayan gölgeler
Kımıldayan şeyler
Sessiz serin şafakta
Avcının çıtırtısı
Düşlerin Anka kuşu
Ruhum darmadağın oldu
Leylakların kokusu
Yola sarkınca
Akasyalar açarken
İncilere öykünüyor
Eşikteki sari kiz
Kasımpatılar soldu
Saçaklar karla doldu
Rüzgâr kapı çalıyor
Oğlan bulunca dengini
Yamaçlarda bahar
Döktü yedi rengini
Ufukta kara bulut
Havada göçmen kuşlar
Bu gelen güz yağmuru
‘Bu Satürn gecesinde’
Çılgınca sevişiyoruz
Leda’nın mahzeninde
Asmalar salkım saçak
Kuşlar çiglik çigliga
Güzde gelip geçiyor
Ruhun fırtınalarını
Sümbüller karanfiller
Nasılda dindiriyor
Nar çiçeğe durunca
“Sönüyor alkanatları
Gün batımının”
Serçelerin çığlığı
Güldürür derelerde
Yaban mersinlerini
**********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
DUYUMLAR
I
“İğneada’da bir balık kartalı öldü.”
(26 Temmuz sabahı Suomi’de, ormanlar içindeki bir
gölden havalanan Balık
Kartalı’nın (Pandion hallaetus)
dün İğneada’daki
sazlıklara doğru süzülürken; tepelerdeki
elektrik tellerine
çarparak öldüğü, cesedi bir çiftçinin
bulduğu, kuşun kuluçkaya
yatmak üzere sıcak bir ülke
ararken, utku içinde
Anadolu topraklarına girdiği belirtilmiştir.)
II
“Boz Ötleğen ölü bulundu.”
(15 Eylül Salı günü
öğleden sonra, Manyas Kuş Cenneti’nde,
bin bir renkli kuş
arasindan Arap yarimadasina dogru uçan
Boz Ötleğen’in, 22 Nisan
gecesi İsrail askerleriyle Filistin’li
milisler arasında çıkan
çatışmada öldüğü, cesedin terkedilmiş
bir taş ocaginda
bulundugu bildirilmiştir.)
III
“Saz Bülbülü yaşamini yitirdi.”
(4 Eylül’de Cernek
istasyonunda halkalanan nazenin bir Saz
Bülbülü’nün, geçtiğimiz gün, Kahire yakınlarında vurulduğu,
Kefren’e doğru kaçmaya çalışırken; piramidin
yüreğine
düşerek öldügü ögrenilmiştir.)
**********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
KAFKAFONİ
Kralın haberini
bekliyoruz.
O kraldan ayrılmak üzere!
Kralın haberini
bekliyoruz
O koridorlarda.
Kralın haberini
bekliyoruz
O sur dışında.
Kralın haberini
bekliyoruz
O kırlarda.
Kralın haberini
bekliyoruz
O kente girmek üzere.
Kralın haberini
bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!
Kralın haberini
bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!
Kralın
haberini
bekliyoruz...
*********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
GÜLENAY
(IX)
Jesus mu bu?
Belki de Davut!
Kaya tuzu, Çerkez kızı,
at hırsızı.
Serendip’ten in, İlyas’ın
deveye bin,
‘Zehra Bağı’na girin!
Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.
Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis
Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.
Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşini ayda
unutacak
Cebrail, Süleyman
güğümünden çıkacak!
Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan
çikmamış
Bir kere çıkmış; bir
adama varmış
Adam bahara varmadan
ölmüş
Oda avlu içine geri
dönmüş.
Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı
bizimkız!
Uykumda metal köpekler
havlıyor
Dere yandan Haşaşinler
geliyor!
İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.
Ethem; döl yatağını
gördü!..
Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş
getiren
hayvan...
Dibek taşinda toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı
Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!
El kızı
Civar suyu
Albız soyu.
Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma
Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atildi. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf
dedi
Adem’in gözü açıldı.
Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde
resmi var
Üç aşagi beş yukari oda
Renoir.
İmgelere inseydi
İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başi bağlanır
mıydı?
Hamidabat’a Medusa’yı
görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm
yemeye!
Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.
Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına
Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı
Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!
Daha ne olsun kız!
Daha ne olsun!
Olsun bizimkız
Olsun...
