29 Eylül 2018 Cumartesi

2













İNSAN BEYNİ TAŞIYAN BİZONUN ÖYKÜSÜ


Cleveland'da tam teşekküllü bir tıp kompleksinde beyin cerrahı 12 tıp profesörü vasiyet üzerne sahibinin beynini  adamıa 20 yıldır yaşamına eşlik edip arkadaşlık yapan bizona nakletmişler, bizon eski sahibinin karısıyla oturup kalkmaya onunla elden geldiğince konuşur gibi yapmaya hatta cinsel ilişki kurmaya başlamış ve sonunda ondan servetinin yarısını isteyecek harektelre yapmaya başlamış vs vs vs sonunda birgün bizon başına kurşun sıkılarak ahırda arka tarafta ahırlarıh en karanlık bir köşesinde ölü bulunmuş vs vs vs

********************************************************************************************************************************************************************
JÜPİKÜR
Vücudunun bir yarısı (gelecek çağlarda geçen bir vaka) Jüpitere diğer yarısı Merküre ışınlanan bir adamın beynininde  bellek hafıza geçmişe ilişkin bölümü merküre diğer bir takım işlevler yapan bölümü jüpitere ışınlanır sonuçta anılarını anlatın adam bir yarısıyla , diğer yarısıyla anıların bugüne uzanan sonuçlarını diğer yarısından dinler ve tartışma ikili yani iki ayrı insan gibi tek yapı vsvs vs vs konuşarak bir konuyu diğer yarının tamamlaması ilginç bir öykü vs,
********************************************************************************************************************************************************************














ULUS FATİH
*
GÜLENAY

(IX)

Jesus mu bu?
Belki de Davut!

Kaya tuzu, Çerkez kızı, at hırsızı.

Serendip’ten in,
İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra  Bağı’na girin!

Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.

Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis

Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.

Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşını ayda unutacak
Cebrail, Süleyman güğümünden çıkacak!


Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan çıkmamış
Bir kere çıkmış; bir adama varmış
Adam bahara varmadan ölmüş
Oda avlu içine geri dönmüş.

Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı bizimkız!

Uykumda metal köpekler havlıyor
Dere yandan Haşaşinler geliyor!

İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.

Ethem'de; döl yatağını gördü!..

Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş getiren
hayvan...


Dibek taşında toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı


Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!


El kızı
Civar suyu
Albız soyu.

Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma

Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atıldı. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf dedi
Adem’in gözü açıldı.

Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde resmi var
Üç aşağı beş yukarı oda Renoir.

İmgelere inseydi İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başı bağlanır mıydı?

Hamidabat’a Medusa’yı görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm yemeye!

Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.

Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına

Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı


Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!

Daha ne olsun kız!

Daha ne olsun!

Olsun bizimkız
Olsun...

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
SOLARİS

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...

Şeyler, tozlu, sarı gecede
ışıksı yılan gibi akıp gidiyor
                             bilinmezlere.

Uzaydaki yuvasında Larisa
Tanrı yaratmışsa da bu
çarçur gezegeni diyor...

Yeryüzü                        
eğri, demir bir kafes

Biz tutsağıyız
körpe deneyin.

Okyanus,
gezegensi yaratığın
belleği.                                                       

İnsan bütüncül,
et-eş yiyen.

Düşünceyi, dışsallığında bilen,
tanıyan.

Ku (t) suyor kendini durmaksızın

Tanrı'nın mı oyun; 
Tanrı mı?..             

Görkül sevinin egemeni                                   
yeryüzü.

Solaris;
Sudaki ayna.

Gölgede tin.

Vulvası incilerden
ezinç yuvası.                           

Solaris
exodus.                           

*******************************************************************************************************************************************************************



ULUS FATİH
*
ÖLDÜRÜM

Ala şafak bir at gibi senin başını
sazların dibinde, su birikintisinin içinde kestiler
çırpındı başın, ardından yakıldı şu türkü;

'Çukurun tam orta yerinde
Hasım kanla görkemli diri
Albacete bıçaklarıdır
Parıldayan balıklar gibi'

Kunar eyaletine yollandı cesetin, çerilerce
ve o kış soğuğunda geldin, denize girdin
yıkandın, terledin, güneşlendin

Ve karların üzerinde yürüdün gittin
Calgary erlik olimpiyatlarına doğru...

Sonraları öldüğün yerde -gecenin ortasında-
ay açardı!

Batıdan eserdi yel ve doğucadan
Kertenkele yıldızları, kırlangıç parıldağı süslerdi geceyi
kırmızı tüylü bir kuş gibi!..

Öldüren uçurumdan sevdalar ve dibeklerin içindeki
ve dutların tepesinde, cırcır böceği sessizliği ki
gömülürdün gene yerine ve yürüyerek giderdin
fundaların arasında, çalıların dibindeki
o eski gömütüne...

**********************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
SERPİO

O ne gönlümüzde yatan aslan
ne de bir kahramandı.

Al kanatlı bir kavga şahinidir o

Nara atıp vuruşurken ön saflarda
gık demeden düşüp ölecek

Ve kale bedenlerinde türküsü söylenecek.

O insana dair ilâhiler çağrıyıp Bedrettin'ce
ve mekânsız dervişler gibi
beş-on yerde öldürülecek
ve ardından zahire pazarlarında ağıtlar düzülecek

O kendini öldürmedi
ihanettir onun katili
ve işini bitirmiş kamikazeler gibi
hatırası Pasifikler'e gömülecek
ve ölümün böylesi affedilecek

Ve geçen günler
ve hayıflanmalar
ve gelecek

Utkunun burçlarında
yine şarkılar söylenecek!

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
AMELİA

Gece
latin çölünde
kuru bir boabop ağacının
yapayalnız özlemi kadar
birgün filiz vereceğim davasına
sabırla katlanabilir mi insan...

Gecede
bin çatallı bir geyik kafasının
ak ölü iskeleti kadar acıklıydı
boabopun sabrı.

Gökten inen ayet değil
göklere çıkan bir vahiy gibi
aksi ve de inatçıydı

İnsan da bu kadar inançlı ve sabırlı olabilir mi!

Bu gece biri; sattı davasını
bu gece bu karanlık oyundan
                          'utandı gizlice'
mağrur karanlık bile!

Karanlıklar bilir çünkü
ışık sıvaylı yıldızlar
ve minik güneşler bile
ondan bu yana
yarışırlardı onunla.

Sattı davasını
durum; ayan beyandı
ayaklar altında dolanan kıskaç
saguerolarda dolaşır
uzun-sarı bir çıyandı

Ey insanlık öksüzü
bak gökyüzü kalabalıklaşıyor
yıldızlar yıldızları aşıyor

Açılmış kollar
kucaklaşıyor!

********************************************************************************************************************************************************************


















































































DÜŞ
Çok   uzaklarda,   dağların   arasında   serviler   içindeki   bir   vadide   uyuyordum.  Sanki   bir   düş  görüyordum.
Renklerin karanlığında  bedenden bedene  geçiyor,  pul pul  parçalanırcasına,  gorgonlar,  feniksler ve minotaurlara dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin altında, yaşlı Vergilius’un çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor, uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını gözlüyordum.
Köpek çenesi biçeminde deve kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu. Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları  tırmalıyordu.  Aniden  bir Mengücek  şahı  payitahtı  yeniden ele geçireceğim diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan içerken,  yurtsamayı  topuklarında   hissediyor,  kör  bir  kızın  okuduğu  Taberi  tarihinin  içinden vadileri döne döne Melkitler yaklaşıyordu.
Deniz danası derisinden kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı. Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle düşler görüyordum.
Gece yarısı kızıl ağaç ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan, vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmur yağıyor, insan başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve ona  herif yatağa gel!’ diye bağırdım dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından belli belirsiz geçip gidiyordu.
Tazılar uçan turnaları yakalıyor, iri av köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir dağlı okla karabatak ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı ‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin üstünden-üzerinden süzülerek üstümüze doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde, Kıpçakca, Tuvaca ve  Çuvaşca konuşan insan türleri, vadilerde çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan koyun sürüleri, denizden gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla bezeli Kaf dağını selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları adlı kitap, ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla, gökte uçan yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken:

“Mina naz naz naz
dare Mina
Mina kar dare Mina
sereş fer dare Mina”

sesleri arasında uyandım... Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve seyrek görülür   kuşları   kollamakla   geçirmeye   karar  verdim.  Kanatlarıyla  aydınlık  bir  pencereye  dokunan  bir gece kuşu gibi, bu  güneş  sağanağı,  bu  buzlu  beyaz  ve  pırıl pırıl  çöle düşüyor,   orasını soğuk ve  köreltici  bir alevle tutuşturuyordu. Bu yücelen dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen noktayı  arıyorlardı. Ses dağların uyuduğu gömüt durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız dalgaların üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması gibi koştu sonra döndü; ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta edermiş gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır yok mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini, gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir ki hepside ölümden kurtulacaklardı.
...
Gecenin yarısında, yaşamını garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, minareden yükselen seslerle sarışıyor, uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla, uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu.









ASTEROİT

Siz bu dizimleri okuyalıdan bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi gereken şeyler bir çip sayesinde belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin bir bilgiye sahip olabiliyoruz. İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz. Düşünce, çiplerin aktarılması gibi anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde değil, ütopya peşinde değil, eğer bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı kullanma özgürlüğü ve yetisi her zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse olanaksız, beyin algılar ve bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen çiplerin sayısına bağlı olduğu için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir kuruma, bir ‘olguya’ indirgenmiş. Çipler verilen komutlarla, bir düşüncenin gelişimi hakkında yüzlerce alternatif sunabiliyor ve siz birini belirliyorsunuz, isterseniz harmanlıyor, isterseniz ayıklıyorsunuz, hepsi bir belleğe kayıtlı olduğu için, son konumunuzda çiplerde saklı. Kısacası, altın tini gözle görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş, gerekirse yer değiştirebilen uzaysıl varlıklarız.
Böylesine gelişmişken, yakın geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük bir tehlike atlattık, aydan büyük bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli gelişmiş olursanız olun, her zaman baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya çıkabiliyor, sorunlar gelişmişlikle oranlı bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu çok uzaktan gelen denetimsiz taşın çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi kullanabildik ancak, ayın yörüngesiyle oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın neredeyse sıfır açıyla çarpışarak -teğet sürtünmeyle- kaynaşmasını sağladık. Ayın koordinatlarını yakından bilmemiz buna nedendir.

Güney tacı yönünden, hilal görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan sonra, bizim için -hızlandırılmış zamanda- tam iki yüz güneş yılı boyunca biçim almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroit ve eriyen ayla, dünya neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay kırıklarının bitişip birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye dönüşebilmesi için geçen süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki dünyanın bir uydusu yok artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda bitti. Ayın korkunç sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri, kaç bin yıldan beri ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip, bir anlamda tinsel varlığını sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip, kaybolanlara yapılabilecek hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile, yok olmayı neredeyse, kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp istasyonlarına gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere dönüşüp, bir ‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş.

Biliniyor ki yaşam son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu ve bütün bunların bir önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu hiç bir zaman düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların erişilmez olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha şaşırtıcı. Ayla dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi düşten öte değil mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok ötesinde, daha ulaşılmaz olan bir şey var, o da ‘gerçek’ gerçeğin salt kendisi.

Büyük bir asteroitin çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını kararlı elementlerle kozmik kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için, değişen uzay koşullarında ay ve dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan Merkür’ün yörüngesini ay yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür yapmaya ne dersiniz. Doğal kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları önledik, radikal biçimcilik bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden düşmüş, sıradan bilimsel yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim ulaşılmaz sandığımız, hep gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan şeylermiş, biz bunu anladık.
Diyeceğim, size düşleme olanağı veren; gerçekler... Gerçeği izleyerek düşler kuruyoruz, öyleyse gerçek düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı... Düş ve düşünce gerçeğin bir parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir gerçeğin boyunduruğunda ve en olağanüstü ve erişilmez olanda, gerçeğin bir öz olan kendisi. Gerçek sonrası, ancak onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine yelken açıyor. Şu ki, dünyanın kendisi, dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...
VII-A yılında sfenks biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un yakınında, dış dünyaya tümüyle kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç altında, zaman kavramı olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir kolonileri var. Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için, bu sfenksin içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır (zamanı gölge kavram biçiminde kullanıyorlar) çabalayıp, uğraştıkları halde, hala sonsuz küçüğe -yolculuk yapıyorlar- ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler içeri girince, makro uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça kaba saba ve ilkel bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde basit bir gezegenden ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu sizce ve düşleri yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks gezegeninde yumuşak, ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey duyulmuyor. 

Bunun yanında vahşi gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan deniz köpekleri, insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime lime edebiliyor, ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle iletişim kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı yoklar mı belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara saldırarak delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik bir salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin, hiç bir şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve sürekli tüketiliyorsunuz, yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok, nasıl bir gerçeklikse, değer yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik termitler gibi, gelen bir şeyler yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir şeyi koyup gidiyor. Yerine yenisi geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp gidiyor, sonsuzca yinelenen bir varoluş ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve bir işi gerçekleştirerek kayıp gidiyor. Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir tuğlayı niçin koyuyor, bilmenin olanağı yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir kulvarda giden, bir yarış otomobili gibi, ufukta yitenlerin yerine yenileri geliyor ve neden böyle, neden değil bilen yok.
Bir de ilkel gezegenler var, dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve selintilerle sürüklenen küçük çaylar, bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri henüz açılmamış -kör- adam balıkları. Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken gezegenin gerçekte başka bir uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu anlıyorsunuz, üstelik çöl gecelerinde yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların çürümüş sularından içerek, çok uzaklarda boru biçiminde roketler deneyen gülünç gruplarda cabası. Bunların ‘Bir Girit subayının tüfengiyle yaralanalı üç ay olmuştu’ diye başlayan can sıkıcı öyküleri bile var, ayrıca ölüleri için türkü ile yas tutuyorlar. Mars adında tanrıları da var. Bir keresinde, algılanabilir jestler ama anlaşılmaz bir paradigmayla konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan şöyle bir görebilmiştim.

Güneşin alevli kalbine de indik, oradaki uygarlık tüm zamanları barındırdığı için, hala kavrayabilmiş değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk ışıkları altında yayını geren, titan giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman unutamayacağım. Cennet bize tanrının utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan püsküren alevlere bakarak, cehenneminde aşağı kalmadığını anlayabiliriz. Güneşte yayını geren mitik kahramanı gören, sistemdeki bir komşumuzun, besleyici çözeltiler içinde dolanan, mercana benzer beyni, üç yüz on yıl  önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez böylesine sararmıştı. Çünkü düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik düşecekti.

Size gerçeklerin us dışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl bir metal denizinde gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin- aramıza katılan müzisyenimiz Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına çalışırken, birden derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye başladı, ancak gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından inen, siyahlar giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle, Motzart’a bir Cenaze Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun yarattığı humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail etkisi uyandırdı ve giderek hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin geldiğine inanmaya başladık. Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın korkularına, ya da tanrısal varlıkla (gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin) erinç dolu kucaklaşmalarına dönüşecekti.

Metal denizinde, son süratte fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir biçimde hız düşüren araçların gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan Neoplan’ımız, bin bir güçlükle, uzun uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin neredeyse ucunda (tamtamına diyebilirim),  sanki  bulamaç  dolu  bir  çanağın  keskin  kenarında  kalakalmıştık. Uçsuz bucaksız evrenin kıyısına ve artık sonsuz boşluğun sonuna gelmiştik. Büyü bozulacaktı. Önceleri sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla elimizi boşluğa doğru uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin var olduğunu sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu yazıtın bundan sonrasını sanırım onlar eklemişlerdir). Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki bilinebilen aynaların belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf bir çarpınçla insan kendini aynanın içinden; aynanın dışındaki kendisine bakar buluyordu! Gerçek, düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz oluyordunuz. (Bu ne demek şimdi anlayacağız!..)

Keşke evrenin sonuna hiç gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar, sorularla dolu tüm şakalar bitti. ‘Gerçellik Hakkını’ Einsteinvari biçimde yitirdik. Bir Etiyopya inancına göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için konuşmazlarmış. Böylece gerekirlik paradoksu da elimizden alınmış oldu. Garip bir bulantıda, ne ölümcül, ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla, bir armağanmış gibi söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından kurtulmuş bulunuyorsunuz...’ Kimileri bunu kendi dillerine şöyle çevirmişlerdir: ‘Artık; kendi kendinizin esiri değilsiniz...’


KORU

I
Defne yapraklarının arasında mavi tulumuyla bir Kyklop gözetlerdi Artemis’i... Sivri kulaklı, maskeli satirlerin, inci bilekli, altın parmaklı, saçları lâdin topuzu nymphalara, günün olur olmaz saatinde üşüşerek  birleştiği, türlü acayipliklerin yurduydu koruluk...  Tepeye çıkınca, çok uzaklardaki Arşipel’i, hemen bu yakada Argonotlar denizini, aşağıdaysa Leander’in aşkının bir gece boğularak ölülere karıştığı, anaforlu Buzağı Geçidi’ni görebilirdiniz. Sultan Hamit’in sarayını, boğazkesen burçlarını ve ötelerde, güneş yılının 1974’ünde, çelik putrellerle şol geçidi kesecek olan, ‘Hudutsuz ve Allahsız’ Akheron Köprüsü’nü de.
Ey bu cihandan gelip geçmiş sevgililer, ey saçları rüzgarlara yaprak olmuş güzeller, varlık dediğimiz şey soğumuş bir plazmaymış sonuçta, ama dünya dediğimiz şu Bizantion yuvasında gerçekten yaşadığını duyumsadığı tek yer işte bu koruluktu Artemis’in... Yukarıda, ağaçlar arasındaki ıhlamur evinde, Kur’an’ım dediği ‘İnsan Manzaraları’nı okur, kimi zaman Hemingway’i anar ve belki de toprak çektiği için; Pavlos’a, Yunus’a dalar giderdi.
Ben onun yanında kimdim?.. Kendini başkasında arayan biri mi, ışık görünce pervane olan deli mi, lavtasıyla gönülçelen bir Orphee mi, gölge mi?..
Neyse, ama onun koruluktaki tek erosu olan ben, şimdi anıların gözyaşıyla kendini harap eden şu bahtsız kulunuzdu. Yaşarken benimde ağzıma bir parmak bal çalmış, benimde yüzümün gülmesini hoş karşılamış, bende sevmiştim, her sevenin yüreğini şahmaran pençeleriyle bölük pörçük eden, o delişmen Artemis’i...
Korulukta, ayın kargışlanmış yeryüzünden, sisler içinde geçişine dek kalır, gökte yıldızların ayinine kapılarak, Sakurai’nin cismini arar, karanlık basınca da Berenis’in saçlarını tarardık. Yaşamlarımıza ilişkin, tümüyle gerçek binlerce öykü anlatabilirdik birbirimize.
Yaşam, bir kez göz kırpan bir gökpar, deniz aslanları gibi renkçil bir illüzyon ve kulakların yalnız bir kez duyabildiği eşsiz bir serenattı belki de. Bizde, kendimizce bir özgürlük, ikicil bir mutlan içinde yaşıyor, düşlerin ireminde anlatıyor, anlatıyorduk. Korulukta geçen yıllar boyunca, öyle mutlan içindeydik ki, gözlerin sevgisinde, bir an bile en ufak bir değişiklik olmamıştı. O geçen zamanlarda tek bir im vardı aramızda, her şeyi, her acıyı, her kalp kırıklığını önleyen, her derde deva bir çift söz; Korsika dilinden kalma bir deyim: Şob amşunok!.. bu sözlerin gereksizleşebileceğini ima eden bir parolaydı, akan suları durduran, sihirli bir Beckett sözcüğüydü sanki!..
Yaşamın, vulva benzeri bir boşluk içinde yüzüp gittiğini, adı güzel hiç bir yerden gelmediğini, adı güzel hiç bir yere gitmeyeceğini, tek gerçek tansığın yaşadığımız anı algılamaya tutsak, ona yazgılı ve Casimir etkisiyle birbirine düğümlenmiş, ölümlü birer can olduğumuzu düşünüyorduk.
Çağlar önce, Akdeniz’i dolaşan korsanlar, Malta kıyılarına gelince; ‘İşte Barbaros’un mağaraları!’ diye çığlık atar, nice sessiz koyağa da; ‘Hey bakın! burası Kızıl Sakal'ın gözetleme yeri!’ diye bağırırlarmış. Bizde o küçücük korulukta, örümcek yuvaları, kelebek kozaları ve tüysü, minicik larvaları gördükçe delicesine haykırır ve Artemis’in, yaratan ve yaratmış olan pelvisine girdikçe, Andromeda’dan öte, disk perçemli adaların, yeryüzündeki bir örneğini bulmuş gibi, çığlık çığlığa birbirimize sarılırdık. Öyle ki dudaklarına bile bir galaksi tünerdi Artemis’in, her öpüşte evrendeki tozanların birbirine karıştığı anı yaşar, kendimizi sonsuz barış ve sonsuz mutluluğa kavuşmuş sanırdık.
Sabahın tanında koruya girer, Büyük Ayı’nın ürpertici parlaklığında, ertesi sabaha dek kalır, zaman kavramını yitirmiş iki kozmik yolcu gibi kucaklaşıp, koruluğun görkül karanlığında, birilerinin süt yolundan çıkıp gelerek bizi sonsuza dek böyle kalabileceğimiz bir planet aquarium’a götürmesini beklerdik.  







II
Kutsal koruluğa, şubatın karlı bir gününde gene gitmiştik, ta Tigrano Kerta’dan bu koruluğu görmeye gelmiş bir Medli ve umarsız aşıkların alınyazılarını gönüllerine göre okuyan Romen bir çingeneyle konuştuk bol bol... Yine o gün boğazdan geçen her devasa gemiyi, eski Sovyetlerin masalsı gücüne yoran ve ‘Pravda kadar büyük!’ diyerek, mutlulukla izleyen bilge görünümlü bir emeklinin düş kırıklığına da tanık olduk. Devasa geminin Panama bandıralı bir petrol platformu olduğunu yazıyordu gazeteler.
Karlı bir şubat gününde, mart ayının ilk güneşli pazarında buluşmak üzere ayrılmıştık korudan. Alacakaranlıkta bastıran kara, tepelerde yakalanarak aşağı inerken, neredeyse yolumuzu yitiriyorduk. Ağaçları beyaz bir deniz gibi örten kar, rüzgarla yeni bir esime yol açıyor, gökte uçuşanla, ağaçlardan dökülen kar tozanları, dar yolda kıvrımlı hortumlara dönüşerek uzuyor ve gözden ırak kıyılarda, kuru ot birikintilerine savrulup, yığılıyor ve anlık bir hayalet gibi aniden yiterek tozan olup gidiyordu.
Kışın bu Süphansı havasında, ağaçların uçları rüzgarda eğilip doğruluyor ve bu coşkuya katılan bir alakarga, keskin ıslıklarla, bütün bu olan bitene kucak açarak, delicesine uçup kalkıyor, puslu havada, kar yuğumlarıyla sarmaşarak dalgalanan ötüşü, mekanik bir oyuncağın bitip tükenmez çınlamaları gibi tüm koruda yankılanıyordu.
Kararan havayla birlikte Antonioni filmlerindeki sanrılar gibi, birden bir meczup çıktı önümüze, mitik bir Robenson, yitik bir heimatlos gibi fırlayıp, yoğun kar fırtınasında düşselleşip silindi ve korunun içlerindeki mağarasına doğru, acıklı bir şarkı, Wagneryen bir senfoni eşliğindeymiş gibi  yokoldu gitti.

III
Bu gün koruya her zamankinden daha geç geldik. Nedeni, Artemis’in bir yanının hep küskün kalışına neden olan, kardeşi Diana’nın genç yaştaki ölümünden dolayı, Karacaahmet mezarlığına uğramamız. Diana mitolojiye göre, ok torbası, yayı, geyik ve tazılarıyla bir av tanrıçası. Bizim Dianamız ise yüreklerin avcısıydı. O, bugünden tam yirmibiryıl yıl önce (sularla sevişme vaktinde) bedeninden dökülen suların, kristal aynalara dönüşerek, ay tanrıçası Selene’yi bile kıskandıran güzelliğiyle -hem de gelinlik giydiği günün ilk gecesinde!- sanayi çağının tuzaklarına düşüp, metan gazıyla zehirlenmiş ve talihinin güzellik aynasını kırarak, bir daha gelmemek üzere, yaşamın karşı kıyısına geçip gitmişti. İşte biz onun toprağına yüz sürüp, genç ve doyumsuz bedenini kutsayarak, lale ve rüzgarlara karışmış bu körpe vücudu, acılarla dopdolu, bir kez daha yadettik.
Artemis, onun mezar taşına sarılarak, bir zamanlar teninden dökülürken, hayranlığını gizleyemeyen billur damlalarıyla yazgısını paylaşırcasına, bir demet gözyaşı bıraktı ona, ağladı, ağladı, ağladı...
Bende Artemis’e sarılarak, bu çırpınmalar, bu yakarılar, boşuna, boşuna dedim. O körpecik bedenleri, o güzelim insanları geri getiremezsin. O da bana, canları seviyorsan, sevgiye inanıyorsan, gencecik yaşında ölenlerin tadamadığı güzelliklerden, bir parçada onların tatmasını istiyorsan, ruhları erinç içinde kalsın istiyorsan, ne olur, ne olur gel de birazcık sevişelim. O kumru gençliğine doyamadı, sevişmelere doyamadı diye ağlayışlarını sürdürünce, iki mezar taşının arasında, bedenlerini terketmiş, evrenin derinliklerine çekilmiş, tüm canlıların kromozomlarına işlemiş, o gençlik filizini, sırf mutlanlı kılabilmek için, oracıkta usul usul, kalp kalbe doyasıya seviştik.
Mezarların biri, zifaf gecesi ölen Diana’ya, diğeri de ömrünü Odysseus gibi denizlerde tüketmiş bir uzak yol kaptanına aitti... Dudaklarımızı kanatarak mezarlıktan ayrılırken, bir mezar taşındaki yazı ilgimi çekti; Mehmet Kaplan. D.1928-Ö.!976. Ruhuna Fatiha. -Yedi Kişinin Katili-. Son yazı, fatihanın altına kara kalemle çarpık çurpuk yazılmış, mezarın diğerlerinden bir farkı yoksa da, bambaşka bir etki bıraktı bende, Artemis’te baştan aşağı ürperdi. Yaşadığımız melankoli bir trajediye dönüşürken, çocukluğumda ölümcül bir kavganın ortasında; ‘Birbirinizi ne öldürürsünüz, biraz sabredin zaten öleceksiniz’ diye haykıran Börtü Baba düştü usuma! İşin ilginç yanı, Börtü Baba o olaydan üç ay sonra kendisi de bir öldürüme kurban gitmiş, yalnız yaşadığı barakasında delik deşik edilmişti. 




O gün, ne mezarlıkta, ne koruda gözyaşlarından kurtulamadık. Birbirinden uçsuz bucaksız denecek kadar uzakta yaşayan, benzer duaların, geleneklerin, benzer törelerin girdabında boğulan, benzer alışkanlıkların sarmalında, aynı zamanı tüketip, aynı tepkilerin, aynı başıbozuklukların, aynı yaşamların potasında bunalan, aynı acıları göğüsleyip, aynı dertlerle boğuşan milyonlarca insanın, pervasız bir boşuboşunalıkta tükenip gitmesi ve her birimizin bu geminin içinde yüzüyor olması, alabildiğine kederlendirmişti bizi. O karanlık günün sabahına yakın, uzaklarda denizin ipiltilerle esriyen salınışında, ışıltılarla dolu pırıltısında, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönen Artemis, çantasından özenle katlanmış bir kağıt çıkardı, hıçkırıklara boğularak, bir şiir okumak istediğini söyledi. Sevinebileceğimiz hiç bir şeyin olmadığı bu dünyada bir şiirin olmasına şaşırmak isterdik. Hiç bir duygu belirtisi taşımadan, kuru bir ağaç dalı, tükenen, yitip giden  bir girdabın son fısıltısı gibi, yavaşça  o şiiri okudu...

“Burada, zamanın çarkına
yok edebileceği hiç bir şey vermeyen
bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan
oluşan madeni manzarada:
burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan
ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin
taşıdığı o her şeye egemen ışıkta;
burada, belki yalnız bir an için
putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha
bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan
    bir şimşeğin aydınlığında;
nice maskenin ardına gizlenen o yüze,
zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış,
senin aldattığın, herkesin zorbalıkla
    kandırarak senden çaldığı.
Böylece arınarak bir toprak testi gibi
ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak
bir an için kurtulacak özündeki kil
    hayatın ve ölümün amansız baskılarından.”

IV
Bugün koruya tam kırkıncı gelişimiz. Bu dünyada yurt diye bir şey varsa, bizim yurtluğumuzda burası. Bugün o denli çok konuştuk o denli çok konuştuk ki, hatta kendimize tuhaf öyküler bile uydurduk. Hiç bekletmeden benim başladığım onun bitirdiği öyküyü sizlere anlatmak isterdim. Ama şöyle söylemenizi istemezdim: Zamanımızı boş yere çaldı!..
Ben ne bir Kazanova’yım, nede oyalayıcı Köchel numaralarım var, değerli vakitlerinizi alıyorsam ancak bağışlayın diyebilirim. Düşlerimde istiridye kabuğundan çıkan ‘Kara Venüs’üm olsun isterdim, olmadı! Yengeçleri tuzağa düşürerek sevişen örümceklere öykünmek isterdim olmadı! Ölmeye geldik diye salya sümük bağırarak, ölüme övgü düzen kalabalıklara karışmak isterdim olmadı! İçimdeki vahşeti doyurmak için, Kitera’da tenine kavuştuktan sonra, boğarak öldürdüğüm genç kızın cesedini  -orman-köpeklerine yedirmek isterdim- olmadı! Orakla biçtiğim ekinleri, yağmur yediği halde saf tüccarlara yutturmak isterdim olmadı! Bir Hiksoslu gibi çirkin olup, kimseler dikkat etmediği için, en görkemli yaşamı sürmek isterdim olmadı! Sitenin hatırlı yöneticilerine yaslanıp, değerli kağıt basarak, ahaliyi kandırmak isterdim olmadı!






Ekbatan’da, at üstünde çadırları dolaşarak, gizlice orduya kolera bulaştırmak isterdim, olmadı! Darius’un kısrağı gibi, sarayın taht kavgalarına karışmak isterdim olmadı! Selevkoslu biri olarak, Erbil’de edindiğim her türlü ahlaksızlık ve kandırıcılığımın şanı Mengücekler’e dek yayılsın isterdim olmadı! Kargamışlı salaklara gönül evleri açarak, Keraitli ortağımla kısa yoldan varsıllığa ermek isterdim olmadı! Eriha’daki toprak evde Talha’yla sevişirken Vezüv gibi yanıp yıkılmak isterdim olmadı! Lebbeyk ben beceriksiz biriyim! Çolak değilim ama bir baltaya sap olamadığımdan yazıyorum. Benim gibi olmayasınız diye, dünya dururken Ros Algethi’ye sapmayasınız diye, size yalvarıyorum...
Neyse, dünya benim gibi iğrenç ve ilenç dolu, kirini, kârını yüzünden saklayabilen ahmakların başıboş dolanı yeri ve ahlaksızlara Eden Bahçesi olduğu için, pek mutsuzda sayılmam. Bakın, bu dünyada en yakın yoldaşlarımın yaptıklarına birer örnek vereyim...
Bir komşum vardı, hiç yoktan para kazanmak istiyordu. Ahalinin (halkın-onun bunun) sırtından, körden, topaldan yani. Gönülçelen bulamıyor ama, melun ve ahlaksız biri olduğumu biliyordu. Normal insanların kusa kusa ölebileceği gizleri çok iyi saklayabileceğimi de... Bir gün pervane gibi nasıl para basabileceğini sordu! (Benim param, her zaman vardır, lâkabım Kirli Harry’dir, kirli, argoda para anlamınadır, yani ben ‘Para Harry’yim!) İstanköy’le, Marsilya arasında, ıssız kır yollarından, uygun bir kasabaya yürür adım uzaklıkta bir kır lokantası aç dedim ona! Öyle ki, kasaba lokantanın hemen dışında, lokantada kasabanın hemen içinde denilebilmeli. Yayaların dışında gelen, geceleyen, salt çorba içen olabilmeli. Sözlerimin ardından ne geleceğini anlamış gibi birden gözleri parladı! Ben sürdürdüm, işte bu yalnız gelenlere, tuvalet yolunda bir tuzak kurup, mahzene düşürerek öldüreceksin (Bir düğmeye basarak, yolcu birden yedi metre aşağıdaki beton zemine çakılıyordu.), gerisini anladınız, arkadaşım tam yirmi yıl, ‘günlük’ taze et yedirdi insanlara, inanılmaz paralar kazandı, çeşit çeşit etli yemekler pişiriyordu, enfes servisinin -ve yemek konusundaki büyük şöhretinin kurbanı olarak- kucak dolusu sevgi sunan kalabalıklar arasında, yirmi yıl sonra yakalandı! Son kurbanının alyansı, karısının rosto tabağından çıkınca (alyansın içindeki ‘Bethenay’a yazısı ele vermişti), insanların bu lokantada yirmi yıldır insan eti yediğinin kanıtı oldu, ama dostum Delaunay (biz dostları ona kısaca, Dolunay  derdik!) yirmi yıl olağanüstü kazanmış, olağanüstüde harcamıştı. Tanrı herkese onun gibi bir yaşam nasip etsin. Olaylar, teknik bir öldürüm sayıldığı için, mahkeme uzun sürmüş, yargılama konusunda ülke ikiye bölünmüş ve hatta sonuçta yaptığını ‘kamu hizmeti’ diye savunanlar bile görülmüştü. Hapiste (çılgın bir) mutluluk içinde ve ağzı kulaklarında öldüğünde altmışbir yaşındaydı. Şimdi herkes gibi iki kulaç mezarı var, yaptıkları yanına kâr kaldı.   
Tüylerinizi sevecek olan diğer arkadaşım Jean Claude Rommand’dır! Bir utanç meselesi yüzünden 22’lik bir Long Rifle’la (Bunun anlamını hiç bir zaman merak etmedim!) önce karısı ve iki çocuğunu, ardından anne ve babasını öldürmüştü. (Utanç meselesi hemen anlayacağınız gibi parayla ilgili bir konu, dünyada her şeyin para olduğunu biliyorsunuz, gizleyip, söylemiyorsunuz o başka!)
Yargılanırken: Karımı, kendisine yalan söylediğimi (Aslında doktor diye biliyormuş, oysa bir kalpazandı) öğrenmemesi için, çocuklarımı, analarının katili olduğumu bilmemeleri için, annemi ve babamı ise bir caniye yaşam verdiklerini anlamamaları için öldürdüm dedi. Ülkenin dört bir yanından kutlama telgrafları aldı, ama yetkililer bunu kendisinden ve kamuoyundan saklamıştır. Oysa kutlayanlar kamuoyunun ta kendisiydi. Yetkili demek, binbir surat olmayı becerebilmek demektir. Onların tanrısı Judas’tır.
Üçüncü arkadaşım ise dünya çapında biridir, ilk kez burada açıklıyorum: I. Paylaşım Savaşı’nda Arşidük Ferdinand’a suikast yapılabilmesi için gereken ön temizlikte, verilen bir ziyafetin, tüm ilgili ve bilgililerinin yemeğine büyük bir ustalıkla arsenik karıştırmış, önemli dört kişinin ölümüne, yedi kişinin de el ve ayakları tutmaz olduğu için, politik kariyerlerinin sona ermesine neden olmuştur. Ne var ki yirmibin dinara anlaştığı bu işte en önemli üç kişi kurtulduğu için gene de parayı alamamış ve ayrıca görevinden olmuştur. Aramızdaki tek başarısız budur, bir vantrilog olduğu için, sonradan sefih insanların katına düşüp, sirklerde kazandığı üç beş kuruşla, derbeder bir yaşam sürmüş ve hepimizden de hakaret görmüştür.
Son gördüğümde, reankarnasyona inandığını, bir daha ki gelişinde hata yapmayacağını ileri sürerek, kompleksle ezilip büzülmüşse de, pragmatist, makyavelist gibi paravanların ardına sığınarak konuşan bizler ona; Gavril, önceki gelişinde de söylemiştin bunu! diyerek yüz vermemişizdir. Biz ruha inanmayız!..


V
Yengecin yan yan yürümesinin, yerçekimiyle bir ilgisi var mıdır, yada bir gökadanın dönüş biçimiyle, yoksa her şeyin atası olan tözün geometrik ölçemle benzeştiği, yada kalıtçısı olduğu, uzayın bir çeşit lineer doku olduğu ve saydam elementlerle ilgili bilgiler, dinitrojen monoksit dediğimiz güldürücü gazlar filân, frakteller veya hekzametilen tetraminin atomik bağlarının spiral oluşu, Vlademir’in, Pamir tepesinde adı bulunuşu, karın bölgesi ve kalça kemiğindeki lipidlerin artışı, hydraların, su aygırı gibi gülüşü ya da at kafasına benzeyen başı, uzayarak hortum biçimini almış burnu, küçük ağzı, birbirinden bağımsız hareket eden gözleri, kemik plakalarla kaplı vücudu, kavrayıcı kuyruğu, yüzgeçlerinin oluşu ve embriyolarını dişilerin değil erkeklerinin taşıyışı, bu su hayvanının öteki özelliklerini gölgede bırakır vb.
Hurî’nin dişlerinden saçılan ışığı görünce Gabriel’in bayılması gibi, Tihâme kadınlarının dokuz yaşında hayız gördüklerini işittimse de, bir Mutezile tepkisiyle ben gene de başka şeyler anlatayım: Iason’un küçük düşürdüğü Medea, nişanlısının terkettiği Lucia, Pollion’un reddettiği Norma, Henry’nin idam ettiği Anna, Alfredo’nun aldattığı Viola, kıskanç Tosca, üç oktav kapsayabilen bir dramatik coloratura, Bel Canto’dan, Wagner’e tüm yapıtları seslendirebilen bir diva-primadonna, hatta ve yani sunu: Eski yalılar yıkılmadan, korular yakılmadan, bahçeler satılmadan, feraceler atılmadan, altın şal dökülmeden... Eldivenler solmadan, atlas mintan kalmadan, kayık suya dalmadan... Kablettarihe karışmadan, aşıklar buluşmadan, hanendeler küsüşmeden, sazendeler çekişmeden, çukur gamze gülüşmeden... Mehtaplar tükenmeden, ahu gözler kapanmadan, taze ruhlar kocalmadan... Çeşmeler kurumadan, kitabeler çürümeden, çerağ mumlar erimeden... Servi boylar devrilmeden, evliyalar görülmeden, şol rüyalar yorulmadan, ilahiler durulmadan, deli gönül kırılmadan... Rabbimin adıyla: Boğaziçi güzeldi!..
Güzeldi ama: “Zaman zaman geceleri beliren, boğazın denize uzanmış, suyu çırpıntılı ve tenha, sessiz yalı rıhtımlarında, bir balıkçıl kuşu, zarif, ince bacakları üzerinde hareketsiz durup, uzun uzun baktığı karanlıklara, ara sıra seslenir, kime, neye seslendiği ve ne düşündüğü bilinmezdi.”
Bilinmezdi ama: ‘Hemadanlı varsıl bir tüccar, bir akşam evine döndüğünde, birde bakmış, eşikte ölüm kendisini bekliyor, hemen dönüp, hanlara, hamamlara, kervanlara karışmış. Tam üç gün üç gece durup-durmaksızın kaçmış, çöller aşmış, yollar geçmiş, nice kehkeşanlarda durmayıp, Kum kentinden, Isfahan’a ulaşmış ki, artık ölüm peşimi bırakmış, ardımdan düşmüştür diyerek, bir handa dinlenip yorgunluğunu atacak olmuş ki, tam eşikten adımını attığı anda, gene karşısına çıkmış Azrail ve kulağına eğilerek demiş ki; ‘Üç gün önce, bu saatte, tam burada buluşacağımızı söyleyecektim, ama fırsat tanımadın!’. Bunun gibi, bizi bekleyen sondan hiç bir zaman kaçamayız dostlarım!..

VI
Artemis öldü!.. İnsan yaşamadan nasıl ölür? ‘Hypatia’yı arabasıyla evine döndüğünü gördükleri gün, sürükleyerek dışarı çıkarıp, Caesaerum adlı kiliseye götürdüler. Orada çırılçıplak soyup, istiridye kabuklarıyla saçlarından topuklarına dek, derisini yüzüp, etini kemiğinden sıyırarak, rektumunu parçaladılar. Can verici organlarını Anebus’a yedirip, ‘bakışsız bir kedi karaya da’ ciğerini verdiler. Kemiklerini de Cinaron denilen yere götürüp yaktılar.
“Onyedi Mart’da tipi başladı, çadırda dertop olmuş yatarlarken, Oates ağır ağır dikildi ve ben dışarı çıkacağım, uzun sürebilir dedi. Ardından topallayarak, sonsuz beyazlığa çıktığında, onu bir daha gören olmadı.”
Köpek balığı derisinden giysisiyle Evita ve karınca yiyenle dolaşan Salvador Dali’la kadar çılgın olmadığımız için bu bulantıya ve bulanıklığa son veriyorum! Pisagor’un eşek teoremi denli kısa olmasa da, konuşan bir hayvan olarak, andolsun ki, Artemis'le kurgulayıp, bir daha araya girmeden size aktaracağım öykü şudur: 
“Galep, dünyadan ayrılalı sekiz Deneb yılı olmuştu, bu sürede hep uzayın içlerinde gitmiş, Hale Bopp’u  geçmiş, Vega’nın dışından aşağıya kayarak, kaotik bir çember çizip ivmeye uğrayarak Vortilis’e ulaşmıştı. Dönüşte, kozmik rüzgarların, hız değiştiren, ışığı bile eğen tuzağına düşünce, bilinen dünyalardan da güzel, uyumlu ve hep aranan sonsuzluğu yakalamış Nazkon gezegenine düşmüş, daha doğrusu denetsiz biçimde inmek zorunda kalmıştı.
Bu karbon kuşağı, dünya benzeri gezegende, bizim kavramımızla tam ikiyüzkırküç yıl yalnız ve küskün bir yaşam sürdü Galep. Nazkonlular mutsuzluğu tanıdı, yaşlanıp ölmek istiyor, ama daha önce yıpranma payı dahil tam binkırksekiz yıllık ölümsüzlük sigortasına sahip olduğu için (ve bu galaktik ve manyetik ortamlarda geçerli bir sözleşme olduğundan) ömrünü uzatabiliyor ama kısaltamıyordu. Ayrıca kısaltmak hem olanaksız (neredeyse cansızdılar!), hem de bir suçtu, (işlenmesi  olanaksız bir suç!) geriye dönüp tarihi tümüyle değiştirmek gibi!.. Nazkon’da ise, -karşılıklı olmasa bile- evrensel uyum yasaları geçerliydi ve Galep’e bir şey yapmaz, yapamazlardı.
Ama, (G) galakların birinde bu oluyormuş, hatta zamanı (tarihi) bile geçmişe dönük değiştirebiliyorlarmış. Onların yakınması çok farklı, geçmişi değiştiriyoruz ama silemiyoruz diyorlar. Dolayısıyla ayrı ayrı pek çok geçmişe sahiplermiş. Eğer geçmişin akışını değiştirirken, kozmik sigorta atacak olursa, bir karmaşa, bir kaos ortamı doğuyor, geçmişi günümüze iliştirecek bağ kopmuş olacağından, doğal statüko bozularak anarşi doğuyormuş...
Ayrıca ölüleri konuşturabiliyorlarmış, ölenin sanal kopyaları saklanarak, bin yıl sonra bile olaylar karşısında, ne yapıp, nasıl davranacağı dijital bir aynada aynen gösterilip, sınanarak bu yolla çözümde üretebiliyorlarmış.
Dünyadakiler, Galep’in Nazkon’da olduğunu biliyor ama geri getirmenin hem yararsız ve hem de bir insan için harcanacak zaman diliminin çokluğu karşısında (prezantabl) olmadığını düşünerek, Galep’in Nazkon’da yaşamasına (kalmasına) göz yummuşlar, hatta Dr. Kevork’un sanal öldürüm törenine katılarak bir mezar bile yapmışlardı.
Galep’in yalnızlığı ise Nazkonlular’la uyuşamayışından ileri geliyordu. Dünyada da böyleydi Galep, bu yolculuğa da elverişli psikolojisi ile uzaysı yalnızlığa kolay uyum sağlayacağından dolayı seçilmişti. Yıldızlararası Donkişot yalnızlıktan sıkılmıyor ve kalabalığı da sevmiyordu. Ama Nazkon bambaşkaydı, burada yalnızlıktan sıkılmaya başlamıştı, yalnızlığın kareleri, küpleri ne yazık ki Galep’in çözülmesine yetmişti.  
Bir gün Nazkon’un ünlü kenti Suncity’deki, kenar mahallelerden Moonburg’da bulunan, pek meşhur barlara gitmeye karar verdi. Bildiğimiz bardı bunlar, müzik, dans ve eğlence. Moonburg, Nazkon’un eğlencede omuriliği sayılırdı.
Galep, yıllardan sonra kendisini kemirmeye başlayan depresyonu ertelemeye çalışıyor, yalnızlığın kübik katlarına direniyor, ama başaramıyor, hatta dünyayı özlüyordu. O akşam oturduğu barda, sesi bin desibele çıkan, sahneye sırtını dönerek, “Yaratılmışlar Akvaryumu” denilen -dinlendirici- kristal küreyi izleyip, sanal görüntüsüyle birlikte, uzun süre gitar çalan bir şarkıcının üzünçlü sesini dinledi. Üzünçlü ama metalik bir sesti bu. Müzik bittiğinde ara koridorlardan geçerek uzaklaşan, sesi ve görünümü mekanik bu şarkıcıyı, birden daha önce görmüş olduğu sanısına kapılarak, lenfatarı titremeye başladı! Yüzey basıncının giderek arttığını görüyordu, eğer yüz şekeli aşarsa, yirmi yıl geçici ölüme girebilirdi. Durumumu kurtarırım düşüncesiyle,  şarkıcı tam  sağdaki aynanın önünden geçerken, otomat bir biçimde,  ‘Jose!’ diye haykırdı.
Ölenlerin, evrenin sınırlı boşluğunda, başka gezegenlerde yaşamlarını sürdürdüklerini, ama ilk ölümün, sonraki yaşamla paralel zaman diliminde (birebir) görülebilirliğinin, görecelik kuramının değişebilirlik oranına (bir olasılık olarak) eşit olduğuna ilişkin öyküler duymuş, (görecelik kuramı zıt eğrisel değil, düzgün doğrusal değişikliğe uğruyordu - zıt eğrisel değişikliğe, düzgün doğrusal yoldan varılacağı ileri sürülüyor. Kimi teorilerinde zıt eğrisel yoldan düzgün doğrusallığı bulacağı vb.) bu tansığın, tansıktan da öte olanaksızlığın -var olduğunu- dünyada kanıtlamışlardı. Görecelik kuramı ilerleyen zamanda kendisini yalanlayan, (lineer) bir tür  varoluş kuramına (hipoteze) dönüşmüştü.
 Evet,  Jose! diye haykırmıştı!.. İşte o an Jose, başka dünyalardan  sesleniliyormuşçasına, şaşırarak, siyah gözlükleriyle yan tarafa, Galep’e doğru baktı (Galep aslında Jose’nin, Detroit’li sıradan bir hayranıydı, Alp kuşağı turnesinde, bir vesileyle (bu pop şarkıcısını) Paris’ten, İstanbul’a “Miklagard” dek izlemişti), ama olanaksızlığın olanaklılığına pek inanmadığı için, hiç bir şey duymamış gibi geçip giderken, Galep, kara gözlükleriyle aslında âma olan şarkıcının ardından, kutupsu, çelik soğukluğunda bir sesle; Feliciano!!!  dedi ve öylece kaldı.
İşte Artemis’le bütün gün bozup düzelterek, 1970’lerin âma şarkıcısı, pek sevilen Amerikalı Jose Feliciano’yu yadettiğimiz  kısacık öykü bu.