**********************************************************************************
ÖMER CEM
*
HAİKULAR
Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Ve seviyor sevmiyor
Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında
Sandalye sehpa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış
Dallarda kurumuş böcekler
Yavaşça ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar
On yaşlarinda çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak
Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla
MART 2000
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıs diyor
Issız adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı
Küçük ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine
Deniz dibinde kaplumbağa
Kayaların arasında
Sessizce yürüyor
ÖMER CEM- 2005
Gece karanlığında
Denize vuran ışık
Ay ışığı
Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Seviyor sevmiyor
Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında
Sandalye masa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış
Dallarda kurumuş böcekler
Gecede ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar
On yaşindaki çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak
Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla
Çiçeklere yatıyor bir kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Su- Herkes izliyor
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batiyor
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava
kararıyor
Güneş batmakta
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi
duyuluyor-uzakta
Ovaya bakan kız
Şaşiriyor
Ova neden yeşil
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
BELLEK
Yazıyı belleğimizi kaybederiz diye yasaklayan firavununun
öyküsü olacak...
Psambetik, morfinman
Akhaneton, Buhtunnasır, ya da Altın Maskeli Tutankhamon’du firavunumuz.
Şimdi Tutmosis ya da Pepi’de olabilirmiş gibime geliyor. Zamanın belleği
yanılttığı ya da uyuttuğu için; insanoğluna, kesin bir şey olamazmış gibi gelir
yeryüzünde... Unutsak ya da
algılayamasak, yaşam nedir ki...
Ulusumuz için, eşyanın tembelliği diyebileceğimiz ama bizde
de görülen; uyku, unutuş ve uyuşukluk gibi sorunlara çözüm aranırken bir gün,
minik bir devenin sırtında, cücemsi, gaga burunlu, avurtları çökük, azıcıkta
ahmaksı diyebileceğimiz bir adam geldi hanedanlar sarayına ve dedi ki: Kıyamete
dek çözüm bulundu!.. Nedir dediğimizde, adam torbasından garip, adına yazı
dediği, eğri büğrü işaretlerle dolu bir avuç papirüs çıkardı ve gözlerini belerterek,
en az kendisi denli tuhaf olan firavuna; işaretlerden birini göstererek, bu
sensin dedi! hepimiz eğilerek baktığımızda, kol ve bacaklarla dolu işaretlerin
tepesinde firavunu simgeleyen bir kobra başı gördük ve Amenofis gülerek, evet, bu benim dedi, adam; bir çok şeyle birlikte,
timsah, su, tarçın ve Adem elması gibi şeyleri de işaretlerle betimledikten
sonra, unutmak gibi sorun bitti, söz veren yandı, sonsuza dek unutmayacağız ve
bir dilsizin bile açım diyebilmesi için şunu çizmesi artık yeterli olacak
dedi...
Amon tam üç ay sonra bu işaretleri kullanmayı yasakladı ve
meczubun öldürülmesini buyurdu. Gerekçesi şuydu; böyle giderse tümüyle unutkan
olacağız, çünkü hepimiz işaretlerle anlaşıyor, yeti ve anlağımızı kullanmaya
gerek duymuyoruz. Usumuzu yitireceğimizden
ve hayvanlaşacağımızdan korkan Ramses tanrıları kızdırmamak içinde bu
yolu seçmiş olabilir...
İyi ama aradan çok zaman geçti ve gökyüzünde sayılamayacak
denli yıldızsı lale var diyen biri bana bu konuda başka bir öykü anlattı.
Öyküsü şu...Martel yani çekiç lakaplı bir kral vardı,
Harzemşahlar, Caber Kalesi, başkent Vaduz ve Asuncion, parafin, bir tapınak
yapıp geçtim seni ya Süleyman dedi, Taif ve Yesrip, Hicaz, patella çıkığı yani
diz kayması, c vitamini askorbik asit, Orleans Bakiresi Jeanne Darc ilk
müslüman Karahanlılar, Sırpsındığı gibi bir yerde Venüs çarığı giyerdi sonbahar artıkları denize su birikintisi manyetik fırtına propan
gazı yaprak yerine tüy çıkaran bir ağaç, sen kelebeğin içindeki sarı sıvısın
kar prensesi, basit bir gerçekliğin tersi yanlış olurmuş derin bir gerçekliğin
terside derin bir gerçeklik olurmuş
Adem ile Havva
Tan aydınlanırken uzakta sanki Diyojen fıçısı figürü biçiminde bir karaltı
belirdi, yaklaştık, meğer bu bir pınarmış, herkes bu tan pınarından doya doya içti
Servantesin donkişotunun aynısını yazamak isteyen pierre
menard gibi bende aşağıdaki öykünün aynısını aradan 50 yılm geçtikten sonra
yazmak istedim bakalım şimdiki etkisi nasıl olacak.
HAVVA
Büyük hurma yapraklarının, acayip bambuların, tepesi nemli
duran okaliptüslerin, akşam güneşi meyvalı (ateş rengi) narların, (sarı)
incirlerin, ağır akışlı berrak suların arasında kendisini hala eskisi gibi
sanmak istiyordu. (çağların ötesinden gelmiş bir hayvan gibi duruyordu.) Fakat
bir çok şey değişmişti. (Sersemlemiş gibi bakıyor, gözlerinde tuhaf anlaşılmaz
bir hülya dolaşıyordu.) Uykusunda Rabbı görmüştü. Rab üstüne doğru
eğilmişti. O zaman vücudu her
zamankinden başka türlü kımıldamış, meleklerin kendisine öğrettiklerinden gayrı
dualar mırıldanmışlardı. O zaman rab ona gülmüş. O zaman Rab ona gülmüş ve geniş, yaratıcı eli sol böğrüne kapanmıştı
ve o henüz kıvamını bulmamış muhayyilesinin etrafındaki şeylere bulanık bir
ayna olan yarı uykusu içinde birdenbire bir tarafının boşaldığını, sonra
yanıbaşında küçük, beyaz bir şeyin kımıldadığını, kendisine üşür gibi, korkar
gibi sokulduğunu duymuş ve bu duygu ile kendisini tekrar uzandığı su başında,
büyük geniş yapraklı otlar üstünde bulmuştu.
Etrafında bir yığın hayvan vardı. Hepsi uzaktan hiç
görmedikleri bir şey gibi ona bakıyorlardı. Başının üstünde bir sürü kuş
uçuyor, gidiyor, geliyorlardı. Fakat o
bunların farkında değildi. Arkasına yapışan yumuşak varlığı düşünüyordu. İlk
defa bakmaktan, görmekten korkuyordu. İlk defa içinde bir telaş vardı. Önce
gözlerini yummuş, kendi kendine ‘Acaba nedir?’ diye düşünmüştü. Sonra
dayanamadı, döndü ve kendi böğründen çıkan bu sıcak yumuşak varlığı, benliğine
doğru bir düşünce, bir vehim, bir azap, bir haz gibi sokulan varlığı gördü.
Bilmeden onu kendisine doğru çekti. Ve bir eli, az evvel eşyanın tembelliğinden
başka bir şey olmayan uykusu içinde böğrüne kapanan Rabbın eli gibi, onun beyaz
vücudu üzerine kapandı. Sıcak, yumuşak bir şey avucunun şeklini aldı. Fakat o
bu sıcaklığı, yumuşaklığı düşünmüyordu bile. Kendi içinden yanıbaşına geçen,
avucunun içinde hapsolan parmaklarının arasında ezilen bu aydınlık tenden
ziyade kendi elini izliyordu. Sert, toprak renkli eli bu yumuşak aydınlığın
üzerine şaşırtıcı bir kudretle kapanmıştı.
Adem kendi eline bakıyordu. Avucunun açılışı her şeyin
üstüne böyle kapanışı onu şaşırtmıştı. Sonra yerinden doğruldu. Artık
aydınlığın malı olan rüyasının üstüne eğildi. Saçlarının arasına gömülü yüzüne
baktı.
Hayır bu bir melek değildi. Yıldızlardan biri de olamazdı.
Onların köpüğüyle yıkanmış onların parıltılarını almıştı. Fakat kendisi yıldız
değildi. Hiçbir yıldıza, hiçbir meleğe bu kadar yakınlık duymamıştı. Burada
bütün yakınlıklar Rabba giderdi. Ondan gayrısına kimse kendini yakın bulmaz,
hiçbir şey ondan gayrısına bağlanmazdı. Halbuki şimdi bu küçük mahluka
kendisini çok yakın buluyordu. İçinde Rabdan ayrı, onun iradelerini kabule
hazır, fakat ondan uzak, bu küçük ve canlı aydınlık parçasının etrafında yeni
bir alem kurulmuştu. Sanki Kâdim Nizam’dan kopmuştu.