VII
Canım Artemis’im hep anlatırım, hep anlatırsın. Saint Exupery, Küçük Prens’te, kahramanına, bir dostunun mektup içinde bir kuzu çizmesini ister. Küçük Prens her defasında kuzuya bir kusur bulur, bu durumdan usanan dostu, en sonunda bir kutu çizerek, aradığın kuzu bu kutunun içinde der. Küçük Prens, aradığı kuzuyu sonunda bulduğunu ve çok mutlu olduğunu yazar. Bende, Artemis’in onca sevişmelerimize karşın gizemine eremedim. Bir uydu gibi yıllarca onun yörüngesinde dolaştım, gerçekte ne aradığımı bir türlü bilemedim. Venüs Tepesi’ni -güleradım- arşınlayarak, kutsal Zeus Tapınağı’na bir gün olsun giremedim.
O gün öyle istenç dolu, öyle coşkulu, yatağından taşan, tepelerden çağlayıp, derelerden süzülen, öyle deli dolu bir akarsuyduk ki, sevişmelerin en sonsuz, en uykulu anlarında bile bedenlerimiz birbirinden ayrılmıyor, Nepal kabartmaları gibi dolanıyor, ayrılmak istedikçe birleşiyor, birleştikçe karışıyor, tek bir vücut oluyorduk. Böyle bir anda, altında seviştiğimiz köknar ağacının ta uç dallarından, -esen rüzgarla- bir femür kemiği düşmesin mi! Belki de, yüzyıllar önce ağacın dallarında, koruda sevişenlerin bir parçasıydı bu kemik. Bu kemik belki de gezegenin keçi ayaklı Pan zamanlarında, boğazda tuhaf kemik yapısıyla kırlangıç balıklarının yüzdüğü, yuttuğu yalvacı karnında unutan gözleri görmez Yunus (cankurtaran!) balıklarını izleyen birinindir. O zamanlar sırtlardaki koruları gözleyerek boğazı geçen argonotlar kol gezerdi dünyada. Kemikte bir de yazı vardı, Latince “habis habem corps austrum” ‘deli dünya, tatlı hayat!’ demekmiş. Öteki sevenin kemiğine, beriki sevilenin yazdığına bakılırsa, yaşamında mutlu olabilmiş, acılardan uzak birisiymiş. Ama yazan belki de muzip  bir tiyatro oyuncusu, yada küçük çaplı, serseri bir tacirdir. Kimbilir...

VIII
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Bugün Artemis’le, Che’den, vanadyum ve tungsten yuvalarından, kalker plakaları ve suyun kimyasından, Hitit yemeği, Nesa dili ve Daniel peygamberden ve rüyalardan sözettik. Yehova şahidi bir komşumuz vardı. Daniel’e neredeyse tapıyordu, bu yalvacın kehanetine göre; ilk dünya savaşının üzerinden bir insan ömrü geçtiğinde ‘Mehdi gelecek!’ tüm insanlığı kurtaracaktı, yine bu komşumuza göre o tarih 1914’ün üstüne eklenecek bir yüz yıl olabilirdi. En geç 2014. Ellidokuz yaşındaki komşum üzünçle sen görürsün ama ben göremem diyordu! Ona, Daniel’e inanmayanlar ne olacak dedim, onlarda kurtulacak ama bir “inançsız” olarak dedi. Daniel kültüründen tümüyle habersiz bir eskimo için oldukça ağır bir suçlama deyince, bilmeyenler günahsızdır dedi. 2014’te mehdi gelmezse bence, Daniel’de günahsız! demek isterdim ama, birden ‘Hepimizin bir kurtuluşa gereksinimi var’  demişim...  Koruda; tüyler, dışkılar, şahinler, kırlar, ışık ve taşla, aşklar, geceler ve suçlar üzerine konuşmayı sürdürdük. Pisidya ve Milavanda’da geçen acıklı bir sevda öyküsü anlattım, savaş arabalarının tarihsel gelişimi, Kastilya çeşmelerinin mimarisi üzerine konuşurken, Artemis sözümü keserek, ima dolu bir sesle, birde ‘Ivır Zıvır Tarihi!’ var diyerek, belki de sırf kadın olmanın getirdiği yaralarla,  kendine kıyan genç bir yazarın veda mektubundan satırlar okudu bana ve sık sık yaptığı gibi yine ağladı, sırf  ağlayan birine  dayanamadığım için bende ağladım...
“Bir şeyler yapmak, ama ne? İnsanlar ne yapıyorlar? Yaşıyorlar. Yaşamak için çalışıyorlar. Çalışabilmek, para kazanabilmek için boğuşuyorlar. Bir yer edindiklerinde, en azından edindikleri konumu koruyabilmek için savaşıyorlar; yalan söyleyerek “siyasal ilişkilerini uyumlu” tutarak, daha, hep daha fazla kurallara uyarak, deneyim edinerek, hata yapmayarak...
Sonunda ne oluyor? Belki bir ev, bir iki çocuk, dost mu, düşman mı bilinmez bir iki tanış edinerek, boş zamanlarında insanları daha iyi değerlendirebilmek ve ahkâm kesmek için kitap okuyup, film izleyerek...
Ve bir gün ölüm geliyor. “İyi insandı” deniyor. “İyi yaşadı”, çocuk yetiştirdi, ailesine baktı, iyide çalıştı. Sıra onun çocuklarında artık. Kurallardan nefret ediyorum. Öncelikle doğanın yasalarını anlamıyorum zaten, insanlarınkini hiç anlamamam çok doğal. Yaşamak için bir başka canlının ölmesi gerekliliği bana korkunç geliyor. Amaçsız bir boğuşmaya kapılmış gidiyoruz. Doğa yasaları acımasız, insanlar doğadan örnek almışlar. Doğanın yasalarından daha acımasız insanın yasaları. Daha incelmiş ama daha acımasız. Hayvanlar yaptıklarını ahlak kaygısıyla yapmıyorlar, yaptıklarına akılcı neden aramıyorlar, birbirlerini öyle gerektiği için öldürüyorlar; canları öyle istediği için, yada doğru olan bu olduğu için değil. Yargılamıyorlar, pişman olmuyorlar.”
Daha başka şeylerde var diye ekledim:

“Yaşamın soylu değerlerinin, bağımsızlığımızın (...) bir avuç bağnazın ve ideologun çılgınlığına kurban edildiği dönemlerde, içinde yaşadığı zamanın etkisiyle insanlığını yitirmek istemeyen insanoğlu için bütün sorunlar, tek bir soruda odaklaşır: Nasıl özgür kalabilirim? Bu çılgınlık ve vahşet ortamında, bütün tehditlere karşın düşüncemin, hiç bir şey pahasına feda edilemeyecek berraklığını, yüreğimin insancıllığını nasıl koruyabilirim? Devletin, dinin yada politikanın irademe aykırı olarak bana yönelttikleri o tiranca isteklerden nasıl kaçınabilirim? Sözlerimde ve eylemlerimde, benliğimin en derin noktasındaki ben, hangi sınırlara kadar gitmemi istiyorsa, ancak oraya kadar gitmeyi nasıl başarabilirim? Benliğimin bu tek ve biricik parselini yerleşik düzene, dışarıdan dikte edilen ölçülere uymaktan nasıl koruyabilirim?”
.Evet, Aktium savaşında askerler dirisi yada ölüsü aranan Cassius’un ölüsünü bulunca komutana bağırırlar, ‘Cassius burada!’ Komutan, ölüye yaklaşır ve derki: “Bir zamanlar Cassius’tu ama artık değil!..”  Koruda karıncalar, bir Ağustos böceğini yuvalarına çekiyor, kertenkele güneşlendiği taşın üzerinde göğsü inip kalkarken, iki sevgili yanına yaklaşınca, iç organları andıran, dışa fırlamış ağaç köklerinin arasında yitip gidiyordu. Sedir ağacının gölgesinde kalmış bir defnenin, iri yaprağı esen yelle koparak, salına, kıvrıla iniyor ve kendini toprağın kollarına bırakarak yeni yaşamına başlıyordu. Artemis onu eline aldı ve kitabının arasına koyarak yeni bir yolculuk daha başlattı. Bir kaplumbağa otların arasında göğe dönük, ayaklarını oynatıyor, ikindi güneşinin uzak vadilerde, kavakların arasından hayalsi biçimde süzülerek battığı yerde, bir İshak kuşu çınlayarak ötüyor, sakız ağaçlarının tepesinde bir başka kuş nedendir bilinmez, bu ötüşe karşılık vererek, giderek kararan bu endüstri  kentinin son soluklarına, bu durdurulamayan, gemi azıya almış vahşete, belki de ağıtlar yakıyordu. Uzaklarda bir kilise çanının sesi kubbelerde parçalanarak dağılıyor, Ayasofya’dan, Eyüp’ten, Sultanahmet’ten bir karanfil kokusu gibi dağılan Bilali sesleri betonarme şehrin çatlakları arasına, melül bir vaat, eskil   bir panzehir gibi yayılıyordu.
Artemis’im, benim biricik sevgilim, sonunda o korulukta öldürüldü. Çaresiz katastrofların içinde kaldım, ölümcül, karanlık dolambaçların içine daldım. Firavunun konuğu Nabukodnesor gibi labirentlerden kurtuldumsa da ey yarab, Artemis’ten ayrı kalmak Şehriyar’dan da beter kör etti beni.      

KATASTROF
I
(Andolsunki, İstanbul şehri değil, İstanbul zehridir! “Tedavi gören ve bir türlü iyileşmek bilmeyen tanrının bir alyuvarının üzerindeyiz.” J. Cocteau. Eskiden gözyaşları vardı, sevgiliye yakarmak vardı, tatsız, renksiz, kokusuz bir sıvıcıl oldu insanlık.) Ve Cabub’da ve Nubya denizinde doyasıya oyalandıktan milyarlarca yıl sonra, bizim samanyolumuz boş uzayda, en yakın komşuları bile görülemeyecek denli uzakta, kendisini yapayalnız bulacak ve sonunda da yıldızlar basitçe gözlerini kapatarak, bir gümbürtüyle değilse de, fısıltıların en cılızıyla haykırarak evren tükenip gidecektir.
Denizcilerin en son 1854’de gördüğü bir ahtapot türü vardır ki başı tümüyle inek başı gibidir. Bu boynuzlu ahtapotun uzun kollarından tutulup ters çevrildiğinde, insanlarınkine benzer bir penisi olduğu görülmüştür. İşin ilginç yanı ahtapotta penisin müslümanlarda olduğu gibi sünnetli oluşudur. Denizciler, Herman Melville ve Jules Verne’in yazılarında, bilerek bu hayvandan söz etmediğini belirtmişlerdir. Bu hayvan avlanarak havaya kaldırıldığında, kulaklar, mırıltıyla karışık bir pişmanlık şarkısı duyarlarmış.
Ayrıca deniz leoparı ve kutup eşeği de varmış. Süleyman’ın mesellerindeki fahişe balinaların yumurtlayıp, masadan düşerek kırılan fincanın zıplayıp bir araya geleceği günler yakınmış, keratinleşme, kitinleşme, kalbur, kendir, biz ben-i İsrail’den beri bile, “Saul vurdu binleri, Davut’da onbinleri” sloganıyla yaşamaya alışmışız. Ölmeye gelmişiz dünyaya, öpüşlerin tarla kuşu, “mürle ovdum uyluklarımı, yirmibirindeydim, İnebahtı’nın bahtsız amirali Mehmet Şirokko idim, mekanik ve mihanikiydim, doğmakla ölürüz dedim, papağan plantasyonu, sınai kuşu kırlangıçlar, kundaktaki mısırlar, güneş karaya, ay denize düşecek, Mısır mitinde, çift cinsiyetli Am-un erselik ilişkisinden yuttuğu spermi tükürünce yaratılmış dünya, Suriyeli Yunan büyücüler, Muhammetimizde Sevde’yi kollarına almıştı, oda hurma ağaçlarının altında doyasıya sevişmiş, oda çölün karanlığına çılgıncasına haykırmıştı huma kuşu gibi, oda senin gibi faniydi, geceler boyu ağlıyorum, annem öleli beri, eskiden ben annemin içindeydim, şimdi annem benim içimde, nasıl ağlamam, termodinamiğin yasaları, görecelik, olasılık kuralları, kuvantum mekaniği, belirsizlik ilkesi, tüm insanlar bir katilin soyundan gelir diye (kulağıma fısıldayan) Kabil, matematik çok ilginçtir, birin iki katı iki, birden bir fazla, ikinin iki katı dört, bir artı iki eşittir üç (dörtten bir eksik) dört üçten bir fazla, dördün iki katı sekiz, bir artı iki artı dört toplam yedi, sekiz yediden bir fazla, sekizin iki katı onaltı geride kalan bir artı iki artı dört artı sekiz toplam onbeş, onaltı onbeşden bir fazla, otuz iki, altmışdört, yüzyirmisekiz, ikiyüzellialtı, her kat geride kalan katların toplamından bir fazla, sonsuza dek sürüyor. “o kozmos ine seftis, o haros ine kleptis” ‘dünya yalandır, azrailse hırsız’ bir Girit deyişi, yılkı atları, yangında ağaçların çıkardığı ses, bir Urart yontusu, senin için bestelenmiş füg, mavi bir toz parçacığı tırnağının üzerine kondu, mercan resiflerinin, atollerin simbiotik ilişki kuran bakteri kolonileriyiz, kutupçul saçlı paraşütler gibiyiz, güneş battı, perilerin ormanında, kafaların padişahı, devrildi adıgüzel mermer denizinden ve karanlığın prensi, gecenin firavunu ay, geceye rengini veren ay, F.P korusunun, (Ujal yakasında) sevişgen tanrıçası Artemis’in iri gözlerinde, kızıl saçlarında ve mermer yüzünde dolaşarak dünyayı selamladı, nereden geldiği belli olmayan Babil mührünü kucağına aldı, Amine’de Muhammet’i böyle kucağına alır, Benû-n Neccâr yurduna giderdi, oradan Mekke’ye giderken her dünyalı gibi Amine’de birgün ölüvermişti., sonra önümde ayak sesleri duydum, oda yüzügüzel Bilâl idi, Ebu Talha’nın karısını da gördüm, bana cennette göründü, Mekke müşrikleri, bizden evvel Yehûd ve Nasara’ya Tevrat ve İncil inzal olunmuştu, Hadramut ruhunu canlandırmak için, Kindeli şarkıcı kızlar kabileye güzel tambur çalardı, yüzü simsiyah kesildi, Kinde kabilesi, Ebu’l Ferec’in Kitabu’l Agani’si gibi Farazdak ve Cerîr gibi ünlülerin şiirleri, Rabbihi’nin El İkdu’l- Ferîdi, Bedir savaşından sonra kendi aleyhinde şiir yazan Mervan kızı Esma’yı Umayra’ya öldürtmüştü. Artemis’i öldüren Kyklop’da cinsel ilişkide bulunmuştu, ölüm sonrası kırmızı karıncalar, ağzından akan sarı sularda gezinmişti.

Sarı gagalı keten kuşu, yuvasını yosunlu kaya ve taşların arasına, dağ horozu, küçük sık çalılarla, yüksek otların arasına yapardı, fil adam Proteus sendromuna yakalanmış, istediği biçime bürünen Yunan tanrısı Proteus, sanat hayranlığından doğan Stendhal sendromu, Mars’ta yaşam var, Antartikaya inen yabancılar, dünyayı buzullarla kaplı bir gezegen sanmışlar, Marslılar bizi görememişler, uğursuz gezegeniz biz, göremeyecekler, ta ki onlar bizi görmek isteyinceye dek, lanetliyiz, ayrıca görmek, bir Boeing’i  bir sinekten küçük algılamaksa, yada metali filtre gibi süzüyor, moleküler deliklerden geçiyorlarsa, yaşamları katı madde içinde süren uygarlıklar varsa, bunlar saçma, bunlar saçma...
Umami tadında meyveler vardı koruda, sincap gibi bütün gün uyuyup, zürafa gibi bütün gece dolaşırdık, Zeus’la, Afro ile söyleştik, tan ağarınca satyrlerle, nymphalarla seviştik, sabah olunca saklandık, yalnız geceleri buluştuk, Blow up gibi gece olanlar gündüz görünmüyordu, güneş yörüngesinde saniyede iki kilometre gidiyor, Pluton -görünmeyen- sırayı bozuyor, kızıl gezegende gerçekler ölüyor, bizlerde sanal yaşıyoruz, ilk başlarda dünya, hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve hidrojensülfitten oluşuyor, laboratuarda böyle bir gaz karışımına dışarıdan enerji verildiğinde, bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde ediliyor, dünyanın da böyle bir süreçten geçerek, en dış kabuktan başlayarak, önce sıcak, kıvamlı bir bulamaç halini aldığı, sonra ağır ağır katılaştığı varsayılıyor, toprağın anası bu kıvamlı çorba, güneşin sıcağıyla kimyasal evrimini yaşıyor, “belki de yazmamın nedeni hep çelişkiler içinde çok tanrılı bir evrene inanmam, her şeye kadir, her şeyi gören, acı çekmeye, kötülüğe ve ölüme izin vermeyen bir tanrının yükselemediği, çok tanrılı bir evren, bir labirent -bir tanrı paradoksu- paradoks, Burroughs, uçarı kalpleri tuzağa düşürmek üzere ağını kurmuş soylu hanımlar, Kambriyen dönemde, biz hayvanlar ortaya çıkıyoruz, mutant, değişik canlılar, cinsel yaşamımız ve ubrikant, kayganlaştıran kullanımına ilişkin bilgi veriniz, mukus üzerine, kızıl güllü matador, bronz haçlı Yunanlı kadın, hangi yaşam gerçek, hangisi sanal, oradakilerin mi, buradakilerin mi, bizim yaşamımızın basit ve uydurma bir deney olmadığını nereden bilebiliriz, uygarlık biçimimiz kötü, gerçek beyin okyanuslar, Mars’ın uyduları Phobos ve Demios neden amorf, dünyanın suları olmasa bizde amorfuz, gerçek yaşam her ellibin yılda bir evrim geçirmiş, yılan evrim sonucu ayaklarını yitirmiş, kuşun ön ayakları kanat olmuş, insanda el... Yalnız kafalarımız mı kalacak, dünya baş ve insan baş, her şey küreden ibaret olacak, insan antropolojik bir sapma, insan varsa tanrı yok, tanrı varsa insan yok, bir adam bir kuşu parçalayıp öldürmüş, parçaları bir dağın tepesine koymuş, çağırınca kuş dirilip gelmiş, Übna’yı Filistin’de  yaktırmış, kadın hoşgeldin ölüm, ne yazık ki başka kurtuluş yolum yok, Muhammet de ‘gülerek öldüren benim’ demiş... Belki İdikut’tadır ama Katalan keşiş yabani kökleri toplarken, manastırın dar penceresinden kendini izleyen gölgeye baktı, bir buffalo, gizlice aslanların avı şarkısını söylüyordu, tinlerin ve solukların gezegeni yavaşça kıpırdıyor, sayısal diyagramlarda, elektronik us çörküleri yaşlı rahibe uyuyan dünyalılardan sözediyordu, ayakta kırılan bir camın kayrası duyulduğunda, Katalan keşişinde usulca yere doğru süzüldüğü görüldü ve ne yazık ki düştü. Gerçel bir ölümdü bu, leptonlar, muonlar, hadronlar, baryon, mezon ve bozonlar, fotonlar, beygir çulu, Tethys okyanusu,  ‘Tanrı salt yokluktur’ diyen Scottus Eriguena, iyot, tuzun panayırlarda satılıp kızların çeyiz olarak sakladığı yıllar, kulaksız karıncalar, lemürler, ben Hâlik doğum günüm yok, Elagalipus yengin gladyatöre köpek ölüsü verir, Hubble sabiti kırkiki mi dir, (sol el kalbe yakındır) mavi karlar, kaslar, kuşlar, Litvanya’da pantolon giyen kızlar, kilisede (bahçede) oturan Kierkegaard, boynunda aşktan teslis taşıyan, molluscalar, kabuklu hayvan, beş kral kalacak biri İngiltere’de, diğeri iskambil kağıtlarında diyen Faruk, taş zamanı, peygamberler dönemi, hilal-salip, yüzyıl savaşları, yüzgün savaşları, birgün savaşları, “tanrının yüreğinde düşlediğimiz, kör tohumların içinde, uyuyan düşünceden mavi taç, ardıç kuşunun çılgın flütüyle, ormanın ötelerindeki gölün buzlarını çağıran, yaban arıları, yusufçuklar ve sevinçli kurbağaların taşıdığı yumuşak ışıkta, yoksul hayvanların gözlerine parıltıyı veren zat, yazar Louise de Vilmorin’in mezartaşı üzerinde yalnızca şu sözcük varmış, “İmdat”, Abdülhamit döneminde tahta kurusu sözcüğü yasakmış, tahtı kurusun sözünü çağrıştırdığı için ve o dönemde bir jurnalci elyazısı tanınır diye ihbarları sağ ayağıyla yazarmış.  Delphoi’de, Apollon tapınağı girişinde, “yvwotoeocvtov” “Kendini bil” yazarmış, ışık hızını aşınca, Cherenkov ışıması adında bir parlama varmış, Bitinya kralına satılan Sezar, Süller köyünde Sezar’ım diyen yabancı...
Gazneli Mahmut, betimlenen suçlu kendi oğluna benzeyince, gün ışığında belki kıyamam diye karanlıkta yakalayıp elleriyle boğmuş oğlunu, elektrik içen, ışıkta yüzen canlılar, gerçek yaşam görünmez olan, biz beyhude ve kaba yaratıklar, hiç bir zaman hiç bir şeyle karşılaşmayacağız, Fromm’un dediği gibi, yaratmayan kişi yoketmek ister, Rus çarı, sahte Dimitri ve sadrazam Düzmece Mustafa gibi, Alnitak, Rigel ve Saif yıldızları, ormanın kedisi su perisi, kıkırdak kentler, Hindistan’da Aşaka adında bir bitki varmış, neyin dibinde biterse onu sarar sarmalar, kendi rengine benzetirmiş, aşk adını bu bitkiden alırmış, Yusuf’u alan vezir Katfir gibi, Ficar çatışmasında onbeş yaşındaki körpe gibi, Laimo Kopion (Boğaz Kesen) Rumeli Burcu’nun, Fatih’in farikasına benzetilişi, kar kelebeği, Nefertiti, ‘yanımdaki güzel biri’ demekmiş, Suriye çiçekleri, göz kırpan fugu balığı, civciv fetüsü yiyen Manilalılar, Maniciliği aşağılamak için uydurulan maniyak! sözcüğü, yediğiniz balı, eşek arısı Urfud ağacından topladı, Türkleri kahır kadar hiç bir şey neşelendiremezdi, istiridyenin ay başı kanamasıyla, Makedonyalı İskender’in Erbil zaferi, fetih sabahı hem Konstantin, hem Fatih’in ayrı dillerde, aynı Allah’a, utkunun kendilerine bağışlanması için yakardıkları gibi, Lysstrata, orduları bölen demekti, Brockenspekter, yüksek dağlarda güneşin konumunun dağcının arkasında, daha alçak seviyede kalması nedeniyle, dağcıların gölgesinin bulutlara düşmesi sonucu oluşan bir olgu, uygun koşullarda gölgenin çevresinde renkli halkalar görülür, olay adını Almanya’daki Brocken dağından alıyor, ama, ama işte Çek Jiri Sotola’nın şiiri;
“Işıl ışıl bir kordon boyu, nazarlık kadınlar,
Gölge, okyanus, bir mezar-ve biz
Her köşe başında, trenin hüzünle düdük çalarak
Durup beklediği her istasyonda
Gözlerimizi uzaktaki yeşil yıldıza dikeriz-
Aynıyız hepimiz, ama
kimse bilmiyor, evet,
Bilmiyor kimse,”



Hublon ve melek otu görmüş gibiyiz, doğal kornonun fanfarları, papağan tüneğine dönmüş gibi, ölülerin güldüğü Müküs’te, Baudelaire’e nerede yaşamak istediği sorulunca, her yerde ama dünyanın dışında olsunda demiş, ağlama varlık bir tür plazma, korunun tepesinde nereden estiği belli olmayan bir caz müziğinin tınısı yayılırdı kulaklara, dinler, dinler ve dinlerdik ve gökte  foton yelkenlileriyle gezerdik, Pompei’de varsıl evlerde, ‘Cave canem’ ‘Köpekten sakınınız’ yazardı, nazar duası, iftar duası, sofra duası, kudûr duası, nikah duası, hacet duası, yağmur duası, mercan duası vardı, Szymanovski’nin tarantellası gibi, ‘Yangın, tavus kuşunun kuyruğu üstündeki bir güldür’ derdi Verlaine, ‘Yaylı bir tütün tanesidir pire’ bense, titanyum kaplı bir zambak gibi gezinirdim onun diri göğüslerinde, soğum-kış, dirim-bahar, verim-yaz, döküm-sonbahardır derdi, bilincinin eteklerinde, aşk, fiziki bir çarpım tablosuymuş gibi, dili dilime değdi, hızla ağzıma girdi cinsiyet değiştirmek ister gibi, kendinden çıkıp kurtulmak ister gibi, ağzımdan dolaşıp çıkan öteki dilleri anımsadım, yükseklerdeki alıcı kuş, aşağıdaki kertenkelenin kambriyen etiyle beslenmeyi düşlüyor, sonsuza dek sürecek bir cansızlığın solgun yüzünü içimde görüyordum, “kumulların başladığı yerde kayalık bir sahilin eteklerinden belki de elli metre uzakta, gümüş grisi bir kavis, dört bir yana kum ve toz olukları saçarak çölden çıktı, daha yukarı çıktı, avını arayan dev bir ağıza dönüştü, bu kenarları ay ışığında parıldayan yuvarlak ve karanlık bir delikti, ağız Paul ve Jessica’nın tıkıştığı dar çatlağa doğru kıvrıldı, tarçın burun deliklerini yaktı, kristal dişlerde ay ışığı ışıldadı, koskoca ağız sola mekik dokuyordu” , Samuel’in kutsal kitabıydı, yüzüğünü denize atıp suyla evlenmek isteyen kız gibi, yaşam bahtsız, insanda, insanın kurdu idi., kitap ‘İnsan Ölüyor’ diye başlayacak idi, ezel, ebed, temmetdi.

KATASTROF
II
O gün sıkılmasın diye öykü ve eklenti dolu meseller anlatayım sana dedim, saçmalayacağımı biliyordu ama saçmalamak bizim için değerli bir şeydi. Anakreon şarkıların Roma öpücüğü gibi. ‘Hacer taşı beyazmış ve Adem Peygamber bu taşı vaktiyle Ebu Kubeys dağına yerleştirmiş. Mecit ahalisinden bir şeyh o taşı çalarak, Müleyke diye göğsü güzel bir kadına armağan etmiş. İki hanımlı İbrahim, şeyhin peşine düşmüş, hırsızı bir yerde yakaladığında, refikelerinin sayısı bilinmeyen şeyhi, İshak’ın oğlu Evas’a teslim etmiş, Evas, İsmail kızı Nebayot’un kızkardeşi Mahalat’ıda eş alırken taşı ona armağan etmiş. Yakup, iki cariyesi ve onbir çocuğuyla Yabbok geçidine girerken düşünde taşı görmüş. Samuel’in kitabında yazdığına göre, Yakup düşlediğini elde edebilen biriymiş. Mahalat, bir anda kucağından uçup giden taş-ı cevheri yitirince, onu saklayıp uğrularla işbirliği yapmakla, onlara satmakla suçlanmış. Talmud’da başkaca anlatılırsa da, gerçekte olay böyleymiş. Medyalılar ve fahiş kadınla evlenmeye alışkın Plaklar, bu taşı ellerine geçirmeyi çok istemişlerse de bir türlü başaramamışlardır. Kızaran bir gökyüzünde, hilalsi, yatağan gibi parıldayan ayın önünde, bir yıldız belirdiğinde, kanlı savaş alanında, yere düşen bu hilale gözlerini diken Fatih, tebaamın bayrağı bundan böyle bu ola dediğinde, Yakup’da bin yıllar öncesinden bunu düşleyebilirmiş. Yakup’un düşlerinden birinde şöyle bir sözde varmış; ‘Sen benim yeşil renkli El-Hazrami hırkamla üstünü ört, o zaman Kureyşliler sana dokunmaz’ ama bu sözün hangi düşsel görüntünün kaynağı olduğu hakkında bir ortak düşünce ne yazık ki yoktur. Yakup, Yemâme’de Kur’an’ı belleyen hafızların şehit düşeceğini, Sa’d, Neml ve Sebe surelerinde neler yazacağını da düşlerinde görmüş biridir. Nurani ve latif varlıklara ilişkin ilk düşü de Yakup görmüştür.
Mahalat’ı nasıl affetmişlerdir. Mahalat taşı çaldırdığında, bizim size bir kıssasını anlatacağımız şöyle bir öykü dile getirmiştir ki, onun içtenliğine ve taşa bağlılığına gölge düşürmeyeceği bununla anlaşılmıştır. Oda şudur; ‘Bahira’nın ömrü her geçen gün biraz daha azalıyor, günnük reçinesiymişçesine akıp giden zamanda, son peygambere yetişemeden, bu dünyadan göçüp gideceği korkusunu, kara, derin bir kuyu gibi onun içine salıyordu. Miladi 582 yılının bir ikindi vakti, güneşin yalımında Arabistan’a doğru akıp duran Suriye ovasına boş gözlerle bakarken, birden oturduğu yerden fırladı. Başını kaldırarak, gözleriyle gökyüzünü taradı. Deminden beri kıvrılarak yol alan bir kervanın üstünde, adeta kervanı izleyen, kısrak kuyruğu gibi küçük, ince bir bulut gördü. Gökte başkaca bir bulut yoktu. Kervan geceyi geçirmek için harap bir manastırın bulunduğu tepede, büyük bir ağacın altında mola verdi. Kervanla beraber bulut durdu ve solarak birden yok oldu. Ağacın dalları rüzgarda dalgalanır gibi eğilip doğruldular. Kervandakilerden yalnızca biri, bu ağacın dallarının gölgesi altına düştü.
Bahira yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle manastıra doğru yürüdü. Merdivenleri çıkarak büyük bir ziyafet hazırlanmasını emrettikten sonra, kervan başına haber göndererek herkesi yemeğe davet etti. Ziyafet sofrasında çölün lütuflarıyla karınlarını doyuran yolcuları teker teker inceleyen Bahira, davetliler arasında kutsal kitapların tanımına uyan kimseyi seçemedi. Yanıldım diye düşünürken, ağacın altında develerin yanında kimsenin kalıp kalmadığını sordu. Evet dediler, oniki yaşında bir çocuk kaldı, Bahira onun hemen çağırılmasını buyurunca az sonra eşikte beliren çocuğu gördü ve tepeden tırnağa ürperdi, bütün vücudunu bir titreme aldı, haykırmak, bağırmak çağırmak istedi çölün karanlığına doğru...’ (ve tenindeki beni görerek, bir serap gibi, işte gelecek olan son peygamber bu! dedi).
Mahalat, bu öyküden dolayı affedilmek istemiyordu, o kendine inanıyor ve taşı çaldırmadığını biliyordu ve mazlumun bedduasından kaçının diyordu. Buna karşın bir gün gerçek anlaşıldığında kalabalıklarda şöyle bir dalgalanma oldu ve her nasılsa Mahalat hiç ilgisi olmadığı halde, giderek büyüyen baskıların hücumuna uğradı ve korkunç biçimde bunaldı olaylardan, bir suç işlenmiş ve giderek çoğalan bir halka gibi üzerine doğru salınmıştı. Ne yapmıştı ki? Nil’de, bir gece kaçabilmek için, öküz işkembesinden tulumlar üzerinde yüzen, iki sal ördürdü ve bir gece çocuklarıyla birlikte, Habeşistan iline kaçtı. Yanına silah olarak yalnızca efendimizin Seyf-i Nebevî’si gibi uzun bir pala almıştı. Habeş topraklarına çıktıkları zaman taşlık bir yere geldiler ve çocuklardan birinin ayağı aksayarak -Kabe putlarının en büyüğü Hubel gibi- düşerek yüzüstü kapaklandı. Gecenin karanlığında, kibirli hükümdara, saçı sakalı ak birinin, atının ayaklarına kapanarak, kendisiyle görüşmek istediğini söylediğinde, hükümdar ne istiyorsun bre sakallı diye onu küçümseyince, yaşlı adamın, hükümdarın kulağına eğilerek -Ben Azrail’im! dediği gibi, kaçmak Mahalat’ı ölümden kurtarmadı. Habeşistan’da aç gözlü bir yerli onu anlaşılmaz bir tartışmadan dolayı mızrağıyla delik deşik ettiğinde otuzaltı yaşındaydı.

Mekke tüccarlarının, Medine’ye mal satmaya gittiklerinde tüccarlardan birinin pek meşhur bir koyunu varmış ve kendisinden habersiz Medine’ye giden çoban tüccarı (Muhammet S.A.V.) pazar yerinde ta Mekke’den gelerek bulduğu gibi Mahalat’ın geride kalan tek çocuğu Habeş ilinde annesini tam bulduğu gün, onun mezarıyla karşılaşmıştı.
Bütün öyküler acıklıdır. Yaşam Janus’tur. Kısa süren mutluluk ve yaşamımıza sarmaşık gibi dolanmış acılar... Tarih Musa peygamberin bile iki olduğunu yazar. Biri soylu olmayan Samira kabilesinden olmakla kendisine Samiri lakabı vereni, ikincisi de annenin kalbine düşen ilhamla bir sandık içinde Nil’e bırakılıp firavunun sarayında büyüyen Hz. Musa’dır. Birincisi soylu olmadığı için kavmini altın buzağıya taptırandır. Bir çöl şehrinde bir günün gecesi yolumu yitirmiştim, bir türbenin kenarından geçerken bana yitirdiğim yolumu yeniden gösteren nur yüzlü insana ki, adının Abdüllatif Geylani olduğunu söylemişti, ertesi gün, hanemden çıkıp şükranlarımı sunmak için o türbeye vardığımda, türbenin girişinde, burada Abdüllatif Geylani yatmaktadır talikini görünce, hayretimi gizleyememiş ve şaşkınlığım ömrümce sürmüş, ahrete dek bu hali açıklayıcı bir yanıt bulamamıştım. Bu mübarek gecede son kelamım şudur: ‘Dünyada yalnızca karanlıklar vardır’.  Şanlı bir hükümdar önünde libasları ve zümrüt taşlı kalkanlarıyla  nice cengaver gösteriş üzere kavgaya tutuşurlar ve içlerinden biride varmış ki hiç yenilmezmiş. Günün birinde çok ve çok süslü, libası göz alıcı, altın miğferli, kalkanı yakuttan, bir yiğit alana çıktığında, anda yenilmez cengaveri bir titreme ve ardından humma dolu bir dehşet ve sonu gelmez seyrimeler aldığında, tüm izleyenlerin gözleri önünde bu aslan vücutlu cengaver yenilivermiş. Çünkü bu yeni ve en yenilmez olanı yenen, renklerle bezeli, tunç derili, kırmızı bilekli yiğidin adı da; meğer ‘Aşk’ imiş (berhüdarım) efendim!..

KATASTROF
III
Tanrı iyi bir heykeltraş değil. Yapıt ufak bir darbede dökülüp dağılıyor, dokular kaynamıyor, lifler atıyor...
Tüylü kılıçtan balıklar gibi, yirmi derecelik hava akımında yaşasak, şehirleri yıkasak, berzah alemi bühtanıyla. (Kutup serçeleri, budist rahibin gölgesine işese, Aden bahçeleri, iş merkezi olsa, insanlar en çok, sanayi insanları, doğa insanları, inanç insanları diye ayrılsa, herkes istediği gibi yaşasa, sanayi insanları metal ceket giyse, doğa insanları çıplak gezse, iman insanları  kader dese... Perili köşkte, ondört numarada desem. Samiriye’yi bilsem. Yer mantosuna gülsem, faylardan kayarak İran’a gitsem, tellür elementiyle sevişsem, firavun Psamtrik’in (Psambetik?) çocukları gibi ‘becos’ desem; Frigya dilinde ekmek demiş olsam, gözlere materyalist, marksist gözüksem, doku iplikçiklerine ayrılsam, ölmesem, yine birleşsem. Fâtır Suresi mezar yaşamı ile ilgiliydi, Ümmi-i Seleme, aileyi infâk için, vade ile arpa alırdı, Tihâme kadınları (isterik olurdu) da arzu doluydu. Hatice’nin, Hıristiyan amcazadesi Varaka, Hicaz’ın zengin vahalarını alınca, saçaklı kadifenin altında kendileriyle yattım dedi. Zûhruf otuziki, Nahl yetmişbeş oldu. Marid’lerden birinin bir kadınla evlendiği dedikodusu yayıldı, erkeklik duygusu olmayan  Muhannes’in çirkin denecek kadar şişman bir kadına bakması ayıplandı. Jfk olayı nedeniyle Ayşe ile küsüşmesi, Mıstah’ı kör etmesi, Safvan’ı savaşa göndermesi, Müselman kadınlara karşı şiir yazan Ka’b İbn-i Eşref’i feci şekilde öldürtmesi, Allah yarın size Taif’in kapısını açarsa, size gereken Gaylân’ın kızını tutsak etmektir demesi dikkat çekti. Sakif halkı kadınlarının giyiminden dolayı putlarının kırılmasını Mugira’ya emrettiğinde, Safvan bin Muattal Sulemr, Lihyan oğullarına karşı giriştiği Usfan savaşından dönerken devenin arkasına Safiyye’yi bindirir. Cüveyriye, el-Muraysi gazasında tutsak olup güzelliğiyle Muhammet’e eş tutulduğunda, Safiyye, Hayber tutsağı olup (Muhammet) o tutsakları gözden geçirirken bu kadının üzerine hırkasını atarak haremine almıştır. Mariya, İskenderiye sahibi Mukavkis tarafından armağan edilmiş köle olup, cariyedir. Ahzâp suresi, Benî Kureyza kavmi, Ebû Nuaym’ın Hilye’sinden gelme Mücahid’in sözlerini nakleden Buhari’ye göre o (Muhammet), fakat Tanrı bana Kefiti verdi, Herise yememi diledi, El Huvayla’da kiminle evlenmeni düşünürsün deyince, Esma’nın güzelliğinin methini 








Numan’dan duymuştu ki, ‘ o’ dedi. Ama kendine hakim olup iki ayağını “izhir” otlarının arasına sokar ki orada bulunan zehirli akrep yahut yılan musallat olsun diye, madem ki ayaklarının ucuna debagatte kullanılan karez ağacının yaprakları döküldü, Ümmi hâni ile evlenmeyi istedi, Ban’il Nazır adındaki yahudi kabilesi Safiye’ye karşı Kinâne’nin kız kardeşini verdi, oda Kâ’ab’ın kızı Müleyke’nin babasını öldürüp sonrada koynuna aldı, yanlarında el değmemiş deve kuşu yumurtası renginde ceylan gözlü dilberler vardı. Kâ’ab’ı ve Mervan kızı Esma’yı böyle öldürtmüştü. İbn-i Ebî Sufre ve Kurtubî’nin görüşleri sümbül yataklar, kehribar boyunlu kızlar, safranlar, kefurlarla ilgiliydi ve Kurazî Rifâa adında birisi, üç talâk ile karısı Temime’yi boşar. Ne varki Abdurrahman İbn Zubeyr’in erliği şu libas saçağı gibi ayrıktır. İlligün ve Nâim cenneti yeşil yastıklar ve hurmalıklarla, Zuhruf suresiyle tasarlar, kadınlarsa isyankar ve küfrândırlar. Kulağında küpe olan kızanlar, sedefteki inci gibi parlar, Tebük seferinde, Muhammet’in alnındaki beneğin Amine’den geçtiğini anlar. Ben-i Mustalik gazasında kaçarken düşen Cüveyriyye, İskenderiyeli kıptilerin önderi Mukavkıs tarafından olup, önderleri  Leys uyruğundan Davud kızı Müleyke ile evlenmiştir. Birinci Akabe biatı onun el-Akabe’de, (El) Ansar’dan oniki kişiyle buluşmasıyla olmuştur. Buna kadınlar biatı denir. Kocalara yalan ve bûhtanda bulunmamak konusunda asıl kaynak Keykâ’ûs b. İskandar b. Kâbûs b. Vaşmgir Unsur al-Ma’ül’nin yayınladığı kitaptır. Adn, Nâim, Firdevs, İlliyin  yüce cennetler olup, her şey kerem ve kerim olan  Allah’ın adıyladır...


IX
Bir gün koruda oturup, ıhlamurların altında söyleşiyorduk, garip bir adam geldi, fötrlü. Saatlerce oturdu, yalnızca çay içti, her ne olduysa kalkmaya yakın bir konuşma geçti aramızda, bir fırsatını bulunca, ne iş yaparsınız dedim: Dışalım-dışsatım deyince, ne gibi yani demişim farkında olmadan, hiç unutmam boğuk bir sesle: ‘Yoksulları eziyorum ben!’ dedi. Bir kış günüydü. Bir nisan gecesinde gene korudaydık, gecenin yarısında silik bulutların arasında, kuzey batı ortayının bir mızrak boyu yukarısında, sol kol havada, gözün sanal çakışıp, kolun teğet geçtiği noktada, bir kuyruklu yıldız gördük. Bir azize gibi soluktu, bu nedenle ‘Meryem Kuyruklusu’ demiştik ona. Puslu gökte; kandil ışığında köy evlerinin tavanında parlayan mısır koçanı gibiydi.  Soygazların oluşturduğu kuyruğu, cennet süpürgesi gibi sarkmış, konik beyazlık bir gelin tacı gibi uzamıştı.
Ayların en mutlusu nisan! Bu aşk yağmurları bize yağıyor. Öne doğru kayarak, ışık saçan bu püsküllü yaratık, minik cansız bir mürekkep balığı gibi duruyor ama çevresine de kozmik bir esin yayıyordu.