Kendi kendine acaba nedir diye gökyüzüne baktı. Bir şimşek
çaktı. Büyük billur menşurlar bir saniye için tutuştu. Fakat hiçbir cevap
gelmedi. O zaman etrafına baktı. Her zaman yanı başında dolaşan ayaklarının
dibinde otlayan, koynunda çöreklenip uyuyan hayvanların kendisinden uzaklaştıklarını
gördü.
Ne olabilir diye tekrar sordu. Ve rüyasını olduğu gibi
hatırladı; Rab üstüne eğilmiş ona gülüyordu. Büyük yaratıcı eli böğrüne
kapanmıştı. Sonra yanıbaşında bu küçük, kımıldanan, saçlarıyla örtünen, uzun
kirpikleriyle düşünen mahluku bulmuştu. Eliyle saçlarını ayırdı, yüzüne baktı;
kollarını, göğsünü, küçük bir güneş kursuna benzeyen karnını, kalçalarını,
pembe topuklarını uzun uzun seyretti. O seyrettikçe kadın sanki çok derin bir
uykudan uyanıyor, kat kat perdelerden sıyrılıyordu. Tekrar gözlerini göğe
çevirdi, Tekrar aydınlığın kaynağına sordu. Tekrar Büyük Tavus, içinde yüzdüğü
mücevher tasta kımıldandı. Tekrar büyük ağaçların tepeleri dehşetle tutuştu.
Her tarafta görünmez avizeler yandı. Yine bir cevap gelmedi.
Fakat bu sefer aydınlığın bu dehşet tecellisinde ikisi
birbirine sarılmıştılar. Kadının beyaz gül yaprağı yüzü erkeğin göğsüne gömüldü
ve erkeğin elleri onun kalçasına kapandı. Adem tekrar eline ve elinin altında
kımıldayan, ürperen bu şeye baktı. O zaman ona sordu: Kimsin? dedi. Benim,
senden bir parçayım dedi. Evet, ama nesin? Kadın cevap vermeden ona sokuldu.
Fazla bilmek için büyük bir iştihası yoktu. Ondan bir parça idi. Başlarının
ucunda bir yığın kanat hışırtısı, aydınlığı üstlerine eleyen uçuş gördüler.
Bunlar meleklerdi. Her türlü mücevher parıltısı içinde her an değişerek onları
seyrediyorlardı. Hayretten hepsi Rabbı tesbih ve tahmid etmeği unutmuştular.
Adem onlara sordu: Yalnızlığının aynası, dediler. Adem, içinde hiçbir şey
değişmemiş gibi onlara: Ben yalnız değilim ki. Sizlerle beraberim, dedi.
Şimdiden sonra bizden ayrısın... Yalnızsın, diye cevap verdiler. Ve bu,
yalnızlığının aynasıdır. Ve hepsi, Rabbın bir tasavvuru olmaktan çıkan bu son
gelene hasetle güldüler. O zaman Adem yalnızlığının aynasına yeni baştan döndü.
Onu kollarının arasına aldı. Uzun uzun baktı. Daha sonra, Serendip’te o kadar
yorgunluktan sonra ilk rastgeldiği kaynaktan nasıl içmişse şimdi de Havva’ya
öyle doyamadan bakıyordu. Ne kadar güzel, ne kadar sıcak, ne kadar her şeyin
yerine geçebilecek gibiydi. Yarı göğsüne gömülmüş yüzüyle, kendisini seyreden
kısık gözleriyle, utanan nefsiyle kendine her şeyin üstünde göründü. Küçük
elleri vücudunu yokluyor, onlar vücudunda acemi ve ürkek gezindikçe Adem kendi
vücudunu başka türlü tanıyordu. Sanki vücudu bu küçük dokunmalarla yer yer,
ayrı ayrı haz ve ıstıraplara ayrılıyor, büyük bir söz gibi ayrı seslerle
uğulduyordu. Kısık ve yeşil gözlerinde sonsuzluk yıkanıyordu. Yüzü, büyük ve
ezeli Tavusun içinde yıkandığı mücevher tas kadar güzeldi
Bu düşünce kafasından geçer geçmez, bir daha Arşın bu ilk
merhalesini göremeyeceğini anladı. Başını kaldırdı. Gökyüzünde sadece güneş, ay
ve yıldızlar vardı. Kimi renkli mahrenklerinde nur saçarak gidip geliyordu;
kimi oldukları yerde Havva’nın gözü gibi menevişli ışıklarla parlıyordu. Adem
onların halka halka etrafa genişleyen parıltılarını görüyordu..
Fakat ezeli Tavusun içinde yüzdüğü mücevher tas, arşın ilk
kademesi, ezeli nurun ilk damlası, ilk tasavvur yoktu. Onu göremiyordu. Halbuki
ötekiler, hayret ve ilahi hazları içinde Rabbi tesbih ve tahmid ederek uçan
melekler, onu görüyorlardı. Hep ona doğru hızlanıyorlar, kanatları tutuşacak
kadar yaklaşınca bir kül parçası gibi renksiz dönüyorlar, tekrar mücevher
libaslarını giyiyor, tekrar ona uçuyorlardı. Çünkü o, nurun ilk aksı, tasavvuru
zorlayan ilk damlasıydı.
Adem onu bir daha göremeyecekti. O zaman içini büyük bir
hüzün kapladı. Başını eğdi, gözyaşlarını meleklere göstermek istiyordu. Havva
bu hüznü sezdi. Onun başını kendi göğsüne çekti. Ve Adem, Aden bahçelerinin
geniş otları, büyük erguvan çiçekleri, mor gülleri arasında kendisini
olduğundan büsbütün başka duydu. Havva’nın göğsünde her şey unutuluyordu. Bu
yumuşak ve kokulu yastıkta her azap dinebilirdi. Her acı burada
serinleyebilirdi.
Fakat içinde korku vardı. Bilinmezin korkusu içine
çöreklenmişti. O, kendi vücudundan yeni doğan bu yastıkta uyuyordu..
Dişleri birbirine vura vura: Belki de Rabbı artık eski
yüzüyle göremem diyordu. Ve belkemiğine doğru sert bir rüzgarın estiğini
duyuyor, acayip bir sıtma içinde üşüyordu. Ayıbı çok büyüktü, meleklerin en
üstünü şimdi onu kaybetmişti. Onlar bunu biliyor, bulundukları yükseklikten onu
belki de seyrediyor, ona acıyor, yahut çamurun çocuğu diye küçümsüyorlardı.
Ve Adem bunu görmemek bunu düşünmemek için Havva’nın
vücuduna doğru gittikçe daha fazla gömülüyordu. Ona: Sakla beni!.. Sakla beni,
diyordu. Ve istiyordu ki başı ve bütün vücudu Havva’nın gecesine her ana daha
fazla gömülsün. Ve Havva ona kaybettiklerinin karşılığı olarak bütün vücudunu
hediye ediyor, gizlenmek için kendi vücudunda üst üste geceler buluyor, onu en
kuytu gecesinde avutmaya çalışıyordu.
Bir uğultu ikisini birden uyardı. Başları birbirinden
ayrıldı. Dudaklarında hiç tanımadıkları lezzetlerin hatırasıyla etrafa
bakındılar. Artık tek başına değildiler; hiçbir şeyi yalnız başlarına
yapmıyorlardı. Her hareketleri birbirinde cevap buluyordu.
Gökyüzünde siyah bir nokta vardı ve genişleye genişleye
ilerliyordu. Adem’le Havva, gözleri bu siyah çemberde, bunun ne olabileceğini
düşünüyorlardı. Etraflarında melekler telaşla kaçışıyorlardı; tüyleri solmuş,
eski parlaklığını kaybetmişti. Hepsinin yüzünde bir uykudan uyanmış, çok
derinlerden gelmiş olmanın hali vardı. Hepsi kainatlarını yadırgıyor, eşiğinden
atlayamayacaklarını bildikleri bir haddin ötesinde duruyor gibiydiler. Sanki
oradan bu gittikçe yaklaşan yuvarlağa, bu siyah dumana bakıyorlardı. Adem
utanmasını unutarak onlara sordu: Ne oldu, bu nedir? Birisi yanlarından hızla
geçerken hırsla ona bağırdı: Kader uykusundan uyandı. Bir başkası hasetle
güldü: Toprağın çocukları mesut olun! Artık sizin devriniz başlıyor. Değişmez
Şevkler bahçesinin bütün hayvanları bir tarafa sinmiş. Ebediyetin neşesini
teganni eden kuşlar susmuş. Adların tecellisi Remizler ferlerini kaybetmişti.