Bir başka gün, tam gece yarısı, korunun doğu duvarlarına bakan taş evlerin alnacında oturuyorduk, sırtı güneye yaslı, bedenini kavisli biçimde uzatmış, gamsız kasavetsiz bir adam belirdi önümüzde; Artemis olur olmaz herkesle konuşur, sevişirdi. Birden adama laf attı, varlığımızdan habersiz adam, çekinir gibi olduysa da, çabuk toparlandı ve bizi duymazdan gelerek, derin bir iç çekişle: 'Sesimizi geleceğe duyuramayız...' dedi.
Koruya karanlığın gölgesi düşüyor, ürküntü dolu bir havanın boğucu kokusu içlerimize işliyordu. Adam karanlıkta, dur duraksız, ağırlıkla içtiği tütünün parlattığı havayı yırtarcasına söze başlayarak, aşağıda, denize doğru uzanan deltoit tarlaya her yıl bu saatlerde bir ufonun indiğinden söz etti...
Ufo beklediği anlaşılan bu adamdan ürkmeye başlamıştık, hiç durmadan serseri bir asteroidin dünyamıza çarpabileceğini, mikro sonsuzluğa ulaşmaya çabalayan uygarlıkların olduğunu, makro uzayın gizinin, mikro uzayda saklı olduğunu ve sonsuz olasılıkta evren biçimlerinin olduğundan söz ederek mırıldandı durdu. Büyük bir köpük üzerinde yüzen küçük köpüklerden, sihirbaz kutusu, içiçe evrenlerden söz ederek, biz aslında gereğinden büyük bir evrenin, gereğinden büyük bir parçasıyız dedi.  Ve sonuçta hepsi evrenin bir  parçası olan  katmanların, herhangi bir katında oturuyoruz -apartman gibi- diyerek, yedi katlı gök meselinin binlerce yıl öncesinden genlerimize işlemiş, bir bilişim yongası olduğuyla sözlerini bağladı. Geceden çekinmeye başlamıştık, içine düştüğümüz güvensizlikle, başımızı yıldızlara çevirmişiz, ne kadarda çoktular, canhıraş, akçıl bir afyon tarlası gibi zehr içinde parlıyordular.
Adam son olarak, merak; gelecekte ilkel duygulardan biri olacak, bilinecek hiç bir şey yoktur, yaşamaya bakın diye ağlamaya başladı. Alınmadıysak da, peki bütün bunlar neden oluyor dediğimizde: Üzülebilirsiniz ama, ne yazık ki bir şeylere hizmet ediyoruz biz dedi. ‘Hizmet ettiğimiz şeyse yokluğun varolmaya çalışmaktaki katılığı, ısrarı...’
Yokluk var sayılabileceğine ilişkin inandırıcı bir kanıt oluşturabilmiş değil, yokluktan yokluğa gidiyoruz, evren kalıcı değil ve bu durumdan çekiniyor, tanrı, töz gibi kavramlarla kendini var etmeye çabalıyor (bize karşı mı!) oysa bu kendisinin yadsınmasından başka bir şey değil, aslında evren kaos demek, bunu aşamıyor, bu gerçekleşse belki o zaman insana da gerek kalmayacak, insan olmazsa bütün bunların olamayacağı gibi; düşüncede olamaz deyince, insanın önemi yok, dünyada bir insan, evren düşünüyor ve bir bellek yumağı, tek karşıtı da kendisi ve en görünür tanrı da; bir aracı, bir yaratan olarak tekcil olan ışıktır diyerek ağzından hiç eksiltmediği tütününü söndürdü. Karanlıkta; konuşulanların tam terside düşünülebilir diye söylendimse de duymadı. Bu tartışmalar telefon tellerine konan kuşların konuşmayı etkileyip etkilemediğine ilişkin şakalara benziyordu. Gerçekle, görünürdeki anlam arasında inandırıcı bir illiyet bağı kurulamıyordu.
Tam bu sırada, kentin ışıklarının güz yaprakları gibi bir bir dökülerek söndüğü bir saatte, bize göre at nalı biçiminde uzanan  tarlanın, atın sağ ön kaburgasına doğru diyebileceğimiz tarafta, kalkan balığı gibi üzerindeki pütürlü pulcukların tümünün bir ışık kaynağı olduğu  bir cisim, belli ki bir ufo peydah oldu, tarla aşağıda, tümsek durumdaymış da biz fark etmemişiz gibi, yerin altından, toprağın içindeki bir galeriden yükseliyormuş gibi parlamaya başladı, Artemis gibi az kalsın bende bayılıyor, sanrısal bir dürtüyle nerdeyse küçük dilimi yutuyordum. Yükselti boyunca, ışıklar saçan, sessiz bir ölüler alayı, bir düğün konvoyu gibi yaklaştı ufo! donup kalmıştık uğultudan duyamadık, gözler kamaştı göremedik. Uzansak dokunuruz sanısı verecek denli yakından,  cankurtaran düdüğünü andırır bir müzikle, minyatür bir dünya, tuhaf  bir cüceler ordusu gibi küçüle küçüle yok oldu gitti. Bayılmışız. Sabah uyandığımızda  fötrlü adam ayaktaydı, ondan erken uyansaydık  bir şey değişir miydi  hala merak ederim. Ufo toprakta ışıksı bir çizgi bırakıp gitmişti. Duvarın aşağısındaki boşluğa -boş tarlaya- bakayım derken otların arasında ufoya benzer karton bir oyuncağa takıldı ayağım, korkuyla bir tepik savurmuşum, oyuncak süzülerek, gece ufonun göründüğü tarlaya doğru gözden kayboldu. Adam ben yaptım onu dedi. Gördün merak edilecek bir şey yok, bunu bilmeliyiz diyerek arkada, korunun çıkış kapısının olduğu yere doğru yürüyerek yitti gitti.





X
Artemis’le yalnızca sevişerek ve yalnızca düşünerek aylar yıllar geçirmiştik. Gelecek korkusundan uzak yaşıyorduk. Bir gizil yurtluk, kimselerin bilmediği bir shangry, bir karşı ütopyada zamansızlığa koşuyorduk. O günde, ağaçların altında defnelerin dibinde seviştik gün boyu, kalbe yakın sol el; onun tapılası mabedinin kubbelerinde, güneş yapraklardan çekilip, ağaçlar solgun bir ikindinin içinde, sessiz ve süzgün kalana dek gönül sürdü. Dudaklarım her uyanışında, umru dutlarının meyvelerinde, sarhoşlukla gezindi. Dilim ab-ı hayatın pınarından mitolojik hayvanlar gibi su içti. Güneşin bağrına düşmüş bir beyaz cüce, yörüngesine esir düşmüş bir pulsar gibi dolandı durdu.
Güzeller güzeli tanrıçanın saçlarından bir mavi taç, kamerî düşüncenin uyuyan talih kuşu, ormanın yaprakları arasında çağıldayan flüt, ötüşen kumrular, buzul göllerinin tanında katmerlenip-goncalanan gül, görklü yaban arıları, sincapların yumuşak ışıkta uyuyuşları, binbir renkte böcek, uçuşan kelebek ve orman cinslerinin gözlerindeki parıltıyı veren gizil ecelere tapınarak, renkli minicik bir cin gibi, onun barınaklarında gün boyu eridim gittim

XI
Ama defne yapraklarının arasında, mavi tulumlu bir Kyklop gözetlermiş Artemis’i. O, irem dolu günlerin başından beri izlermiş bizi! Ben Artemis’in kollarından fırsat buldukça, bir Pan gibi koruyu dolaşır, otların arasında, ağaç diplerinde, örümcek ağlarına, kuş yuvalarına, sincapların toprakta sakladığı yemişlere dalar giderdim. İşte günün pusarıklaştığı, çayırların rüzgarlarla dalaştığı o saatte, Kyklop benim Pan gibi koruda esen havayı soluyup, Artemis’in yanına, genç bir satir-çevik bir titan gibi dönene dek, dağılan saçlarını örmeye çalışan, durgun bir göl gibi, yüzünün aksi yapraklara yansıyan, bereket tanrıçasına, kara bir kaplan, sinsi-korkak bir yılan gibi yaklaşıp, saldırarak onu kirletmiş vede boğmuş dostlarım...

Gördüğümü anlatmaya dilim varmıyor, gücüm yetmiyor, yalnızca kanlı ve tüylü bir humma gibi karşımda duruyor. Oysa az önce bana ‘Aşk bizi birleştirdi,  kim ayırabilir ki’ demişti. Şimdi, şu an, onun çırılçıplak bedenine bakıp çığlıklarla ‘Ölüm bizi ayırdı, kim birleştirebilir ki’ diye haykırdım...
Gerçek olsaydık ölüm olmazdı. Zahiriyiz, çünkü ölüm var. Yanına vardığımda ağlayamadım bile, dizlerimin üzerine çöktüm, iri, kan çanağına dönmüş gözlerim afallamış kalakaldım. Otobanlarda arabalar, bilinmeyen bir zamana doğru akıp gidiyorlardı. İnsanlar, güneşi, ayı, yıldızları, evleri, arabaları, anneleri, babaları, çocukları günün birinde, ansızın bırakıp gidiyorlardı. Bilerek ya da bilmeyerek şu veya bu nedenle milyonlarca yaşamı birbirine düğümleyen bağ, birdenbire kopuyordu. Hiç bir zaman yer almak istemediğimiz bir kargaşa, umutsuz bir kör dövüşünü andırıyordu yaşam.
Karıncalar, ölünün boynunda telaşla gezinip, ağzındaki sarı suya yaklaşıyor, orada bir süre durduktan sonra, hızla ölünün kirpiklerinden geçip, bilinmez bir nedenle, aşağıdaki toprağa doğru kayarak düşüyorlardı. Ölünün, esmer, kuru yaprak rengindeki bacak aralarına dalıyor, ıslak vulvanın kenarlarında gezinerek, sanki ilk kez gördükleri bir dünyaya girip çıkıyorlardı.
Artemis bir yokluktu artık.  Onu öylesine bırakarak, kirletip boğan Kyklop, belki ilerde ağaçların içinde, gölgelerin arasından, kanlı kızıl bir alev gibi uzaklaşırken, soluğu otları, ağaçları bile titretirken, bana göre Artemis’in, Artemis’e göre benim, artık olmadığı bir dünyada, biricik sevgilim sessizce yatıyor ve bir zamanlar coşkuyla kıvranan bedeni, şimdi karıncalara bile karşı koyamıyordu.

XII
İshak kuşu son bir kez öttü koruda! Artemis’in ölüsü bu ani çınlama karşısında istençsizce seyridi...
Zaman ne idi?.. Ölüm belki yaşamak, yaşamak, belki de  ölümdü. Sonsuzluğun içinde, sonsuzluğun bir parçası bütünleşiyor, bir araya gelerek birleşiyor ve sonsuzun önüne, bir karşı yaşam, bir karşı varlık gibi dikiliyordu. Ve ama çok kısa  dayanabildiği, bu bir çeşit ‘ölüm anını’  sürdüremeyerek, hemen aslına, ‘gerçek yaşam’a dönüyordu. Aslolan yaşam ölüm müydü... Yaşam, onun sonrasında başlıyor olabilir mi... Yürek duracak, bilinç yitecek, gözler kararacaktı. Atomların, nötronların, elektronların gizli dünyasında bir sonsuz payda olan töz, gene o sonsuz paydaya dönecek, ta ki elektronlar, protonlar yeni bir bağıntıyla bu denli tuhaf, bu denli us dışı, bambaşka bir varlığa dönüşene dek bekleyip duracaktı.
Su canlı değil miydi, taş tembel bir yaratık sayılmaz mı, biz dünya denen bulamacın, düşünen bir okyanusun simbiotik partikülleri değil miyiz. Asıl canlı olan ve bilinci dalgalanıp duran okeanos değil mi! O, onun görkünç plazması, katı ile gaz arasında salınan sıvı belleği değil mi, biz onun dev atollerine tutunmuş minik parazitler değil miyiz.
İnsan; belleği okyanuslar olan büyük bir taşkürenin eteklerinde dolanan pire; duruyor, yürüyor, koşuyor, kendi boyunun milyonlarca katı uzaklıklara sıçrayabiliyor...
Ama aslolan küre, o yoksa, biz de yokuz.
Artemis’in ölüsü bundan böyle düşünen, koşan, yürüyen, soran bir şey değil, düşünmenin, koşmanın, yürümenin, sormanın ta kendisi olacaktı. Ne kadar ağlasam, ne kadar sızlansam boşunaydı.
O bir soru değil, bir yanıttı artık...
O an koruda ilahi,  garip bir ses çınladı kulağımda;
“İşte bu söylediğim bir şarkı ki
bir yerde söylendi ve şarkı değildi
ki bazıları ve ben bana baktık
pembe aynanın içinde
ve bakışta  bana ve paltolara baktı...”

Ve dünya silindi, yokoldu gitti...
...
(Bir Latin masalında yaşlı bir denizci, deniz kızlarını gördüğünü söylermiş... Birincisi aşktı, bana, gel dedi, ama ikincisi ben hayalim,  hayal olmazsa aşkta olmaz, asıl bana gelmelisin dedi dermiş. Sonrasındaysa sabır, utku, servet, umut ve mutluluk ben olmazsam diğeri de olmaz deyip gelmemi istediler... Ama sonuçta yaşam adında olanı, kendisi olmazsa hiç birinin olamayacağını söyleyince, çaresiz ona gittiğini belirtir, gözyaşlarıyla da eklermiş: Şimdi anlıyorum ki en büyük yalancı oymuş, meğer onunda diğerlerinden bir farkı yokmuş.)&































































































VESPANİANUS’UN ANILARI
                                                         ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız..’
Her rint bilir,
Yaratan, şiirle gelir!..

1
2
3

                 4
                 6
                 4

2
2
2
                 3
                 7
                 9
5
5
8
           
                 1        
                 8
                 1
0
0
0
0.

Gelmiş geçmiş, yaşamış ve ölmüş tüm canlıların tozanlarından oluşan bir bileşkeyiz. Tüm insanlar kardeştir. Sen tüm insanların kardeşisin, tüm insanlar senin kardeşin. Bundan ötürü ölüm yok. Sen, başkalarısın.Başkalarıda sen. Her yerde ve her şeydesin. Bir yaratan gibi. Tüm insanlığı içinde barındıran sen, ölünce tüm insanları kapsıyor, tüm evrene karışıyor, dahası herkes ve her şey oluyorsun...

Vespanianus bir gezgindi. Hangi yüzyılda yaşadığı bilinmiyor. Meraklısının pek çok ders çıkarabileceği için, görü, duyu ve düşünülerinden ilginç sayılabilecek kıssalar aktarmak istiyorum. Manitu! Mirçe orduları gibi bereket yağdır yazıma, düşünde zincire bağlı tilkiler gören Fatih gibi, can kulağıyla dinlesinler. Kefe ve Menkûp bozgunları gibi kulaklarıma küpe olsunlar. Sıratelmüstakim el İsrafil  yarabbim. Sözü israf etmeyeyim, usu yücelten izninizle, başlıyorum efendim...

Atina bulvarlarında aylak aylak dolanırken, babalarının ölümü üzerine Pisistrate oğulları Hippias ile Hipparch birden tiran olma hevesine kapılmışlar ‘boşluk olanaksızdır’ sözünü doğrularcasına tahtı hemen doldurmak istemişlerdi ama bol galerili Atina yurdunun seçkinleri bu yönetim biçimini bir türlü onurlarına yediremiyorlardı. Yeis ve küffar içersindeki kardeşlerden Hipparch’ı karanlık bir günde Akademi’nin sütunları dibinde delik deşik ettiler. Bunun üzerine Hippias, insan tininden beklenir ama yaşamın özüne yakışmaz, sövgüye gark, azılı bir despot, ‘gözyaşı şişesi yetmez’ bir kan dökücü oldu. Günün birinde sorguya bile çekmeden, evinin direğini öldürdüğü;  Leena adında bir kadını konuşturmak isterken, ser verip sır vermeyeceğine ant içmiş kadın dişleriyle dilini kopararak Hippias’a tükürür. Kolayca teslim olmayacak Hippias, ipin ucunu bırakmayacak ve kadına suç ortaklarını yazması için, işkence ederek,önüne bir levha ile tebeşir bırakacaktır. Asfodel’i çağıran öksürüklerle çalkanan kadın, gene de kurnazlığı elden bırakmayarak, kendisinden hiç şüphelenmeyecek olan Hippias’ın yakın dostları ve taraftarlarının birbir adını yazar. Yetkinlikten uzak, bir hayvandan bile duyarsız olan Hippias hepsini yokeder ve Leena’ya ‘Daha başka kim kaldı’ diye bağırır. Leena ölüm uykusundadır, kopuk dilinin el verdiğince telaşsız bir sesle ‘Senden başka kimse kaldı mı’ anlamına gelen bir şeyler mırıldanmaya çalışır ve kör kindarlık duygusuyla boğaz kesen bu zalimden böylece öcünü almış olur. Hippias yaşarken, sağda solda kendisinden ‘Bitki kadar değeri yok’ diye söz edilmiştir. Herkes gibi günün birinde oda ölmüştür, ne yaşamı nede ölümü bir şeyi değiştirmeyen süt içmişlerdendir o. Toprağı bol olsun.

II
Güzbaharda bahçeleri dolaşırken, kadife çiçeğinin sporları burnuma dolar. Lahanalar kar topu gibidir, pırasalar uzun saçlarımın örgüsüdür. Kuşlar yapraklarla sevişir, iğdelerin buruk kokusu havayı bayıltır ve örenleri dolaşır. Yerde kuş ayağı vardır, gökte Pan.  Servilerin arasından esen yel deve güreşi izleyenlere gülüyor. Pınarda güğümler doluyor. Saksağanlar, payamlar, çakır dikenlerinde yeşil  yılanlar. Narlar, parsambalar, sandal ayaklarımda yüzen sümbüller, beygir eyerlerinde, kalburlar, kasnaklar, marul yiyen  köpük ağızlı, ölü gözlü eşekler. Su sarnıcına ölü atmışlar, sudan içen bütün köy zehirlenmiş. Kızıltoprak’ta keklik kafesi var, içinde kınalı keklik. Bağlar, gümelerin ötesinde incirler, parıldar üzengiler, bağ yaprakları, uçurumlar, oraklı köylüler, tepeler, tilkiler... Araplar tepesinde bir ufo bekler!..
Köy aşağıda. Ahlat dalında yiribik, çıtlık dalında baykuş. Kurbağalı gölcükler, sarı çıyan, yaz baladı, güz ortası harmanlar, uyuklar canlılar. Serenli kuyularda buğular. Göklere yükselen taçlar, mısır püskülleri, saçlar. Gölgede eşinen tavuklar, öğle üzeri avluya doluşan adamlar, mezarlar, konuşan, bağrışan ölüler. Harman yerinde kızlar, düvenlerin ateşini  yüreğinde taşır. Bağlar içinde türküler, samanlar arasında aşklar.
Yaz tanrının eli, meleğin yurdudur. Olur oldurur. Sevenle sevilendir, nedensizdir yaz. Varlık yaz diyerek gelir. Görür ve gider. Yaz her şeydir, yeryüzüdür. Hamurabi’dir yaz, hamurdur doğar, döl verir, döl açar. Kûn der, Nefertiti bereketi vardır. Süslü varlıklarla doğan ve doğurandır. Isıdır. Ateş ve oluş, gümrah dallar, genç toprak, altın gülüş, yüce tindir. Ölümsüzdür yaz. Yaşayan ve yaşatıcı. Protonu seven, silisyuma iyi davranan, Sur kralını ağlatan, suyun tanrısı yaz. Palangalı, vidalı, çarklı, kaldıraçlı, pompalı... “Bir sursa eğer dünya güneşe karşı”  Güneş, yazdır.

III
Bir yaz baladı koktuysa ne mutlu ama önce ikide bir karşımıza çıkan bir dedikodu; Suriye kralı Zahelin’e ait kedi altın çanağı kaybolunca açlıktan ölmüş. Çünkü kedi öyle kaprisliymiş ki başka bir çanaktan yiyemezmiş. Konumuza dön ey ruh: Atina’yla Isparta komşudur. Tüm komşular gibi birbirlerini hem severler hemde ölesiye nefret ederler. İşte Atina’yı gezdikten sonra, Makedonyalıların yükselişine karşı koyamayan Lakedaimonlular’ada uğramış (Isparta’ya gelmiş) oradan Selanik’e geçtiğim bir sırada Leonidas (Filip ve İskender  ortada yokken) 300 kişi ile  Termopillerde, (Bu Thermoplai geçidini ilerde Eftialtes adlı bir Yunanlı, Perslere göstererek yenilgiye neden olacak ve hain sözcüğü adıyla birlikte anılır olacaktır.) Acem (Pers) buyurganı Serhas’ın milyonluk ordusunun karşısına dikilmişti. Ispartalılar, kahraman ve erlikseverdir. Çocuklar doğar doğmaz, gürbüz ise yaşatılır, sakat yada cılız ise kutsal uçurumdan aşağı atılırdı. Bu gürbüzler yedi yaşında anne ve babasından alınır bir daha da yüzlerini görmezdi. O yaşta jimnastik, zorlu sporlar ve açlığa dayanıklılık öğretilirdi. Kışın yalınayak dolaşır, alıp çalmasına göz yumulur, yakalanırsa da kırbaç ile dövülürdü. Bayılmayan çocuk  tiran yapılır ama konuşurken büyüklerin gözlerine bakması yasak edilirdi. Bu sınavlar bitince askerlik başlar, vücutça sağlamsa ölünceye dek mesleğinde kalırdı. Bir gün kılıçlardan birini emsallerinden kısa diye almak istemeyen bir çocuğa şöyle yanıt verilmişti: Kısaysa bir adım öne çık! İşte Leonidas bu boğa adamlarla (boğaçhanlarla), Serhas’ın karşısına çıkmıştı. Elçinin bütün Yunanistan’ın valisi olma önerisini kabul etmeyen Leonidas, bir askerin: “Düşman yaklaştı!” sözüne: “Biz düşmana yaklaştık!” biçiminde yanıt verip atılan oklardan güneşin görünmez olduğu ovada: “Demek gölgede savaşacağız” demiştir. Bir bir ölerek yenik düşen Yunanlılar, 300 askerin anısına bir aslan heykeli dikip kitabesine şunu yazmışlardır: “Ey yolcu Isparta’ya gidersen, oradakiler yaşasın diye, buradakilerin öldüğünü söyle ki güneşin ışığı, ölümün karanlığını nasıl yenmiş görsünler.”

IV
İşte ki Miltiades armağanı doru bir at, altın bir taçla yurtları dolaşıyordum. Maraton, Salamin ve Plâta savaşlarını  gördüm, ilerde bu savaşlardan söz edeceğim... Makedonya kralı Filip, en seçkin aile çocuklarından bir ordu edinmiş, adını da Falanj koymuştu. (Franko’nun Falanjistlerinin isim babasıdır Filip.)  Yaya idiler ve 10.000 kadardı. Filip Asya’yı fethetmek istiyordu. İskender’e bu düş babasından kalmıştır. Filip’in düşlerinin peşinden giden İskender, Hindistan’a girmiş, hükümdar Purus’la savaşmıştı. Purus’un filleri düzenli ordu karşısında bozulmuş, ürkütüldükleri için geri kaçarak askerleri ezmiş, Purus yaralı olarak esir düşmüştü.  İskender, İranlıların ülkelerini elinden almış, Erbil’de büyük utku kazanmış, adına sikke bastırmıştır. 33 yaşında bir insan için gençliğinin baharında lekeli hummadan Babil’de ölmüştür. Ölümünden sonra imparatorluk kardeşi  Filip ve onun oğlu İskender Egos’la bir süre yaşamış, onun öldürülmesiyle de parçalanmıştı. Bunlar Makedonya’da Antigonlar, Asya’da Selevkoslar, Mısır da ise Ptoleme devletidir  Küçükleri de vardı: Bergama Krallığı ve Hazar denizinin güneydoğusundaki Partlar’ın krallığı... Yazık! İlerde kimleri ilgilendirecek bunlar ve kaçı diyecek ki bu topraklara şunlar geldi, çiğnediler, çaldılar, sağdılar, soydular, arıttılar, erittiler ve günü gelince de bir  başka  dünyaya çekip gittiler!..

V
Eski zamanlarda insanlar yönlerini nasıl bulurlardı, çevreye atlı salarak mı, insanoğlu gerçek ışığı buluncaya dek geceleri karanlıktan pek kurtulamamıştır. Siteler, köylükler karanlık basınca uykuya dalardı. Yön dedim de, Amanos dağlarında ünlü iki geçit vardı, (Bu dağ ahaliye göre Gavur dağıdır ama aslı ‘gavur’ değil, gavr yani iki tepe arası düzlükler anlamınadır) eski Issos’un kuzey doğusundaki Pylae Amanides ve İskenderun’un güneyinde Suriye ile Kilikya - Küçük Asya arasında tek geçiş olanağı sağlayan Belen geçidi. Bu geçitlerden Darius ordusuyla Kuzey Suriye’den Kilikya’ya geçmiş. Büyük İskender ise Pers kralıyla karşılaşmak için  Issos’tan yola çıkarak yine bu geçitlerden geçmiş ama Darius’un dolanarak arkasında kaldığını fark edince Issos’a geri dönmüş... Yön sorunundan doğan bir hata olmuş sanırım. Uzayda parakete hesabıyla yön bulunurmuş. Borazan ilk kez bu savaşta kullanılmıştır, yön telaşından!
.
VI
Dentatus Romalıdır. Tam eski Romalılara yakışır, sade, hırstan uzak, tahta-oturak bir yaşam sürüyordu. Gene de Samniler’e savaş açmakta bir beis görmemişti Taburede oturur, yemeğini tahta çanakta yerdi. Ecevita gibi. Roma ligi kurulmadan önce İtalya’da Gollüler, Venetler (Venedik), Ligürler, Etrüskler, Ombriler, Sabinler ve Samniler vardı.  Bir keresinde Samniler, Romalıları yenmiş ve gelenekleri uyarınca bütün Romalı askerleri boyunduruk altından geçirmişlerdi. Ama son gülen Romalılar olmuştur.


VII
Septimus Severus oğlu Caracalla’nın adının çağrıştırdığının aksine Paros mermeri gibi parlak, ak bir yüzü vardı. Kartaca milattan önce IX.Yüzyılda Tunus limanında yaşayan Fenikeliler tarafından kurulmuştur. Kartacalılar iyi bir ticaret kolonisine sahip olup, Atlas okyanusuna bile açılırlardı. Roma bir zaman Kartaca’yı kuşatmış ve Kartacalı komutan Azdurubal eşi az görülür bir ihanetle teslim olunca, karısı ve iki çocuğu babalarına ilençler yağdırarak, iç kaledeki alevlerin ortasına atlayarak ölümü seçmişlerdi. Roma mittir. Kartaca konkistadoru Scipio’nun kızı Kornelya’nın, Tiberyüs ve Kayus (Gaius!) Grakkus adında iki çocuğu vardı. (Shakespeare "Sallananmızrak" boş yere konularını tarihten seçmiyor.) Plebler  ileride ikisini de Tribün seçmişler, ama bu devrimci, değişkenci ve iyileştirimci(reformist) iki kardeş  aristokratlar ve senatonun ayak oyunları sonucu artarda öldürülmüşlerdir. Romalılar modern ve bir o kadarda barbardır. Yunanistan’a bile saldırmışlar, Sulla komutanlığında sonuç alamayınca anlaşma yapmışlardır. Oysa  haritalarda Roma’nın adı ‘Büyük Yunanistan’ diye geçer. Roma her daim görkemlidir. Günün birinde Ermenistan kralı Dikran bile Roma orduları için “Bunlar elçi grubu ise çok, savaş için ise pek az” demişse de güçlü olduğu halde yenilmiştir. Romalılar Ermenistan’a kadar gelmişlerdir. Ermenilerse tarih boyunca Roma’ya kadar gidememiştir. İtalikler, İngiliz ve Ruslar gibi yuvalarında en az saldırıya uğramış uluslardandır!..
 Tiberyüs ise imparator olarak adil sayılabilecek biriydi. Çoban, sürüsünün yününü kırpmalı ama derisini yüzmemelidir derdi. Onu görenler yüzünün güzelliği için ‘Güneş Taşı’ yakıştırmasını yapmışlardır. Efemine, uzun kirpiklerin altında, baygın bakan mavi gözlerle bir büyücü gibiydi. Omzunda sarı bir güvercinle dolaşır olup, boğa gibide güçlüydü. Adını da Tiber ırmağından almıştır. Augustus’dan (Ogüst) sonra imparatorlar sapkınlaşmıştır. En ünlüsü de Kaligula’dır, yazın aylası Algerialı Camus’ya bile esin kaynağı olmuştur. Atını konsül yapmış, kız kardeşiyle evlenmiş ve ona tanrı gibi (tanrıça değil!) tapılmasını istemiştir. Bir de Vespasiyen vardı adı bana benzer. Bu cesaret dolu cesaryen genel tuvaletlere bile vergi koydurmuş ama bu duruma en başta oğlu karşı çıkmış, imparatorluğun tuvalet gelirlerine mi kaldığını sormuştu. Vespasiyen hiç unutmam sanki insanlığın geleceğini görür gibi, hela gelirlerini avucunda şaklatmış ve oğluna ‘Bak bakalım bu paralarda bir koku var mı!’ demiştir. Şimdi her şeyin bankası, borsası, parsası olduğuna göre, bence Vespasiyen haklı, ahir zaman afişlerinde bir slogan görmüştüm: “Para daha beyaz yıkar!” Gene de bok böceği Mısır’da, bok kokusu Roma’da kutsal bir şey olmuştu anlaşılan...

VIII
'...Ki o emzikli kadın, çocuğu ağladıkça vücudunun yarısıyla ona dönüp meme veriyor ve altımdaki yarısı benden ayrılmıyordu'.
Bu doğu dizeleriyle, Latin dünyasını bırakıp, Arapların dünyasına giriş yapıyoruz. Anılarım pek çok yer tutar ve onlar beni kendilerinden bilerek Vasgen’in oğlu derler.
'Davut yeleli bir kimesnedir, bir çocuktur karaşın. Yüzükuylu dağılıyordur Tırnova kuşluklarında.
Bir karakoncolos yenice, eteğin aç, yağmala ve adın yazmıştır kayağantaşına. Şaşırmadan manil oynar.
Baka yeleli Davut! gerçeğin kiril ve latin kurşunları da ilkin ülkenin okullarını bilmektedir'.
Nasıl batıdan doğuya geçtiğime gelince, her yerde ve her şeyde olanım diyemem ama, Pisa’lının dediği gibi  “Ep’ur si muove” yani “Yinede döndüğü için” olaylar insanı gelip buluyor, geriye de  yazmak kalıyor

IX
Bir gün Ebu Cehil, Resulullah’a (İslam peygamberi) tenhada hakaret edip taşla alnını yarmıştı. Bir kadın bu duruma ağladı. Hamza’da kadını gördü. Kadın gördüğünü anlattı ve Hamza koşarak Ebu Cehil’in yanına gitti ve onu hırpaladı. Hamza onun amcasıydı. Avdan dönüyordu, hatta yayı ile vurarak Cehil’in yüzünü kanatmıştı ve ağlayan peygamberin yanına giderek yaptıklarını anlattı. Peygamber yaşlı gözlerle daha da üzülmüşçesine ‘Bunun sana ne yararı oldu’ dedi. Hamza şaşırdı. İşte Muhammet böyle erdemli, böyle barışçıl bir insandı  Hz Hamza’yı vahşi öldürmüştür. Vahşi yabancı, dışardan demektir. O Habeşliydi, Araplar kendilerinden olmayana ‘Vahşi’ derler.
X
Düşünce, hareket ve zamanın kökü aynı. Düşünce minimum sonsuzluk, zaman algılanır aralık, hareketse eylemle boyutlanan düşünce; somutlanmış zaman... Örneğin şu açıma düşünce diyebiliyoruz: Işığın doğal  kaynağından çıkışı sarı yada beyaz olabileceğini çağrıştırmıştır. Oysa siyah ışıkta olabilir, ya da elde edebiliriz. Işık siyah olsaydı, bizim karanlığımız -kutuplar gibi- beyaz olacaktı, beyazı karanlık olarak bilip, algılayacaktık. Gerçekten yoğun beyazlık -yoğun ışık- bir karanlık oluşturur. Öyleyse karanlık algılanır ama değişken bir gerçekliktir. Algıya, değişkenliğin biçimlenişleri adını verdiğimize göre, şunu söyleyebiliriz Işık siyah, karanlığımızda beyaz olabilirdi. Belkide öyledir. (Her şey bir adlandırma olduğu için değil ama) 140.Yüzyılda kutup yıldızımız Solaris değil Vega olacak, bunun gibi diyelim.
XI
Halife Bekir zamanında Irak ve İran üzerine yürünmüştü. Yermuk’ta Bizanslılara karşı savaşmışlar ve bunun üzerine Suriye Müslümanların eline geçmişti ( Türkler gibi bu ülkelerin hepsi kılıç zoruyla Müslüman olmuştur.). Bekir  ise halife oluşuna en çok sevinenlerdendir. Öyle ki Allah’ın ve peygamberin emirlerinden ayrılacak olursam beni katledin demiştir. Ömer ise cesur biriydi, Kudüs patriğiyle bile dost olmuştur. Bir gün Gassan Emiri Cebele, Kabe’yi ziyaret ediyordu. Eteğime bastı diye bir müminin burnunu kırınca Ömer onun emir olmasına bakmaksızın kısas uygulanmasını ve müminin gönlü alınmazsa, emirinde burnunun kırılmasını buyurmuştu. Köleliğe karşı çıkar, haksızlığa karşı dayanamazdı. Onun zamanında İslam, Arap yarımadasından çıkmış, Kadisiye, Celûlâ  ve Nihavent’de İranlılar yenilmişti. Osman ise Emevi ailesindendi, Emeviler yüzünden, Osman kötü bir yönetim göstermiş ve sonunda Osman, Medine’de öldürülmüştür. Şam’da vali olan Muaviye ölümünden Ali’yi sorumlu tutmuş ve sonunda türlü entrikalarla Emevi devletini kurmuştur. Osman, peygamberin güveyidir. Yezit’se Muaviye’nin oğlu olup akıllı ve yakışıklıydı. Muaviye’nin haremi Yezit’i ve annesini çok kıskanırdı. Yezit’in Müslüman aleminde adının kötüye çıkacağını kim bilebilirdi. Muaviye nüfuz sahibi adamlara çok lütufkar davranırdı. Sıffin savaşında kendisine karşı savaşmış olan Ahnef’ede öyle davranırdı. Çünkü Ahnef öyle biriydi ki, harekete geçti mi Temim kabilesinden 100.000 kişi onun neye kızarak hareketlendiğini bilip, sormaksızın ayaklanırdı. Sıffin savaşı esasen Ali ile Muaviye arasında olmuştur. Osman’ın ölümünden Ali’yi sorumlu tutan (Muaviye ile Osman akrabadır) Muaviye hilafet iddiasında bulunuyordu. Amr-ibn-ül-As adlı bir kurnazın önerisiyle yenik Muaviye mızrak uçlarına Kur’an sayfası takarak savaşı durdurmuşlardı. Daha sonra Hakemler vak’ası olmuş, Ali’nin hakemi yaşlı ve saf Ebu Musa el Eşari, meşhur Amr-ibn-ül-As karşısında her iki halifeyi azat etme kararını öncelikle Ali adına duyurup, Amr-ibn-ül-As’ında Muaviye’yi halife ilan etmesiyle -yenen taraf oldukları halde- savaşı masa başında yitirmişlerdi. Bu olayın ardından Hz.Ali, Kûfe’de şehit edilmiştir. Ali’yi kendi taraftarları arasındaki bölünme sonucu Hariciler sıfatı alan Müslümanlar şehit etmiştir. Muaviye’nin, Ali’ye: Dişi deve ile erkek deveyi ayırt edemeyen 100.000 yaban (vahşi-harici-dışlanan) ile üzerine geleceğim sözü de pek meşhurdur. Hilafet kavgalarının bir üçüncü ayağı Zübeyr oğlu Abdullah’tır. Emevi hükümdarı Abdülmelik zamanına kadar yaşamış olan Abdullah, sonunda Mekke’de komutan Haccac tarafından öldürülmüştür.

XII
‘Hendek savaşında, Yahudiler ile müşrikleri birbirine düşürmek, aralarındaki birliği bozmak için uğraşan Nu’aym’ın, kendilerine iyilik için çalıştığını zanneden Yahudiler bu yetmeyip nasıl hareket edilmesi gerektiğini bizzat kendisinden sordular. Basra valisi Zübeyr oğlu Mis’ab kadınlara pek düşkündü. Baldırları insana cesaret fısıldayan zamanın en güzel kadınlarıyla evlenmeyi başaran bu zat pekte israftı. Onun zevcelerinden birisi Hz. Hüseyin’in kızı Sekine idi.  Siması ve fikri pek güzel olan bu kadından Misab’ın bir kızı doğmuştu. Güzelliğini ve zarafetini annesinden, gurur ve ağırbaşlılığı babasından alan bu kızın üzerine Mis’ab avuçlarla inciler serper, hangisi güzel deyip, kızcağızın bakılışına hayran olurdu. Ne var ki, Emevi hükümdarı Abdülmelik’e isyan eden Mis’ab (Zübeyr oğlu Abdullah’ın kardeşiydi)  melikin kendisini yakalamak için Irak üzerine yürümesi sonucu, Kufe’de oturduğu sarayında yakalanarak, tuzlu torbadan çıkarılan kesilmiş başı bir tepside Emevili’ye sunulmuş; (soğuk) tuzul örtülerde yaşayanların saklayıp, dolaştırdığı başında, gözlerinin zayıf yeşil bir ışık yaydığı söylentisi çıkmıştı. Abdülmelik tepsideki başa bakarken (başı okşarken) Kufe kadısının bu olay karşısında rengi solmuştu. Abdülmelik bunu fark etti, Kadıdan bunun nedenini sordu, oda  -Efendim, çok tuhaftır, vaktiyle gene burada bir mecliste bulunuyordum, Alioğlu Hüseyin’in başını -balık gibi- komutan Ubeydullah’ın önüne koydular. Çok geçmeden Ubeydullah’ın başı gene bu köşkte Muhtar adlı komutanın önüne getirildi, az sonrada Muhtar’ın kanla ıslak sorguçlu başını Mi’sab kemikleriyle oynayıp, yine burada kibirle izlemişti. Şu anda da Mis’ab’ın dilin rüyası bir sunum ağzıyla süslenmiş başı, işte sizin önünüzde deyince, Abdülmelik gırtlağının derin kuytularından hırıltılar çıkararak yerinden sıçradı ve köşkün temelinden yerle yeksan edilmesini emretti. Abdülmelik halife olduğu vakit Hicaz, Zübeyr oğlu Abdullah’a, Irak’da Ali oğlu Hüseyin’in kan davasını gütmekte olan Muhtar-ı Sakafi’ye tabi idi. Çünkü Kerbela vak’asından sonra Emevilere düşman kesilen Irak ahalisi Muhtar’ın yönetiminde teşkilatlanmışlar ve onlara karşı harekete geçmişlerdi. Islak taşın, kuruya yararının olmayışı gibi,  Abdullah’ta, Muhtar’da Emevilerin düşmanı oldukları halde, aynı zamanda birbirlerine düşman idiler. Bu düşmanlığın sonunda, Abdullah’ın kardeşi Mi’sab, Muhtar’ı mağlup etmiş ve öldürmüştü. Öte taraftan insan soyuna kinini ciğerlerinde bulunan kör bir noktadan alan Abdülmelik’in komutanı Haccac’da, Mekke’de Zübeyr oğlu Abdullah’ı öldürünce, hilafet davası güden önemli iki sima ortadan kalkmış, bu suretle Abdülmelik, Şam’da rakipsiz kalmıştı. Bundan sonradır ki Abdülmelik’in orduları Türkistan’da ve Kuzey Afrika’da büyük başarılar elde ettiler. Abdülmelik zaptettiği yerlerde Arapça yazılı paralar bastırmış 20 yıl boyunca ciğerlerini kin bürümüş Haccac’la, zalimlik fışkıran bir hükümranlık sürmüştü.

XIII
“Geceleri mağaralarda, bedenini  vahşi erkeklerle paylaşan defne kokulu kızlar bulunur.” Yinede o Abişai Tuz vadisinde, gecenin sarı boynuzları içinde, onsekizbin Edomluyu öldürmekte bir sakınca görmemiştir. İsrail düşmanı Judah onbin kişiyi uçurumdan atarak, Davut ise 20 bin Suriyeli’yi kirişten geçirerek öldürmüştür. Bunun yanında asıl söylemek istediğim şu ki: Budha adındaki rahip çok az yerdi, o kadar zayıftı ki, tahıl tanesi midesine indiğinde dışarıdan belli olurdu. Günlerce kımıldamadan durur, çürüyen cesetler arasında yaşar, meditasyon sırasında yapılan saldırıları duymazlıktan gelirdi. Aziz Kevin ise yedi yıl ayakta, uyumadan ve kımıldamadan durdu. O sırada açık duran avucunun içine kuşların yuva yaptığı, yumurtalarını bırakıp, kuluçkadan sonra beslediği söylenir. Manastırlar, MS. 300 yıllarında Mısır’da kuruldu, öyle söylenir. Yıllarca dağlarda, ağaçların ve dibeklerin tepesinde, kovuklarda, yeraltında yaşandı. Aziz Benedict bir mağarada 3 yıl, Aziz Bernard bir hücrede 38 yıl, Benaresli bir Brahman çivili yatağında çırılçıplak 35 yıl yattı. Bir Hindu kadın yeraltında bir kovukta 39 yıl geçirdi. Tırnakları avuçlarını delip diğer taraftan çıkıncaya kadar ellerini yumruk yapıp oturanlar, 19 yıl boyunca konuşmayanlar, 22 yıl süresince oruç tutanlar, kendisine en ağır işkenceleri yapanlar, kılıçla uzuvlarını  kesip biçenler, çıplak ayakla ateşte yürüyenler ve iyi bir eğitim gören Hindu rahiplerden uçanlar gördüm.

Endülüs fatihi Musa bin Nusayr, halife Süleyman tarafından insanlığa yakışmayacak bir tarzda cezalandırılmış, bütün serveti elinden alınarak, kendisi adeta dilenecek bir hale sokulmuştur. Buda yetmezmiş ki Endülüs’te vali olan oğlu Abdülaziz’in kesilmiş başı önüne konmuştur.

XIV
Ömer bin Abdülaziz halife olduğu vakit Cerir ve Ferezdak gibi ünlü şairler kendisini tebrik için saraya gelmişler fakat halife tarafından kabul edilmek istenmemişlerdi. Nihayet Cerir’in kabul için yaptığı ricalar sonucu kırılmayarak, halifenin huzuruna çıkarılmıştı. Okuduğu bir kasideden çok duygulanan Abdülaziz, şairi memnun etmek istemiş fakat çok alçakgönüllü ve dürüst bir hayat yaşadığı için ona bütün serveti olan 40 dinar ile iki takım elbisesinden birini armağan etmekten başka verecek bir şey bulamamıştı. Cerir bu durum karşısında dışarıda bekleyen arkadaşlarına gülerek: Halife şuara değil fukara dostudur demişti. Ruhu şad olsun.

XV
“Ve bir açıklığa geldiler, yerin bir meydan olduğu, ağaçların ağaç değil de, binlerce ve binlerce ışık, açı ve delta olduğu. Ve bir kapak gibi siyah gökyüzü, yada bir inci tünelinin sonunda, diz çöktürdüklerini iyi yurttaşlar yaptı ve bazı dualar işitti.”
711’de Müslümanlar Endülüs’e ayak bastı. İspanya’yı baştanbaşa geçerek Pirene dağlarının ötesinde Fransa içlerine girdiler. 729’da Endülüs’e vali olan Abdurrahmanülgafiki zamanında bile istila sürüyordu. Onun komutasında Fransa’nın meşhur Tur şehrini bile düşürdüler. Yağmaya dalınca İslam orduları kuvvetli Şarl Martel ordularıyla karşılaştılar. Abdurrahmanülgafiki şehit olmuştu. Bu savaşın adı Puvatya olup tarihi 732’dir. Müslümanlar başsız kalınca güneye çekildiler. Şarl Martel, Hıristiyanlar arasında büyük ün kazandı. Martel lakabını da bu savaşta almıştı. Bu sıralar Frank krallığının başında Merovenjler vardı. Tembel krallar adı ile anılan bu krallar devlet işleri ile ilgilenmez işlerini atadıkları bir saray nazırı ile görürlerdi. Şarl Martel böyle bir saray nazırı idi. Müslümanlara karşı kazandığı zafer Martel’in ailesinin nüfuzunu artırmış bundan yararlanan oğlu Kısa Pepen, Merovenj hanedanına son vermiş ve babasının adından dolayı Karolenj imparatorluğunu kurmuştur.

XVI
“Sanki uzaklarda değil de, hemen yanıbaşındaki çölde olup bitermiş gibi buğulu birkaç görüntü belirdi, yaklaştıkça bunların atlı olduğu anlaşılıyordu, sonra atların üzerindeki siluetlerde iyiden iyiye belirince, görüntü kozasından çıkıverdi, süslü kuşamlar, kılıçlar, kalkanlar ve sorguçlu miğferlerin üzerindeki taşlar bile seçilebiliyordu artık...”

Eba Müslim ile Ebu Cafer Mansur’un arası iyi değildi. Halbuki Cafer veliaht idi. Yani Seffah’tan sonra Abbasoğullarının hükümdarı olacaktı. Bir gün Müslim halifenin yanında otururken içeriye veliaht Cafer girmiş, Eba Müslim yerinden bile kıpırdamamıştı. Müslümanlar arasında hiç yoktan çekişme ezelden beri vardır. Bir Arap atasözü derki: “Ben kardeşime düşmanım, ben ve kardeşim komşuya düşmanız, kardeşim, ben ve komşum ahaliye düşmanız, kardeşim komşum, ben ve ahali, şehre düşmanız...” Bu böyle sürüp gider. (İki kere anılmıştır)  Emevilerde zaptettikleri toprakların yerlisine çok kötü davranır, pek aşağı görürlerdi. O kadar ki Arap olmayanların arkasında  tapınıma  durmazlar ve onlarla dolaşmazlardı. Başka uluslara, yabancılara Mevali (köle) gözüyle bakan Emevilerin bu yersiz gururları diğer ulusları gücendirmiş ve kendilerine karşı partiler kurulmasına neden olmuştu. Şuubiyye adını alan bu partilerin amacı Emevi hanedanını yıkmaktı. Bunların başında Türkler ve İranlılar geliyordu. Sonunda Abbasoğulları ve Şiilerle birleşen Türkler, Horasanlı Eba Müslim’in yönetiminde isyan ederek Emevi devletini yıktılar.

XVII
Bu bölüm İslami konuların başa kayabilir.
“Muaviye ölürken bile başucunda bulunmayan, avlanmakla gönül eyleyen, saltanatın varisi Yezit, gününü gecesini çalgı dinlemekle, köçek, çengi oynatmakla, içip kendinden geçmekle sürdürmeyi adet edinmişti. Özellikle maymun ve köpeklere çok düşkündü. Ebu Kubays adını verdiği bir maymunu vardı ki, ona alaca bulaca renkli ipek bir elbise giydirir, başına ipekten örülmüş bir külah koyar, dişi bir merkebe bindirir ve atlarla yarışa sokardı. Kendisiyle şarap içenlere, kalkın ey topluluk, dinleyin şarkı söyleyenlerin seslerini; anlamlarla uğraşmayı, bilgilerle oyalanmayı bir yana atın ve boyuna şarap içmeye bakın, çalgı sesi, ezan sesinden alıkoymadı beni, küplerin içindeki şarabı hurilerle değiştim ben.” derdi.
Abbas oğullarından Halife Mehdi, bir gün avlanırken arkadaşlarından ayrılmıştı. Çölde dolaşırken bir bedeviyle karşılaştı. Susamış ve acıkmıştı. Arap’tan yiyecek istemiş ama Arap üzüntüyle: ‘Büyük bir adama benziyorsun ama sana layık bir şeyim yok’ demişti. Halife ne verirsen makbulümdür deyince Arap biraz kuru ekmekle bir testi şarap sunmuştu. Halife sıcağında etkisiyle, ben halifenin adamıyım demişti. Bunun üzerine Arap hürmetle eğilmişti. Biraz daha içince bu kez ben halifenin komutanıyım dedi. Arap, Mehdi’nin ayaklarına kapanmış, kusurum varsa bağışlayın demişti. Mehdi şarap biterken, ben halifeyim demiş, Arap bu kez sus pus olmuş testi ile kadehi de ortadan kaldırmıştı. Halife, Arap’a bir kez daha şarap doldurmasını isteyince korkudan vermemiş, çünkü böyle giderse  (sümme haşa!) önce peygamber sonrada Allah olduğunu söyleyebilirsin demiştir. (Âli Kûh-ül Ahbâr’da da yazar bu.) Mesel bu ya, bedevinin korkusu bence boşunadır. İnsan, yüze yüze balıklaşabilir mi, ama kürre-i arza, düz diyende biz değil miyiz, ne diyelim göz aslında karanlık içindir, ama ne yapalım!...

XVIII
Peygamberin amcası Abbas’ın soyundan gelenler Bağdat’ta yeni bir devlet kurdular (750) Hükümdarı Abdullah’tır. Kendisine kan dökücü anlamına gelen Seffah denilmiştir. Türklerin Ebul Abbas Abdullah’ın devletinin kurulmasındaki rolü büyüktür. Son Emevi hükümdarı Mervan II’nin yönetiimindeki kuvvetleri mahveden isyancıların başında Horasanlı Eba Müslim vardı. Mervan’ı Mısır’a kadar kovalayan ve öldüren, hilafetin Abbas oğullarına geçmesini sağlayanda Türklerdir.

 XIX
Arap şairi İbnirrumî’ nin hicivlerinden korkan Halife Metedıt’ın veziri Ebulhüseyin onu evine davet etmiş ve bir yolunu bularak kölesine zehirletmişti. Araplarda şiire öteden beri  büyük bir  yetenek vardı. Sami dillerin en varsılı ve her türlü betimi yapmaya elverişli Arapçada, Kuiper’deki taşlar kadar bol şair vardı. Bu şairlerin şiirleri de kara Kabe’ye asılır, bu şiirlere de Muallakat (Yedi Askı) denirdi. Bu şairlerin en ünlüsü İmrüûlkays’dı. Emevi halife Abdülmelik şairlere çok değer verirdi. Muaviye oğlu Yezit, Halife Velit ve Harun Reşit  gerçek  birer  şairdi.  Muavilerin  en  ünlü  şairleri  ise  Ebu  Zûlame,  Ebu  Nuvas,  İbnirrumi,  Ebu Temam, Ebululâ-el Maarri ile Fazl ve Mahbube adındaki kadınlardır. Ebu Zulâme gülünç şiirler ve hicivler yazmakla tanınmış bir adamdır. Bu şairin dilinden kurtulmak isteyen bir kadı, bir keresinde şairin borcunu bizzat kendi ödeyerek dilinden kurtulmak istemiştir.

XX
“Öyle ki oklarla boğazına nişan alıp yırttılar, çadırları yakıp, atların nallarıyla başsız gövdelerini çiğnediler, kesik başların sopalarla dudak ve yanaklarına vurup parçaladılar ve utanmadan  mızraklara takıp gezdirdiler.”
Tus’lu Nasir, Abbasoğullarının son hükümdarı Mustasım’a bir kitap sunmuştu. Mustasım, kitap getireceğine Tus’dan bir öküz getirseydin demişti. 1258’de Hülâgü, Bağdat’ı alıp halifede esir düşünce, gümüş tahtta Hülâgü’nün yanında duran Nasir, Mustasım’a ‘Öküzü beğendin mi’ demişti. Mustasım’ın, Cengizoğulları İran’ı ele geçirince hiçbir çaresi kalmamıştı. Elli günlük kuşatma sonunda Bağdat düştü. Emir-ül Ümera’lık makamını Hülâgü’ye vermekle kurtulacağını sanan Mustasım’ın umudu boşa çıktı. Hülâgü onu çadıra hapsetti. Gizli hazinelerini ele geçirdi ve sonunda bir çuvala koydurarak, geceleyin dörtnala atların geçtiği bir geçide bırakarak yazgısının sonunu hazırladı. Tarih 1258’dir. Tanrı günahlarını bağışlasın.

XXI
Endülüs Emevilerinden Hakem II pek adildi. Devletin başı olmasına karşın Kurtuba’nın kadısından bile çekinirdi. Kadı bir dava nedeniyle; boş torbayı toprakla doldurup eşeğe yüklemesini istemiş oda buna uymuştu. Abbas oğullarının ilk halifesi Seffah’ın kılıcından kurtulan tek Emevi olan Hişam’ın torunu Abdurrahman, adını ve kılıcını değiştirip Afrika’ya geçmiş, 20 yaşındaki bu delikanlı, oradan İspanya’ya geçerek Endülüs Emevi devletini kurmuştu. Bu devlet zamanında bilgi ve tekniğin merkezi idi. Buradaki son Müslüman devleti Ben-i Ahmer olup başkenti Gırnata idi. 1480’lerde Aragon kralı Ferdinand’a şehir anahtarıyla birlikte teslim edilmiştir.

XXII
Bu sıralar Avrupa’da şövalyelik almış yürümüştü. Derebeylerin onuru sayılan bu meslekte, belirti olarak ayaklara  altın mahmuzlar takılırdı. Gene bu devirlerde Alman imparatoru Konrad III, Weinsberg kasabasını kendisini desteklemediği için cezalandırmak istemiş ve kasabadaki kadın ve çocukların kasabayı terk etmesini ancak yanlarına en değerli eşyalardan bir tanesini alabileceklerini söylemişti. Bunun üzerine kadınlar, yalnız kocalarının ellerinden tutarak kasabayı terke başlayınca şaşıran Konrad III, kasabaya saldırıyı durdurmuş ve tümünü bağışlamıştı. Yine bu dönemde Benelux paktı gibi, İsveç, Norveç ve Danimarka arasında ‘Kalmar’ birliği vardı. Aynı zamanda çok karışık olan bu dönem, Shakespeare’in oyunlarına da esin kaynağı olmuştur.

XXIII
“Mezarda birbirine aşkla sarılmış iki ölü var  Ağızlarında altın para duruyor. Paralar cehennem ırmağından kolayca geçebilmeleri için. Çünkü onları ölüler ülkesine cehennem ırmağı kıyısında bekleyen bir sandalcının götürdüğüne inanılıyor.”  
Adim Vespanianus, ama şimdi size tarihin gördüğü son imparatorluktan, Osmanlıdan söz edeceğim. Onlar Murat, Ahmet, Selim, Osman olarak Vespanianus’a çok uzak  görünürler ama içtikleri sütün  alamet-i farikası  Roksalan, Anastasya, Despina, Evdoksiya’dır. Şuna inanınız ki Vespanianus, padişahlara annelerinden daha yakın olup yaşamı da kıssa ve hisselerle dolu idi.

“Buradan o dağlara baktığımızda, üzerine kar düşmüş çalılıklar görürdük. O çalılıkların kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu oraya gidince anlardık”
Doğa belki de kördür ama bu çölü terk ettiğimde vaha beni anlayacaktır.

Niğbolu savaşında, Osmanlılara karşı; Fransızlar, Bohemya ve Bosnalılar, Alman ve Macarlar, Ulah beyinin orduları, Hırvatlar ve Burgonya dükü vardı. Yıldırım, Timurlenk ile 1402’de sıcak bir yaz günü Ankara’da  Çubuk ovasında karşılaştı. Timur, Semerkant’ın güneyinde Yeşilşehir’de doğmuştur. Barlas kabile reisinin oğludur. Sol bacağı bir kavgada sakatlandığı için 'Timurlenk‘ Aksak Timur derler.Yıldırım’da kördü. Timur’un Rusya’da Altınordu devletini yıkması tarihin akışını değiştirmiştir. Bu Ankara savaşından bile önemlidir. Bundan sonra duraklayan Osmanlı uzun süre Hünyadi Yanoş’un  zaferlerine boyun eğmişti. İleride İstanbul’u alacak olan Fatih, Rumeli Hisarı’nı yaptırmış ve ilk komutan olarak da Firuz Bey’i atamıştı. Fatih’in önemli adamlarından Ak Şemsettin, Şam’lı idi. Fatih, Akkoyunlular üzerine yürürken, Trabzon hükümetinin 2000 düka vergisinden vazgeçmişti. Fatih, açan, fetheden demek olup, Miftah’dan gelir, Miftah ise anahtar demektir.
  
XXIV
Uzun Hasan ölünce yerine oğlu Yakup geçmişti. Annesi Sâra ise Yusuf’un hükümdarlık makamına geçmesini isterdi. Bunun için Yakup’u öldürmeye karar vermiş bir kase zehirli şerbeti sarayda Yakup’un eline geçebilecek bir yere koymuştu. Bir gün Yakup kardeşi Yusuf ile avdan saraya döndüğü zaman annesinin koyduğu kaseye gözü ilişti ve kimseye bir şey sormadan zehirli şerbeti içmeye başladı. Ama kardeşinin de harareti olduğunu düşünerek kaseyi kardeşine uzattı. Bu sıra Yusuf’da iştahla şerbeti içince, tam o sıra annesi içeriye girdi ve gözbebeği kadar sevdiği evladının zehirlendiğini anladı. Yırtıcı bir hayvan gibi oğlunun üzerine atılarak kaseyi elinden aldı ve kana kana son yudumuna kadar içti. Yaşam onun için anlamsızlaşmıştı. Az sonra bir hain ve iki masum kıvrana kıvrana can verecek ve sarayda ölüleri defin hazırlıklarına başlayacaktı.

XXV
Gedik Ahmet Paşa (Bu paşa için omuriliğinde önboynuz hastalığı var -fiziksel olarak- sakat diye Anadolu’da söylenti yayılmıştır.) 1474’te vezir-i azam olarak İstanbul’a gelmiş ve ertesi yıl Karadeniz’deki Ceneviz sömürgelerini almakla görevlendirilmişti. Kefe, Azak ve Menkûp kalelerini almıştır. Bir süre padişahın gözünden düştüğü için hapsedilen paşa daha sonra Donanma komutanlığına getirilmiş, Kefalonya, Zanta ve Santamavra adalarını Türk topraklarına katmıştır. Napoli krallığının istilasına gönderilen Ahmet Paşa, Otranto kalesini almış ama bu sırada Beyazıt tahta çıktığı için geri çağırılmıştır. Vaktiyle Cem’in atabeyliğini yaptığı için Beyazıt ile Cem’in taht kavgasında kayıtsız kalmış ve padişahın kendisine kin duymasına neden olmuştur. Rodos şövalyelerine sığınan Cem’in teslimi konusu yine ona verilmiş  ve bir ziyafet sırasında cellatların hançeri kendisine yönelince bu durumu sessizce kabullenmişti. Ölmeden önce her vezire verilen kaftanın sırmalı, Gedik Ahmet Paşa’nın ki sırmasız ve siyah keten oluşu, vezirler veziri ölümün, kendisi için görücüye çıktığına işaret sayılmıştır.

XXVI
“Gözlerindeki pırıltı, elindeki hançerin parıltısıyla buluştuğu an, kurbanın yüreğinde çakan tuhaf bir kıvılcımdır o, kurban iniltiyle yere kapaklanır ve sanki uyurmuş gibide kalakalır. Trabizes’te bir atmaca, Şehzade Selim nam bir panter kuşkusuz tahta hazırlanır. Bir sabah, İsmail Şah, Tacım adlı bir cariyeyle nikahlanır. Mahlası Hatayi’dir. Hatayı nerede hata yaptım demektir. Analığını ve babasını bile öldürtmüş bir Safevi’dir o!..”
.
Yavuz Sultan Selim çok gaddardı, vezirlerine bile, birisi hakkında beddua edileceği zaman ‘Selim’e vezir olasın’ denirdi. Öyle ki vezirler vasiyetnamelerini ceplerinde taşırdı. Yavuz, silah kullanmayı, avlanmayı ve şiir okumayı çok severdi. Mısır’daki Kölemenler devletine son vermesi en önemli başarısıdır. Böylece halifelik III. Mütevekkil’den Osmanlılara geçmişti. Mertti, İran hükümdarı Şah İsmail’e bile İsmail Bahadır diye hitap etmiştir. Şah İsmail yandaşlarıda kızıl külah giydikleri için kızılbaş denmiştir.

XXVII
Cafer Çelebi devrinin büyük adamlarındandı. Bayazıt’ın (Beyazıt) fetihnamelerinin çoğunu o yazmıştır. Hat yeteneği çok ileri olan Çelebi hakkında şöyle bir söylenti vardır. Buna göre Yavuz herhangi bir şeyin yazılması için katiplerine bir hafta vakit bırakırmış. Bir gün Cafer Çelebi’ye de böyle bir iş vermiş; ama Çelebi bunu unuttuğu için yazmamış, hafta sonunda padişahın çağırması üzerine aklı başına gelmiş ise de iş işten geçmiş bulunuyormuş. Padişahın oku demesi üzerine Çelebi hiç istifini bozmadan cebinden beyaz bir kağıt çıkartmış ve padişahın verdiği konuyu hiç hata yapmadan sanki kağıt üzerine yazılmış gibi okuyuvermiş.
Cafer Çelebi’ye isyana teşvikten dolayı cezanın ne olabileceği kendisine sorulduğunda: “Ölümdür!” deyince, kendisinin de -ne yazık ki- bundan dolayı suçlandığı söylenerek, kendi eliyle fetvası alınmış ve öldürülmüştü. Yine Yavuz, Çaldıran savaşında, İranlıları bozguna uğratmıştır. Esirler arasında Şah İsmail’in zevcesi de vardı. Şah İsmail kolundan yaralanıp attan düştüğünde, adamlarından biri “Şah benim” diye yakalanmasını önlemiştir. Karışıklık sırasında Hızır adlı Şii’nin  atıyla kaçmış, ertesi gün kendisini sevmeyen Tebriz halkının karşısına perişan biçimde çıkmıştır. Yavuz sadeliği severdi, oğlu Süleyman’a süslü elbiseler giydiği için  darıldığı, bağırıp kızdığı söylenir.

XXVIII
Kanuni Sultan Süleyman dönemi devirlerin en görkemlisidir. Bir gün hırsızların soyduğu kadın, padişaha yakınınca, padişah nasıl oldu da bu kadar derin uyudunuz ki demiş, kadında: ‘Biz sizi uyanık biliyorduk, onun için böylesine derin uyuduk’ demiştir.
Mohaç savaşında padişah Mohaç’ın sırtlarında tahtını kurdu. Sırtında parlak bir zırh, başında üç sorguçlu bir kavuk vardı. Savaş sırasında padişaha bir kaç mızrak ve ok isabet ettiyse de zırhı onu korudu, ama Macar kralı Layoş’un  onun kadar yüzü gülmedi ve savaş sırasında öldürüldü.

Pargalı bir Rum olan İbrahim Paşa, küçük yaşta korsanlar tarafından tutsak edilip Magnesia’da satılmıştı. Valide Hafsa Sultan’a bile kendini sevdiren paşa, daha sonraları vezir olmuş ve kendi kız kardeşiyle, padişah çocuklarının sünnet düğünlerinin kıyaslanması istenince padişaha “Sizin düğününüzde benimki kadar büyük bir davetli yok, benim düğünüm zamanın Muhteşem Süleyman’ı ile onurlanmıştır” deyince, padişah “Berhudar ol, beni ilzam ettin” demiştir. Ama ne yazık ki 1536’da boğduruldu, veziriazamımız 1553’te İran üzerine yürürken Kanuni Sultan Süleyman, sadrazam Rüstem Paşa’nın sözlerine kanarak oğlu şehzade Mustafa’yı da öldürtmüştür.

XXIX
Şehzade Mustafa sözde babasının Dimetoka’da dinlenmesini istiyormuş, Rüstem Paşa buna engelmiş, Mustafa’nın tahtta gözü varmış. Bu durumdan haberi olmayan Mustafa, İran seferi için Ereğli’de bulunan babasının elini öpmek isteyince (vezirler kendisini karşılamış, yeniçerilerde alkışlamıştı) çadıra girmiş ama babası yerine, 7 tane dilsiz cellatla karşılaşmıştı. Çığlıklar içinde yardım istemişse de, atlas perde arkasından bu korkunç manzarayı babası da izlemiştir. Mustafa’yı, Sarı Selim’in padişah olması için  Hürrem Sultan’ın öldürttüğü de söylenir. Sarı Selim ise zevk ve sefaya düşkündü. 1574’te yeniden yaptırdığı saray hamamında sarhoş olduğu için düşmüş ve 11 gün sonrada ölmüştür.

XXX
Özdemiroğlu Osman Paşa ise Osmanılı vezirlerinin en ünlülerindendi. Doğu seferlerinde gösterdiği yararlılık sayılamayacak denli  çoktur. 1583 yılında İranlılara karşı amansız bir savaşa girmiş bulunuyordu. Her zamanki gibi yağız atına binmişti. Paşa 30 yıldan beri bindiği bu atın kişnemesini kesinkes bir zafer işareti sayardı. Bütün gün süren  savaşa, gece meşaleler yakılarak devam edilmişti. Bundan ötürü ‘Meşale Savaşı’ adını alan bu muharebe sonuçta İranlıların  kesin bir yenilgisi ile sona ermişti. Bu arada Kırım Hanı’da yola getirilmiş, İran şahı Tahmasb’ın zehirlenerek öldürülüşünden sonra Lala Mustafa Paşa, İran seraskeri Tokmak Hanı mağlup etmiş, Osman Paşa’da İran şehzadesi Hamza’yı yenmişti.

XXXI
Sinan Paşa Avusturyalılara karşı savaşmayı çok isterdi !593’te Avusturya sınırlarına yapılan bir akın Osmanlılar aleyhine sonuçlanmıştı. Bundan başka Avusturya imparatoru Rudolf sabah, öğle ve akşam kilise çanlarının çalınmasını ve Türklerden kurtulmak için tanrıya dua edilmesini buyurmuştu. Bu çanlara ‘Türk Çanı’ deniyordu. Sonuçta, Sinan Paşa, Avusturyalılara karşı savaş açmış vede sürekli yenilmişti. 13 yıl süren savaş Zitvatorak antlaşmasıyla sona ermişti.

XXXII
Yıldırım Beyazıt zamanından beri padişahlar kardeşlerini öldürüyorlardı. III. Mehmet hükümdar olduğu gün 19 kardeşini birden öldürmüştü. Derviş Paşa’nın ölümüne ise düşmanı bir Yahudi neden olmuştu. Paşanın köşkünden padişah sarayına toprak altından tünel kazdırıp bunu haber veren Yahudi, Derviş Paşa’nın boğdurulmasına neden olmuştur. Bu sıralar Erdebil üzerine de bir sefer yapılmıştır.

XXXIII
IV.Murat’ın vezirlerinden Hafız Paşa isyan eden sipahilerin isteği üzerine gözden çıkarılıp feda edilmiş, isyancılarca 17 yerinden yaralanan paşa yere düşünce birisi göğsüne çıkarak başını gövdesinden ayırmıştı. Murat ise Konya’da bulunduğu sırada tek başına iç kaleyi ziyarete gitmiş ve kalenin çevresindeki hendek üzerinde bulunan ağaç köprüyü atla geçmek istemişti. Bunu gören kale bekçisi; ‘Hey in aşağı attan, bu padişah kalesidir, atla çıkılmaz!’ diye bağırmıştır. Murat iyi silah kullanırdı. Kayseri’den hareket ettiğinde arabada idi. Arabanın önünden olanca hızıyla geçen bir dağ keçisini görünce hemen bir at istemiş ve şaşırtıcı bir hızla keçiye yetişerek onu  mızrakla öldürmüştü.
Duraklama devrinin sancılı  savaşlarından birisi de Hotin savaşıdır. Kırım Tatarlarının da Lehistan’a saldırmaması sağlanmıştır. Gene Murat, Edirne’ye giderken, kendisini görebilmek için bir köprünün altına gizlenmiş olan 30 kadar Hintli derviş bulundukları yerden aniden çıkınca, padişahın atı ürkmüş ve yere düşmüştü. Öfkelenen sultan dervişlerin hepsinin başını kestirmişti.

XXXIV
Sultan İbrahim için deli derler ama o aslında ilginç biriydi. 25 yaşında padişah oldu.
I. Ahmet’in babadan oğula geçen veraset şeklini kaldırıp hanedandaki en büyüğün tahta geçmesi usulü, şehzadelerin kafeslere kapatılarak, bilisiz ve sayrı bir şekilde büyümelerine neden olduğundan, bunlara ola ki padişah olduklarında, genellikle saralı yada yarı deli olabiliyorlardı. Her an öldürülme korkusu yaşayan bu padişahlardan sonra Osmanlı hızla gerilemişti. İşte İbrahim böyle biriydi. Edirne’deki sarayında odunları beğenmediği için İstanbul’dan hamallarla odun getirtmek, saray ve köşkleri kürkle kaplatmak, balıklara altın serpmek gibi... Annesi Kösem Sultan sonunda onu öldürtmüştü.

XXXV
Celali isyanları öyle hal almıştı ki isyancılardan Gürcü Nebi ve Katırcıoğlu birleşerek İstanbul civarına kadar gelmiş ve padişah kuvvetlerini Üsküdar sırtlarında yenmişlerdi. Savaş başlamadan her eşkıya kellesi getirene bahşiş verileceği söylendiği için, hükümet kuvveti yeniçeriler eline geçirdikleri her başı sadrazamın önüne yuvarlayıp bahşiş alıyorlardı. Sonunda sadrazam, bir başın kendi adamlarından Kasım’ın  olduğunu görünce: “Bre melunlar bu bizim Kasım’ın başıdır.” diyerek bahşiş işine son verdi.
IV. Mehmet zamanında ise devleti 7 yaşında olan padişah değil, Kösem Sultan yönetiyordu. Kösem Sultan günün birinde boğduruldu, ama bu kez Turhan Sultan yönetimi eline almıştı. Durum öyle kötüydü ki Venedikliler Çanakkale Boğazı’nı kapatmışlar, adaları almışlar neredeyse İstanbul’u kuşatacaklardı. Bu durum Köprülü Mehmet Paşa (1656) zamanına dek sürecektir.

XXXVI
Fazıl Ahmet Paşa, babasının ölümü ile sadrazam olmuş eli açık ve cesur bir sadrazamdı. Uyvar (Neuohesel) kalesini almış, Girit sorununu çözmüştü. Genç yaşta ölümü pek büyük bir üzüntüye neden olmuştur. Nemçe elçisiyle Vasvar muahedesini yaptığında elçi anlaşma 40 yıl sürsün deyince, 40 yıl barış içinde kalırsak biz kiminle savaşırız.” demişti. Bundan Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde de söz edilir. Evliya Çelebi’nin (1611-1682) ataları Kütahya’lıdır. Silahşör, hatta musikişinas ve şairdir. Ama mübalağalı nesirde en iyi o idi. Ben şunu ondan duydum: Girit seferinde katır ve atlarla ordunun eşyasını limandan taşıyanlara bizzat Giritliler (70.000 adet) eşeklerle taşıma işine talip olup orduya da yardım etmiş olunca Hanya kalesinde kuşatılmış bulunan düşman generali: ‘Yazık eşeklerin böyle işe yarayacağını bilseydim Türkler gelmeden hepsini zehirlerdim “ demiştir. Girit’e sefer açılmasının nedeni, hacca giden Darussaade ağası Sümbül Ağa’nın, Mısır’a doğru yola çıktığında, Rodos adası açıklarında Malta korsanları tarafından hareminin ve adamlarının kaçırılıp ağanında öldürülmesi idi. Girit’de Kandiye kalesi de iki önemli kaleden biri olup en sonunda Venediklilerden alınmış idi. Cehrin kalesi ilk kuşatıldığında ordunun başında Şeytan İbrahim Paşa vardı. Zaman IV. Mehmet zamanıydı ama ‘Şeytan’ çok sarp olan bu kaleyi alamamış, Ukrayna’daki kaleyi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa almıştır.

XXXVII
Fazıl Mustafa Paşa, Köprülü Mehmet Paşa’nın küçük oğludur. Niş komutanına: Siz ki Niş kasabasında barınmak maksadıyla karar eden kale hakimi Fetrani general ile Nemçe ve Macar tayfasısınız. Bildirilir ki halen İslam askerleri gelip etrafınızı kuşatmışlardır, diye mektup yazmıştı. Bu mektup Kabakulak Macar Ahmet Ağa ile Niş kalesi komutanına götürüldüyse de yanıt ilginçtir. “İçimizde okur yazar yoktur, onun için mektuba cevap veremiyoruz. Fakat bizim konuğumuzsunuz, isterseniz gelin ziyafetimize buyurun.” Fazıl Mustafa Paşa 1691’de Salankamen’de (Avusturya) hücum sırasında alnına isabet eden kurşunla şehit olmuştur

XXXVIII
Sonuç olarak; tarih yok etme arzusu mudur. Öldürme ve yok etme arzusundan arınmış bir cihan için, başka ve iyi bir tanrıyı mı beklemeliyiz. Bu nedenle tarih şuradakiler gibi anlamsızdır.
Bir zamanlar imge avcıları diye bir tarikat varmış, bunlar sözün en gümüş olanını toplar, gereksinenlere bir ziynet eşyası gibi satarmış. Ama her iyi şey gibi bu tarikatın ömrü de kısa sürmüş, sözün değil yılanı deliğinden çıkarması, en olası  şeyi bile yola getirip ortaya çıkaramadığını savlayan kimi zındık ve münafıklar, sözden başka hiç bir şeyi olmayan, söz kümeciliği yapan ve sonunda sözsüz olana ulaşmayı çabalayan bu tarikatın sırça köşkünü yerle bir etmişler. Çünkü köşkleri yalnızca ağızlarından çıkan, altınsı, gümüşsü güzel sözlermiş. Diyesim, sözü ağızlarından alıp, soluğunu durdurmuşlar bu tarikatın. Oysa sözün bittiği yerde kavga başlar, kavganın olduğu yerde kan, kanın olduğu yerde de can artık bulunmaz olur O imge tacirlerinin, us dışı geçmişten geleceğe topladıkları imge yığınlarından bir demet sunuyorum. İyisiyle, kötüsüyle sizin hatırınıza, onların parça parça edilmiş elyazmalarından derledim.

Yunan dini, korunun aç kuşları, Azak kalesi, demir totemlerin tınısı, Eltanin taşı (2,5 milyon yıl önce düşmüş) , tortul karaotlar (deniz dibi örnekleri) Granadalı mağripliler, Yahudi dönmeler, İtalikler, buğulu kibirler (kibir sahipleri), Ulah beyleri, kör doğa, Bir Persli’nin gözüyle, Konstantin’in fethi adlı bir elyazmadan söz eden Bitinyalı, ocakta öyle heykelleri yaktım ki, çıplak kadınlar kireç olunca bile hala bana güler dururlardı. Oryantalist Kuatremere’nin  dediğine göre, Saadete Ermişlerin Bahçesi, Gülzarı Hasaneyn ve Kumru gibi kitapları okurdu, cümle erenlerin ruhu için barekallah, Avlonyalı Kadın Tüccarları, pelerinli kızlar, parakete ağlar, Aylandız ağacı, Harappa’da bulduğum çömlek, Dali’nin karyatid kadın heykeli, Amalfili tüccarlar, Halep, Hama, Ugarit, Ebla, Palmira, Petra ve Han Zeman, cehennemde bebeklerine süt vermeyen kadınlar göğüsleriyle tepeler kazıyorlardı. Adriyatik tuzu, Dalmaçya ağacı, Balkan esirleri, İskit buğdayı, İyon şarabı, Propontis (Marmara denizi) Baltık amberi, Kıbrıs kınası, Girit boğası, Vizandovina, Aleksandra, Makedonia, Nearoma, Tsargorad, Stanpoli, 1594’te Mustafa bin Vali’nin 3. Murat için Siyar-ı Nabi’den kopya ettiği minyatür, batıl softalık, safsata, Kiel kanalı, Fransız klasisizminden ve ziyacılardan başlayarak Schiller ve Goethe’nin Aydınlanma estetiğine, daha sonra ise Byron’un ve Fransız romantiklerinin şiir sanatından Alman idealist felsefesinin estetik kavramlarına kadar, çarmıha gerilen orman (dülger balığı), taşa tutulan su, kavaklar arasında uçan melekler, ormanın ağaçları arasında uyurken meleklerin içtiği su.  Bir melek dönenir durur iki kavak arasında dalar uykuya, tam uçmaktayken. Medine’ye, Yezit’in saldırması Hurre savaşı diye bilinir. Hz Hüseyin’i öyle bir ok yağmuruna tuttular ki atılan oklardan güneş görünmez oldu, deve semerine benzetilmiş taşlar, batıda Janissary denilen yeniçeri müziği, 1884 tarihli Hanri Gibert haritasındaki İskefsir ilçesi, saray imrahoru, vaktaki kafile Mısır’dan ayrıldı, beriden babaları şöyle dedi, doğrusu bana bunak demezseniz, ben Yusuf’un İrani kokusunu hissediyorum, gelecek olan Mesih’in adı Melkisedek’tir. Odyris kralı Kersebleptes’in deniz kabuklarından elde edilmiş erguvan renkli elbiseleri ile gömüldüğü, bir tacının meşe dalı şeklinde saf altından, diğerinin sarmaşık dalları şeklinde bakır üzerine altın kaplama olduğu, bu yıldızlar belki de bir zamanlar akan göksel bir akarsudan kalan taşlardır. "Testiculos haber et bene pendentes” “Her şeyi yerli yerinde” Namib’in kükürt incileri, siyah ışık ve sönmeyen ateş. Arzunun karanlık nesnesi, Himalayaların gölgesinde kaybolacak. Casares’ten etkilenen Borges, fes, “kayıp kuzu kâbusta bulundu, köyün başında, deniz kıyısındaki dönen Mevlana heykelinin orada, Hani ‘kim’lik sorunsalını umursamayıp herkesi taşra adaya çağıran ve mekanik çatırtılarla dönen Mevlana heykelinin dibinde. Karşıdaki çıplak adaya doğru denize atlıyordu.” 1822 baharında Beserabya’da bulunan genelkurmay subayları olan Zubov kardeşlerin ikisiyle aynı anda giriştiği düelloda son derece sakin bir biçimde ‘Atış’ öyküsünde çizdiği Kont gibi çiçek! Yemektedir. 1492’den 1492 yıl sonra başka bir dünya bulunacak. Satsumalı saray imrahoru, puduheba, kılıçbalıkları periskobik olarak görünmeyen cinsel organlarıyla suda çırpınarak sevişiyor. Denizde yüzen istiridyeler neden kumlara üçgen çizerler aşık olduklarından mı, kumlara üçgen çizen istiridyeler, Suriye’ye sinen Bizans ve İran saray politikası ve gösterişinin esiri, Allah’a hamd ve sena, Hz Muhammet’e meleklere ve nebilere salattan sonra ipeklilere bürünmüş ve çalgı çalmaktan hoşlanan bir meczubu halef atamıştı diyordu,  Ziyad’ı kardeş saymış ve Hucr b. Adi’yi ölüme mahkum etmişti, gözleri dönmüş azgınlar, sana değil, Ebu Turap (toprağın babası) peygamberin Hz.Ali’ye verdiği ad, yaptığın küfürler ve IV. Murat bir gün Çırağan'a doğru gidiyormuş, önüne öküz arabasıyla yolu kapatan bir köylü çıkmış, padişah kızmış ve o anda sadağından çıkardığı oku yayına takıp köylüye atmış, Bostancıbaşı’na git demiş başını gövdesinden ayır, Bostancıbaşı köylünün yanına giderek geri geldiğinde ‘öldüğünü‘ söyleyip köylünün canını ancak kurtarmış. Bu olay Tsargorad yani Nearoma’da geçmiştir. Hasılı o öbürüne demiş, öbürü yanındakine, yanındaki, berikine, beriki ona derken laf gelmiş beni bulmuş. Ne ki ben de size anlatıyorum. Niçin mi, niçin dediniz ama?..

1
2
3
            4
            6 
            4
2
2
2
            3
            7
            9
5
5
8
              1          
              8
              1
0
0
0
0.

Her yazılan da bir albeni bulunsaydı?..










































































KÖYLÜ-ÝÇÝNDEKÝLER
1-   Demir Kitap
      (Haikular vardýr)
2-   Sjolsky
      (H2S,Bir güz öyküsü, Van kulu ve Adam öyküleri vardýr)
3-   Gülsüm (Silinmeyen bir yýldýz þiirleri-21 adet, Haberci ve Gülenay þiiri vardýr)
4-   M1  (HÝÇ adlý deneme vardýr)
5-   Kalemakelame
      Ayný adlý öykü vardýr, silgi adamýn öyküsü var.
6-   Belge 2’de Cem’in 9 adet þiiri vardýr.

7-   M’ de Bentley vardýr. DÜÞ vardýr. MÜLÖ vardýr. Asteroid vardýr

8-   Köylü, sahife 2, Cem’in kitap adlý þiiri var.

9-   Köylü Bir kýþ masalý adlý öykü var Bulgu sýnýrlarý var.

I0-  Dereye dek inmiþlerdi ama- Bir bahar ayini adlý öykü var.

11- M2 de Kohutek ve Kardiya þiiri vardýr.

12- Deneme’de Meþhur var Okeanos var

13- M 2’de Köpek adlý öykü vardýr

14- Kaydet de YOL adlý öykü var. Yazgý var

15- Kalemakalea I’ de Kripto adlý öykü var

16- Hasan’da Acente var

17- M4 de Kuþ adlý öykü vardýr.
18- Bahar da duvar geçen eleþtiri var


























ÖMER CEM DEMÝRCÝ

1989 Ýstanbul doðumluyum, Yeþilköy, Halil Vedat Fýratlý Ýlkokulu 5. Sýnýf
öðrencisiyim. Tatilde gezmek, resim yapmak, kitap okumak ve þiir yazmak
sevdiklerim arasýndadýr. Bilim Teknik ve bize sanat sevgisi aþýlayan Milliyet
Sanat Dergisi ailece izlediðimiz dergiler arasýndadýr. Bende bu sevgiyi
þiirlerimi göndererek sizlerle paylaþmak istedim.
Sevgi ve saygýyla...

ADRES
Yenidoðan mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760       Zeytinburnu/ÝSTANBUL

Tel: (0212) 582 29 03










































BÝR KIÞ SÖYLENÝ
                                                
                                           ‘Kefernahum’da oturan Nefertiti, Halifeler Tarihi’ndeki av sahnelerini okuyamadan ölmüþtür’
I
Avcý ormanýn derinliklerine dalýyor, kar düþlerdeki gibi yaðýyor, kuþlar tüneklerinden aðýyor, akrepler ölümlerini görüyor, anýlarla yüklü görkünç çýðlýklar, iþitilmesi olanaksýz ninniler gibi ormaný sarýyordu. Avcý ormanýn aðzýndaki kulübesine döndüðünde, bir kýzýl tilki, iki tavþan, üç ördek, dört su samuru, beþ kunduz, ayrýca incecik ayaklarý omuzlarýndan sarkan bir karaca vurmuþtu. Kýzýl tilkinin gözleri kýrpýþýyor, su samuru kýpýrdýyor, ördeklerin boynu uzuyor, tavþanlar avadanlýklara çarpýyor, karacanýn kulaðýndan ýlýk bir kan sýzýyordu...
Daðýn doruðunda öyle kar yaðýyor ki, kar yuðumlarý içten içe kabaran coþum ve taþýmlarla, dertop olup patlayarak yarýklardan süzülüyor, apak fýrtýnalarýn ürkünç esimiyle, sanki yarataný da sürüklercesine yamaçlardan kopup kayarak, ta aþaðýlarda, ceviz aðaçlarýnýn, yaþlý köknarlarýn zamanla köhneyip kocadýðý koruluða, aðarak, dolup taþýyordu. Ve saatler sonra, topraktaki nice tuhaf canlýlar, kývýl kývýl kurtçuklar, karlarýn üzerine çýkarak, minicik kalmýþ aðaçlara, tüylü dallara týrmanarak, hayranlýk veren bir dirim ve coþkuyla yaþamlarýna kavuþuyorlardý.

Ovanýn kýyýsýnda bir köy var. Kýþýn, duraðan, akçýl havasýnda, toprak damlý evlerin aralarýndan, kelterli kýsa bacalarýndan, göðe karýþan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göðün altýnda kimi zaman, tek bir insan, aþaðýda, ovadaki kararan noktalara doðru çýnlayýþlarla haykýrýyor, çok sonrada umarsýz, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak öylece kalýyordu. Ovanýn her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her bir köþedeki evleklerden tütsüyen duman sanki sonu gelmez akýþlarda gezinir gibi, önce birbirine yaklaþýyor, sonrada aðýr aksak aradýðý yolaðý tamda bulmuþ gibi göklere doðru kývrýla kývrýla yükseliyordu. Çið dolu tarlalarda böcekler koþarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarýna kaçýyor, tilkiler arada bir durarak uzaklara bakýyor, sonra inanýlmayacak denli dalgýn, tin tin, sapaklardan, taþlý yollardan dönüp, tepeleri aþarak kovuklarýna yaklaþýyorlardý.

II
Aristo’ya göre kekliðin durduðu yer, aþaðýdan bakarsan yukarýda, yukarýdan bakarsan aþaðýdadýr. Ve söylencelere  göre kuðular ölümüyle evli kýzlardýr. Taze genler aracýlýðýyla bilgilerin aktarýldýðý kunduzlar dile getirir: Avcýlarýn çocuklarý korularda genellikle baþtankara avlar. Tan atýmýnda çiftelerin sesi tepelerden tepelere süzülerek ovayý dolaþýr, beygirleri, eþekleri, köpekleri ürküterek, köstebeklerin, farelerin, yýlanlarýn, aðaç diplerinde kümelenmiþ dað keçilerinin ve ýrmaðýn altýn kýyýsýnda gizli ceylanlarýn bir an durup, ovaya, tepelere ve daðlara bakarak çakýlmýþçasýna duruþundan sonra, ayný alýþkanlýkla, uykularýna, kýpýrdanýþlarýna ve mýrýldanýþlarýna dönmesini saðlardý.
Kar tavuðu karda görünmez. Kan lekeleri inci olup karlara düþer. Ýz olup uzayýp giderde neden sonra tazýlar sökün eder. Avcý kaný sever. Kaný içer. Ölü tapar. Kin tutardýr. Aramýzdan biridir, çevremizde dolaþýr. Ýçimizde gezer. Aðlar. Tanrýya yakýndýr. Emeðe inanýr. Yazgýya boyun eðer. Düz ayaktýr. Zamaný yadsýr. Ve bir gün, avýn avý olacaðý ürküsünü taþýr.

‘Yüce dað baþýnda bir top kar idim
Yaðmur yaðdý güneþ vurdu eridim’

Avcý ormanýn içlerine doðru yürüyordu.
Avýn yaklaþtýðýný düþleyen bir avcý; kendisini gözlüyordu.

III
Suriye kralý Zahelin’e ait kedi, altýn iþlemeli çanaðý kaybolunca açlýktan öldü. Köyde Topal Halit vardý, Blackwell’in Siyasal Kuram Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakýþlý tanrýlardandý. Bize bol bol Aristo’nun
mantýk oyunlarýndan sýralar, Þaþmazlar’ýn evine giden yolun aþaðýsýnda durur, bakýn bu yol yokuþ, yokuþu çýkýp baþa varýnca da, bakýn bu yol iniþ derdi. Sonra Zenonvari bir tavýrla bastonuna yaslanýr, paradox dolu bilmeceler sorarak, bizleri þaþýrtýr dururdu. Bu ayaklý ansiklopedinin, köyün altlarýnda ot kümeleri arasýnda ölüsü bulunduðunda, uzun zaman öldüðüne inanamadým. O her þeyi bilen ve görendi, çocukluðumun bilgesi, erenler yücesi, bir soylu derviþti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki Selcenli’ye gittim dediðinde, biz ona tüm dünyayý dolaþmýþ gözüyle bakardýk. Iþýklý göllerden, aynalý sazanlardan, zeytinyaðlý lambalardan, suda yüzen yýlanlardan söz ettikçe, bir evliya dinlermiþ gibi gözlerine bakar, ta Hadým’dan yardýma koþan Bozoklar’ýn, Ayanlar’ýn katlediliþine nasýl seyirci kaldýklarýný, Kýralan’da  yapýlan deve güreþinde altta kalarak boynu kýrýlan devenin sahibini nasýl aldattýklarýný, Ýcikli’de hem kadýn hem erkek olan bir köylünün tuhaflýklarýný, Meler’in adýnýn, keler (kertenkele) bolluðundan deðil, koyun kuzu çokluðundan Meler kaldýðýný, Çýtak’ta keçilerin nasýl çabuk boy attýðýný ve Çivril’de hep çýlbýr denen yemek türünün konuklara sunuluþundan dolayý Çivril adýnýn kaldýðýný aktarýr durur, bizde edalý yürüyüþlü bu topal yalvacý aðzýmýz açýk dinler dururduk. 



IV
Daha uzun yazmaný dilerdim, daha çok þey anlatmaný, anlatmaya deðer þeylerin yok mu, neler yapýyorsun, neler okuyorsun, yalnýzlýðýnýn dolambacýnda neler var. Gerçeküstünün kýyýlarýnda gezindikçe neler yapýyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda deðer tek þey sanat, güzel þeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var, ironiktir ama ben þaþmaz bir doðrulukla bakarým sözüne, sana, tam nerede, nasýl kullandýðýný aktaramam, ama aþaðý yukarý þöyle bir þey: Düþün, kahvenin birinde bir dolu insan var -görüntü belli- iþte ünlü yazarýmýz oradan geçerken diyor ki: Aslýnda bunlar yaþamýyor!
Bundan daha korkunç ve ölümcül bir çaðrýþým olabilir mi yaþam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceðin kadar çok sevmek isterdim.’ Þafaða bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kýzlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik. Ýspanyol gemiciler okyanusa açýlýp baþka toprak ve denizlerin haritasýný çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için küçük bir adacýk çizerlermiþ haritaya, baþka bir zaman baþka bir denizci o adayý bulamayýnca, bu durumu bilen bir baþka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nýn adasý’ dermiþ. Bana bu rüyayý aðýndan sarkarak bedenimde dolaþan örümcek gördürmüþtü. Fareli kapaný mahkumun suratýna baðlayýp iþkence yapan ve salya sümük dolaþan Çinliler gibi, Dekabrist ruhum iþte böyle yalpalýyor. Oysa Monsieur Lapalisse gibi olmak ne iyi: ‘Yaðmur yaðarsa gökten su düþer.’ Ne denli gülünçse de acý çekmemek için ‘Ýþte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaþý vardý, sevgiliye dil dökmek vardý. Trojan atlarýyla virtual araçlarýn kart aðaçlarla savaþýna döndü yaþam. Renksiz, kokusuz, tatsýz bir sývýcýl. Düþüncesiyle dünyayý ayaða kaldýran bir bilge, ölümüyle önemsiz fýsýldaþmalara yol açýyor artýk günümüzde. Her þey tuhaf, ben 7 yaþýndayken, babam 49 yaþýndaydý ve benden tam 7 kat çok yaþamýþ ve görmüþtü. 35 yýl sonra, o 84 ben 42 yaþýna gelince, nasýl oldu bilinmez o katlar yok olmuþ ve zavallý bende, babamýn yarý yaþýnda olan koca bir tomruktum artýk. Benden 7 kat çok yaþayýp gören babam, þimdi nerede, zaman neden yok oldu, yaþadýkça tükenip, hiçlenen bir þey mi zaman.

                                             ‘Yüzyýllar öncesinden kalmýþ tapýnak
                                             Yitmiþ yanýk bir daðýn sisli kýyýsýnda...
                                             Tahtýnda aðlayan yalnýz bir kral
                                             Arar solgun yüzünü sularýn aynasýnda’

Ne Füruzan hanýmýn tavus kuþuna dönmesi, ne Talokan’da insanlarýn ölmesi, zaman karþýsýnda hiç bir þeyin önemi yok. Ne Judas’ýn aðýr kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahþi keçi, ne kürede noktalarýn merkeze uzaklýðý, ne güller, ne kýrlar, ne atlar, ne zambak kokulu topraklar, ne derin ürpertici kýstaklar, ne sývý helyum ýsýsýnda duran kimya, ne Vanuatu devleti, ne Kephissos çayýnda, mýzraðýyla, güneþli çimenlere uzanan tanrý, ne ‘Aganta burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacý Osman’ýn atý, ne kör Tiresias’ýn Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini tanýmasýn) deyiþi, ne leylak, makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can, ayna, horoz, mayýs, fidan, lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes, fistan, palamut, ýspanak, lahana, ýhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak, beton, kep, tank, berber, peçe, kanca, kart, salça, pýrlanta, þapka, kanarya, soba, þubat, nisan ve viþne sözcüklerinin dilimizden olmayýþý, ne su kolonunda yürüyen organizmalar, ne düþüncenin hedonist çýlgýnlýðý, ne manyetik canlýlar, ne dýþ bükey pervazlar, ne kutsal dürtüler, ne kýyýcý lav sfenksleri, ne çalýþmak zorunda kalmamak için konuþmayan maymunlar, ne algýsý olanaksýz fiziksel dünya, ne kýpýrdamadýðý için kuþlarýn yuva yaptýðý buffalolar, ne ölünce kýllarý büyüyen insanlar, ne öküzler gibi otlayýp, saçlarý kartal tüyü gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir þeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceði ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baþ, ne buzdan saydamlýðý güzelliðin, ne savaþ, ne utkularýn kozmirajik bir avuntu oluþu...
Ýç savaþta Roma lejyoneri bir yurttaþýn kellesini uçurdu, döþeme taþlarýna yuvarlanan kesik baþ, öldürücüye þunlarý söyleyebildi: ‘Ergo quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim kendimden nefret ettiðimden daha çok nefret ediyormuþ meðer.- Ne ölenin Ýsa’dan önceki ilk hýristiyan oluþu, ne alt alta her þeyi toplayýp, her þeyi çýkaramayýþýmýz, ne iki yýldýz gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayýþýmýz (Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un), ne kim bilir nerede ‘Per oculos perit ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri oldu.- deyiþi, ne aynanýn bronz karanlýk suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü tanrýlarý, ne adamýn ikizi olduðu sanýsýyla omuzlarýna kocaman bir demir küre koyuþu, ne tilki yüzlü eskil adamlar, ne bir yüzyýl yaþayýp ölen atamýz Ömer...
Bakýn; Psyke odanýn karanlýðýnda kandille bana doðru yaklaþýrken yüzümü yaktý. Ve Eros kuþa dönüþüp yitti; Melusine’nin balýk olmasý gibi. Diyesim ne Küba denizinde kýzýl zambaklarýn açýþý, ne iki çift gözü olan Phanes, ne ölü çocuklarý elinden tutup göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un hayali, ne ormanýn kýrk delikanlýsýnýn kýþkýrtmasýyla ölen Sezarlar, ne imge kovaný, ne karþýtlar barýnaðý, ne özgürce karþý çýkabileceðim bir tek tanrý kaldý deyiþim, ne Maenadlara korku salan krallarý, ne tulumba fitili, ne güvercin tüyü, ne iksion çarký, ne uðuldayan fýrtýna, ne Dis’in armaðanlarý, ne Cicones kadýnlarý, ne içilmeyince gücenen sular, ne þiirin gizil evreninde Osmanlý miti, ne karanlýk Thomas’dan  kötü belirsizlik dizisi, ne kehribar içine hapsedilmiþ taþlar, ne de bir kýþ söyleni...




Deðilse de, belki her þey þu, yani ‘Regina Coeli’ duasý...

‘Cennetin Kraliçesi, neþelen, aleluya
Taþýdýðýn çocuk, aleluya.
Göðe yükseldi, aleluya,
Bizim için tanrýya dua et, aleluya
Tanrý gerçekten göðe yükseldiði için,
Neþelen, mutlu ol,   
Oh Bakire Meryem, aleluya.’

Amin...
Her þeye amin.














































ULUS FATÝH

BULGU SINIRLARININ PARÇALANMASI

Andromeda denli uzak bir hiçlikte, Zeyrek’te, denize yakýn bir kýraathanede oturuyordum. Karþýda ölgün bir kilise vardý. Duvarlarý ahþap ve sývalarý yer yer dökülmüþtü. Tepede, kuleye yakýn bir Malta haçýnýn gölgesinde duruyordu. Kovboy filmlerindeki, Meksika sýnýrýna yakýn binalar gibiydi. Demek ki, öyle bir üslupla yapýlmýþtý ki bu binalar, Samatya’dan, Fener’e, Meksika’dan, Ahtamar kalesine, oradan Prens Adalarý’na kadar hep birbirinin aynýydý.

Derken, yanýmda kül yüzlü bir adam belirdi ve sessiz  bir reveransla oturabilir miyim dedi. (Bugün tüm sandalye ve masalarýn boþ olmasýnýn þaþkýnlýðýyla, ‘tabi’ dediðimi neredeyse biliyorum). Az sonra adam, algý ve bulgu sýnýrlarýnýn parçalanmasý diye bir tez hazýrladýðýndan söz ederek konuþmaya baþladý... Ýnsan kýlýnda bir evrenin saklý olduðunu, flüt biçiminde gökadalar bulunduðunu, geleceðin görünebileceðini, meyvelerin içinde gizli yýldýzlarýn varlýðýný, nesnelerdeki ölü enerjinin kinetizmini, ölümsüzlüðün basit bir ilke, tanrýnýn ve sýnýrsýzlýðýn bir aldatmaca olduðunu, dönüþümün varlýðýný ve kýsýtlýlýðýný, ama sonsuzluk ve ölümsüzlüðün komikliðini bir takým kural ve teorilerle anlattý durdu. Ve tuhaf biçimde içini çekerek, evrenin dilenirse bir nar tanesinde bile görülebileceðini söyledi. Sonunda yüzü, ‘karanlýðýn ýþýðýnda’ biçimden biçime girerek, þu an sayýlamayacak denli çok yerde yaþýyorum ve istersem bunu arttýrabilirim dedi. Ve keçi ayaklý ilahtan aktarýlan pitoresk bir öykü gibi, ikindi güneþi eþliðinde, yokuþa doðru yürüdü gitti. Ýrkilerek ardýndan baktýðýmda, sýrtýnda siyah, küçük  bir noktanýn hareket ettiðini görür gibi oldum, korkuyla baþka bir yöne baktýðýmý anýmsýyorum.
...
O gece düþümde bir aðaç benimle uzun uzun konuþtu ve sonra köklerinden fýrlayarak boþluða doðru uçtu gitti.



















KALEMAKELAME 

Kutlu öðlede kumrularýn öttüðü bir saatti. Silgi adam yaðan yaðmurdan korunmak ve sýkýntýsýný daðýtmak için, sundurmanýn altýna girdi. Yaðmur suyunun avlu içinde oluþturduðu küçük dereciklere bakýyordu, uzaktan suyun içinde, kývrýla kývrana bir balýk geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasýnda durdu. Sonrada suyun aðzýný kapatarak oradaki göletin büyüyüp taþmasýna ve hep birlikte aþaðýlara doðru uçmalarýna  yol açtý.
Adam gözünü karþýya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlýðýn içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yaðmurun tuhaf sessizliðiyle ürpererek, loþ avlunun garip hareketsizliðine dikkatle baktý. Birden  korkunun verdiði cesaretle, su birikintilerinin üzerinden atlaya zýplaya kahve yönüne doðru koþmaya baþladý. Yaðmurun altýnda, alacalý günde, týpký kendisine benzer birinin, ters yönde koþuþturduðunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut aðacýnýn dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla kendisinin týpatýp bir eþi olabileceði düþüncesinin olanaksýzlýðý ve gülünçlüðüyle kalakaldý, ama biliyordu ki yeri geldiðinde, ayný sanrýyý kendisinin de duyumsadýðýný söyleyecek pek çok insan tanýr bilirdi, kirpiklerinden süzülen yaðmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yaðmurdan kaçanlarý, at üstünde hýzla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taþ oturaklardan birinde düþüncelere daldý. Ovayý gözleyerek, doðanýn göksel incisi yaðmuru tanýmaya, anlamaya çalýþtý. Uzaklarda, göklerin içinde kaþalot biçeminde kara bir bulut, diðer bulutlarýn süratle üzerine doðru gelerek bir bir yutuyordu. Ayný denizlerdeki gibi diye düþündü, kitaplar denizler tanrýsýnýn o olduðunu yazýyordu, gökte de kaþalot biçemindeki bulut diðerlerini silip süpürüyordu. Þimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara þimþeklerle dolu görünmez bir dev yaklaþýyor ve silgi adam doðanýn bu görkemli karabasanýnda, yaþadýðý dünyanýn bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç olduðu sezisine kapýlýyordu. Yaðmur delice þiddetini artýrmýþtý, birden yanýnda  kara kepenekli birinin ‘Mehdi geliyor!’ diye, hýnçla baðýrdýðýný duydu.  Bu adam köyün, us sayrýsý çobanýydý.
Kararan havada, çok uzaklarda buz yarýklarýnýn içinden, sanki yapay sýðýrcýklar, göz alýcý büyüklükte siyah kelebekler havalanýyordu, çakan þimþekle ova bir an cam yeþili bir çöl görünümüne büründü, þýrýltýlý çamurun içinden Polovec dansý yapar gibi þaþkýn bir kurbaða hoplaya zýplaya aþaðýlara doðru kayýp gitti. Yýldýrým yuvalarýndan elektrik çakýyor, bulut dumanýyla ilerleyen hava gemileri ortalýðý kaplýyor, uzak daðlarýn kýstaklarýnda, sisler içinde sanki Berzah alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapýlarý açýlýp kapanýyordu.
Silgi adam, köy imamýnýn, bir zaman önce, yalnýzca kalplerin gördüðü tayy-i mekanlardan söz ettiðini anýmsayarak, ötelerde ovanýn ortasýnda gölge yapan su duvarlarýný köyün çobanýnýn da algýlamýþ olabileceði sanýsýyla, sormak istedi, ama fýsýltýyla; doruktaki inci yuvalarý, is yurtlarý, yedi kardeþler, kurþun beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs korularý, doðuran yarasalar, arý ve iris dendiðini duydu, yanýnda kimseler yoktu ama, kulaðýna  imamýn sesine benzer seslerle garip þeyler fýsýldanýyordu. Vaktiyle köyün destancýlarý Fegiye Teyran ve Meleye Cizire’nin þimdi yaþadýklarýna benzer bir meseli anlatýp durduklarýný düþündü ve aslýnda yaþadýðý aralýðýn, alemin hangi zaman dilimini karþýladýðýný merak etmeye baþladý.
Mahallenin arka sokaðýna dolanýp, boþ bir avludan geçerek, köyün en saðlam binasýnýn bulunduðu arsanýn içinden ahaliyi sömüren, dolandýrýcý tüccar Kifilis’in ýþýðýnýn yanýp yanmadýðýný anlamak istedi, bilmediði sözcükler mýrýldanýyor, dua, vali, kaymakam gibi þeyler söylüyordu, (aslýnda) yaðmur baþlayalýdan beri baþka bir düþünsel boyuta geçtiðini düþünüyordu, saçmalýðýna güldü ve Kifilis’in ýþýklarýnýn yandýðýný görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam öldürme arzusu belirdiðini görerek kendine gelmeye çalýþtý, yaþlý bir kadýn sürünerek yanýndan geçti, durumundan þüphe edip, bir umar amacýyla, ateþlenince çocukluðundan beri kullandýðý tek ilaç olan bir kinin yuvarladý, saçak altýnda bekleyenleri çift görünce ilacýn etkisinin baþladýðýný anladý, yerde Kifilis’in  düþürdüðü  bir senet buldu ve senetteki imzanýn kendisinin olduðunu dehþetle gördü, yaðmur suyuyla mürekkep bütün kaðýda daðýlmýþtý.
Kifilis içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardý. Azrail, Kifilis’e yaklaþýyordu, köyde leylak ve zambaklarý olan tek adam buydu, puslu camdan dikkatle baktý, biri mendille elini siliyordu, diðeri bir mektup uzatýyor, yaþam, þiir, zümrüt gibi sözler ediyordu.  Ortada bir meclis vardý ve þiiri okuyanýnda kýz kardeþi  olduðunu görüyordu, soluðunu güçlükle tutarak kapýya yaklaþtý, cebinden bir makas çýkardý, öldürüm bir sanat yapýtý gibi olmalý diye düþündü ve ölüm anýný bir resim gibi tasarladý, þemsiye varmýþ gibi elini kaldýrýp indirdi, zaman akýyordu, yýl , ay, hafta , gün, saat, dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanýn dýþýna düþtüðü, baþka bir ölçüye tutsak olduðu, vatan deðiþtirdiði, ders aldýðý, yaþamýnýn fitilini ateþlediði o an...

Þey dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayaðý dýþarýda kalmýþ buz gibi havada kötü rüyalar, kabuslar görmüþtü ve Kifilis elinden kör makasý alýp tam bacaðýna saplayacakken uyanmýþtý.
Çocuk okula gidecekti ve beyaz yapraklarý olan kýrmýzý bir defter, kalem, üzerinde portre olan kalýnca bir kitap istiyordu. Kahvaltýda nane çayý içti, zeytin yemeye çalýþarak ayaða kalktý ve çocuðu okula götürmek üzere kapýdan çýktý. Arapça ve Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuþu çýkýp okula giderek öðretmene okul binasýnýn ve þu andaki varlýklarýnýn gerçek olup olmadýðýný sordu. Öðretmen tek bedende pek çok hayat yaþanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.



(2)
Öðretmeni hem dinledi hem de her dediðinin doðru sayýlamayacaðýný düþünerek ceplerindeki bozuk paralarla oynadý, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül kokusunu bile tanýmamýþ insanlarý düþündü, caný acýyordu, haftalardýr kendini rüzgara vermiþ ama doktorun dediði üzere bir iyileþme saðlayamamýþtý, her köylünün vazgeçilmez eðlencesi filli aynayý çýkararak yüzüne baktý, düþünde kendi benzerlerini ararken, kendisinin baþkasý olduðunu gördü, yakýndaki bir duvarýn dibine sinerek çevreyi gözetlemeye baþladý, korkuyordu, acaba herkes baþkalaþýyordu da kimse farkýnda deðil miydi, sepet içinde bir horozla, bir çocuk yanýndan geçti, dik dik baktý ona, çocuk aldýrmadý bile, o zaman olaðanüstü bir þeyin olmadýðý kanýsýna vardý, öyleyse tüm kusur kendisinde olabilirdi, yandaki çarþýnýn pazar yerine dalarak, pilav, niþan, nohut, pirinç, tebeþir, tahta, çeþme, iþkembe, kaðýt, sebze, meyve, þeftali ve karpuzlara dalarak köyün ta öbür ucuna çýktý.
Nilüferli bir göl vardý orada, türkülerin bestelenip, aðýtlarýn yakýldýðý  bir yolak üstüydü göl. Güneþi gözünün çevrenine alarak göle baktý, göldeki güneþ bir hayal ülkesinin altýn gözü gibi parlýyordu. Aðlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalýþýrdý insanlar, kapalý kapýlar ardýnda, niçin prangalý bir tutsak gibi yaþarlardý, içlerindeki vahþi içgüdü neden dinmek bilmez bir sýzýydý, neden güneþe bakmasýný bilmezler, neden sýcakta yanarlar, soðukta alabildiðine mutsuz olurlardý, neden ikiye ayrýlmýþlardý, neden tek bir tanrýnýn gölgesinde sabahlayýp, neden melek ve þeytanlara inanmýþlardý. Neden çocuk doðuruyorlardý, neden doðan her çocuk kendilerinin kötü birer kopyasý oluyordu, neden öldürmek zahmetine katlanýyorlardý, neden eþitlik gibi masum açýmlamalarla günaha giriyorlardý, neden atardamarlarýndaki kan ölümcül bir sývýydý, neden kaslarý geliþiyor, ayaklarý çalýþýyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlýk doðal bir duyu olup, yemek sosyal bir kavrama dönüþüyordu, neden denizlerin içinde baþka bir alem vardý, baþka ülkeler, baþka sýnýrlar, neden uzay meraký oluþmuþtu, neden evrendeki tüm bulgular hiç bir þeyi deðiþtirmeyecekti, neden her þeyin hiçbir þeye dönüþtüðü ölümü masumca kabulleniyorlardý, neden çýkýþlarý aðlamak lý, öfkeli yada ahmakçaydý, neden eþyanýn  tutsaðý olmaktan kurtulamýyordu, neden maddenin bir parçasý olmaktan öteye gidemiyordu; yaþamý neden, neden anlayamýyordu.
Cebindeki usturayý çýkararak gölün suyuyla sakallarýný kesti, Narsis gibi son bir kez göle bakarak, acýkan iþkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrýlmakla gerçek yaþamdan ayrýldýðýný biliyor, daðlardan, tepelerden, doðadan ayrýk köye, yaþamýn cangýlýna geri döndüðünü düþünüyordu, orada topraktan gelen herhangi bir þey kendine satýlabilirdi, bu satým iliþkisi tasarlanabilecek en kötü soyutlamanýn bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda býrakacak bir davranýþ, acý bir yükseliþ biçiminde olacaktý, her adým atýþýnda onun ederine yaklaþacak, metada her adým atýþýnda uzaklaþacaktý, sonunda ölecek ve bayraðý baþkasýna vererek bu yarýþý sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktý, dünya ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuþamýyordu, benden bu kadar, buyur sen al, benden bu kadar buyurun siz alýn, hep daha hýzlý, hep daha yüksek, hep daha uzak, ulaþmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sirtius...’

Aðustos ayýnda köye gelen cambazýn, kör beygiriyle gene yollara düþtüðünü gördü, mart yada mayýsta da gelmiþ olabilirdi, cambazýn atýnýn tek gözü kör, kendisi de söylediðine göre daltonist ve azýcýk saðýrdý, ama pembe bir þapkasý vardý, siyah bir kaðýtla oyunlar yaparak çocuklarýn dikkatini çekmeye çalýþýyordu. Fidanlarýn arasýndan geçip, utancýný gülüþüyle gizleyerek satýn aldýðý çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaþtýran çayýn kenarýnda oturup karnýný doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktý, dünyanýn aðýrlýðý dünyada kalsýn dý, çoktandýr küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu daðladý, iyi bir yemek mutluluklarýn en tuhafýydý. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak lambasý, barut, loðusalar, laðýmlar, araba takozlarý, cýmbýzlar, pideler, pizzalar ve körfezleri düþündü. Kýr serçelerinin arasýnda, karanfiller, papatyalar toplayýp aralarýna akasya sýkýþtýrarak  demet demet satan bir çingene düþledi.  Sabahtan bu yana, usu mengene gibi sýkýþmýþtý, keþke sünger gibi sýkýlabilse, yenilenebilseydi.

Kiremitlerin üzerinde uçan bir alakarganýn ortalýðý çýnlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu, umutlandý, az ilerde  yaðmurun kabarttýðý mantarlarýn doðuþuna tanýk oluyor seviniyordu, bodur aðacýn dallarýnda biriken kuþ gübrelerinin kokusuyla sarhoþ oluyor, bodrumlarýn rutubetini, yulaf ezmesini, panayýrlarýn neþesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi, fistan giymeyi ve pilaki oynamanýn özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kýzý bir huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgýnlýðýndan uyandý, aðzýndan kulaklarýna bir limon tadý yayýldý, kiraz güzelliðindeki kýz uzaklaþýrken, onun gözlerini kestaneye, parmaklarýný fasulyeye, yanaklarýný ýspanaða, kalçasýný lahanaya, kollarýný pýrasaya, saçlarýný ýhlamura ve salýnýþýný maydanoza benzetti.

Uzaklarda ovadaki þoseden bir kamyon geçti, hemen ardýndan da onun tozu içinde sarsýla doðrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peþinde ölüme (ölümüne) koþan bir muþtu böceði diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Iþýklý Barajý’nýn kýyýsýndan dolanarak uzak köylere doðru gözden kayboldu, otomobilse ovanýn ortasýnda  seçilmez hale gelip birden imi timi bellisiz olup, yitip gitti.



(3)
Silgi adam küçüklüðünde -onlu yaþlarda- büyük kentin varoþlarýndan birinde belleðine imlediði konfeksiyon atölyesini anýmsadý, bursla okumuþ öðrencilerin çalýþtýðý yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloþ  bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter kokan deniz anasý patronlar, mesailer, kýsa öðle tatilindeki okey partileri, bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kýzlar(mayo giymek herkes kadar denize gitmiþ duygusu veriyordu), parfüm kokularý, taksi, trafik, pastane dedikodularý, remayözcüler, overlokçular, þans oyunlarý, umutlar, televizyon yýldýzlarý, gelecek planlarý, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler, ustabaþý torpilleri, iþbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler, transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlý iþçiler, vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düþümleri, dumanlý salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kýz tuzaklarý, telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeþler, robot olmalar, sýr alýp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise hayalleri, deniz delileri, yýldýzlý oteller, arabeskler, sekreterler, sazlý sözlü konserler, hasýlý karla, katranla kirlenmiþ, gümüþi ambalajlý karakatomp yaþamlar.
Moteller havuzlu mudur diye sormuþtu dikiþçi kýz, daha yanýt gelmeden bir diðeri hostes olacaðým diye lafa karýþmýþtý, çay saatinde koltuk altlarýna sprey sýkarak. dinlenme odasýnda spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten gelen Olimpos gazozlarýný, kolalarý içmiþtik, hatta biri birayla kokteyl yapmýþtý hepimizde tadýna bakmýþtýk, küçük sandviçler yiyerek, kapaðýnda; ‘Taþýn topraðýn altýn/ Dünyanýn cennetiydin/ Seni tanýmadan önce Ýstanbul’  yazýlý bloknot defterine þiirler yazan bir kýz vardý, gizlice yarým kalmýþ bir þiirini okumuþtuk:

ÜZGÜ
Bir sen vardýn yalnýzlýðýmda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktý
                                      seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanýn öbür ucunda
Þiir gibi akacaktý hayat
Bir gün daðda
Bir gün kitaplar arasýnda
Resmini yapacaktýk-
...
Þimdi anlýyorum ki baya güzelmiþ  bu yarým þiir, kim bilir o kýz  nerelerdedir...
Blucini yýrtýk giyerdi  ve cesurdu, blöf yapmasýný da çok severdi kendini tanýrmýþ casýna, birde kep takardý ki baþýna, yolda en afili olanýmýz oydu doðrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke dolaþmaktý, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamýný bilmez öylece yüzüne bakardýk imrenerek, ilk arkadaþ olduðu erkeðin arabasýnýn torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmýþtý o göz kesen. Yýllar sonra bir barda kaþýkla ketçap yerken yakalamýþtým onu, düþlediklerinin çok gerisinde bir yaþam sürdüðünü hemen anladým ama hiç belli etmedim, þiveside kötüydü, aðzýndan kaçýrýnca tornistan yapýp yeniden dillendiriyordu sözcükleri, otostop yaptýðýný söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layýk bu kýz tank gibi þiþmiþ, paneli, formikasý bozulmuþ, jileti kayýk, smokini düþük, hacamat olmuþ, ne idiði belirsiz bir gudubete dönüþmüþtü, ne kadar þaþýrýp, üzülürsem üzüleyim, yaþam üzerinde oturup düþünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip teokratik, monarþik, garip bir bileþen ; bir kimya.
O kýzýn adý Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.

Silgi adam, çocuðun okulunun  bitme saati yaklaþýnca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sýralarda, iskemlelerde beklemeye baþladý, uzakta göz alýcý daðlar uzanýyordu, ne kadar bilmese de, bu daðlar, yüzyýllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germiþti. Karyalar, Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuþ, Persler , Medler, Partlarda buradan gelip geçmiþti, o günden bugüne daha niceleri vardý ama en eski atalarýný daha çok seviyordu nedense, belki de yüreðinde gerçekten ölü olup, gerçekten özlenenler, bir mezar taþýnda görüp tarih öðretmeninin kahvede Türkçelediði gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatýrasý kalmamýþ olan’lardý. Nede olsa  ötekilerin; yakýn geçmiþin, anýlarý henüz canlý, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatýþmasý içine girip, fikir bölünmesine uðrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada buluþamýyorlardý. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sý bile kalmayan bu atalarýný, bu en eski ölmüþleri, bu hatýrasý kalmamýþlarý, bu soyut tabutlarý, solgun sandukalarý, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüþleri seviyor olmamýz belki bunun içindir. Her bakýmdan ölmüþlere hepimizin gönlü ve kucaðý açýktýr ve kalbin gözü onlarý çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrýlýða yol açmayacak kadar ölüler, hasýlý onlara gönül kapýmýz açýk olup, hep kalplerimizdeydiler. 


4
Böyle düþünüyordu silgi adam ama daðlardan doðru kucaðýnda  Karya kartalýyla inen  Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen maðara adamý gibi az daha bayýlýyordu. Hykandros dev adýmlarla tam okula doðru yaklaþýyor ve silgi adam ne yapacaðýný þaþýrýyordu, ceylan derisi tulumundan su içerek yaklaþan bu Karyalý tam da yaný baþýna gelerek; kentlerinizdeki gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarýnýzdaki otomobiller hayatý bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuþ gibi baþýný sallamakla yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacaðý bir cesaretle, bu yüzyýllar ötesinin Musa’sýna : Geçmiþ yaþamlarýn bu günden daha mý insanca olduðunu söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceði en güzel soruyu erdenlikle sormuþ gibide gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanýtý ütopyalar, geçmiþin düþleri bu günün düþüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü gereksinim duyduðumuz güzellikler parmakla sayýlacak kadar azdý, görece bir olgunluk içindeydik, bu günün ütopyasý, zamana, mekana ve levh-i mahfuza sýðmayacak kadar geniþ bir bileþenler toplamý, oysa giderek en iyiye doðru yol alýnsaydý ütopik dileklerde azalmalýydý, tam tersine istemler karelerle küplerle artarken, geliþmeler aritmetik hýzda ilerledi, diyesim, istemler geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleþenler aritmetik dizide kalmaktadýr, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir hýzla, ütopik istemler geometrik hýzla artmaktadýr, bilmem açýnlamaya gerek var mý, kýsaca ‘bulanýkadam’ biz daha  mutluyduk, bu gün çevrecilik dediðiniz þey bizim zamanýmýza duyulan özlemin kanýtýdýr, cennetten öte yaþamýmýzýn tanýtýdýr, insanoðlu, sizin yüzyýlýnýzdaki kadar aç kalmadý, sizin yüzyýlýnýzdaki kadar ölmedi, umarsýzlanmadý, ezilip horlanmadý, aðlamadý. Bugün -homofaberin- kendine karþý artan acýmasýzlýðý, ütobik istemlerinde sýnýrsýzlaþmasýna yol açmýþtýr.
Silgi adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her þeyin göreceli oluþu, belki sanýyý ve gerçeði deðiþtirebilir dedi. Hykandros doðru ama bir tek þeyde yanýldýðýnýz kesin oda þu deyip silgi adamýn kulaðýna eðilerek bir þeyler fýsýldadý. Silgi adam þaþkýnlýkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince,  Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den, Mart’ýn 15’i gibi sakýnýn dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduðu sürece ortaya çýkan paradoks bir gün tanrýnýn bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi adam sanki bir uykudan uyanýr gibi; Okul! diye baðýrdý ve oturduðu bankýn üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandý.

Çocuðu elinde bir pasta dilimiyle yanýna geldi, öðretmenin yaþ gününü kutlamýþlardý, çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiþ deyince, gözleri fal taþý gibi açýldý ve içinde beliren sýkýntýyý kahvede saatlerce ve amaçsýzca tavla oynamayý düþünerek atmak istedi, berberin yanýndan geçtiler, puslu camda, köpüklü yüzüyle bir adamýn baston yutmuþ gibi duruþu ve onun yanýnda eskivler yapan bir adam oluþu, onlara panayýrlarýn palyaçolarýný anýmsattý, masallarýn ve düþlerin yaþamdan kam almýþ olabileceðini anladýlar, taþlý yolda Troy adlý bira þiþesi görünce gerçekte, plastiðe geçiþin  kaynaðýnýn da  yaþam olduðunu kabul ettiler, öyleyse bir þey bulunup bir þey yaratýlmýyor, yaþamdan baþlayýp eni sonu gene yaþama dönülüyordu demek, çok daraltýcý bir yaklaþým olduðunu düþünüp, boþ vererek -çýðlýkla-aralarýndaki parolayý  yineleyip, türkü çaðýrarak evlerinin yolunu tuttular:
‘Þu uzun gecenin gecesi olsam
Sýlada bir evin bacasý olsam’
diyordu türkü.

Evde silgi adam zavazinga kasasýný açarak  öte beriyi onardý, çocuða tahta bir oyuncak yaptý, kiriþlere asýlý üzümlere, türlü meyvelere yetiþebilmek için bir masa çaktý, kýzý tempo tutarak onu çalýþmaya özendiriyordu,
peçeli hanýmý ev iþlerini yapýyor, sanki baþka ve çok kasvetli bir alemin hurisiymiþcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu tuhaf insanýn, güneþin doðup batmasýyla üreyen yaþamlarýna kattýðý mistik izden hoþnut kalarak, yaþayýp gidiyorlardý. Akþam basmadan silgi adam banyo yaparak günün yorgunluðunu attý, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanýn yaþamdaki yalnýzlýðý bir ölçüde azalýr, kýzý ne demek istýyor gibi ondan yana baktý ama konuþma isteði duymadýðýný belli edercesine oturduðu yerde kývrýlarak uyuklamaya çalýþtý, adam kör ýþýða duraksamadan bakýyor ve bir þeyler mýrýldanýyordu, bravo diye bir söz çýktý aðzýndan, bankalar, bombalar, piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalýþtý, onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mý!’ diyerek çekmeceye býraktý, pantolonunun takýlan kancasýný çýkarýp düzelterek yün çamaþýrlarýyla yataða uzandý ve uyudu. Sýk sýk olduðu gibi rüya görüyordu, Ýtalyan parlamento binasý önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sýrtýna aldýðý kadýrgasýyla Barbaros’ta kendisine destek verenler arasýndaydý, pipo içen Nietzche’ye benzer biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalýna olayla ilgili yorumlar yapýyordu.








(5)
Fellini filmlerinden çýkma kart bir kadýn, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman televizyon muhabirinin kucaðýna oturuyor, boyalý büyük aðzýný alabildiðine açýp kahkahalar atarak her þey hoþ ve boþmuþ gibi sinir bozan bir lakaytlýk ve frapanlýkla ortalýkta dolanýyordu; sonra garip bir hareketle kameralara yaklaþarak hermafrodit olduðunu kanýtlarcasýna total bir hareket yapýyordu, biri bütün hay huyun ortasýnda arabasýnýn krank milini çýkarýp hiç bir þeye aldýrmadan onarým yapýyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiðini söylüyor, patent patent diye baðýrarak koþuyor, gardiyan kýlýðýnda biri az ilerde onu tutuklarken, göklerdeki karyolasýnda seviþen bir çift, olan biteni  sessizce izliyor, þarkýcýyým, gazino arýyorum diyen bir deli araya çýðlýk dolu türküler karýþtýrýyor, bir sporcu mihaniki biçimde kaptanlýk bandýný takýp çýkarýyordu; bir diðeri her gördüðüne paso gösteriyor, fotoðraftaki þüphesiz benim diyordu, bir sigortacý tüm olan biteni -uçan sözü bile- sigortalayabileceðini söylüyordu. Bir sinema yýldýzý villasýndan el sallýyor, bir hýrsýz yapma bir bebeðe tornavida saplýyor, bir palyaço, yüzünü gözünü kýrmýzý ile boyuyor, görüntüleri fotoðraflayan bir gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pýrlanta gerdanýyla orta yaþlý bir kadýn boðazýndan asýlmýþ sallanýyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalýyor, aðzýndan salya akan biri de peçete satýyor, seyyar bir pirzolacý -kancadaki etlerle- herkesi yemeðe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto oranlarýný anlatýyor, postacýysa olay yerinde olanlara mektuplarýný veriyor, bir jandarma güruhu herkesi çembere alýyor, küçük bir çocuk annesinin verdiði mandalinayý yiyordu. Papaklý bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaþýrým, iskelede seviþirim diyerek, çikolata ýsýrýp, tekvando gösterileri yaparak, otobanda hýz yapmayý severim diye ekliyordu.

Silgi adam uyandý, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtýðýný düþünerek, sobayý usulünce söndürdü, akþamdan kalma çayý içti, þubatta ekerim, nisanda yeþerir, haziranda toplarým diye mýrýldandý. Bahar gelince viþne aðaçlarýnýn olaðanüstü bir beyazlýkla açtýðýný, çevreye hafif esrik, çok hoþ bir koku yayýldýðýný düþündü. Portakal çiçeðinin de son derece güzel olduðunu söylemiþlerdi. Sonra gene yataða uzanýp hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandýrýldýðýný, aðzýna Kiler balýðý ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalýþtýklarýný ve bir hipopotama dönüþtüðü anda yine rüya gördüðünü anladý.
Elektron yuvalarýnýn içinde batýk Vordonos adasýna doðru kýzýnýn elini tutarak gidiyordu, güneþ silik bir noktaya dönüþüp, aðýr aðýr yok oluncaya dek gittiler...
...
Büyük yazar pandantif kýlýklý yazýn heveslisine bu öykü deðil, konu bütünlüðü yok, deneme deðil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazý aksak ve bunu her okuyucu dilerse anlayabilir diyerek notlarý uzatýp, uzaklaþmaya baþladý. Çömez arkasýndan koþtukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalý ilaha verdikleri ant uyarýnca, atýlan her adým da aralarýndaki uzaklýðýn yarýsý kadar yaklaþabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamýyordu, büyük yazar dönerek, asla bana ulaþamayacaksýn, her uzaklýðýn sonsuza dek bir yarýsý olacaktýr dedi. Yazýn heveslisi  büyük bir oyuna geldiðini  anladý. Ama hiç ummadýðý bir tansýk gerçekleþti ve yakýnlaþtýkça devasa biçimde büyüyen yazarý yakaladý, dokunduðu anda da onun saydam gövdesinin boþluklarýnda yitip gitti. Geriye büyük yazarýn sembolik dev gölgesi kalmýþtý...
...
Büyük yazarýn tilmizi olmaya özenen, küçük yazýn heveslisi, kýrýk dökük karyolasýndan taþ döþemeye düþüp  ölmüþ, tabaðýnda duran týrpana balýðý da, göklere doðru kanat çýrparak uçup gitmiþti. Silgi adamýn garip öyküsü böylece bitti.




















ÇATALKUYRUK

Bozkýrda kurumaya yüz tutmuþ çayýn kenarýnda yaþlý incir aðacýnýn altýnda oturan kavruk yüzlü çocuk incir aðacýnýn yemiþlerine bakýyor neden çürük olduklarýna us yormaya çalýþýyordu. Yaþlý babasý incir suyu sevmez dibinden su geçerse yemiþleri kurtlu veya içinde evin olmaz demiþti. Kolaylýkla incirlere ulaþýyor ama hepsi ya çürük ya evinsiz çýkýyordu. Sonunda çaresiz aðacýn dibine oturup yaslanarak ovaya bakmaya baþladý. Harmanlar kalkmýþ týnazlar savrulmuþ kuyularýn serenleri yüzyýllarca gizli kalmýþ bir dinin müritlerini cezalandýrýldýðý çarmýhlar gibi ürküntü veren kara birer hayalete dönüþmüþlerdi  Doðudaki dað silsilesinin tam ortayýndan tek bir kuþ süzülerek tam üzerine doðru uçup geliyordu Kaðnýlar, manýþlarla örtülü at arabalarý kulaklarý düþmüþ eþeklerle yanlarýndan geçen bir köy kafilesi incirin dibinde hareketsiz duran bu çocuðu neredeyse görmeden geçip gitti, o kirpiklerini kýrpýþtýrýp gözlerini aralayarak gelip geçene dek onlarý süzdü, kadýnlar sanki bin yaþýndaydý, ayný yorgun alýþkanlýk, ayný kavrukluk, ayný çatlak eller, açýða vurulmayan köreltilmiþ dehþetin  baskýsýnda ayný derin bakýþlar  ellerdeki soluk kýnalar, sýska bedenleri heyulaya çeviren  alaca þalvarlar, kimden çýktýðý belli olmayan aðlama sesleri ve ölene kadar suskun erkekleriyle çekip gitmiþlerdi. Çocuk az sonra uyuklamaya baþladý ve hafif yelin yüzünü yalamasýnýn ardýndan dalýp gitti. Düþünde tam ortadaki kýstaktan süzülüp gelen kuþun küçücük olduðunu görüp tam tepesindeki incire konmuþtu  Kuþ daldan dala geziniyor kýr sarmaþýðýnýn kapladýðý dallarda görünmez oluyor sonra ortaya çýkýp baþ hizasýna kadar iniyor yine çýkýyor oynuyor oynuyordu.
Þimdi kuþ sarmaþýðýn. Çitlembiðin, incirle yaban armudunun sarýþtýðý bu çay kenarýndaki küçük vahada incecik dallarýn arasýnda küçük cennetinde oynuyor oynuyordu. Kuþ minicikti köylüler adýna çatal kuyruk derlerdi, kuyruðu uzun iki baðýmsýz telekten oluþmuþtu, kuþ kuyruðunu diðer hiçbir yanýný hareket ettirmeden oynamayý çok severdi duruþunu bozmadan ileri geri aþaðý yukarý saða sola oynatabilirdi baþý küçücük siyah beyaz görünürdü serçegillerdendi kuru yaprak renginde kýzýlýmsý kuzgunilikte bir göðsü vardý tutunca taþlýk oradaydý iþte yediði herþeyi taþlýkta yuvalardý kanatlarý zarif yaðmur bulutu renginde yumuþak tüylüydü kanat altlarý lekeli beyazdý ayaklarý üç parmaklý prenses bileði gibi zarif ve ince minicik dirsekliydi.
Kuþ daldan dala geziyordu yapraklara sürtünüyor inci dallarda gagasýný sürterek aðzýný temizliyor kývrýlarak aþaðýya yukarýya bakýyor birden hopluyor bir gözüyle yukarýlarý incelerken çitlembikleri aþaðý düþürerek bir türlü yemeyi baþaramýyor sonra dinleniyor gözündeki saydam perdeyi indirerek dalýyor birden týkýrtýya uyanýp çevresini gözetliyor  oyunu baþtan alýp yeniden baþlýyordu Uykusunda rüya görüyordu, bir gergedan ksilofon çalýyordu, biri ona koþ gülsüm burada diye çaðýrýyordu. Suyun kenarýnda incecik uçarlar yüzüyordu  saltýk karanlýða doðru uçan gökadalar geçiyordu gözlerinin önünden, birden tanrý görünüp Ölüm hiç bir suçun karþýlýðý deðil Eyyüp diye baðýrdý, (rüya sürsün) O çocuklar o yaþam o adam suyun suya damlamasý gibi öldü yok oldu gitti. Buðulu gözlerle baþtan beri (baþlangýçtan beri) bekleyen ýssýz ovaya baktý, onu öyle severdi ki, rüyalarýnda gördüðü rüyada bile (o vardý) onu görürdü Ama her þey gibi bir gün geldi bu aþkta bitti. Ölüm onu sessizce kanatlarý altýna aldý- almýþtý ve acýmasýz hayat tek baþýna yaþamýný sürdürdü. Osmanlýda piyaleyken bile Copland’ý dinlerdi, Grieg’in Aðýtsal Melodisi ve Bartok Dayý’nýn divertimentosunu dinlerdi ama gariptir Zenofobisi vardý, uysal Leandro, savaþcý gezgin Odysseus ile Sonsuzluk anlaþýlmayanýn giyitlenmesi, felsefe düzlem, cisim algý biçemi, soyut emek, yaþamak, 2x2= 22 gibi zýrvalar söyledi. Cengaver, kuþ ve kuþku dedi.               

DEVAMET































































































































MEŞHUR
                                                        ‘Kirke, bak! Parnas’ın yamacından o güzel çocuk iniyor!..’
I                                                              
Avlu taşlarına mavi suyun yağdığı ev bizimki, defnelerin sarmaladığı, ışığı mavi evde Zeus’unkiydi.  Güneş bir kurs gibi doğar, koyunlarla, tarlalara, bağlara iner ve akşam batarken, boyun büken gün çiçeği gibi, evlerimize, ocaklarımıza dönerdik.
Temmuz ayının ortasında alaca düşerdi bağlara, keseklerin arasında, çokakların altında alacayı arardık. Sevgilere irem olan yüce tanrının üç rengi vardı: Yeşil, mavi, kırmızı. Yeşil salkımlar, Havva yurdundan çıkarak, Gehenna aleviyle sekileri tırmanıp, evreni soluyarak, göğsü kızıl düğmeliye garkolduğu zaman arardık alacayı. Biraz sonra Meşhur, gediklerin üzerinden görkemle, bereketin Artemis’ini sallayarak, kızıl tansığın ilk sahibinin kendisi olduğunu haykırırdı. Akşama dek onu göğsüne bastırır, gümrah Dionizos çelengini, oturduğunda bile kasık aralarında saklardı, sonra ceviz ağaçlarının dibinde akşamı bekler, yukarıda dalların en yücesinde, etekleri uçuşup cevizleri koklarken; kimi zamanda dalların arasından, çılgın bir Kirke gibi işerdi. Biz de aşağıda delişmen Apollon’un, avare Orpheus’un çocukları olarak, kollarımızı, yüreğimizi, ağzımızı açardık. Aah ah, Meşhur’un o zamanlar öyle güzel gözleri vardı ki, tam üç renk vardı içlerinde; yeşil, mavi, kırmızı. O gözlerin ortayı yeşil, kıyıları mavi, derinliğine bakınca da, kırmızı alevlerin yüzdüğü elmas benekli bir küre, bir gülen nurdu. Bağların arasında pıtrakları, şeytan çanaklarını, semiz otlarını toplar, deli incirlerden, küstüm otlarından kolyeler yapardık. Meşhur, hiç yoktan akşam alacasında çatalını gösterir, biz de gölde sureti parlayan Narkis gibi, sanki hipnoz olup, şaşırır, yel yepelek kalırdık.
Çocukluğum Meşhur’a olan sevda ile yanıp kavrulmuştu. O, gümüş endamlı, kadife bedenli nymphalarla kız kızan olurken, ben de  Herkül bakışlı, Pan sekişli satyrlerle yarenlik etmişimdir. Nice yortularda Meşhur ve öteki  perilerle eğlenmiş, bodur boylu Suriye okçuları gibi dizilip, Sultan Selim’i bile kıskandıran kiraz küpeleriyle, nice meyveler yemişizdir. Erythrai’den gelen yabancılara, su gelini türküsünü söyleyip yıllar ve yıllar geçirmişizdir ki: Eyvah!..  

II
Yürekten duymak isteyenlere tanrı anlatır. Her melek, sevenlere en candan sözcükleri fısıldar. Bir gün Meşhur’la yaylalarda sığır güdüyorduk. Benekli sığırlar akşama dek çayırlarda yayılır, arada başlarını yıldızlara çevirir ve gene birden çayırlara dönerek, öylece kalırlardı. İncecikten yağmur yağmaya başlamıştı, böğürtlenlerin kırmızı, minicik incilerine düşen damlalar, kızıl tomurcukları yakuttan alevlere dönüştürürken, ağaçlardaki hakuranlar, seke seke tüneklerine eğilip, sokularak, bir süre sonra görünmez oluyorlardı. Arada parlayan kırmızı güneş, uzakta dağların arasında, yıldırımlardan demetle çakarken, giderek kararan havada, çalı çırpıları ve minik hayvancıkları sürükleyerek vahşileşen, yağmurun seli, yaylalardan ovaya doğru köpürerek akıyordu.

O gün nasılsa yamaçta gevşeyen bir tümülüsün dereye uçmasıyla, Meşhur’un sığırlarından biri sele kapıldı. Zümrüt gözlerinde çakan şimşeği şimdi bile anımsıyorum, görkünç umarsızlığıda yüzünün utkulu güzelliğini gittikçe arttırıyordu. İşte bir killi toprak yüzünden, aşk için kendini kanıtlayacak Mecnun’a ilk fırsat o gün doğdu. Çığırışlar arasında, köy altlarında güzün cılızlaştırdığı bağlara dek koşarak, selde batıp çıkan sığırı izledim. Selin iki yanının iğde ağaçlarıyla daraldığı Kezbanbağı kesiminde, çengelli üvendiremi sığırın boynuzuna geçirerek hayvanı iğdelerin arasına çektim ve çelmeyi yiyerek bir kere ayağı yere basan sığır, iri gövdesiyle ağaçlara sürtünüp can havliyle yola çıktı ve olduğu yere çöktü kaldı. Bir kaç gün sonra kendini toplayan sığır, yine yaylalara çıktığında, Meşhur, irem dolu gözlerindeki su durusu sevinin, en gönülçelen betimiyle yanıma gelip, boynuma sarıldı... Tansıkla yıkanmış ve onun aşkıyla bağışlanıp kargışlanmıştım. O bunu biliyordu, ama ona sarılmak ve çevre köylerde bile ünlenmiş erotik kokusunu içime çekebilmek için tanrının belirlediği gün, işte o eylül sonuydu.
Şunu tüm dünya bilmelidir ki, sevenler için, ela kirpiklerden süzülen yaşların tenle sarıştığı biricik döngü, sonbahardır.

III
Kış gelmişti. Hepimiz evlerin içinde yaşıyorduk. Zeus’un köyünde karanlık çökünce, ortalık suratsız aya ve keçi ayaklılara kalıyordu. Arada bir kandillerin kırpıştığı yollarda, tek tük seslerin söyleştiği, tıpırtıların gülüşmelerle eğleştiği yolcular görülse de, güneş batınca haneylerin dip köşelerine çekilir, günler ve gecelerce Meşhur’umu görebilmek için asma kilitli kapıların açılmasını bekler, rengarenk fistanıyla yağan karda, koyunlara, sığırlara yem vermek, köpeklerini sevmek için avludan kıvrılarak terslikteki kulübeye doğru gidişini gözlerdim. Oradaki çıplak nar ağacının dibinden eve doğru yürümeye başlayan Meşhur’u görünce merdivenin taş basamaklarında durur, kutsal bir yuğdaymışçasına kımıldamaz, çarpan yüreğimle dünyalar güzelinin geçişini izler, onun gizemli bakışının gölgesi, bir an gözlerimde dalgalanınca, tanrıma yakarır gibi olur, bu mutluluğu bana yaşattığı için mezmurlar söyler, dualar eylerdim.

Karlı bir gün, tüm haneyleri dolaşan buğday sürtme işinde, sıranın bize geldiği söylenince, köyün bütün genç kızları evde toplandı, işte Meşhur’da gelmişti ama, aramızdaki gizli sevinin dışavurumu olanaksızdı. Ben öbür odada, dalıp gitmiş, ateşin oyunlarına bakarken, Zübeyde’nin sesiyle uyandım, yorulduklarını ve benimde sürtme taşını döndürmek için, el atıp yardımcı olmamı istiyorlardı. Kutsal bir şey buyurulmuşcasına el değirmeninin kulpunu tutup döndürmeye başladım, hemen ötekilerde yapışıp, giderek hızlanırken, yarı karanlıkta elimin üzerine yapışan bir elle ürperdim, kim olabilirdi ki bu, kendimi çabuk toparladım, taşın hızla dönüşünde, benim elimin üstündeki sonsuz sıcaklığın sahibi, ayaları ak, sevigen bileği seçemezdim, ta ki yorulup taşı yavaşça durdurana dek. Kollar tek tek ayrılıyordu, en son kolun çekildiğini gördüğümde, büyücül gözlü kızın, gülen yüzünde, aşk çılgını çizgileri yakaladım.
Dışarıda kar, kelebeksi  titreyişlerle yağıyor, saçaklardan sarkarak, çam oyması olukları, ağızlarına dek dolduruyordu. Tanrım bu mutluluğu; dışarıda yağan kara, göz kırpıp, benekleyerek eşlik eden kandil ışığında sunmuştu bana...
Ne mutlu sevda çekenlere
Ne mutlu sevip sevilenlere...

IV
Bahar ağaçları filizlendirirken, sık sık evden dışarı çıkan Meşhur’u görüyor, onun dokunuşunun özlemiyle yanıyor, birlikte bağlara, kırlara doğru gidişimizin düşleriyle avunuyordum. Günlerden bir gün, üzüm gözlü eşeğimize binip, bağ çapalayanlara aş götürme işini bize bırakmışlardı, ben eşeğin semeri üzerinde, o ise arkamda sağrısındaydı. Yemeği torbalara koyup kaşa asmış, bakraç sesleri arasında, köy ortayından bağlara doğru gidiyorduk. Heyecandan pek konuşamıyor, yalnızca sorduğu sorulara, yürek atışlarıyla dolu yanıtlar veriyordum. Bahar gelmişti, kelebekler, minicik mavi çiçeklere konuyor, bağlarda, iri birer salkım olacak tozlu çitlimlerin buruk kokusuyla, cevizlerin dibine, eşsiz kokuların yurduna varmak istiyorduk.
Söz sevgiden açılmıştı, Aynur İrfan’ı seviyor, Fatih,  Naime’yi derken: Sen kimi seviyorsun dedi bana... Hiç sesimi çıkarmadım, sonra aniden, şimdi bile şaşırdığım bir cesaretle: İnsan sevdiğini söylemez, sevilen onu bilir dedim. Bir sessizlik oldu, az sonra iki elin yavaşça belime dolandığını duyumsadım. Hiç konuşmuyorduk, bağlara gelinceye dek soluk bile almadım. Onu öyle seviyordum ki, elleri belimden ayrıldığında bir süre kendime gelemedim. Bir çağrıyla irkildiğimde, uslu bir kelebeğin, rüzgarla, önce Meşhur’un saçlarına, sonrada benim omzuma zarif dokunuşlarla konup, can alıcı renkleriyle havalarda dönerek, çırpınışına tanık oldum. Gümenin kıyısında sümbüller açmıştı, bademler pembe tomurcuklarıyla, arıları, kuşları çağırırken, kedi tırnaklarının içinden, yaprak yeşili gözleriyle, Meşhur’un beni izlediğini görünce, yüreğimin derin bir özlemle yandığını duyumsadım ve yaşamı bir kez daha epopeler söyleyip, şarkılar çağrıyarak kutsadım.   

V
Yaz, Bakılan dağlarının arasından bereket tanrısının yüzünü gösteriyordu. Buğday başakları iri taneleriyle doluyor, ova giderek sararıyor, tek tük ağaçların gölgelediği büyük düzlük, çocuk çığlıklarıyla dolup taşarken, sesler öteki kuyudan, beriki kuyuya çınılayıp duruyordu. Gürbüz başakların içinde özgürce geziniyor, oradan afyon tarlalarında kozalak çizicilerinin arasında, sütleğen kokularının içinde dolaşırken, ahlat ağacında ötüşen iki dikencik kuşunun prelüdüne kulak veriyordum. Telgraf direklerindeki fincanlara, bilinmeyen dünyalarla iletişmek ister gibi, sanki karanlığı sever gibi, taş atarken, tellerde çok uzaklardan gelen arabaların sesini işiterek, susa yoluna çıkıyor, köpeğimiz Lortop renginde bir jip, uzaydan gelen tuhaf bir alet, demir bir böcek gibi yaklaşırken, tam geçeceği anda el sallayarak, önde Amenofis gibi duran yolcuyu uğurluyor, onlarda çalan klaksonun ani sesinde bizi selamlayıp, ufukta yitip gidiyorlardı.
Buğday tarlalarında, bıldırcın yuvalarıyla karşılaşmak Meşhur’u şaşırtıyor, tümseklerde açan sursalların içindeki parlak renkli böcekleri incelerken, bir mutlandan, bir başka mutlana koşuyor, dişil buğdaylar, dirim dolu halleri, gümrah salınışlarıyla bizi büyülerken, esen yelle, yanık ovanın içinde, tozan olup gidiyor, erenlere karışıyorduk.

Yine bir gün, yeni uçar bir bıldırcın yavrusunun peşine düşmüştük, kuş üç dört kulaç uçuyor, yine konuyor, yine uçuyor derken, Meşhur, buğdayların içine yüzükoyun kapaklanıverdi. Neden sonra eğilip onu kucaklarken, yüzünü bana döndüğünde, dudağının kenarında bir kan sızıntısı olduğunu söyledim, eliyle aradı ama bulamayınca, gören gözlerim kör olup: Tanrının yardımıyla onu öperek, dudaklarına bulaşan kanı görmesini sağladım. Sonra garip bir şey oldu; birden bana sarıldı Meşhur. Ve Artemis’in bereketiyle göğermiş biçime hazır buğday tarlalarının içinde, canhıraş bir sessizlikte ova alevlerle yanarken; öğleden sonra, bir güneş günü, -doğa ananın beşiğinde, melekler eşliğinde- tapınırcasına birbirimizin olduk...

Tanrı bizleri bağışlasın. 

.

OKEANOS

Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor... Gezegenin suları içinde, planetin gölcüklerinde. Kaplan tüyü gibi dalgalanıyor okeanos. Mavi göklerin renginde bir Poseidon suyu, perilerin yurtluğu. Binbir gecenin Arabistan’ı,
işte mercanların, atollerin içindeyim, irem dolu renkler biçimindeyim, salınarak dans eden gönül hırsızı ahtapotlarla. Ve işte ah, dünya ne güzel!.. Bir flandra balığı geçiyor yanımdan, yüzgeci uzun, ipliksi, nasıl da yüzüyor kelebek gibi, ne ilginç güzelliği var. İşte fiyortlara dalıyorum, rengarenk süngerlerin, ışıklı, mavi yosunların içinde dolanıyorum. Arada denizin göklerine çıkıyorum, yurtluğumuzun yücesine; tavanına
vuruyorum. Buraya çıkabilen elçi balıklardanım ben. Sonra aşağılara inip, gökte olanları anlatacağım onlara,
bir ay var diyeceğim tepede, belki onunda denizleri, belki onunda balıkları var diyeceğim. Sonra güneş
tanrıdan söz edeceğim, yaşamı bağışlayan taçlı Helios’tan ve bulutlardan, onun göğül yağmurlarıyla okeanosun oluştuğundan, bulutların annemiz olduğundan...  O da  ne, yüzeyde, kayalıkların bittiği yerde, bana doğru geliyor biri, her yanı kıllarla kaplı bir vahşi, budaklı bir ağaç dalını suya vurup duruyor, güçlü kolları inip çıkıyor. Elinde bir üzgün balığı, kayaların arasına doğru gidiyor sonra. Yurtluğun dışında, demek ki gizil, korkunç düşmanlarımız var. Aşağıda bu canavardan onlara da söz edeceğim.

Denizin çalkantıları arasında, mavi suların içindeyim...

Güneş doğuyor, zaman geçiyor, bir mavilik içinde yüzüyor melek balığı... İskorpitlerin, tilapiaların, kiklaların, lapinlerin arasında. Beyaz gelinlikten yüzgeçler, salına salına gidiyor, gılyanuslar, remoralar, gularyalar, horozbinalar. Şimdi bir vatoz yaklaşıyor, ürkünç güzelliğin dehası, gök balığı kuşların okeanostaki akrabası, görkemli bir dengeyle, frak giymiş bir soylu, süzülerek geçiyor, melek balığı gülüyor. Okeanosun üzerinde bir sandal görüyor melek balığı. Cıvıltılar arasında, peri güzelliğinde, fiyonklar, kurdeleler eşliğinde bir Havva, sarıbaşları okşuyor, boncukburunlara onu gösteriyor, onun güzelliğini, tatlılığını... Çocuklar ellerini uzatıp dokunmak istiyorlar ona, ama o suların üzerinde gezinen, büyük, tuhaf biçimlerden korkmayı öğrenmiş ve diplere dalarak uzaklaşıp gidiyor. İşte bir cerrah balığı geliyor, yanında cennet balığı, arkalarında benekli pisi. Ve denizler tanrısı balina. Çok uzaklardan kornasını çalarak, suları yara yara, kuyruğunu vura vura, küçücük gözlerinin dev cüssesine verdiği görkül edayla süzülüp gidiyor.

Okeanos duruldu...

Ortalık tam teleskop balığına göre; sevişen balıkları gözlüyor o, denizin tüm gizlerini aralıyor keskin gözleriyle! Çiftleşen utangaç yengeçleri, küskün barakudaları, minicik larvaları ve deniz dibini karman çorman edip eşeleyen, birbirini yiyip yutarcasına sevişen ahtapotları gözlüyor. Teleskop balığının yanından melankoli timsali bir üzgün balığı geçip gidiyor, çünkü bütün balıkların bir sevdiği var, ama onun yok. Küskünlüğü ve üzgünlüğü bundan... Nuh, gemisine bütün balıklardan bir çift alacakmış, üzgün balığının eşi yok diye almamış ve oda tufanın tam ortasında kalakalmış. İşte bir folya balığı geliyor. Ben ki melek balığı ve bir fener balığı geçiyor yanımdan, ışıklarla yıkayıp denizi! Yine yukarıya çıkıyorum, güneşli, güzel bir hava, suların üzerinde oynuyorum, kıyıya yaklaşıyorum, kumsalda gezip dolaşıyorum. Ama ah! koskoca bir at balığı nasıl da çırpınıyor, daha önce gördüğüm kara adamlar çoğalmış, nasıl da çekiyorlar balığı, gözlerimin önünde paramparça ediyorlar ve bitiyor çırpınması. Yüzey çok tehlikeli, bunun öğretilmesi gerek, aşağıda herkese anlatıyorum, eski güzel günler bitiyor.

II
Bir levrek geçiyor yanımdan, kendi dünyasında ne mutlu bir balık. Kırmızı tüylü uzun kuyruklar, sığır başı biçeminde uçuklar, ölüs gözlü, boynuzlu, tepecikli, çıkıklı, sarı çiyli, benekli, binbir renkli, yapraksı, akcıl, karacıl, mor gerdanlı, saydam, tüysü kayarcaların arasında doyasıya geziyorum. Eriha surlarından eskil bakışlı, arboletsi balıklar, gastropodlar, çavdar mahmuzu gibi keskin, zehirli çiçek gibi küskün, ürkücül canlılar, gül ve kılıcın tarihe karıştığı bu uzak zamanlarda nasıl da yaşıyorlar. ‘Carpe diem’ -günü yaşayın- diyorum onlara. İşte türlü inak ve inançlar; insan küçüğü güneşler, sini gibi dünyalar, dölevsiz dağlar, kız sünnetleri, Hint elinde kadın ateşleri. Melek balığı olarak ne yapabilirim!.. Güneşin ağırlığını ölçerim, gündüzün gücünü tartarım, kumdan koni yaparım. Kilden şato, su kabarcığından perde, ipekten beşik, sedeften ağ, mumdan saray ama, Vaterleo’yu önleyemem, Pearl Harbour’u kurtaramam, Hitlersi paranoyaya karşı duramam. İşte kadırga gövdesinde bir salyangoz, kalyon küpeştesinde deniz minaresi, hangi kötülükten haberleri var ki... Başak burcuyla dolu ovalar var, şemsiyeyle risinlenen Markov’larda... Kaffa kuşatmasında, mancınıkla fırlatılan vebalılar, Golgota’da ‘Beni neden bıraktın tanrım’ diyen marangozu ve Amidli  kimsecik ozan Öngören’i unutmasam da; Prokaryat ve ökaryotlu karbonifer dönemlerini ben de yaşıyor ve ben de ağlıyorum. Batı şakirt, doğu batıl, kuzey vandal, güney sofu. Ne yapabilirim ki... Ölümün birbirine bitiştirdiği o küçücük ayaklara üzülüyorum. O minik çehrelerin bahtı hiç bir zaman gülmüyor. O buğulu, mercan gözler durmaksızın ağlıyor. Kanat ne canlı şeydir. Ölü bir kuştan daha üzücü ne olabilir ki... Yüzgeçler hüner dolu, haz dolu, hız doludur, ya ölü bir balık...
Gene de en kötüsü, avdan sonra, sularda, ormanlarda, sazlıklarda, hendek ve çukurlarda, başıboş, ağlamaklı ve sonsuza dek karşılıksız kalan çınlayışlardır diye düşünüyorum. Ağaçların eteğinde, ırmakların ötesinde, sığınakların, barınakların içinde, kimselerin duymadığı sonsuz çığlıklar. Ve sonsuz uykular. Denizler, ormanlar, ırmaklar, ovalar... Uyuyan deniz, uyuyan orman, uyuyan ırmak, uyuyan ova... Lagünler, meşeler, mercanlar arasına sıkışmış ölüm tuzakları. Hendeklerin içine, ekin demetlerine gizlenmiş, çelik elli, ateşten oklar, adanın ortasındaki ağaç kümesinde umarsızca yankıyan kuş sürüleri!.. İşte okeanos!.. Firavun Akhenator gibi, elimde defne çileğiyle tebama şunları söylemeliyim: “İster karada olsun, ister denizde, ister balık olsun, ister kertenkele, ister düşünsün, ister düşünmesin, ister ırmakta dolaşsın, ister doruklarda, ister doğuda doğsun, ister batıda, ister derinlerde yaşasın, ister kumsallarda hepimiz biriz. Çünkü barış, önce barış!..” Bu belki benim en güzel şarkım. Güneşin tutulacağını söylüyorum. Athena’nın flüt eşliğinde güzelleştiğini biliyorum. Ölümümüz bir ses, bedenimizde küçük bir cırcır böceği olacak, başka ne istiyorsunuz diyorum. ‘İnsanlara acı veren dertler, tanrılara da acı verir. Derinlerde ne oluyorsa yükseklerde de o oluyor.’ Islak kum tepeciği üzerinde yürürken amacım, fırtınanın kıyıya fırlattığı deniz kuşlarını ve ayı balığı ölülerini toplamaktı. İçimdeki kertenkeleye en acılı soruyu sormaktı. Daha ne olsun, daha ne olsun, daha ne olsun...

III
Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor, ırmaktan yukarıya somonlar tuhaf bir şarkı söylüyor. Çok uzaklardan, bulutların ötesinden, garip bir cisim, kanatlarını aça aça, kuyruğunu saça saça, döne dolaşa okeanosa iniyor ve içinden acayip adamlar, astromanlar, kozmodamlar çıkıyor. Yakalarında dülger balığı profili ve giysileri beyaz dolphinden. Az sonra bu görüntünün Puvatya yada Navarinleşmeyeceğini kim bilebilir...  İçinde tüm dünyanın gizlendiği bir çarşı varmış, insan değil en iyi deve bakarmış. Geçmişten; ölü böcek, gerekçeli hayvan, saf hidrojen, kötülerden kötü bir dost, kart, Dekart, kantar, Kant, Neptün ve altın atlarıyla Poseidon kalmış. Neptün’den bakıldığında güneş yalnızca ışık saçan bir nokta kadarmış...
Varlık soruya açılır, soru zamana, zamanda yokluğa diyorum. Semender, çipura ve üzgün balığı? Kolkola girmiş bana doğru geliyorlar, bu denizin, rengarenk, masal bahçesi gibi görüntüsü içinde, bu olağanüstü betim karşısında, dilim tutuluyor. Bir kayış balığı geçiyor yanımdan, sazanlar, mersinler, güneş balığı, kum balığı hepsi geçiyor. Kaya balığı, deniz akrebi, deniz kedisi, berber balığı, orkinos, uskumru, palamut, yelken balığı, kılıç, atlantik, kalkan, ay balığı, zargana, uçan balık, deniz atı, deniz iğnesi, baltık pisisi, kırlangıç, marina, fener, ördek, tirsi, yılan, mığrı, murana, dil, som, piranha, turna, kedi, kızılgöz, inci, mumya, tekir, ringa, çekiç balığı, sarıgöz, kaşıkçı, deniz kedisi, mahmuzlu camgöz, testere, iğneli keler, latimerya, beluga, anaspis, kaşıkçı ve folya balığı;  geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor...

Ama:

“Sırılsıklam ıslanmış, ıslak bavullardan kişiler seçiyordum.
Eğri bir düzlükte durduklarını görüyorum, rüzgara yaslanmış,
eğri yağmur altında, belirsiz uçurumun kenarında.
Hayır, ikinci bir yüz değil. Havanın suçu
böyle solgun oluşları. Uyarıyorum onları sesleniyorum
                                                                          örneğin;
yol eğri bayanlar, uçurumun kenarındasınız. Onlar,
                                                                    doğal olarak,
soğukça gülüp, cesurca karşı bağırışa geçiyorlar:
                                              Teşekkür ederiz size de
Gerçekten de bir kaç düzine olup olmadıklarını soruyorum
                                                                       kendi kendime
yoksa tüm insan soyu muydu orada asılı duran,
tıpkı belirsiz bir müzik gemisindeki gibi, hurda
ve yalnız bir tek amaca yönelik, yani batışa?
Bilmiyorum. Gözümü kapatıp dinliyorum. Zor söylemesi,
bu insanların kimler olduğunu, her biri bir bavula,
açık sarı bir uğura, bir dinozora, bir defne çelengine sarılmış
Güldüklerini duyuyor ve onlara anlaşılmaz sözler
                                                                 sesleniyorum





Kafasında yaş gazeteler olan, tanınmayan kişinin
K. olduğunu sanıyorum, yolcunun işi peksimetcilik;
şu sakallının kim olduğundan haberim yok, boyalı bastonlu
adamın adı Salomon: durmadan hapşıran kadın
                                                 Marilyn Monroe olmalı
beyaz elbiseli adamsa, şu elinde siyah yağlı kağıda sarılı
notlar olan, mutlaka Dante’dir.
Bu kişiler umut dolu, ürkütücü bir erk dolu!
Bardaktan boşanan yağmurun altında dinozorların ipinden
çekiyor, bavullarını açıp sonra gene kapatıyorlar,
ve koro halinde şarkı söylüyorlar; “I3 Mayıs dünyanın  
                                                                            sonudur,
artık daha fazla yaşayamayız,, yaşayamayız daha fazla.”
Kimin güldüğünü söylemek güç, bu çamaşırhanede kimin
beni saydığını yada kimin saymadığını ve
uçurumun ne genişlikte ve ne derinlikte olduğunu söylemek.
Yavaşça nasıl battığını görüyorum kişilerin ve onlara
şunları sesleniyorum: Nasıl yavaş yavaş battığınızı
                                                             görüyorum.
Yanıt yok. Uzaktaki müzik gemilerinde, donuk ve cesur
orkestralar çalıyor. Çok üzülüyorum, hiç de hoşuma
                                                                        gitmiyor,
öyle hepsinin ölmesi, ıpıslak, bu çiseleyen havada, yazık,
ağlayabilirim, ağlıyorum: “Ama kimse bilemedi”, diye
                                                                       ağlıyorum
“hangi yılda olduğunu ne hoş.”
Ya dinozorlar nerede kaldı? Ya bu ıpıslak bavullar,
binlerce ve binlerce, bomboş ve sahipsiz,
suyun üzerine nereden sürükleniyor? Yüzüyor ve ağlıyorum.
Her şey, diye ağlıyorum, istendiği gibi, her şey yalpalıyor,
her şey denetim altında, her şey yolunda, insanlar eğri
                                                                          yağan yağmurun
altında boğuluyordur herhalde, yazık, neyse, ağlamak
                                                                     için, o da iyi,
belirsiz, söylemesi güç, neden, hem ağlıyor hem yüzüyorum.”

Suyun suya damlaması gibi, melek balığı göz yaşlarımı görmüyor, geçip gidiyor...  
















































ARABİSTAN
Sonradan Arabistan çöllerine de yolum düşecekti ama çocukluğum Derviş pınarın kıyısında geçti. Derviş pınar öyle garip bir çeşmeydi ki aradan geçen 40 yıl sonra bile alnında eski yazıyla yazılmış, küçük kemerli, mermer levhadaki Kuran dilindeki - Arabi yazının  şimdi bile ne anlama geldiğini merak ederim. Belki  çeşmeyi yaptıranın adı sanı vardır. Pınar, yanlardan iki sütun gibi çıkan, iki yükseltinin ortasındaki yekpare taş bloğun ortasından, teneke bir olukla deyim yerindeyse söğüt dalı gibi incecik akar akardı. Su mermer yapının hemen arkasından gümler, orada birikir, yükselince de Derviş’in teneke çubuğundan şiir gibi akar dururdu. Ne azalır ne çoğalırdı, yaz kış aynı sızıntı, incecik bir duman  gibi durmaksızın, şiir! şiir! şiir! diye akan, sonsuza dek bitmeyecek  bir derviş çeşmesi.
Yan tarafta Yahyalar’ın bağı ve hemen çeşmeye komşu görkemli bir ceviz ağacı vardı. Ceviz ağacı, işte adına çeşme yaptırılan Derviş atanın düşerek öldüğü o ulu ağaçtı. O denli yüksek bir ağaçtı ki dibinden tepesine doğru baktığınızda, en tepedeki dallar bulutların içinde kalırdı. Ona tırmanarak çıkmayı göze alan, akşama doğru tepesine varır, inmeye kalkışanın ayağı da ertesi gün toprağa değerdi. Cevizlerin  toplanma zamanı tüm cevizler bittiği halde o denli büyük bir ağaçtı ki gözler her zaman yeni bir ceviz bulabilirdi. İşte bu masalsı ağaçla inatlaşan Derviş ata, sabah çıktığı ağaçtan akşam inmeye kalkarak, ertesi günü beklemeyince, akşam alacasında cevizin ulu dallarının birinden düşerek ölüvermişti, ölmemiş, aylarca yatalak kalmıştı, ta ki cevizden o sıra inmeye kalkışmamalı, sabahı beklemeliydim deyinceye dek ölmemiş, cevizin hakkını teslim edip söyler söylemezde ruhunu teslim etmiş, bir yatalağın çekeceği ıstıraplardan böyle kurtulabilmişti. Ceviz öyle bir ulu cevizdi işte. Öldükten sonra oğulları onun adına bu çeşmeyi yaptırmışlar, cevizin hemen yamacına, bu çeşmeyi yaptırarak hem öleni, hem kalanı kutsamışlar, bu kırlardan gelip geçen, her  susuzluk çeken yolcunun da hayır duasını almışlardı.
Bu ağaçta geceleri boğa başlı bir insanın kaldığı, ona yuvalık yaptığı, kadın düşmanı bir caninin de ağaçta saklandığı, sonunda boğa başın  onu yediği de söylenirdi. Ayrıca gövdesi öyle kalındı ki yüzlerce yılda, yalnızca ordularıyla oradan geçen  IV. Murat’ın kollarını kavuşturabildiği de söylenir.
İşte o Derviş pınarda geçmişti çocukluğum. Derviş pınarın küçük ahırında büyümüştüm ben, kimi çocuklar cesaretle bu ahırın içinde yüzüp yıkanırken, ben kurbağalar bedenime yapışır, ahırında gizlenip, kendini göstermeyen nice tarih öncesi hayvan, koelakant, dehşet dolu simasıyla dülger balığı, nice su ejderi, yosun yiyen dinozorlar ve testere dişli mürenler bedenime yapışır korkusuyla, asla o ahıra girmezdim. Giren çocuklara imrenir, onların başına bir iş gelmemesi içinde dua ederdim. Her an onların çığlıklarla bir koelakantın minik bedenlerine, vantuz gibi yapışmış köye doğru haykırarak kaçışlarını veya bir dinozorun ağzında bir çocuğun çırpınışını yada bir mürenin parçaladığı ayaklarıyla, baygın annesinin kucağında yatışını hayal ederdim. Duacıyım ki hiç bir zaman böyle bir şey olmadı ama ben yinede bir gün böyle bir şey olacağını, burgaçlı bir şeyin, meleksi, aldatıcı  görünümlü bir cinin sabrettiğini, bu işin zamanı gelmediğini düşünmüşümdür yada milyonlarca yıldır saklanan bu canlıların ortaya çıkarsa yer yerinden oynayacak, tüm köyün çeşmede cinler periler varmış diye başına toplanacak ve belki de çeşmeyi bozup dağıtacakları için, onların bile bile ortaya çıkmadıklarını düşündüğümden ben gene de önlem almayı elden bırakmazdım. Suyun içine bakınca, orada, o tarih öncesi hayvanların yavrularına benzer minicik canlıların diplerde oradan oraya süzüldüğünü görür gibi olur, dehşetle başımı kaldırarak, sakin, açık ve tehlikelerden uzak dünyama geri dönerdim. Böyle düşünmeme asıl neden, Derviş pınarın suyunun avuçlarımda apak, küçük taş ahıra dökülür dökülmezde kapkara oluşuydu. Bu şu demekti, su ağızda tatlı, aşağıya dökülür dökülmezde tuz tadında ve acı oluyordu, bu nedenle her tür hayvan barınıyordu, yılan, çıyan, insan, ejderha. Su karaydı. Avucumuzda yalancı aldatıcı bir aklığı vardı. Ama o aslında her canlıya yarıyor, bugünün ve geçmişin bütün   yaratıklarının su gereksinimini sağlıyor, barınmalarına yarıyordu. Bir keresinde el büyüklüğünde yan yan yürüyen bir yaratığın, aşağıda kıpırdamaksızın durduğunu, tepede parlayan güneşin, bu hayvanın sırtına vurdukça, binlerce dikenli pulcuğun renkten renge girerek, yanıp söndüğüne tanık olmuştum ki binlerce küçük yengecin kabuk üzerinde kıpırdaştığınıda  korkuyla görmüşümdür. O garip yaratığı ne ertesi gün,  nede başka zaman bir daha görememişimdir. Onlar kendilerini ara sıra bana gösteriyorlardı belki, onları anlayabildiğim için bana görünüyor, güveniyorlardı, ötesini bilemem.




Kızkardeşim çeşmenin cinli perili olduğuna inanıyor ve orada cinlerin perilerin kendisini paylaşamadığını ve kendileriyle oynaması için ona yalvardıklarını söylüyordu. Gülüyordum kardeşime, kızcağız, dinozorları, deniz fillerini, aygırları, atları, kuş aklıyla cine periye benzetiyordu sanırım, bir gün başına iş gelecekti biliyorum, ahırda akşama kadar kıyısında oturup oynuyor, bir gün elini kaptırıp, ahırın küçük deliğinden yeraltı okyanuslarına, su canlılarının cehennemine  dalıp gidecek, komodo ejderlerinin arasına katılacak diye korkuyordum. Onu böyle bir tehlikeye karşı hep tetikte beklemişimdir, bu halimi sezen koelakantların akıllılıkla buna cesaret etmediğini biliyorum. Ama kızkardeşim bilisizce benim bu bekçiliğimden habersiz çocukluğu boyunca cinlerle perilerle oynadı.
Çeşmenin arkasında suyun gümlediği kabarık gümrah toprakta her bahar sümbüller açardı, ben ön tarafta suların kararıp, acayip canlıların yüzüp durduğu ahırdan korktuğum için arkada toprakta oyalanmayı sever, orada çocuk tini gibi açmış sümbüllerin, düşlerle dolu kokusunda, bağlara, ceviz ağaçlarında ötüşen kır serçeleriyle, uzakta, orda -Anka rengindeki- arı kuşlarının gurik gurik diye gurklamalarına, çıtlıklarda öten sinekkapanlara ve uzakta mezarlıktaki ayrık otlarının içinde uyuklayan minik kaplumbağaların hayaline dalar giderdim. Oradaki sümbüllerin biçimini, kokusunu ömrümce unutmadım.  Hemen aşağıda ahırın uzantısı küçük oluklu gölette, ki atlar, eşekler, inekler, öküzler, keçiler, koyunlar su içerdi oradan., onlara eskil canlılar zarar vermezdi, bilirlerdi ki öküzden daha prehistorik hayvan yoktur, bir keçiden daha mitik, antikite bir hayvan daha yoktur, attan tuhaf bir at daha var mı ki, bunu bilen ejderhalar hiçbir zaman onlara zarar vermezlerdi zaten. İşte o ahırın ucunda öyle nar ağaçları vardı ki o kadar güzel açarlar, o kadar güzel kokarlardı ki... Narlar gözümüzün önünde tomurcuk olur, büyür irileşir en sonunda da dünyaya bu gezegenin kutsanmışlığına daha fazla dayanamayıp, Cemşid’in alev renkli şarabı, yerinde duramaz zalim bir Vezüv gibi ‘bang’ diye patlar, kızılgerdan ötücüğü gibi köyü sevince boğardı Köyü, ovayı, tanrının kızıl bir simgesi, kokulu bir gözü gibi süzer dururdu. Patlarda ne olurdu diyeceksiniz, söylemek isterim, elbet söyleyeceğim, buyrun dinleyin: Yaşayanlar ki hiç birimiz, hiç bir şey bilmiyoruz! hiç bir şey anlamıyoruz! hiçbir şey düşünemiyor! hiç bir şey konuşamıyoruz!.. Bu kadar.
Sonraları ne mi oldu, düşleri, rüyaları, çeşmeleri, narları ve cevizlerin kokulu yapraklarını bırakarak gurbet ellere, sılaya gittim, nereye mi Arabistan’a!.. İngilizlere karşı savaşmaya değil, işçi olarak bir fabrikanın şantiyesinde çalışmaya....

II
Bindiğim kara tren Hicaz demiryolu üzerinde makas değiştirip, bir yaprak kurdu, güneyin sessizliğinde süzülen bir kırkayak gibi ilerlerken, hiç yerini değiştirmeyen, bir gölgenin eşliğinde sisli-puslu pencerenin önünde aylarca, gölgeli serinlikleri özleyen
“ Buzdan dudakları ezgiler mırıldanıyor alaycı bir bükülüşle” şarkısını buhurlu bir nihavent gibi takırdayıp nakaratlarla yinelerken ardımdan sallanan son mendili gözden yitirinceye dek geriye dönüp baktım. Birbirinin aynı yüzlerce kasabayı geçtikten sonra bir dairenin içinde dolaşıyor sanısıyla, Şam ipeği yüklemek için yıkılmış develerin arasından Damascus’a girdik. Tozun, sarının ve kara renkli cariyenin Damascus’una... Hiçlik varlığın başlangıcıdır, kentteki, dipsiz kuyuya benzeyen yokluk, kül rengi yüzler-yüzsüzlük ve kederin insanın bağrını kemirdiği, sessiz hummaya bakakalarak ilk kez gerçekten yaşadığıma inandım ve öyleyse varlık kavramaktır dedim. “Biber ağacı yaprağı, söğütün kuzenidir.” der gibi. Yalnızlığımın aruzla yazılmış bir şiir gibi olduğunu düşünmeye başlamıştım ve kendime öylesine sahiptim ki kendimi unutmuştum. Aruz sanki usumda çakan karanlığın şimşeği ve yaşantımın ve Damascus’un yıldırımsı kırmızısı, kızıl soydan ipeğiydi.
“Cuma adında bir tepe”yi gezdim ertesi gün ve buralarda 53 yaşında olduğunu söyleyen bir çocukla karşılaştım, bir kalabalığın tam ortasındaydı, illüzyondu belki de, gerçek bir illüzyon, 53 yaşında bir çocuk düşünün ve bu gerçek olsun!
Lut gölünün-Gor çukurunun kıyısından geçer mi bu tren diye sordum birine, bir Surlu idi, Lut mu ha bir yeryüzü parçasından söz ediyorsun, adı Lut gölü dedi, şaşkınlıkla baktım ona, orada mola vereceksiniz dedi, 2 gün.  Akşama doğru güneş cenin gibi küçüldü batarken, cenin gibi kıvrıldı ve kendi içine doğru gömülerek yitti gitti. Doğuda bu ellerde her şey tersineydi, zaman uzuyor, tren  tanrısal bir değer kazanıyor, gölgeler çaprazlamasına yön değiştirip, geziyor, kuşlar hep aynı yöne -güneye- uçuyor, güneş batarken küçülüp silikleşerek yitiyordu. Tepeyi inerken Z harfi biçiminde bir çember yuvarlıyordu bir çocuk, toprak rengindeki çemberi seçtiğimde Z’nin bu kırık çembere sarılarak tutturulmuş çubuklar olduğunu anladım. Çocuk öbür elindeki kum zambağını birden elime tutuşturunca, nedendir bilmem 'Altın Venedik!' diye bağırmışım, sanırım şeylerden etkilendim ve gariptir çocukta beni Sakallı kuş! diye yanıtladı. Aşağılara doğru koşarak düzlüğe geldiğinde benden 5 dinar isteyince bütün bunların düzmece bir oyun olduğunu anladım, zaten bende topu topu 42 dinar vardı, bir kemer satın alarak 2 dinarı zorlukla verdim.
Şam’daki tuhaflık bitmedi. Barcelona yakınlarındaki Moya kentinde ‘derin ve karanlık’ bir derenin Baus diye bir adı varmış, işte o derenin coğrafik simetrisi Şam’daymış, bir gezgin, ben II. Baus’u burada arıyorum dedi. Baus’un ikizini arayan bu garip misyonere el sallayarak Damascus’tan ayrıldım, dilim kendi derinliğine gömüldüğü için kaç günlerdir konuşmadan gidiyordum, “varlığın en uç noktasındaki dile” bile uzak “dilin en uç noktasındaki varlık” olarak çölün saman beyazlığında akarak gidiyorduk.
“Yıldızlar, ayakkabılarım, Üsküdar’daki gözyaşları, lokomotifler, söğüt ağaçları, kadınlar, kapakları yırtık sözlükler, usumdan geçerken, Sırp köylerine benzeyen ağaçların arasında, Modigliani sarısı evlerle dolu bir köye geldik. Tren inanın korkunç hıçkırıklar arasında güç bela durdu. Altı yedi yaşlarında, melek kadar güzel bir çocuk trene koşut bir iz içinde yürüyor, uzun ince bir üvendireyle sanki hayvannı dürter gibi trene parmağını sürtüyordu. Çocuğun omzunda bir kuzu derisi vardı ki sattığı şeyler bu olmasa siz onu rönesans ressamlarının betimlediği, Aziz Jean Baptiste’e benzetirdiniz ve 'Gecenin yarısında Drakula / Yarasa kanatlarıyla, biner kısrağına' diye haykırırdınız. “O gün hiç bir şeyde yaşayıp, her şeyde öldüğümü gördüm" düşümde ve kimbilir kaç yıllar sonra gelecek ölümüme, ağlayıp durdum.
Levhasının üzerinde mezar resmi bulunan bir otelde kaldık geceleyin, otelin adı Sonsuz Barış’tı. Sonsuz barışa  ancak mezarda  ulaşılabileceğini ima ediyormuş, ertesi gün ne çocuğu gördüm, nede sattığı şeyin başka bir yerde satıldığını, sanki düş görüyordum, erkin ve gücün insanın yetilerini ve barışı bozucu olduğunu söyleyen batılı feylesof Kant'ı düşündüm o ara...
Bizi Hicaz’a götüren demir yılanın gücü karşısında ezildiğimi duyumsayarak alıştığım kompartımana bindik ve hareket ettik. Hareketle, geride kalan nesneleri ve şeyleri düşünerek Vikinglerin, Miklagard dediği Stanpoli’yi anımsadım, orada olsaydım o sevdiğim arkadaşımla buluşacak, Salacak’taki içkievinde zamanın ve eşyanın göreceliliği üzerine tartışacaktık. O geceye çok iyi bir biçimde hazırlanmış olarak gelecek, Newtoncu fizikle, Euclid geometrisini, Einstein mantığından uzak belki de Parmenidesci gözlemle tartarak zamanın geçmesiyle, nesnelerin hızı arasındaki bağıntıyı ve kısalan eşyaların tuhaf görüntülerinden söz edecektik. Birden kararan havayla garip bir ürküntüye kapıldım, karanlığın içinden geçip giden tren, anlağımı çarpıtan bir takıntıyla, sanki geldiğim ve geçtiğim yerlere bir daha hiç dönemeyecekmişim gibi bir korku yarattı bende, dahası Üsküdar’daki arkadaşımın birden öldüğü  sanısına kapıldım. Yaşamımda onu bir daha göremedim, buda bende ölüm duygusunun göreceli olduğu saplantısına yol açtı. Buralarda bu uzak ellerde gerçekten ölümün ayrı pek çok anlamları olduğunu anladım. Geçtiğim kasabalarda (hızla geçerken!) gördüğüm ve bir daha asla göremeyeceğim ve üstelik yüzünü gözünü bile seçemediğim silüetler, gerçekte hep birer birer ölüyordu ve dahası onlar için belki de trenin içinde kimsecikler yoktu, ben yoktum.
Oysa yaşam tanrınındır, ama ölüm onun olamaz, hepimiz yaşıyorduk kısacası ve hiç bir zaman ölmeyecektik, ölümsüzdük ve tanrının olduğu yerde ölüm olamazdı, ölümün olduğu yerde de tanrı. Öyleyse hepimizin küçük birer tanrı olduğu bizler nasıl oluyor da ölüm duygusuna kapılıyorduk, bunu yaşamın bir tecellisi, daha doğrusu tatlı bir sürprizi gibi düşünmek gerektiğini algıladım, tren gidecek bende yaşayacaktım. Pencereden başımı çıkararak yukarılara yıldızlara baktım; Venüs’ün güzel ışığı karanlık gökyüzünde titreşiyordu, gözyaşlarıma engel olamayarak şu dizeleri söyledim.
“Ey kuğu, ne anlatmaya çalışıyorsun bükük boynunla
olmayacak düşlerin peşinde gezinen, kederli adımlarınla?
Çiçeklere karşı ilgisiz, sulara karşı zorba,
güzel ve beyaz olmandan mı bu sessizliğin?”
                                                                        (Vicente Aleixandre)
Ey ölüm!..

“Ah Montaigne! Nunez haçı gördü kalktı,
ve buldu saygıdeğer Vencedora’nın yanıbaşında Sfenks’in donmuş cesedini.” (V. Aleixandre)
Öyle bir dünya ki şöyle bir iki yumuşak esinti dolu dizelerden sonra, mutlaka başka bir dörtlük bir dize çıkmasın ki huzurunuz bozulmasın, tadınız kaçmasın. En iyisi düşüncenin tadına bırakıp kendinizi, hiç konuşmamak, hiç mırıldanmamak. Hiç bozmamak eşyanın duru tadını.
İlk gecelediğimiz istasyonda bir Arap Türk’üyle tanıştım, Köse Paşa babasıymış, yaşlılık çağında sakalını oğluna kaptırmış. Oğlu yeni tanıştığımız -Veli- zorbaymış, koynunda ilahi kelam, boynunda çıngıraklı yılan, kolunda -peçeli doğan, altında at, ardında seyis, düşüncelerinde çıyan,  geleceğe hızlı ve hırslı bir derebeyi olarak hazırlanmış, parayla vezirlik satın almış, sırasıyla sarayda  kapıcı başı, sonra voyvoda, mütesellim olmuş, Sivas, Diyarbekir, Rakka ve Halep Valiliği yapmış.
Ama bir gün her şeyi ve her şeyi, tacı, tahtı ve veliahtı bırakarak çöle açılmış, adı sanı yok olmuş. Bir meczup gibi adsız kasabaların kitapsız ademi, esvap ve akıldan eşkalden ayrı, anadan üryan o istasyondan bu istasyona, o kasabadan bu kasabaya dolaşmış durmuş. O benden ben ondan ayrılırken değil el sallamak, bakmadı bile, çok uzaktan duvarın dibindeki birine, belki bir sonraki yolcuya yaklaştığını görür gibi oldum, belki de öyle yapacağını düşündüğümden, belki de istediğimden. Ama sanki ışık hızında yaşıyordu, çöl yavaşlığında sürüp giden geçmişin görkemini terk edişi asıl aldatıcı olan yanıydı. Çünkü her an yeni biriyle tanışıyor, bir öncekini hemen unutuyordu. Bu onun için şu demekti, bir anlaktan başka bir anlağa ne kadar çabuk geçerse o kadar çok yaşayacağını umuyor ve böylece evrenler tanıyacağını umuyor, belki de ölümsüzlüğü düşlüyordu. Tren hareket ettiğinde onun için çoktan ölmüştüm. Sadi’nın Gülistan’daki hayali gibi solup, yokolmuştum.
Tuhaf biçimde tacın tahtın devletin paranın, atanın olmadığı bir dünya düşleyerek, sömürgen ve sömürülen topraklarda ilerlemeyi sürdürdük, çölde şimdi Hemedan’daki çiftçiler, kırlar kimbilir nasıldır diye düşleyerek ilerlerken, Bizantik surlarla kaplı, Hint sümbülü kokulu, gizli bir cennete geldik, kıraç Dakota toprakları gibi uzanan çölden, meleksi Devon köylerine benzer yeşillikte bir diyara gelmiş olmakla ne kadar şaşırdığımı bilemezsiniz, çocukluğunda sünnet olan arkadaşının acısına dayanamadığını yazan H. Poincare gibi ‘ Bilim aynı zamanda hem çeşitlilik ve karmaşıklığa (us dışılığa) hem bütünlük ve basitliğe doğru kesintisiz bir süreç izler’ Bu bakımdan, ipin ucunu kaçırmamak için şaşırmayı bıraktık, şehirde, beyaz kuğulu göller, yelpazelenip, salınan yosun ve eğreltiler ve sürekli açılıp kapanan, sonsuzca çiçekler, binbir renkte kuşlar vardı. İnsanların sesi cam gibiydi, sesleri görebiliyor, nesneleri işitebiliyorlardı., hani bir masalda Eschberg köyünden akan Emmer deresinin yatağındaki Petri kayasında yaşanan olağanüstü olaylar ve nice tansıklar gibi... yollarda gezinen tül balıkları bile aralarında konuşuyorlardı. Gümüş bir servi gibi,  güneş hemen tepemizde tatlı bir ısı yayıyordu, cadı gözünün öldürdüğüne can veren İsa neferi gibi, ılık bir koku yayıyordu ayda.
Kadınların kirpikleri gönülleri delip geçen oklar gibi uzundu, erkekler Mısraim'in Yusuf’u gibi güzeldi. Triangulum yıldızı gece gündüz aynı yerde parıldıyor, serpantin gibi değişik biçemlerle yanıp sönüyor, parıltısı azalıp çoğalıyordu. Aristo’nun kitabındaki gibi ‘gülmemek’ yasaktı. Ve gelmiş geçmiş tüm seslerin saklandığı  bir ‘Müzik Katedrali’ vardı. En gözde uğraşlardan biri org körükçüsü olmaktı burada, org  çok seviliyor hatta bizimde bulunduğumuz bir ayin sırasında, körükçünün biri balkondan düşerek öldü, daha doğrusu başka bir simetriye geçti, burada ölüm için böyle diyorlar.
Hani Arjantinlinin Aleph adlı yapıtında ‘Savaşçı ve Tutsağın Öyküsü’ nde bir gün kavmiyle, kuşatım ve fetihler amacıyla, Ravenna önlerine gelen Lombardialı barbar Droctulft’tan söz edilir, Droctulft, ülkesinin ormanlarından geliyordu, cesur, günahkâr ve acımasızdı, bildiği tek yerleşim birimi ormandaki kulübelerdi ve şimdi ilk kez bir kent görüyordu. Onu ufukta yavaş yavaş beliren  Ravenna’nın duvarlarını, kulelerini ve daha önce hiç görmediği başka şeylere bakarken düşleyebiliriz. Kentin servileri ve mermerleriyle, düzensizlik yaratmadan bir araya gelmiş pek çok öğenin bütünlüğüyle, tapınakları, bahçeleri, sütunları ve süslemeleriyle, düzenli ve açık alanlardan oluşmuş bir çoğullukla karşılaşır. Henüz inceliği bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan ölümsüz bilgiye sahip Droctulft, kentin beklenmedik sürpriziyle vurulur, kavmini terkeder, Ravenna için çarpışır ve ölür. İşte bizde Droctulft gibi bu gizli cennetin sakinlerinden olduk kısa zamanda kırılacak bir kristal gibi nazenin davranıyorduk, surların içinde görüp yaşanan her şeye. Her şey o kadar şaşırtıcı idi ki, yaşam bizim yaşama benzemiyor, ölüm bizdeki ölüme benzemiyor, etik bizdeki etiğe benzemiyordu.
Yanımdaki tren yolcularından biri birden bir şey keşfetmiş gibi oğul bizdeki etik olan ve etik dışı olanda adi ve seviyesizce başka bir şey bulmalıyız, oluşturmalıyız dedi. Uzun uzun güldüm, çünkü umutsuzdum. Belki sizde güler misiniz bilmem ama, örneğin gıdalar, evlere dağılan doğal gaz gibi dağılıyor, sayrıların doğal-bünyesel istekleri belirlenip ona göre bir beslenim uygulanıyordu. Ayrıca kavga görmedim, yüksek ses yada bir patlama duymadım. Yaşam yalın bir matematığe indirgenmiş, karmaşık bir bütünlüğü andırıyordu. Ve insanlar bilim yada esin için çabalıyorlardı, bir çaba içindeydiler. Gene de büyük bir aylaklık ve sanki hiç çalışma yokmuş gibi bir görüntü vardı. Neden sonra aylaklığın görevin bir parçası hatta kendisi olduğunu fark ettim. Düşünmek çok uzun zaman alıyor, eylemse kısa bir anı kapsıyordu. Ve bilmiyorum demek, bilmek gibi saygı görüyordu.
Bir kuş bomboş gökyüzünü devindiren canlı uçuşlarla geçti, (bankta) oturan bir adam gözlerime bakarak “Zaman içine kıvrılsaydı yalnızca geleceği anımsardık” dedi.
Burada bir hominidin torsosunu (kolsuz ayaksız, başsız gövde) sanki bütün uzuvları varmış gibi canlandırıp, konuşturabildiklerine de tanık olduk. Nokta hareket ederek çizgi, çizgi hareket ederek yüzey, yüzey hareket ederek cisim olmamış mıydı. (Demokritos gibi) ve ‘Si on soit riche ou sans un sou; sans amour on n’est rien du tout!” ‘Aşk yoksa hiç bir şey değiliz biz!” ...öyle değilmiydi.
Elest aleminden beri sınanan insanoğlu gibi, elle tutulup gözle görünen evren birden durmuştu. Günün son ışıkları altında kent neredeyse bir düş kadar soyuttu, (buzağı dili gibi kızaran) buzağı gibi sıcacık, damak gibide pembemsi, naif. minyatüri bir manzarası vardı. Sanki bütün bu olanları ‘Mısır’ın Ölüler Kitabı’ndan izleyip anlıyorduk.
Ayrıksı düşünceleriyle, insanlığı yaşadığı cinnet parametrelerinde sarsmaya çalışan kuramsal terörist Baudrillard’ın paradoksal düşünceleri yada ‘Sisyphos Söyleni’ gibi yaşamın saçmalığı ve gülünçlüğü karşısında uyumsuzlaşan insanın en temel felsefi sorunsalının canakıyış olduğunu söyleyen sahte görünüşlerle donatılmış bu hiçlikler evrenini, bir cinayetin kusurlu görüntüsü olarak algılayıp, gerçekliğin zerresini bile barındırmayan bu yanılsamalı göstergeler dünyasında, yüzümüzü yapıştırdığımız soğuk cam bizi iletmiyordu artık.
Donuk, ölü bir zaman manzarası karşısında iç geçirip, sanallığın kefeniyle gerçekliğin ölüsünü sarmalıyorduk. Yitik çığlığımızı aramak için geri dönerken, tüm yıldızlar bir bir sönüyordu, gökyüzünde karanlık bir rüzgar soluğumuzu çekip alırken, sürükleniyorduk
Üzüm, incir ve kâlp (yürek burkan) dolu bir manzara karşısındaydık Yemameli Müseyleme’tül, Kezzab ve Ansi gibi yalancı peygamberler için  üzüldük... Mademki yalnızca duyu dalgaları ve kokuyla iletişim olacak, Mozart bir efekt sayılıp, burun kılı makinası ve pigme tıynetindeki kuvvet aşağılanacak ve Tiber ırmağı gereksiz bulunacaktı... Hasılı yapılanlar ve yapacaklarımız boş bomboştu. Bütün bunlara ne gerek vardı.
Derken, kutsal kitaplarda “iki kızdan biri haya ile yürüyerek Musa’ya geldi.”  diye yazan gibi, bizde birden gizli cennetten ayrılıverdik, trenimiz hareket etmişti.
Kompartıman komşum ilk kez konuşarak, “Yanıp yıkılan hep sevendir kardeşim, sevilen sakince uyur, otolara biner, evinde saka besler, duymaz, görmez ve konuşmaz. Seven ise ateştir, kül olur, kül içinden Anka olur. Bilir misin dünyayı sevenler ayakta tutar, bütün özveri onlardadır, sonsuz başlangıcın masalı gibi, güneyin kalbinden bir sardunya geldi, Fal-ı Reyhan-ı Sultan Cem gibi seven hep sevdi, hep sevdi dedi. Adam geçmişin panteist hurufiliğinden gelmiş biri gibi beni etkiledi. Yani pek ilgilenmediğimi anlayınca daha saatlerce özdeyişler püskürüp, nice kıssalardan, masallardan söz ettiyse de ben uyumuşum.
Ama uyumadan anımsıyorum, bir şey daha söyledi bak Keje 2x2=1 eder, birbirinin aynısı şeylerin tümü tek bir şeydir dedi. Onlar çoğalmaz, azalmaz, bölünmez ve toplanmazdırlar dedi.

“Elf leyle vü leyle” (devam eden masallar demek) Sanki İthaka’yı arar gibi, bir Haçlı gibi Sümer, Elam, Akat, İbrani, Arami, Süryani, Nabat, Semut topraklarından gelip geçiyor ve Richard gibi gidiyor, gidiyorduk. Palmir ve Habeş’ide arayıp bulacaktık.
Durakladığımız ilk vahada, ne ot ne balık ne tırtıl, karada yan yüzen, suda yürüyen, gözleri ayrı yere bakabilen, at başlı , bukalemun vücutlu, cinsiyetsiz, doğuranın küçülüp, doğanın yerine geçtiği, doğanın ani gelişimle doğuranın yerini aldığı ve bu döngüyle ölümsüzlüğü ve doğuran safhasına gelince doğanın yerin alıp sonsuz gençliği yakalamış bu canlılar bölünerek çoğalıyor ve her seferinde yeniden bölünerek sonunda ik yavruya dönüşen bu canlı ölümsüzlüğü ve sonsuz gençliği yakalamış görünüyordu Üstelik ne yaparsanız yapın ölmüyor süngersi kauçuk bir madde gibi kopuyor, eriyor, ama eksilmiyor. Yavrulamanın dışında parçalanmıyordu, hayranlığımızı saklayamadık, tutulmuyor da akıyor, kayıyor, uçuyor sanki, görmek gerek diye bitirelim. Hakepa platosundan 1000. Yüzyılın ilk şafağını izleyen serüvencilerde oradaymış, adı “zaman yayında titreyen prens” anlamına gelen önderleri var, kanlı, ışıklı tırpan ve oraklar silahları, kefenler, terazilenmiş tüyler, kanatlı zamanla, boşluktan kelamın kurban olduğu yerlerde gittik diye bir sürü şeyler anlattılarsa da dinlemedik

Trende birden karşımıza çıkan, orta yaşlı, nur sakallı biri, aynı Kuran’daki gibi ancak sezilebilen şeyler nakletti saatler boyu “Çöl kenarına kurulmuş yalnızca tek bir omurgadan bileşik tuhaf bir şehir varmış bir zamanlar, o vücudumuzmuş, ruh vücut uyuyunca buharlaşır ve öte dünyadan gelen rüzgarın önünde başıboş bir yaprak gibi sürüklenip, kof bir kozaya dönüşürmüş. Gövde yani vücut, tüneğimiz olup, uykuda, ruh tüneğinden uzaklaşır, gövde ıssız, terk edilmiş bir hal alır. Yıldızın yavaşlama kavsi buhar tabakasının mihak gecesidir. Her Arabi ay balçıktan cenin doğurur. Ayna yüzlü, ay halesi biçeminde vücutlar, doğu kıble semtinden, gaybi hüviyet yüzünden, güneş efrenci yardımıyla tlût (balık) ve ferkadan sayesinde, Hamel burcunun seyyaresiyle doğar. Bu  Utarit ve sudur. Hımareyn’de göğün titrek kısımlarını sevenler şua açısından ahadiyet mertebesine erdiğinde , Hâke, Yele, Su ve Sevr, Sünbüle, Cedy ve Toprak olurlar.
Zeval’den önce Hind dairesinde, mikyaslı çubuğun gölgesi dağa vururmuş. Matl-Silbar kertesinde mihverin kuzey ufuk işaretini araştıranlar Hamel burcu feleğe erdiğinde Cevza ve Seretan’ın yanına gitmişler. Kutb-i Süheyl’de, Esed’le beraber çölde, Mizan yönünden kervana katılmak üzere gelirmiş. Akrep, Kavs ve Cedy’i birlikte sokunca Delv, Hut’la onlara yardım etmiş. Kamerin yörüngesine gelince, develer fezanın taksim şekli ve bürûc dairesinin devrini tartışanlar, mikyaslı çubuğu yerinden sökerek gölgeye ve tartışmaya son vermişlerdir.
Mesteki’nin Misk ve Uduhindi’den Hithit’le anlaşmazlığına gelince Cümle-i Asğâr’ın Cavi ve Besteki adında iki ağacı varmış. Besbase ağacı, Kafur ve Sandolos ağacı ise yokmuş. Burlu Sünbüle kokan ağaçsa çene ve omur ağrılarına iyi gelirmiş. Rabia ki kızıdır, bu sayrılığa yakalanınca önce derman sonra cefamı diyerek salisen ağacı kesmiş. Mağyeb-i Tir’de duyulan bu olaya Misk ve Hithit gülünce bunu duyan Mesteki Matla-i naş ve Kutb-ı Cah’dan akan suların yönünü değiştirerek Matilyun yada Matliklil olarak  tanınan bu kişilerin o yörenin sularını kesmiş olmakla canlarına okumuş. Matl_ı Tair ve Matl-sımak, Mağyeb-i Tur’da bu duruma karşı çıkarak kavgaya son vermişlerdir.
Eşeğin efendi olduğu bir köy vardır, hizmetkar olan adam her gün tam üç öğün eşeğe büyük bir sepet içinde küspe, elma, bağ yaprağı, çavdar, yulaf ezmesi ve hasıl getirir, dereden kovayla su verir. Eşek, semender gibi, at gibi semirmiştir orada, gözleri anlamlı bakar eşeklerin, kulakları dimdik olup yuvalıdır. Eşekler yaşar insanlar hizmet eder. Her şey tersinedir. Bir gün eşeği (Süveyş bülbülü gibi) süs olmaktan kurtarıp her işe yaradığını gösterecek olan bir panayır sahibi gelir köye, eşek tekme atmakta, koşmakta, ağır yüklere bana mısın dememekte, dağa taşa çıkıp inmektedir. Bezgin ve miskin olan köylüler eşeğin böyle bir işe yarayıp, kuş gibi beslenmediğini, üstelik semerde vurulduğunu görünce usları şaşalayıp, daha da kötüsü bedenen sayrı olup yatağa düşerler. Kutsal bildikleri hayvan zavallı bir şey olup çıkmıştır. Dahası gözü yaşlı köledir. Köylüler bu yeni duruma alışmaktansa kutsal hayvanlarını semadan sahraya düşmüş işaretçi bir yıldız gibi kargışlayıp kurban ederek köyün girişine buzdan bir nöbetçi gibi putunu dikerler Bir zamanlar eşeklerin efendi olduğu bir köydür orası. Yular insanların, altın gerdanlık eşeklerin boynundadır orada.
Mizantrop (insansevmez biri anlattı bunları) birindendir dinleyin, Isfahan sokakları niçin her gün lale sularıyla yıkanır, Hafız yeryüzünün en güzel mücevherlerini sonunda kime sattı. Şiraz’da, Tebriz’de güneş niçin dağların tepesinden önce rüzgarda sallanan bir kamışa vurur. Rey’de bir nakkaş, şarap testisinin üstüne yaşlı bir adama şarap sunan ve elinde mavi gündüz safası tutan genç kadını çizerken, resimdeki testinin de üstüne ve iç içe aynı resimleri sonsuza kadar nasıl nakışlar. Kimbilir...



V
Şahlanmış bir ata binen ve elindeki kılıcı sallayan ceset ve ölü cenini karnında taşıyan hamile kadın, Seliak hastalığı olan insanlar, “Eppur si muove!” ‘Yine de dönüyor!’ diyen Galile, iki atın çektiği gümüş tekerlekli arabasıyla göklerde dolaşan tanrıça Selene, “Yalnızlığını kanıksamış kule”  “bir güneş İsa’dan önce” “Üzerinde bir kuğunun ışıldadığı göll” “gölün ötesindeki bahçede güneşin yumurtalarına benzer bal kabakları” Akheron’da kayıkçının verdiği silik para, cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol diyen Mevlana, efsanevi Krosios, Midas’ın yurdu ve Korinthos kıstağında Phaiakların adası. Sais ile Eski Atina arasında silah arkadaşlığı. Babil, Allah kapısı demektir ki, Mekke ve Medine yolu üzerinden gidilirdi. Cenk arabaları ve telepatik tanrıları vardı Babil’in.
Atina, Babil, Mekke, Smyrna, Roma, Maya veya... tunç çağı denizcilerinin güçlü kuzey rüzgarlarıyla Mısır’a kadar inip yarımadaya yerleştikleri ve Hicaz’da dünyanın ilk kolonisini kurdukları, metalurjinin beşiğinin, Etiyopya olduğu, o zaman güneşin kuzeyde göründüğü ve güneşin soğuk ve uzak olduğu ve hız limitinin de saatte 50 km ye vardığı, Kafkas atlarına binerek yolculuk yapıldığı, bir Miken teknesiyle Pamir dağında yol alındığı, Oberon ve Umbriel adlı kaşiflerin iki büyük uyduyla Basra’ya indiği ve Nereid ilinin yüzeyinin buzdan oluştuğu, Kuiper kuşağı kökeninden olduğu düşünülen bedevilerin bir kuyruklu yıldız ailesi olan Sentor’larla yakın akrabalığı. İnsanların sevgililerini sabah çiğinde aradığı, suları çöl renginde bir koya bakan prizmadan kraliçenin göründüğü, sesinde evren boyutunda bir kin ve sonsuz bir utku taşıyan kralın, her gün kraliçenin boynunu vurdurduğu ve güneşin batmasına yakın kraliçenin prizmanın içinden gene doğduğu, alacakaranlıkta ormanı gözetleyen tanrı, çift yüzlü Janus’un  kraliçeyi kaçırarak prizmaya olan tutsaklığından kurtardığı ve kehribarda saklanır gibi kralın prizmaya girerek sonsuzluğa kavuştuğunu sandığı, tozlu bahçelerde öten gece kuşlarının ötüşerek bu durumu bütün şehre yaydığı, zındık bir ölünün buna inanmadığı, kralın prizmanın içinden zındığın ikinci kez öldürülmesi buyruğunu verdiği, zındığın bir kez bunu yaparsa sonsuza dek yapmak zorunda kalacağını, çünkü zaten ölü olduğunu, ayrıca insafı varsa bunu yapmamasını bir kurdun bile sıkıştırıldığında kaçmadan önce durup, bir daha göremeyeceği düşmanına son bir kez baktığını, ölü bile olsa yaşamın ne kadar tatlı olduğunu...
Suya damlayan su gibi saf maddenin ürkütücülüğü doldurdu odayı bir an. Sonsuzluk, bakışımlı iki ayna, Capet kravatı da giyotin oldu artık dedi.  

VI
Tulkarem’de kadınlar fanilaları öküz ödü ile yıkarlar, kundaklanmış Mısır tarlalarının yanıbaşında Mısırlar bataklıkların kenarındadır ve bataklıklarda yaşlı balıklar, kanatlı balıklar ile yüzgeçli kelaynaklar bulunur. Samiri’nin yaptığı buzağı heykellerine tapan inançsızlar gibi bu kadınlarda, balıklardan ürker ve onlara taparlar. Beşbin yıl önce Mısır’da Atlantis yıkımından gelen bir terzi yaşamaktaydı, yüzbin yıllık bilinç diyalektiğinin oluşturduğu bir dille konuşurdu, soyunduğunda  kuyruk sokumunda yüzgeç izleri olup, böğründe de pençe izleri vardı, bıyığı da kedi bıyığı gibi sarkıyor ve tel teldi.
“Yeşil gözlü siyah bir parsı” rüyasında görenler o terzinin soyundan gelen Tulkarem’li  kadınlarmış onun için taparlarmış balığa, kocaları gibi sayarlarmış onu. Siyer, Sarf ve Tecvid’le, Damat Ferit’de onların soyundan gelmeymiş. O kadınlar, o yaşlı balıklar için şöyle yas tutarlarmış, ağıt yakarlarmış şöyle, aynı soydan geldikleri hasebiyle kutsarlarmış.

“Kadın bedeninde kadersin sen
Ve ben bu kadere boyun eğmiş
Şimdi seni uzaklaştırdılar ey efendim
Ağacından uzak yeşil yapraklar gibi
Ve ben senin çığlığınım ey efendim
Bir ah gibi uzayıp giden patikada...”
                                                              Nizar Kabbani

30 yıldır daha bir canla ve çığlıkla yakılırmış bu ağıt, ama otuz yıldır yapılan bir şey Kronos bakımından gerçekten otuz yıllıktır, Kairos ise zamanın süresini değil, içeriğini, yani düşünsel değerini anlatmak için kullanılır. Bu bakımdan otuz yıllık bir şey Kairos bakımından bomboş bir şey sayılabilir. Tiberli biri, Heratlı birine ama -boşlukta- göreceli bir şey değil midir demiş ve çok daha tuhaf bir şey söylemiş ardından;
“Vanitos Omni Vanitatem”
“Her şeyin boşluğudur boşluk.”
Bu bakımdan dolu nedir ki, Mudanya ile Napoli arasında bir kara parçası mı, Sıffin savaşı mı, ortası delikli halkaya benzer evren mi, Hubble sabiti, Fourier çözümlemesi gibi kozmolojik parametreler mi, kafirler ve zındıklar mı, feniks kuşu mu, Kafernahum’da cebinde polonyum elementiyle dolaşan çaşıtlar mı, müon nötrinosu, Çerenkov ışıması, akseleratörde yapılan deney mi, Nomad ve Chorus dedektörü, Van Allen kemeri, Zarya (gündoğumu Rusça) , Mongolizm, Kuvaga (Afrika yaban eşeği) Triangulum kandili, Hitler mi, Hititler mi, Metshta (Rüya mı), Capricornus mu...
İskender’ide, Byron’uda, Dante’yide anofel ısırığı öldürmüştür. Filden fare olacaktır. Lalende yıldızına gidip, Oort bulutuna sokulacaktır. Ama kendi gölgesi, kendi boyuna eşit olunca piramidin boyunu bulan Tales gibi, halk beni çok sevmiştir. Halk kamçılayanı sever, nükleer reaktörün kalbindeki büyülü mavi ışık gibi bayılır. Ama halk yok artık. Holografta 3 boyutlu aktris evimde yaşıyor. Ay ışığının yanında. Gerçeği ara sıra bu iletişim ve tanışma bantlarını denetliyor. 120.000 kişinin içinden beni seçti. Çünkü yazacağım aşk öyküsünde holograftaki aktrise aşık olan bir yazarın sanal ve trajik aşkını anlatacaktım.

VII
Pelios mızrağını kuşanan demirboğa Perseus, gönül verdiği Hint güzeli Andromeda’yı kırlara kaçırdı. Pompei’nin gölgelik yerleri ve Akra yamaçlarında kuzularla, dolaşıp durdular. Orman çakalları önlerine çıkıyor, posta tatarı olan bir Frigya delikanlısı ve yanındaki kız kırlarda, kırıtarak yanlarından geçiyordu.
Hercules arslanı kızı istedi, kanıt için kırlangıcın göğsündeki kan beneğini gösterdi. Korken ödülünü alan bir Romalı da önlerine çıkarak Baküs’ün boynuzlarından daha kutlu bir nesnenin olamayacağını, kendini Thalia’nın arabasıyla kaçarak ağaca asan Byblis’in, akboğa Ceres’in ekinlerine çürümüş toprak olduğunu söyledi. Zehyrus’a aşık Cephalus ortaya çıkarak ipin ucunun kaçtığını ve başa dönmesi gerektiğini bildi. Oysa karısı Procris onu ormanlarda arıyordu. Cephalus esen yelle dinlenirken Procris anlıyor ama Cephalus bir yırtıcı sanıp, onu okla vurup öldürüyordu. Ammo’nun boynuzlu bilicisi ile Aurora’daki Phoebus’un üç ayaklısı idi bunları anlatan.
Anlatan “korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürelemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmeli. İnsanın öteki insanların yaşamlarının belli anlarında onların düşmanı olabileceğini, ateş böceklerinin, sözcüklerin, bahçelerin, akarsuların, günbatımlarının düşmanı olamayacağını.” anlamalı.  Başka biri ; kafirlere daha çok güvenirim, müminlerin içtenliğinin kanıtı nasıl belli olabilir ki” dedi. Biz ise uçurumda vaklayan ördekle dolaştık, yankı yapmayan ördek sesi yerimizin kolayca bulunmasını sağlayabilirdi. Hadardaki mağaralarda işte böyle birbirimizi yitirmeden dolaşabildik. Mesyanik bir Marksizm teması içinden, Frankfurt ekolünün sapkın figürü Benjamin av arkadaşımızdı. Çisentili poyrazda uyuz bir keçi vurduk, Cenab-ı hak onu vuranın, onu kılavuz edinenin, ona bağlananın boynuna keçinin yularını taksın. Et değil labada ezmesi yeseydiniz, ciğer püryanı, horoz ibiği otu kaynatın. Suffe’de (medrese) bunu öğretin. Gadirihum’da vasi ve halife atananı sevin. Bulut kükreyip çakal yağmuru yağsa da, buz erintilerinin üstünde Konstanz gölünden atla geçerken ikiz leoparlarla , tilki yavrularını izleyerek dağlara bakın. Av avlamayın.
2x2=22 bilinirsede şu uzakta ki son iç çekiş köyüdür dedi. Kör melekler ve kamçılar sergilenir orada. Pegasi yıldızı Aralık’ın ortasında köye iner. Ve yıldızdan gelenler gözlerimizin içine bakarak, dünyada yaşamın olmadığını savlayabilirler. O zaman son iç çekiş köyünün en yaşlı sakini der ki; Öyleyse yaşam yok ve ben yaşamıyorum ama bunun bir ayrıksılık olduğunu düşünelim ve diyelim ki ben bir ayrıksıyım, öyleyse ayrıksılığında bir ayrıksılığı olmalı, öyleyse yaşam yoksa, bir yerlerde yaşam olmalı dedi. Son iç çekiş köyü halkı bu paradoksla Nefertiti gibi gözlerini yumdu ve uyudu. Var ve yok, yok ve var.
VIII
Trenimiz ahiret melekleri gibi içimde kımıldayıp giderken Medine peygamber ölüsü ile tüccarlık eden bayağı ve ahlaksız simsar yuvalarından biriydi. Hafir’de serap ve kum bahçeleri arasında kabile bayrakları dalgalanıyordu. Ravza’nın yeşil kubbesinde, peygamber sanduka örtüsü içinde ahsız iskelet gibi yatarken, kabirlerde çürüyen atlas örtüler, maden çanaklar, kandil yakmalar, Hama ve Humus develeri, kasabalar, iskemle, hasır, porsuk eti, kerpiç ve kafesler vardı. Küveynat neresidir diye sordum? Buhara katırlarıyla, Isfahan beygirleri arkamda duruyordu. Nerelisin hangi şehirdensin dediler. İçimi çekerek geldiğim yerin içinden soğuk su geçer dedim. İskorpütlü çocuklar, çürük diş, Türk yavruları ve çekirge turfuğu yiyen insanlar vardır dedim. Tanrıları otomobile biner, Arap kursağı (kısrağı mı!) orada da vardır. Hicaz hurması satarlar, Kamame papazları avcunda yıldız tozu gezdirir, Kudüs’ün hançerli putu, pancurlara fesleğen saksısı ve Balfur’un söylevinin Davut’un mezmurundan daha etkili olduğu bir yerdir dedim
Soyguncu Urban’ı tanımazlar, ağlama duvarının aşınmadığını görerek yalvarmanın ne menem boş bir şey olduğunu düşünmezler dedim. Güldüler. Biri bende Pozantı’dan geldim dedi. Devenin üstüne merdivenle tırmanmaya çalışan Avusturyalı subay, kanalı geçmek için Taberiye gölünde tulum idmanı yapan Sivaslı nefer ve boğularak öldürülmüş Arap kadınlar çevremi sardı. İsa, Nasıra’da marangoz çırağı idi dedim.
Halife alayı geçti yan sokaktan, Arap gırtlağı mahalleyi çınlattı. Erbaa vaburat li Dicele tu vel Fırat diye bağırdı biri. Hurma korusundan bir kız çıktı. Yüzleri yırtık, meşin keseli, kirli bir  urban Beyrut’ta Bassul oteline vardı. “Zehiy tasavvur-u batıl, zehiy hayal-i muhal” diye söz edenlerin arasında koştum durdum. Meğer Rayak’ta bir tren kazası olmuş. Diken yığınına sarı boynunu uzatan deve gibi ölmüşler. Şam’ın, Barada ırmağı kıyısına gömmüşler. Zahle’nin dağ yollarında ağlama sesleri bir türlü kesilmemiş.
Sukulgarp’te çobanlar yaraları sarmışlar. Havran’da gün batımında Arap sazı inim inim inlemiş. Ayin Sofar’lı biri gece boyunca içmiş. Kont Kavur kılıklı biri Lübnan’a kar yağarsa Beyrut’ta bahar vardır. Sofar’da nisan İstanbul’daki gibidir. Şam bahar gülüdür derler, Kudüs’lü kışı tanımaz demiş bir vodvil esprisiyle. Piedra ırmağının kıyısına oturup ağladı oda dedim
XI
Medine’de bulunan Hazreç kabilesinden Es’ad bin Zürare, Rafi bin Malik, Avf bin Haris, Kutbe bin Amir, Ukbe bin Amir, Cafer bin Abdullah adlı altı kişilik bir grupla Akabe mevkiinde karşılaştı. Ubeyy bin Halef, Bedir’de öldürülen kardeşi nedeniyle bir düşmandı. Allah-ü Teala’nın en çok buğzettiği kimseler, Katade bin Numan onun çevresinde çarpışırken gözünden okla vuruldu ve gözbebeği yanağının üzerine aktı ve o gözbebeğini eline alıp yerine koydu ve Katade’nın bu gözü diğerinden daha dayanıklı daha güzel oldu. Güneş batıdan doğuncaya kadar tövbe için açık kalır dedi Tirmizi Sığırı kesip bir uzvu ile ölüye vurunca dirildi ve kendi dili ile katilini söyledi. Camius-sağir’in sözüne göre miskini ve fakiri sev ve cennete git. Allah düşmanı Samiri. Kuba’dan bir Cuma günü Ranuna vadisini geçerek Vedd, Suva, Yegüs, Nesr adlı putlar Medine’ye gelmiştik. Medyen halkı. Aya şehadetle işaret etti ay derhal ikiye ayrıldı, şak oldu yarısı Safa tepesi, diğer yarısı karşıda Kaykaan tepesi üzerinde göründü. Allah-ü Teala Vetekaddes Hazretlerinin fail-i mutlak olması gibi. Fil hadisesi, tuğyan eden bir kavmi yok etmiştir. Beyt’i korumuştur. Ebabiller, Ebrehe’nin ordusunu kum taşıyla -ayak ve gagalarındaki- helak etmiştir. Y gibi bir adam belirmiştir. Kum zambağı elindedir. Cuma adında bir tepeye gelmiş ve 53 yaşında panteri dağa bakan bir çocukla karşılaşmıştır. Çocuk bedeninde bir güneş parlıyordur. Hayvan ruhu gibi bir gölge hiç yerini değiştirmiyordur. Sakallı kadınlar dolaşıyordur. Her şey taş kesilmiştir. Develerle  Şam ipeği gidiyordur. Garip bir üçgen havada asılı kalarak sağa sola kayıyor, bilge şair Basho koltuğuyla-kulübesiyle beraber yaşıyordur.
XI
Badiyelerde oturan aşiretlerin şeyhleri kurnazdırlar. Ne kadar güven verirseniz veriniz, baba oğul bir arada gelmezler. Casuslar dilenci kılığındadır. Nur-u Şalan gelirse oğlu Nevvaf çölde kalır. Lübnan’da Nevvaf’ı konuk etmiştik. Şam ve Bağdat arasındaki sonsuz çölün büyük bir parçası Ruvale aşiretinin hükmündedir. Nevvaf ve babası orada hükümdardırlar. Suvareke kabilesinin kabzalı bıçaklı ve devesine bir türlü binemeyen Hintlisi gibi Hilaliahmer’e bir gün Bağdat’a karadan ve çöl ortasından nasıl gidileceğini sordum. Size bir yıldız göstereyim birde mühürlü bir kağıt vereyim, hecine binip on gün on gecede gidebilirsiniz dedi. Nevvaf’ın dediği doğruydu, ama mühürlü kağıdı başka aşiretin adamları görürse bu Ruvale bedevisi için ölüm fermanıdır. Aşiretlerin çölünde Nevvaf’ın göstereceği yol yıldızından başka birde Aman yıldızı vardır: Altın! Altın kuma atıldığı zaman sesten başka her şey verir. Salta’da, Amman’da, Yukarı Necid’de, payitahtı Hail’dir. Medayin’de, Sebi’de, Cedide’de, Katya’ya hakim tepelerde, Mahdes taraflarında sadık ve cesur ceylanına binenlerin elinde, Şeyh Utvan’ın yerinde bu hep böyledir.
Türk topuna sarılmış olarak parçalanan Osman 333 senesi Haziran’ının 3. Günü Medayin’de o vadide tuzağa düşerek ölüp gitmiştir. Marn’dan sonra, kartal yuvası, Kap’ta, kılıçlı Medini nişanı, Ebuasab tepesi, Nebi Samoil siperleri; çöl ölü bir şeydir. Çölde insanın ayak izlerinde bir cesedin çarpan kalbini ve dirilen bin canı görebilirsiniz. Tih sahrasında Urban (fakir bedevi) vardı. Cefir badiyesi, Tih badiyesi, Sina badiyesi, Ariş’ten geçenler, Ümran destanı, Hafir ile Nahil, arpa yiyip, kemik kemirenler, yağmur çukurları, böcek ve mikrop dolu idi.
Kantara, Ferdan, İsmailiye, Şalof ve Tarsum taraflarından Asluç’ta süslü bayraklar vardı. Kuseyme’de bir su için demir boru şebekesi vardı. Çığtave ve Emden’de. Ökçelerimle mezarın toprağını sıkıştırdım. Neccablar, Gor çukurunu kazdılar. Bu yahudi topraklarını bizim kadar kimse sevemez. Vadii Sarar’dan, peygamber İsa’nın yıkandığı Şeria’ya girdik. Kaç defa türbe, mezar, ağaç ve ateş parçaları senelerden beri ılık mezarlarının içinde ölülerin kemikleri bize kadar geldi. Taluşşeria’da dağ kümeleri vardı. Ölü tank cesedi ne acıklıdır. Demir küre ve demir tarlası bulduk. Şeyhi köpek ve tilki sesiyle taklit eden bir bedevi korkuttu. Katya muharebesinde çok kakule (sedye) kullandık. Rumani harbde, Kerbela’da, Balat yahudileri vardı.. Magdaba Telürrefah’da 0x3=0 eder ama 3x0=000 eder dediler. Dağları kumları ve ufukları ölü doğan çölde yaşayan şeyler iki kat yaşıyorlar. Ceylan gözleri, çölün gözleri gibi. Sanki çölde pek çok esrarlı göz doğuyor ve batıyor. Çöl insanının yalnız gözleri güzel, yaşayan, dönen ve derin bakışlarla yanan gözler. İnsan kum üstünde ölü bırakmaya dayanamıyor. Çünkü ne mezarı ne izi kalıyor. Bir denizde bile insan ancak bu denli kaybolabilir dedim. Çin flütü, yada firavun güvercini (akbaba) gibi Afrika’da tamarind ağacının altına bile gömülenler vardı. Son olarak Yukatan’da altına hücuma katılanlardanım. Yaşamımın son günlerinde, işitmek için duymaya, görmek için bakmaya kesinlikle gerek olmadığı ve güneş pleksüsünün, hiç farkına varılmaksızın bunların yerini tuttuğu izlenimine varan Desplein gibi, bir incir ağacının dibinde doğrularak uyandım. Kutsal öğlede ılık bir rüzgar usul usul kirpiklerimi yalıyor. Reşide tam tepede dallardan ayırt edilemeyen yemyeşil gözleriyle üzerime doğru çişini yapıyor, ağzımı açıyorum.
Birinci kıtası başlamıştır
Akrabam belalım olmuş, kendisini yerden yere atmış ve çıldırmaya başlamış ve intihar etmiş. Kendisi çok güzel bir uykuya dalmış. Uykuda Allah ona (bir güze)l dua etmiş. Öldüğüne çok ağlamışla. Ve tam tamına ölmüş. Herkes üzülmeye başlamış.
Birinci kıtası bitmiştir.
İkinci kıtası başlamıştır.
Kadir gecesi, kadir gecesi. Sevgili peygamberimiz aleyhisselamın ve Ashab-ı kiramı’ın yemek konusundaki uyugulamalarına baktığımızda günde sadece bir defa yediklerini görüyoruz. Ebu Said el-Hudri şöyle anlatıyor. Resul-i Ekrem sabah yemeğini yediği zaman akşam yemez, akşam yemeğini yediği zaman sabah yemezdi.
Üçüncü kıtası başlamıştır.
İslamın binasını teşkil eden temel esaslarından ve en büyük erkanından birisi de Ramazan orucudur. Hakkcelle ve ala hazretleri ayet-i kerimesinde; ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç sizede farz kılındı. Taki korunasınız buyuruyor. Bakara 183 Oruç niyet ederek, tanyeri ağarmaya başladığı zamandan güneş batıncaya kadar yemek içmek makarna et gibi şeylerden uzak durmak demektir.
Dördüncü kıtası başlamıştır
Bütün evlerimi satmışlar, sokakta kaldım yalnız başıma her zaman dilenci oldum ne param yok ne ev yok bir ev bile tutamadım keşke ölseydim arkadaş bu iş çok zor kendini sıkma canım bir ev tutarsın
Beşinci kıtası başlamıştır
Birgün 350 tane televizyonum vardı. Sonra pazardan dönünce bütün televizyonumu çalmışlar çok çıldırdım, artık kumar oynamaya başyladım artık hep kumar oynucam birisi 850 milyon varmı tam 350 televizyon alır kendini sıkma kardıeş ben parasını veriyorum Kaçtı 850 milyon ama olamaz 650 milyon var Ama kadeş o kadar param yok ki o zaman alamazsın bana Ben bu işi bıraktım biz verelim dedik ama napalım çok pahalıymış.
Beşinci kıtası bitmiştir
Altıncı kıtası başlamıştır
Her gün 3 kilo domates alıyordum Domatesi eve bırakıp gitmiş ve o adamın çocuğu gelmiş eve ama kapı kilitliymiş babasıda Kadıköy’deymiş Ve çocuk hemen Kadıköy’e doğru hareketle geçmiş tam gemi kaçarken gelmiş ama gemi gitmiş 1 daha Kadıköy’e gitmek için 33 saat bekleyecekmiş Ve gemi gelmemiş sonra eve dönmüş ve kapıda beklemeye başlamış
7. kıtası başlamıştır
Sahil yolları vardı bak gide gide sahil yolundan geçerken arkadaşına uğradı hey hey baksana demiş gel senle İstanbulu gezelim Sen cadı gördünmeü Görmedim ben gördüm sahil yolu kaç metredir biliyor musun Biliyorum kaç ? 5 metredir hayır bilemedin kaçtı biliyor musun 7 metreydi
8.Kıtası başlamıştır
Bu haberlerin vahiy olduğuna hiç şüphe yoktur.
el İsmet (günahsız) el-Tarık
Son.
Bittiğini nasıl anlarız!..





































VAN KULU
        
           Topal Halit diye biri vardı, çok bilgili adamdı, bütün köy düşüncelerini dinler, dağarcığından yararlanır, sever sayardı.     
Bizim köyde gazeteler sabah kente inen otobüslerin, akşama doğru dönüşlerinde gelir ve gün batımında kahvelerde, sandalyede ya da taşın toprağın düzeltilerek yapıldığı sekilerin üzerinde hep birlikte okunurdu. Topal Halit bize olağanüstü gelen düşüncelerini, bir gün olsun kaleme almadı, okuduğu romanları, öyküleri, felsefi şeyleri harmanlayıp bir roman, bir öykü biçiminde satırlara dökmedi, isimsiz bir şövalye, adsız bir bilge olarak bu dünyadan gelip geçmeyi yeğledi, şimdi kimselerin bilmediği Araplar Tepesi’ndeki mezarlığında uyuyor... Rahmi adında başka biri vardı, havacılıktan atılma bir genç adam, bütün gün şarap içerdi, bir derya olduğu söylenirdi, aynı zamanda şu sonsuz yaşama derin bir muhalefeti vardı, şimdi bile ürperiyorum, cesedi; rüzgarlı bir gün, dağlara yakın bir bağevinde; onun önündeki, eskil, bir o kadar tuhaf, çıkrıklı kuyunun içinden, uçuşan yapraklar eşliğinde çıkarılmıştı... Üzüldüğüm, düşüncenin kayda geçenini, felsefe, şiir ya da roman, bunları bilip, tanıyoruz, ya yazılmayanlar, yazılmayan düşünceler, dile gelmemiş roman, şiir, önerilmemiş idealar nerede, işte onlar ne yazık ki toprağın altında, yazmaya bile hacet etmemiş, hortlak bile diyemediğimiz, kendini bile hiçlemiş Don Kişotların elinde, bilinmeyen bir yüz, görünmeyen bir dünya, sonsuz ve anlamsız bir yalnızlığa göçüp giden gerçek kahramanların dilinde toz olup, sonsuzluğa karışıp gitmeyi yeğlemişler. Lügat gibi denilir ya, bu tip insanları tanıyanlar bilir, onların bu tavırları karşısında tuhaf bir ikiyüzlülük içinde yaşayıp gittiğimiz düşüncesi bir türlü insanın peşini bırakmıyor, günün birinde karşılaşırsak giz çözülür demekten başka elden bir şey gelmiyor!.. İşte yaşama benzer gözlerle bakan yitik bir heimatlos, onlar kadar olmasa da; iyi, kötü, yalın, karma, kuru, saçma, tam bir kargaşa içinde bana şunları anlatmıştı, dilerim belleğim bir önyargıya sürüklemez, dilerim anımsadıklarımdır...

Anımsıyor musun; / Işık selindeki o göz kamaştıran geceyi, / Önceydi, çok çok önceydi, long ago? / O gece karşılaşan iki yüreği / Önceydi, çok çok önceydi, long ago? / O gece orada doğan o garip sevgiyi’.(1)  Şiir çağımızda ‘Asansörde keçi var’ demeye benzer bir etki yaratıyor artık insanlar üzerinde. Öyleyse de,‘Gündelik ve sıradan nesneleri bilinçaltının süzgecinden geçirip harmanlamak, varlık ile ölüm arasındaki zamanı yıllara ve saatlere bölmek kadar keyfi ve keyifli bir şey olabilir’ ve ‘Tanrı tüm sonlu olanların yadsınmasıysa, o zaman sonlu olanda tanrının yadsınmasıdır’ diyebiliriz. Yalnız, sevginin olmadığı yerde doğunum da (gerçeklik) yoktur. Salt bir şey seven kişi bir şeydir; hiçbir şey olmamakla hiçbir şey sevmemek özdeştir. Kişi kendini ne kadar geliştirirse o kadar çok sever, ne kadar çok severse o kadar gelişir.’ Aşık, ışıktan gelir.
Britanya’da, anamalcılığın ve kentlerin sisli, puslu havasının özellikle Eliot’un şiirini etkilediği ve İngiliz şiirinin anlamsal kaynağını oluşturduğu ileri sürülür. Sadık Yemni’nin ‘Çözücü’ adlı romanındaysa İstiklal Caddesi, Taksim Meydanı’ndaki bir uçuruma insan döken bir deli ırmak gibi betimlenir. Başlıbaşına bir öykü konusu olabilecek bir şey bu.
Hepimiz doğum tarihimizi biliriz, ama ölüm tarihimizi bilmeyiz, yaşam gariptir, zamanda doğrulan siyah bir gül gibi; ‘Yeni ortaya çıkan Varlık’la yüzleşen ilk günün güneşi sordu / “Kimsin Sen?” / Yanıt gelmedi. / Sonsuz yıllar geçti aradan. / Batı denizinin kıyılarındaki sessiz gecede, son günün güneşi sordu: / “Kimsin Sen?” / Yine yanıt gelmedi’. (2) Kadınlık nedir; ‘on ne nait pas femme; on le devient’ İnsan kadın olarak dünyaya gelmez, zamanla kadın olurmuş. Sınırsızdır kadınlık, yüreklerimizde hiperbol bir yay çizer ve gider sonsuzluğa... Güzellikte maddeye dökülmüş uyumdur denir. 
Heredot’u öyle severim ki; barışta çocuklar babalarını gömerler, savaşta ise babalar çocuklarını der. Din ruhani bir sorunsal olup, tanrı kavramının soyutluğunu hepimiz kabul ederiz, o halde tanrı var demek onu somuta indirgemek olacağından kim ki tanrı var diyordur, yalan söylüyordur. Beckett’se ‘Nokta için tanrıya şükür, biz müsrif boşboğazları sıfırı tüketmekten korudukları için’ diye söylenir. Godot’yu Beklerken’in ikinci perdesindeki tek değişiklik Pozzo’nun kör olması ve kuru ağacın bir iki yaprak açmasıdır. Godot, God, Tanrı’dan mı gelir. Kuru ağaçta çarmıhı mı anımsatır... ‘Sonsuz anın içine gömülmüş bir tanrının görünüşü gibi bir görüntü nasıl yaratılabilir’. Keynes, Wittgenstein için karısına, ‘Tanrı yeryüzüne indi, onunla 5.15 treninde karşılaştım demiş’.  Eh, Celile’de her gün tanrılar ölüyor, hayaletlere duyulan bir inanç şu teoloji...
Don Kişot’u severdim ve bahçedeki lahanalarımızın muharebe düzeninde dizildiklerini hayal ederdim. Ne ki Cervantes’in bu romanında Don Kişot’u maceraya sürükleyen aslında kendi içinde kaynaklanan dürtüler değil, zamanın en popüler şövalyelerinden Amadis’in başarılarını anlatan kitaplardır. Don Kişot’un bunları okuyup, onun gibi olmaya, onu taklide özenmesidir. Mavi yeşil karışımı kuşlar ve ‘evler karanlığa gizlenmiş birer hayvandır’ desek. Mea Culpa ne demek... Büyük İskender’in başında hekimlerin iyi edemediği, sığır boynuzu gibi bir kemik varmış. ‘Nemo me impune lacessit’ ‘kimse işime karışmaya cesaret edemez’ İngiliz yargıçların kürsüsünde yazılıymış, bir açıklama gerektirmiyor değil mi!..
Güneş yol boyu altın bir toz serper, açıkta deniz geyikleri görünür. Çürük Pantheon, ne saçma imge. Beyaz istektir. Yaşam içinden enerjinin geçtiği yüksek derecede örgütlü maddedir. İstanbul’un fethinde Konstantin, ‘Kerkoporte’ adındaki gizli kapıyı açarak kuşatmacılar üzerine hücum etmek için asker çıkarmış, nasılsa kapatmayı unutunca, bir kısım Osmanlı neferi içeri dalarak, hücum edince Rum askerleri dağılmış ve Konstantin, yalnız başına kılıç savururken Likis vadisinde aldığı iki darbeyle ölmüş, ardından İstanbul düşmüştür. Tarihin görkemi diye, insanın umarsızlığı ve zaman koridorunda hayaletler oluşturan yüzyıllara denir... Bir uzay yolculuğundaysa, Sirius’a altı yılda gidilirse, dünyada on yıl geçecektir, ayrıca tüm eşyaların yerden tavana düşmesini önlemek için aracın yarı yolda ters yöne çevrilmesi gerekir, bu uçuşu engellemez ama süreyi iki katına çıkarır. Yazmak asla göründüğü gibi kolay değildir, Ettore Scola’nın Teras’ında yazma eylemiyle sorunlar yaşayan senarist, yaratım bunalımlarının sonuncusunda, baş parmağını kalem tıraşının içine sokar... Güneş biçimli porfir yer döşemesi gibi ‘Gerçekte, ek boyutlara sahip bir uzay-zamandaki bir zar üstünde yaşıyorsak, bu zar üzerindeki kitlelerin hareketleriyle üretilen kütle çekim dalgaları diğer boyutlara ilerleyecektir. Eğer ikinci bir gölge zar varsa, kütle çekim dalgaları geri yansıyarak iki zar arasında sıkışacaktır’. Yazmak zor evet, Heinrich Heine, kadın bile dokuz ayda çocuk doğuruyor, dokuz günde kitap yazılır mı diyor. Birde düşünür dururum, Osmanlı, bir adamın adını alan başka bir imparatorluk var mıdır.
Buzdan atlarla çöller geçilince, Hz. Cebrail Bedir’de “Ukdum Hayzum” diyerek atını sağa sola koşturarak düşmanları kırbaçlamıştır. Resulullah, bedeviye, Allah’tan başka ilah olmadığını söylemiş, bedevi delilin var mı demiş, Resulullah şu ağaç diyerek ağacı yanına çağırmış, ağaç tam derenin kıyısında bulunuyormuş, yeri yara yara gelmiş ve üç kere şehadet etmiş, sonrada eski yerine dönmüş, bedevi, bende kavmime gideyim kabul ederlerse, seninle beraber olurum demiş. Kavramlar bazen nasılda yanıltıcıdır, Aztek kralı Montezuma, Hernan Cortez’i doğudan gelmesi beklenen tanrı ‘Quatzelkoatl’ sanmıştı’. Deniz gergedanları da,  soğuğu böldüm gelebilirim diyor. İmgelere bak, gölgeleri ölüm saçan yılanlar, yakup otları, minimalist elektro-rock amalgamı.
Kur’an sevin der. Geçen salı Gimpel, Yellowstone’daki Kumpar köyüne tanrı görünmüş. Entropi bozulup, gökadalar titrerse melekler yeryüzüne inermiş. Şu gerçekten ilginç, yakında devletler bir kartel gibi satışa çıkarılacak ve çok uluslu tröstler, devletleri satın alacaklar ve gene yakında e-mail devletler ortaya çıkacak, her şey sanal olacak, sevgi, açlık, savaş, barış. Arjantinli Borges, Museviler, İsevi ve Muhammedilerin yalnız bu dünyaya inandıklarını ileri sürer. Çünkü der; bu dünyadaki edimleri, doğru ve yanlışları, günah ve sevapları için öteki dünya yalnızca bir armağan olacaktır. Gerçekten bir varsayımdır bu, günahtan uzak durup, sevap işleyince cennete gideceksin, bu dünya öteki dünya için bir koşuldur artık, inanılıp, bel bağlanır mı buna, ahret yaşamının tümü, öbür dünyaların hepsi, bu dünyanın bir ödülü ya da cezası olmaktadır. En yoğun en karanlık cisimler bile ince varaklar halinde kesilirlerse saydamlaşırlar. Hiçlikten evren yaratıldığına göre boşluk korkunç bir kapasitenin ifadesidir. Aristoteles hiçlik, usun olmadığı yer dermiş. Ama bilimsel teoriler, çürütücü kanıtların yokluğunda varlığını sürdüren şeyler, illüzyon krallığı. Bacon’a göre: Eğer bir şeyin tekrarlanması, onun olasılığını artırıyorsa, daha uzun yaşayan, daha çok sabah görür. Öyleyse başka bir sabah daha görme olasılığımız, yaşadığımız her gün ile birlikte, biraz daha artar. Bu us yürütmeye göre, gerçekten öldüğüm gün, ölüm olasılığımın en az olduğu günde öleceğim demektir. Ama işte sağduyu tümevarımın bu sonuçlarını bir kenara itmemizi gerektirir. Kant evinden her gün aynı saatte çıkar, komşusu Almanlarda saatlerini ayarlarmış. Buda bir tümevarım olabilir mi... Canına kıyan Yesenin için, Mayakovski şöyle der: ‘ Şu yaşamda / en kolay iştir ölmek / Asıl güç olan / yepyeni bir yaşama başlamak’.
Mavi boynuzlu sığır var mıdır, belki Çelebi’nin Cihannüması’ndadır. Belki de üç damla kan öldürülmüş bir kediden, bir kanaryadan ve belki de yetim malı gibi  bir kumrunun boğazından gelmektedir. Uzaklarda denizin içine doğru dağ büyüklüğünde gri bir kurt dalmaktadır. Metal bir meyveyi kemiren minotaur, Macar üzümünün kolları arasında uykudadır. Rus ceketi giyen kadın şövalye, ona aşkını haykırmaktadır, bu tip metinler için ne düşünmek gerekir. Doğu mistisizmi yaşar, batı onu yaratır. Actium savaşında karşı karşıya gelen Octavianus ve Antonius, Jül Sezar’a Velletri Tefecisi derdi. Avgustus barbarlara karşı yufka yürekliydi belki, ama bir Romalının doğal olan para hırsının ateşten çemberiyle sarılıydı, siyah fulya koklardı, bir leopar gibi, kemerlerin altında kızıl aşka, acımasızlığa ve avını parçalamanın ateşli zevkine, taze geyik kokusuyla yüklü yele özlem duyduğunu söylerdi. Zaman onu ve İsa’yı gören son gözlerinde kapandığı günü tanıdı. Oklar Thermoplai’de güneşin ışığını nasıl kesmişse, yıldız gemileri, zamanı yenmek ve İsa’yı yıldızların gecesine gömmek için kutsal kompütürle çatışma içindeydi, ekrandaki ise eski bir Romalı yada Hintli bir ermiş gibi duruyordu.
Artık unuttuğumuz bir şey var; boşluk sıkıştı ve madde oluştu, Oturan Boğa ne der; bir madde olan yeryüzü halkım için kutsaldır, parıldayan çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanın sesi, her ağaçsız bozkır, vızıldayan böcek, halkımın düşüncesinde ve deneyiminde kutsaldır. Ağacın içinde yükselen özsu, bizlerin anılarını içinde taşır. Toprağın parçasıyız, oda bizim parçamız, koku saçan çiçekler, geyikler, at ve kartal kardeşlerimizdir. Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar, vadi ve insanın vücudu hep aynı aileye ait. Manitu, bir gölün üstünde rüzgarın şarkısını  sever, yağmur ile yıkanan o rüzgarın kokusunu da...  Çamların salınışı, durgun hava çok değerlidir, hayvan onu soluyor, ağaç, insan, her şey. Atlas bizi korur mu? İnsan artık nükleer hayvan. 
Bütün peygamberler şairdir, bilinen ilk şiir antolojisini, İsa’dan önce I. yüzyılda, yaşlılığını Ege’nin Kos adasında geçiren Yunanlı ozan Meleagros derlemiş, her yazarı çiçeğe benzeten tanıtıcı bir şiirle başlarmış bölümler, bu nedenle adı ‘Stehhanos’ ‘Güldeste’ adını almış. Zaman İsa’dan önce I. Yüzyıl. Fareler kusmaz, yılanlar duymaz, zürafalar yüzemezmiş. İstakozun kanı mavi, develer üç kaşlı, filler zıplayamazmış. Drakula yemek yemez, aynada görüntüsü, yolda gölgesi yokmuş, yarasaya dönüşür, duman haline gelip, incecik bir yarıktan geçebilirmiş!
Sartre’a göre varoluşçuluk, insanda, özden önce gelir, ama Weil’e göre o bir bunalım, Mounier’ye göre bir umutsuzluk, Hamelin’e göre kötümserlik, Wahl’e göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’a göre idealizm, Benda’ya göre usdışılık,, Foulque’ye göre saçmalıktır. İnsanın görecelilik kuramı bu mu yoksa diyesi geliyor. ‘Çıkış özdeğiyle varış nesnesi arasında hiçbir töz ilişkisi algılanmaz olunca, çelişki en son noktasına ulaşır; iskambil yapımcısında, oyun kağıtları bir boşluktan, kartonun deliğinden doğar; yapay çiçekçinin atölyesinde, hiçbir şeyin çiçeği anımsatmaması bir yana, burada sürdürülen işlemler de sürekli olarak çiçek düşüncesine ters düşer; zımbayla delmeler, çekiç vuruşları, kesmeler;bu güç deneyimleriyle dağlalesinin ya da düğün çiçeğinin çiçeklenişinin bağıntısı ne? Bir insansal bağıntı, insanın hiçten her şeyi çıkarabilen güçlü ediminin bağıntısı. Düşcül alışkıların, sorgun yöneyleri. Tümceler ya da dilegetiriş bazen aldatıcıdır...
...
Anımsadıklarım bunlar. Bu onu yansıtmak değil, onun bende yansıması sayılır, onun kılayım derken, bozup dağıtmış olabilirim, o bunu anlar, iki kişi konuşurken bile altı kişi konuşuyor zaten derdi. Ondan çıkarsadıklarım gerçekten bitti. O ise konuşmalarımızdan birinde, bittiyse de şöyle tamamlayayım demişti: ‘Söylediklerimi yeniden düşündüğüm zaman, sağırları kıskanırım’.

(1) Catherine Clement
(2) R. Tagore









KIRIK TABLET
(Şiir)

Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa’nın Linear Algebra’sından, Apollonius’un konik kesitlerine, El Haitam ve El Cebr’ini yazan Ömer Hayyam görünüyor. Sıvı demir, Selçuklu bir gürz ve üşüyen Karya kuşu höyük içinden bana bakıyor. Meşhed’e giden hacılar ve develer  toz bulutunun içinde. Savrulan bir Nişabur’da Hayyam’ın mezarına tükürmek için Hayyam uyanıyor ve bana mezarım Belh’te mi diye soruyor. Rübailer sillogizmler halinde akıyor içime ve mantık.
Denizlerin nautilusu ve altın oran, tuhaf mimari ve işte Pisalı Fibonacci. LSLLSLSLLSLL. Arı ve tavşan ve her şeyden daha kötü kokan çürümüş leylak. Bir pankreas içim, kardiya ve yaş yapraklar üzerinde gezen su sevisi nergis.

Gece. Güneş ve ay elektron uykusuna yattı. Ant verdiler uyuyanlar ve yüzünün revnakı kaçtı yağışlarla besili ırmaktan. Tonkünstler Orkestrası 9. Senfoniyi çalıyor. Marx gözyaşları içinde ‘Corruptio optimi pessima’ (aldatıcı iyimserlik gerçek kötümserlik) heceliyor.
Karanlıkların atası uçak. Pistte sorun çıkarmadan uzun süre taksi yaptı. Güney cephesindeki rift kuşağına sokuluyor askerler.
Vikingler İstanbul’a Miklagard der. Elizabeth, Novum Organum kuru ve can sıkıcı. Sylvia’da can sıkıcı. Bulutlarda taksi yaptı.

Allahın gölgesi üzerimize olsun.

Meholalı Barzillahoğlu Adriel’e beş çocuk veren Saul kızı Mikal adına. Aygır ve kısrak bilir ki, taşıllar ve Velpecule (Tilkicik yıldızları) gündüzde parlıyordur.

Kendisinden eşit uzaklıkta, nitelik ve nicelik bakımından eşit iki ot yığını arasında kalan eşek, hangisini yiyeceğine nasıl karar verecek. İstenç özgürse açlıktan ölecektir. İstenç özgürse. Buridan’ın eşeği!. Safevi  Hatayi ki İsmail. Yakup’un düşünü görür.

Yaşlandım ve Pluton karesine girdim, canıma kıymayı düşünüyorum, orakl sorusu, Kinzalı adamına, Kadeş krallığı geldiniz der.
Babam tanrı olunca (ölünce) tahta kardeşim Arnuvanda geçti. Pekiştirmek için inanır, inandığımız için yanılırız.
Bebeklerdeki Moro refleksi, her şeyi iten ve dış dünyanın gerçekliğini kanıtlayacağım diye her önüne gelene elini kolunu gösteren George Moore’un ölümü de kendi elinden oldu.
1919 yazı çok sıcak, hele sabahın erken saatlerinde yapacak hiç bir işimiz olmuyor, güneş doğar doğmaz, çoğu zaman papaz okulunun damına çıkıyor, güneşte ısınmak için boylu boyunca uzanıyor ya da Ludwigstrasse’de yaşamın uyanışını gözlemek için damın kenarına oturuyorum, yanıma Platon’un bir kitabını almayı düşündüm, başka şeylere kayma isteği, Yunanca ve Timaios’u okumaya zorladı beni.

Atomları gösteren o ünlü gravürü yapan ressam, bunu yapmadan önce Platon’u okusaydı çok iyi olurdu dedim.

Aynı tarihte, 1919’da, başı dertte olan Türklerin önderi Samsun’a çıkarak Kurtuluş’u arıyordu, bir savaşı... Biz neyiz, onlar ne...
Zamanın göreceliliğine iyi bir örnektir bu.
Sonra tanrım dedim oldu mu? Keops piramidini ve Giza platosunu seçmişti. İkindi güneşi gibi. Sözcükler taşçıklarım. Prosodisi çok iyi onun. Deniz leoparı gibi izi belli, yaban armudunun kovuğunda uyuyacak kadar sakin ve dingin.

Küba’nın yemyeşil latifundiyalarından, zarif dansçılarıyla tanışmaya,  Ancor’un gizemli tapınaklarından, Sakkara’daki aşınmış mastabanın kumlu katmanlarına her yeri gezdi dolaştı. Merkür geçişi, Venüs Sümbülü, Uranus Keçisi oldu.
Batı Hun imparatoru Attila’ya gönderilen elçi Priskos ve Klikyalı Zemarkos’un Göktürkler’e elçi olarak gönderildiğinde yazdıkları ve Hoca Gıyasüddin  Nakkaş’ın Acaibül Letaif adlı yapıtı Türk gezi türünün en eski örneklerindendir.

Silezya sürahisi, kozalak, Lutzen savaşında ölen Kralımız Gustav ve Sadalmelek gibi.
Paris yakınlarında, Arlington’da  bir mezar taşı; Burada / İki ninenin yanında iki kız torunu / İki kocanın yanında iki karısı / İki babanın yanında iki kızı / İki ananın yanında iki oğlu / İki bakirenin yanında iki anası / İki kız kardeş yanında iki erkek kardeş / Yatıyor ama topu topu altı kişi gömülü / Hepsi de meşru doğmuş, hiçbiri fücur işlememiş / Bilin bakalım bu nasıl olur”.   
Hatem Tai bilir.
Tereza adında bir Lehlidir. Bir kaç kuşağı boğabilecek kadar derin gölcükler var, düşünde nalın giymiş Arapların, semiz kara atların, helezoni adamların, saltık karanlık ve çocuk İsa’nın hafakanları bastı. Pisa deneyleri önemli. Galilei’nin Aristotelesçiliğe karşı olduğunu açıkca dile getirdiği, skolastiğe halk önündeki saldırısını başlattığı andır bu.
 Libra, iye kemiği, Lepus, Oğul Davut, metal taytlar, Volans, Pisces, Serpens ve Caput ile Dimetoka’da kumpanyadan dönen Shakespeare yanan Reischtag’a bakıyor. Kin gibi tohumlarınızla düşman olacak, onun topuğuna saldıracaksın.
Klossowski’nin (Baphomet) romanı Nietzsche’nin sonsuz dönüş kuramından yola çıkarak, bedenlerinden ayrılan ruhların soluk halinde varoluşlarını sürdürmelerini ve bu solukların içine girecekleri bedenleri arayışlarını anlatır.
Pelagonik asit. Buda herhalde Devonyen devir asidi olmalı. Kadının yüzü kalp şeklinde ve kemikli.
Kambur Rigoletto, Mantua Dükü’nden kız kardeşini kurtarabilir mi,
Çek köyünde Nazilerle işbirliği yapan ‘oportünist Sekal’ın ölümü hak etmeli mi, Hector Berlioz ve Dvorak parçaları söylemeli mi


Soğdça, Beluci ve Avesta dilini iyi bilirdim, deniz ifritlerini, ‘Araba Camı Yıkayıcılarının Baladı’nı,
Koçi Bey’in Risale’sini
R.Paşa’nın mal varlığı, Anemas zindanına doldursan sığmaz, Binyediyüz köle, ikibindokuzyüz savaş atı, binyüzaltı deve, yediyüzbin sikke-i hasene, beşbin dikilmiş kaftan ve urba, binyüz adet üsküf, altıyüz gümüş eyer, beşyüz altın eyer, binbeşyüz gümüş at başlığı ve yüzotuz çift altın üzengi, ayrıca kalıp altın, nakit altın ve gümüşle karışık altın, gümüş eşya ve mücevherat ve ziynet.
“Ben bir hırsızım ve bu da yaptıklarım, / Toledo’daki bu antika kitapların odasında / ölü profesörlerin yapıtlarını karıştırıyorum,  / onların kutularını inceliyorum. / İş şuna geliyor; sağlam bir kutu; / içinde de son dekanın küllüğü, kisvesi, / mührü, piposu, / golf kupası ve sigara keseceği. Amin.” (1)                       

Bağdatlı Cüneyt, Sana Çölü’nde gezerken kocaman bir köpek görür. Vaktiyle av peşinde yelden hızlı koşan köpeğin dişleri dökülmüş, tüyleri kırçıllaşmış, bedeni miskinleşmişti; eskiden bıldırcınları sektirmeyen, tavşana kanat açtırmayan, tilkiye soluk aldırmayan av köpeği, yerinden kımıldayamıyordu, Cüneyt hayvana bir lokma ekmek verdikten sonra dedi: Köpek! Yarına hangimiz çıkar bilinmez ama sen benden iyisin. Hayvanda dile gelip sordu, Neden? Cüneyt dedi ki; Bugünden yarına imanımın ayağı kayarda tökezlersem doğru cehenneme gideceğim, oysa senin başında böyle bir bela yok.
Köpeklerde ahret anlayışı yok mudur...

Bir kadının ‘Ben en güzelim’ demesi gerçeği ne kadar yansıtırsa, bir belitsel sistemin ‘Ben tutarlıyım’ demesi de gerçeği o kadar yansıtır. Söz konusu kadının en güzel olduğuna kendisi değil, başkası karar vermelidir. Ama o başkası, evrensel estetik değerlere sahip olmayabilir. Dolayısıyla onun kararının doğruluğuna gene bir başkası karar vermelidir. O bir başkasının kararının doğruluğuna, gene bir başkası karar vermelidir. Bu sonsuza dek yineleneceğinden, söz konusu kadının en güzel olduğuna karar verilemez.
Prensesin göğüs uçları sertleşmiş, minyatür bir et kulesine dönmüştü, fallik bıçak girip çıkıyor, vajinal ve klitoral orgazmı ilk kez duyumsuyor, gözyaşlarını tutamıyordu, durup gökyüzünün ötesine baktı ki orada da görebildiği gene yalnızca gökyüzü idi, mırıldanarak ‘carpe diem’dedi.  Leylakların altında gezinen ruhlar gibi. Hades görünmeyen demekmiş. Lerna bataklığı. Nemea aslanı. Pallas kız demek. Sihirli bir tolga onu görünmez yapardı.. Odise onikibin dize demekmiş. Herkül dünyanın batı ucundaki tanrı bahçelerinden Hesperidlerin altın elmalarını çalıp getirdi, ona bu işte  Atlas yardım etti. İnek gözlü Hera. Kamçılanan kız çocukları. Bach hep ölümsüz kalacak, fa majör prelüdü hep var olacak, çünkü prelüdü  Voyager uzay sondasıyla uzak dünyalara doğru yol alıyor. Macaristan suyu (parfüm) sürdü. Beni Kaynuka  savaşı yahudi ve müslümanlar arasında geçmiştir.




BURADA KALDIK OLMAZ BÖYLE İŞİ UZUN






1300’de Karakurum’dan  yola çıkan, Moğol ve Tatarlar, Çuçi Han komutasında Rusya yani Kıpçak steplerine giderken, bir kol kuzeyden Alaska’ya, oradan da Amerika’ya geçip, Siyu ve Apaçi kızılderililerine dönüşen kabileleri oluşturmuş. Son Mohikan Katerina II ise sıcak denizlere açılmak için Boğazlar’ı ve Ege Denizi’ni ele geçirmek zorundaymış. Çeşme’de yaşanan kanlı savaş, Kont Orlov’un isteği üzerine Rus bir ressam tarafından resmedildi. Ressamın gravürü daha gerçekçi yapabilmesi için Kont Orlov, St Petersburg kıyılarında Rus kalyonlarıyla özel olarak savaş gösterisinde bulundu.
Çirişli elleriyle görünümü ürkütücüydü. Offili’nin  fil gaitası üzerine yerleştirdiği ‘Kara Meryem’ tablosunun kopardığı gürültü gibi. Puhu, kuduzumsu, kavranası ve kireç ocağında kımılayan cenin, birlikte Moğolistan kırlarına baktılar. Bir ara bir çığlık ve yüksek bir suya çarpma sesi duydu, ileride bir yerlerde bulunan göle bir kuş konmuştu, kapının önünden geçip dükkanın vitrinine bakmak için iki blok öteye yürürken parktaki ördeklerden biri onu acımasızca yuhaladı. Vitrinin camında Mart kırağısının buzdan çiçekleri açmaya başlamıştı. Tüm sorunlara tepeden bakan kolonadlı tapınaklarını tavaf ediyorlar. Mağara ve mağazaya aynı anda giriyorlardı.
‘Yaşamak öldüğünü görmektir, / Yaşlanmak budur işte’ (2)
Kraliçe Elizabeth II, yeryüzünde bir ağaca prenses olarak tırmanıp kraliçe olarak aşağı inen tek kadın, tırmandığı ağaç Kenya’da bir incir ağacıydı, üzerinde adı Treetops olan bir ağaç ev vardı, 5 Şubat 1952 gecesini o evde geçirdi, şafakta prenses aşağı inip hayvanları filme çekti ve güneşin doğuşunu izlemek için yine ağaca tırmandı, aşağı indiğinde artık kraliçe olduğunu öğrendi. Baktria ve deniz leoparı. İlerde bütün insanlar şehirlerde toplanacak.. Bağdat’ta Eltâk kapısında. Bütün taş ve demir sanayii baş parmağın, felsefe ve edebiyat gibi boş hünerlerde anlağın becerdiği yapıtlardır. Tansıyan su aynanın külsü rengi içinde, yaşlı kemikli kolları ölümle sevişiyordu, uyuşuk bir hava vardı. Turing: Günün birinde hanımlar bilgisayarlarıyla birlikte yürüyüşe çıkarak birbirlerine o sabah bilgisayarlarının ne gülünç şeyler söylediğini anlatacaklar dediyse de 7 Haziran 1954’de siyanüre batırılmış bir elma yiyerek yaşamına son verdi, 41 yaşındaydı. Bu gün yazıp okurken, geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina gibi uyuyamadım. Serçe yağmurları, kır çiçekleri ve kırların sessizliğinden uzaktaydım... Atım (hayvan) yelesini sallayarak güneşe doğru yüksek sesle kişnedi. Organist orgu flajoler ve diğer hafif seslerle çalıyordu ve ilerdeki meşenin budak deliğinin yanında bir baykuş duruyordu. Su çölünün üzerinde yayılan geceye bakıyorduk, demirle öpülmek ya da demir bir öpücükle, ay adayı doğudan aydınlatınca, orada, denizde boğulmuş bir kaç beyaz koyun iskeletiyle, oraya nasıl gittiği bir türlü anlaşılmayan bir at iskeleti gördük. Kuşun cam güzeli gibi bir göğsü vardı. Atın Araplarca beğenildiği gibi yüzünün etsiz olduğunu gördü. Yüzünde bir çift ateşli sarı göz vardı ve bakıyordu, yamaç serçeleri eşlik ediyor, tozlu yoldan arabalar gelip geçiyordu, yandaki keçi yolunu sönük bir ay aydınlatıyordu. Kanopus gezegeninin de bir ayı var ve ne yaparsanız yapın orada suyu kaynatamazsınız. Gufran ve mağfiret günleri geldi Züleyha hala Potifarlara mı zorunlu dedi. Ukaz panayırında ‘yaklaşıyor, yaklaşmakta olan!..’ diyordu Kus b. Saide. Sesi ıssız düzlükte yankırdı. İbriklerden su içer, hacıları getiren atların inlemeden, kişneyerek gelmelerine üzülür, Mavera’dan ses duyarlar ve Fussilet:34 ne söyler ne anlatır derlerdi. Ölüleri kör kuyulara atar, üzerini örten biteylerle bir zamanın direyi sarışır toprak olurdu. Ki zürefa bahsindedir: Bu hayvanın başı ile ayakları deveye benzer ve boynuzu öküze benzer, derisi kaplana benzer, kuyruğu geyiğe benzer. Bu hayvanın yapısının böyle çeşitli oluşunun nedeni; bir yaban öküzü bir Habeş devesi ile evlenir. Bu evlilikten bir hayvan doğar ve hayvanda geyikle evlenir ve bu evlilikten zürefa doğar. Geyik bahsindedir. Geyik hayvanlar içinde insandan en çok kaçanıdır. Bu geyik iki türlü olmaktadır, birisi doğru geyik, diğeri ise misk geyiğidir. Bu misk geyiği daha fazla Hindistan’da bulunur. Göbeğinde kan olur ve taşların üzerine akıp misk olurlar. Ama bir düve bile zulüm, zındıklık ve sapıklık bilmez. Ama insan bilir, yalancı peygamber Gulam (Ahmet) Kadiyani vardır ve emr-i maruf ve nehy-i münker yapılır. Daniel, Kaldeli büyücüler sayesinde iyi bir düş yorumcusudur. Aristofanes’in pazularını o kadar övdüğü Mısırlı hamallar bile böyle miydi, ne dedin deyince ‘Tanto monta, monta tanto İsabel como Fernando’ dedi. Taht üzerinde eşit haklara sahip olmak gibi. O insanı yalnız öldürmekle kalmamış değerli suyunu akıtarak, kanallarını boşaltmış kurutmuşlardı. O ara Hz. Peygamberin Ravzasının yemyeşil kubbesi göründü. Bakara 246’da komutan Talut içinde Melik ifadesi kullanılmıştı. Palanga ve Arşimet vidası.
I.Murat bir anlaşmaya avucunu mürekkebe bulayıp ‘pençesini’ vurarak onayladığı, tuğranın da bundan alınan ilhamla düşünüldüğünü söylerdi. Temeşvar, Şerezöl, Aps ve Gulet’in hükümdarı Osmanlı. Medine, daha önceleri Yesrib’di. Tulonoğulları vardı. Kezzap çok yalancı demekti. Selanik dönmesi ve Kuba’ya yerleşense Ömer’dir.
Açıklamasıdır, ‘Sanat tıpkı bir ırmak gibi ya da bir aşk gibi kapılıp gidilen ama daha en başında yolundaki nakısaların kuşkusunu gizli bir tohum gibi yüreğinde taşıyan bir ergenleşme büyüsüdür.’ Halid bin Velid’in Ecnadeyn’de bozguna uğrattığı Bizans ordusundan arta kalanlar Ürdün yakınlarında Fihl’de toplandılar. Müslimler başkumandanlıktan alınarak bir savaş birliğinin başına getirilen Halid bin Velid’in kumandasında bunları izleyerek Beysan geçidini aştılar ve Fihl’de Bizans ordusunu tekrar yenerek Dimaşk’a çekilmek zorunda bıraktılar. Aynı zamanda kuzeyde bulunan Hims üstüne de başarılı bir baskın yapıldı. Halid ilerlemesini sürdürerek Kinnesrin’i aldı ve karargah durumuna getirdi. Şurahbil Beysan ve Ürdün’ün fethini tamamladı. İran kumandanı Behmen, Nersi ve Calinus yenilgiye uğradı. Bu sırada Behmen yeni bir orduyla Fırat yakınında konakladı. Mer İran’a gidecek orduya Bad bin Ebi Vakkas’ı başkumandan olarak tayin etti. Sad ordu ile Kadisiye’ye geldi. Burada büyük bir meydan savaşı oldu. İran ordusu başkumandanı Rüstem öldürüldü. İranlıların yüzyıllar boyunca düşman eline geçmeyen bayrakları Derefsi Gavyan ellerine geçti.. Küfe ve Basra kuruldu.ve sonra Halife Ömer’in emriyle Mısır’da Fustat şehrini kuran Amr ibn ül As yakınlarından Ukbe bin Nafi el Fahri’yi Kuzey Afrika’nın fethiyle görevlendirdi. Ve dedim ki:
‘Sonsuza dek yatabilen ölü değildir / Ve tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir.’ (3)
Dağın doruğundan aşağıda kalan gökyüzüne baktım. Gökyüzü dölü yada göklerin döllediği, kirli köpüklerle yüzen şeytani kalyonlar gibi, kambur gökyüzü, uzak zamanların sisleri arasında zardan kanatlarla uçup uzaklara kaçan güneş gibi karanlıkta koyu elle tutulur gibiydi. İşte ki gökyüzünde hafif bir tan belirtisi vardı ve Hz. Muhammet ifritten hiç hoşlanmazdı. Kara kedim, kanatlı bir Mısır tanrısı gibi yanımdan kayıp gitti. Yaşamını Çin dağlarının ölümsüz önderine borçluydu. Sönük ayda can çekişen sarı akrep gibi. Aynaya bakınca ölen insanlar ülkesinde yaşlı birini bulamazdınız, bir kirpik bile yaratmayan bu insana gönül Kabe’si verilir miydi. Tağutlarla canciğer muhabbet içinde geçinip giden dindar müselmanlar vardı. ‘Men lâ yerham, lâ yürham’ Acımayana acınmaz.. Gök çiçeği, ten çiçeği vardır. Ay sarısı, sarıcıl. Cebrail’in altıyüz kanadı vardır, ikisini hiç açmamıştır. Onları ancak Kadir Gecesi’nde açar. Kadir gecesi geldiği zaman Allah (c.c) Cebrail’e emreder. Süvari meleklerle yeryüzüne inerler. Elinde yeşil bir bayrak vardır, onu Kabe’nin damına dikerler. Can alıcı güzelliğin monarklığı, is yapan telaş, hiçsellik ve ulumalar ve ‘Sağapo / Yeti ise esa’  ‘Seni seviyorum / Çünkü sen sensin’ derdi. Derdi çünkü;
La ilahe illa Ente / Subhaneke İnni / Kuntû minez zalimin.
İslam donanması ve ordular kısa sürede, Hint’de İndüs kıyısında, Çin’de Kanton limanında ve Büyük Yunanistan’daki Napoli’de görüldü. Çünkü oruçlunun kuruyan dudakları, kıyamette iki gözünün arasında nur olacaktır. O, Kur’an’da yer alan çok soyut ve çok genel postülaları ile ilim gerçeklerine feyz veren İlm-i Ledün’dür. Ve günde onüç defa Rabbena Âtina duası okur. Hz. Peygamber İbn Revaha’yı zekat toplamak üzere Hayber’e gönderdi dedi. (Cassas, Ahkamu’l Kur’an, 1.507-508). Üzgü, kör yılan Tiber kırları, sönük ay, öğle sıcağında kısık sesiyle öten kuşlar. Çınlayan ova, Muhammedî bir neşe yayıyordu.
Muhammed’in Züheyr’in oğlu şair Kâab’a  verdiği hırka gibi, değerliydi. Yusuf’un gömleğinin kokusunu Mısır’dan duyan Yakup, Kenan kuyusundayken onu nasıl göremezdi. Dervişlerden biri öyle yoksuldu ki evi Medine’nin iki kara taşlığı arasındaydı. Yusuf sonra Mısır’a sultan olmuştu. Çöle kurularak deniz yolunu gözleyen sfenksin gücü, minotaur böğürtüsü, deşilen sol böğrü. Ebu Davut’un Sünen’inde, Beyhaki’nin Sünen-i Kebir’inde, Hakim’in Müstedrek’inde, Ümmi Varaka’nın ev halkından söz edilir. Örülü saçları ay ışığında kuş kanadı gibi parlar, sütunların devrilen gölgeleri arasında şahin başlı kanatlı adamlar, kara mermerden iri kediler bir görünür bir kaybolur sonra leylak büklümleri arasından kokular yayılırdı. Yaşamını iç içe yer alan sonsuz sayısız biçemde iç içe yer alan sonsuz sayıda dairenin birbirinin içinde yer alan sonsuz sayıda dairenin, birbirine olan göreliliği üzerine şaşırtıcı araştırmalar yapmaya adamıştı. Sonsuz sayıda iç içe yer alan sonsuz sayıda dairenin birbirine  göre olan sonsuz göreceliliği üzerine birbirine olan sonsuz sayıdaki konumunun birbiriyle oluşturduğu sonsuz görecelilik üzerine şaşırtıcı bulgular elde etmeye adamıştı (Dizgi hatası). Düğünler, toyraklar, monarklar, suda yankıyan öz, Ficar savaşı ve Muhammet, çiğle kaplanmış otlar gibiydi. Pakistan’da Hunzalar bölgesi insanları uzun yaşarmış, Jules Verne’in Keraban adlı öyküsünde Osmanlı zamanında Avrupa yakasından Üsküdar’a geçmeyen biri, devletin yüklü bir vergi istediğini görünce, inat bu ya bütün karadeniz kıyısını dolaşarak üç yılda Üsküdar’a geçmiş, Bulgaristan, Romanya. Rusya, Kafkasya'yı dolaşarak, işte buna Keraban taktiği denir. İrani bir adam karşıma çıktı, can çekişen köstebek ve tavşanları göstererek, iğdeler de ağlar, hayvanlarda öldürülür dedi. Öküz başlı minotaursa, Latince ‘Risus abundat in ore stultorum’ Gülmek aptalların ayrıcalığıdır dedi. Matematikçi Apollonius'un Konika adlı kitabı, Amarna krallarından Ay arlı firavun der ki, sanki Uhuru (Klimanjora) zirvesine çıkmış gibi sevindi, Zişan Efendi çağırmış gibi koştu, ki insan zamandır dedi. Ve Obsessif  kompulsif krizler, karanlık bir hırs, Seram adasının Masohi kenti, Aceh eyaleti, Halmahera adası, O affeden, çok sevendir (Büruc14) . Ebu Hureyre kedi dostu idi, birgün kedinin biri giysisinin üzerinde uyuyakaldığından, onu uyandırmamak için giysisini kestiği söylenir.. İsa isi çamurdan kuş yapıp uçurmuş, anadan kör doğanların gözlerini açmış, gökten sofra indirmiş, mezardaki ölüleri diriltmiştir. Din kardeşlerimiz Uhud harbinde şehit düşünce Allah-ü Teala onların ruhlarını yeşil kuşlar halinde yarattığı bir takım şekillere koydu. Şimdi onlar cennet ırmaklarına varıp sulanırlar, cennet meyvelerinden yerler. Arşın gölgesinde asılı altın kandillere konup rahat ederler. .
O ara uzayda parçacıkların tanrısı olan Higgs parçacığını bulduk, gökteki Kış Üçgeni’ne benziyordu. Aracımız  1.4 güneş kütlesi olan Chandrasekhar sınırı aşılınca patlayan kütleler gibi patlayıverdi. Kütle olmasaydı evren içinde parçacıkların ışık hızıyla sağa sola uçuştuğu delicesine çalkantılı bir denizi andırırdı. Piramitsi, üçgensi, prizmatik biçemler uzanıyordu önümüzde. Üçgensi yeşillik, piramitsi örüntüler, prizmatik, konik nesneler, şeyler devasaydı ayrıca. Çamların altında küçük bir kuş ürküp kaçmıştı. Alevler aç gözlülükle bedenini yalıyordu. Yeni açan ceviz yapraklarına baktı, ne buruk ne esimli bir kokuydu...
Ölümseyen bakışlarla, dizginlenemeyen, gem vurulamayan duygularda var mıdır dedi, kül sesli insanların yurduna gelmiştik. Resul-i Kibriya uzakta duruyordu. Talut’un yasak sudan içmeyen erleri vardı, tüfekyan ve silahşöranlarla savaşıyorduk, biri Emirdağ Lahikası’nın kırkikinci sayfasındaki gibi savaşın diye bağırdı, tepede bir kadın usdışı bir erotizm görüntüsüyle dans ediyordu. Savaşanların geride kalan küçücük çocukları, anasız babasız ölüp, boşluğa karışıyorlardı, yanımdaki cenkçi onlar boşlukta sönük yıldızların olduğu yerdedir biz göremeyiz, orada küçük kuşlar gibi kolları açık uçuyorlar ve sonsuz bir düşte gibi uyuyorlar dedi. Ve sonsuza dek bizimle kalacak tek şeydir ölüm dedi. Bu sıra Annabalı bir yiğit öne çıkarak haykırdı bizde arkasından silsilelerle atladık.
Bir keçi damının içinde uyandım, başımda duran köylü bir dağ gezintisine var mısın dedi. Prizmatik, piramitsi örüntünün ardındaki yeşillikte, külsü düzlükte, kül sesli adamla, bir plazmanın içinde, bir atın dizginleri elimde, üçgensi örüntü uzakta, konuşuyorduk. Gravürdeki dişi domuz bir çocuk öldürmüştü ve 1386’da Falais’te asıldı. Bir adamı öldüren at 1389’da Dijon’da asıldı. Bir batında doğurduğu yedi yavruyu beslemekte olan başka bir domuzda Savingy’de bir çocuğu öldürdüğü için idama mahkum edilmiş, ama domuz yavruları suç ortaklıklarının kanıtı olmadığı gerekçesiyle suçsuz sayılmışlardı. İris çiçeği gibi, bir Çin atlısı geldi, Paul Celan’ın Ölüm Oluğu’ndan söz ettiler, müjdeleyen, muştulayan şeyler söylediler. Köye gelen kör hasırcılar gibi, deniz ifriti, ya da piramitsi dingin yeşilliklerin, kül sesli prizmatik örüntülerin bağ evi gibi.  Barış için sorguç ve öküz kuyruğu sallarlardı. İmparator ırmağı geçip batı yönüne gitti, Atlarını Hua dağının eteklerine bıraktı ve bir daha binmedi. İnekler çam ormanlarının boş sahalarına dağıldı, bir daha kullanılmadı. Arabalar ve zırhlı giysiler kana bulaşmıştı, yeraltı odalarında saklandı, bir daha kullanılmadı, kalkan ve mızraklar kaplan derisi ile sarıldı. Önderler derebeyi olarak atandılar. Silahlar kılıflarına kondu. Bundan sonra tüm yeryüzü Wu Wang’ın silah kullanmayacağını  ve asla savaşmayacağını öğrendi.  Ekinlere bit ve kırmızı örümcek kenesi dadandı. Taftazan’da dünyaya gelen Sa’d gibi. Can çekişen, çiğli, çirişli otlar gibi. Galile, Taberiye gölü, Kızılağaç ormanlarında küçük çulluk ve domuz avlardık. İran-Turan, Kayrakan dağında, Gobi balığıyla, kör karidesin  ortak yaşarlığı gibi dosttular, yılan gözü gibi parlıyordu göl, güneşe bakabilen tek kuş kartaldı. Ağaç perileri vardı. Dudakların dişi bir keçi kanının akmış olduğu nazik ezik çiçeklerdir. Kaplanların sevdiği yatağına aldığı kadınlar, at irisi ve arı gövdeliydi. Orada tanrı sol topuğu üzerine oturmuş düşünüyordu. Dağ kekiğiyle kuşatılmış su köpüğüydü. Antep’e  Küçük Buhara derdi. Havrani kürkü, çuha ferace ve elvan boğası renklerinde. Denizaltı mağaraları Galile denizi Lut gölü Gor çukuru gözleri balık gözü gibi bakıyordu ‘Yengeç dönencesinin birazcık kuzeyindeki kutsal Medine kentinde o gece ay görünmedi. Sydney gribi gibi,  uzayın hiçselliğinde havlayan köpekler, ağlayan kediler. Hz İsa’nın şakirtleri bir köpek ölüsünün yanından geçiyorlardı şakirtin biri şöyle dedi: Köpek ne kadar kötü kokuyor. İsa şu cevabı verdi: Ne kadar beyaz dişleri var. Muhammet köpek için halis siyahını, iki noktalısını öldürmeye bakın çünkü o şeytandır dedi. Boşnak tüfekçilerle Fas çayı kaynatıp içerdik  Kötü zamanda fasık ve dinsiz olanlar saygılık görürdü, gıybet ve bühtan çoğalmıştı. Güneş batıdan doğuyordu, Mehdi zuhur etmişti, Dabbetü’l arz adında bir hayvan yeryüzüne gelmişti, Ye’cüc Me’cüc çıkmıştı, doğu batı ve Arabistan’da üç bölge yere batmıştı. Kabe yıkıldı. İnsanlar kafir olup Kur’an, mushafların sayfasından ve insanların kalplerinden silindi. Songün geldi. Ashab-ı Kehf mağara arkadaşları demektir. Kehf suresinde anlatılır. Bir takım gençler devrin inkarcı kralı Dikyanus’un zulmünden bir mağaraya sığınacak Kıtmir adlı köpekleriyle orada üçyüzdokuz yıl kalacaktır. Yalancı peygamberlerin yalancılıkları onları daha zor duruma düşürür. Müseyleme’nin tek gözlü birinin gözü açılsın diye gösterdiği gayret sonucu adamın iki gözünün de kör olması gibi. Kinâne kabilesinin Arap’ı gibi. Ben Gıfar’dan bir kişiyim dedi. İlk Hicret Bi’set’in (peygamberliğinin beşinci yılında bir ağaç kovuğunda canı alınan Zekeriya gibi. Muhammet’in Mute savaşı. Suraka geldiği yerden geri döndü. Zehirleniriz diye Acve hurması yedik Asyut’ta (Mısır) doğdu. Nahle vadisine geldik. Tanrının sol topuğunu kaldırırsın, göreceksin ki taş kırıktır. Kumrular adamıştık. Kalp rikkati kalmamıştı ve aramızda dünya sözleri geçti. Cabir (r.a) anlatıyor.            
Zâtu’r-Rikâ  savaşı olduğu gün Rasulullah (s.a) ile birlikte idik. Gölgeli bir ağacın yanına geldiğimizde, onu Rasulullah’a  (s.a) bırakırdık.(Burada da öyle yaptık) Derken müşriklerden bir adam çıkageldi. Rasulullah’ın (s.a) kılıcı ağaçta asılı idi.. (Hemen Hz. Peygamber’in (s.a) kılıcını alarak) kınından çekti ve Rasulullah’a (s.a) ‘Benden korkuyor musun? dedi.
Rasulullah (s.a) -Hayır cevabını verdi. Müşrik -Şimdi seni benden kim koruyabilir dedi, Efendimiz ‘Allah’ buyurdu Ebû Bekr el İsmail’in Sahih’inde rivayet ettiği hadiste Müşrik :Seni benden kim koruyabilir demiş Peygamberimiz (s.a) Allah demiş. Ravi diyorki: Bunun üzerine hemen elinden kılıç düştü. Bunun üzerine Rasülullah kılıcı aldı ve - Şimdi seni benden kim koruyabilir dedi Müşrik’de ’Yakalayanın hayırlısı ol' dedi. Tan yerlerinin sülbü ve sası çiçekler gibi.  Öyle bir rüya görmüştü ki gökyüzünün nur serpen aydın ayı süzülüp kendi üzerine inmiş ve onu ışık ışık parlatmıştı. Rüyasını zevcine anlatınca Sekrân şöyle demişti  -Ya Sevde! Şayet rüyan sadık ise, ben yakında öleceğim sen de benim vefatımdan sonra evleneceksin. İşte o an Sevde’nin gönlü acılarla dolmuş, gözlerinden şebnem katresi yaşlar akmıştı. Kısa bir zaman sonra Sekran öldü. Ve gündüzler ve geceler sonra Allah’ın Sevgilisi  ol zaman ve mekanın ve bütün mahlukatın peygamberi ona talip oldu Sevde Hazretleri, gökten ayın kendi üzerine inmesinin manasını şimdi daha iyi anlamış oldu. Işığın altında tatlı bir ömür sürdü . Takvâ ve verâ sahibi  idi, ömür ırmağını kevserleştirip Cennet gölüne akıtmasını bildi. Mekke kumları üzerinde Habbab’a işkence görevi Siba İbn-i Abdilüzza ve kabilesine düşmüştü.  Su vermez ve çıplak gövdesine demir zırhlar giydirirlerdi. 
Başını kızgın demirle dağlamaya başladı. Dağlamanın verdiği acılardan baş ağrılarını unutmuş oluyordu. Habeşistan ve Urbanistan’a gitti. Matese gezegenini gezdi. Atalarımız ökaryotlarla, kuzenlerimiz bitki, hayvan ve mantarlarla dolaştı.  Seni atının kuyruğuna bağlayacağım, güneş Sulieyka tepelerinin, arkasından kayboluncaya kadar seninle ormanlarda dörtnala dolaşacağım, Kanatlı at, Maya tekerleği, kesilmiş su, göçer kent ve dört köşeli üçgen gibi. Tepeyi aşınca çölde bir tavus çıktı karşılarına. Tavus konuşuyordu çölde bir tavus, o an anlaşıldı ki konuşmak insana özgü bir şey değildi. Selefkoslara doğru yürüdüğümde paramızda Erbil’deki profilim vardı. Otrar’dan Curcan’a kadar gittik, sonra Urfa yakınlarındaki Edessa’ya geldik, Zengîlerin egemen olduğu yerdi burası, Hipparion’un ansızın ata dönüşmesi gibi garipti her şey, Hintli Kahraman, gökte Herkül gibi süper kümeler görünüyordu. Hyksosların hükümdarlığı zamanında  başkent Avaris’ti. Bir zamanlar Bizans’ta bile eşkiyalar türemiş. Kozmonot Mars’ta öldü mezarı ordadır. Somali’de kızlara İstanbul adı verilirdi, İstanbul’da bir incir ağacına da Yavuz Sultan Selim adı verilmişti. Fırat vadisindeki Bandola ovası yakınlarında tutsak düşer önce Moskova’ya sonra kuzeydeki Vetluga kasabasına götürürler Kim’dir adı. İslam, kız çocuğunu hurma ağacına asıp ok talimi yapan vahşi Arap’ı insanileştirdi. Valsler, polkalar, galoplar, kadriller besteledi Strauss, Tunus gülü koklardı yel gibi giden iki Fas kısrağının üzerinde. Bir Yehova  oğlu gibi kavgada  ‘Samson seçimine’ geldi dayandı iş, yani eğer beni öldürürsen sende öleceksin ve cehenneme birlikte gideriz oyunu. Bu üç ülke arasında (Benelüx gibi) geçmişteki Delos Birliği öyküsünde olduğu gibi. Plevne’nin sonu ise şöyle oldu: 1879’da bir Bristol gazetesinde şu haber çıktı: ’30 ton insan kemiği Plevne’den Bristol Limanı’na getirilmiştir.’ Ufacık bir Balkan kasabasını ele geçirmek için hayatlarını