Büyük ağaçlar boyunlarını bükmüşler, renkli çiçekler ışıklarını kısmış, bu
yuvarlana yuvarlana yaklaşan kalabalığı görmemek için, kendi üstlerine
kapanıyorlardı.
Yalnız Havva ile Adem ona büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Bu
siyah çığı, gittikçe büyüyen karanlığı, nerede ise çarparak her şeyi kül edecek
ayrı ve bilinmez varlığı, onun döne döne yaklaşışını seyrediyorlardı. O, kendileriyle başlayan bir
şeydi. O, manasını henüz bilmedikleri, fakat adını tanıdıkları kaderdi. Aden
bahçelerinin çok uzağında, büyük karanlıklarda mahpus imkânlar silsilesi idi.
O, Rabbin tasavvuru olan bu ebedi şevkler diyarının biricik
sırrı ve masalı idi.
Nihayet büyük yuvarlak geldi ve Adem’le Havva’nın önünde
durdu. İkisi birden korka korka ona baktılar. Adem, Aden bahçesinin birdenbire
sararmış otları üstünde diz çökmüş, korkudan büyümüş gözlerle ona bakıyor, öbür
taraftan korumak istermişçesine Havva’yı kollarıyla tutuyordu.
Önce bir şey görmediler. Sanki iç ve dış gözleri beraberce
sönmüştü. Sonra siyah yuvarlak, cilalanmış bir abanoz sathı gibi parladı; orada
ilk önce kendilerini, demin beraber oldukları zamanki halleriyle gördüler.
Sonra yeryüzünü gördüler. Aden bahçesinin, büyük, her şeyin ilk kaynağı ve aynı
ebediyet remizlerinden, mücevher parıltılı çiçeklerinden, acayip ve rüzgarsız
ağaçlarından başka remizler, başka türlü çiçekler, başka türlü ağaçlar
gördüler.
Ve otların arasından kıvranan, atılan, bükülen avlanan,
yavrularını emziren hayvanları ve cins cins kuşları gördüler. Coşkun dereleri,
ağır başlı büyük nehirleri, köpüre köpüre akan selleri, dumanlı dağ başlarını,
yeşil ovaları, sararmış tarlaları gördüler. Sonra denizi gördüler, fırtınalı
havalarında büyük dalgaların göğe doğru kalkışını, küçük çırpıntıların her
türlü hayal oyununa elverişli köpüklerini, dalgaların sedef rengi kumsallarda
ilerleyip gerileyişini, denizi ve onun değişik yüzlerini gördüler. Kulübeden
başlayıp şehirlere doğru genişleyen mahşer yığınını, büyük ve aydınlık
sarayların yoksulluğunu ve can sıkıntısını, fakir evlerinin kanaatlı sabrını ve
sükununu tattılar. Akşamın altın tozları arasında sürülerin dönüşünü,
arslanların sabah saatlerinde derelerden su içişlerini, boğa yılanlarının büyük
ağaç gövdelerine sarılmış halkalarını, arıların kaya ovuklarında bal
yapmalarını gördüler. Çeşitli meyvaları seyrettiler.
Sonra Gece ile Gündüz önlerine geldi. Birinin başı ucunda
beyaz güvercinler uçuyordu. Öbürünün gözlerinde bilmedikleri kuşlar tünemişti,
belinde yıldızlarla süslü siyah bir atlas vardı ve vücudu dinlenmenin hazları
içinde gevşemişti. Arkasından dinç ve kaygısız gençlikle, muzdarip ve biçare
ihtiyarlık ve daha sonra siyah ölüm geldi. Onları mevsimlerin geçidi takip
etti. Hepsi önlerinde kuşaklarını çözdüler ve onlara sepetlerindeki hediyeleri
uzattılar. Böylece her şey, bütün hayat teker teker gözlerinin önünden geçti.
Onlar geçtikçe Adem’in alnı üzüntüden kırışıyor, acayip bir korku içini
sarıyordu. Fakat Havva’nın içi gururla dolu idi. Karnı sevinçten ve gururdan
bir güneş gibi parlıyordu. Adem bunu görünce üzüntülerini ve korkusunu unuttu.
Oluşlar aleminin düğümünü, bu güneş parıltılı imkanlar peteğini öptü ve onu
öptükçe kaderin aynasına daha emniyetle baktı.
Sonra ikisi birden Rabbin sesini duydular. Bu ses Adem’in
kalbinde büyük bir çınar gibi yeşerdi ve Havva’nın yüzünde gül, karnında
suçiçeği gibi parıldadı. Rab onlara: Yolunuz açık olsun diyordu. İnsanoğluna ve
toprağa bizden rahmet ve selamet... Ve ses devam etti: Hayrın ve şerrin, hazzın
ve ıstırabın, aşkın ve ölümün bahçeleri sizindir. Rahmet ve selametimiz
insanoğluna olsun. Ve ses devam etti: Sizi kendi suretimce yarattım. Size Arzı
bahşettim... Ayı ve Yıldızları ve Güneşi bahşettim. Sizi Hayatın ve Ölümün
efendisi yaptım. Rahmet ve selametimiz toprağın ve insanoğlunun üzerine olsun.
Ve Rab onların içinde böyle üç defa bağırdı. Birincisinde Aden bahçeleri
Adem’le Havva’nın etrafından ve başları üstünden, yorgun uyuyan çöl yolcusunun
başı üstünden fırtınanın birdenbire aldığı bir çadır gibi kalktı. Ve onlar
boşlukta hayretten titreşip kaldılar.
İkincisinde siyah, yuvarlak, çok kalın bulutlar gibi
etraflarını aldı. Onlar kendilerini Kaderin mahpusu bildiler. Üçüncüsünde
Rabdan sonra melekler hep birden çığrıştılar: Arza ve Melekuta rahmet, dediler,
Rabbın rahmeti ve selameti toprağın ve insanoğlunun üzerindedir. Arza ve
Melekuta rahmet, dediler. Ve hepsi birden secde ettiler. Ve Melekut insanoğlunu
böyle uğurladı. Ve böylece siyah, yuvarlak bir gemi gibi yerinden kımıldadı,
henüz yolunu arayan yıldızların yer yer parçaladığı karanlıklar içinden inmeğe
başladı. Büyük rüzgarların, yıldız kasırgalarının arasından geçtiler. Korkunç
derinliklerden atladılar. Adem bu karanlığın içinde Havva’nın vücuduna
sığınıyordu. Nergis gibi bir aydınlık görüyor, Havva onun kolları arasına
gömülüyordu. Rabbın takdis ettiği aşklarını toprağa götürdükleri için ikisi de
mesuttu. Sonra birbirlerini görmemeğe başladılar. Adem’le Havva’ya birbirinden
ayrılmanın hüznü çöktü. Adem Havva’nın inci dişlerine, gül yaprağı yüzüne,
çizgisiz alnının bilmecesine, sıcak nefesine, beyaz kollarına hasret duydu.
Havva onun kollarının kuvvetini, kendisine hüviyet veren korku ve azaplarını
özledi. Bu yakıcı azabı içlerinde duyar duymaz, o kadar uzaktan görmeye
alışmadıkları yıldız parıltılarının kimsesizliği arttırdığı bir gece saatinde
kendilerini yeryüzünde buldular. Havva Yemen’de bir kuyu başında idi. Adem
Serendip’te bir dağ tepesinde idi. Havva Adem’i nasıl arayacağını, Adem
Havva’yı nerede bulacağını düşünüyordu.
O zaman ikisi birden birbirlerini çağırmağa başladılar.
Yıldızlara doğru iki feryat birbirini karşılıyordu: Havva Havva... Adem Adem...
Ve yeryüzünü dolduran çeşit çeşit hayvanlar oldukları yerde
bu hiç duymadıkları sesi işittikçe ürküyor, büyük kartallar avlarını bırakıp
kaçıyor, yırtıcı hayvanlar otlar arasına başlarını sokup saklanıyor, ilk
yaradılış çağlarının tecrübesi canavarlar toprağın efendiliğini kaybettiklerinden
küskün, ölmek için kendilerine köşe arıyorlardı.
Ve karşılıklı çığlık devam ediyor, Havva çağırıyor, Adem
yürüyor, Adem sesleniyor, Havva kuyusunun başında onu bekliyordu. Ve insan
sesine susamış toprak bu sesleri dinledikçe ısınıyor, değişiyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder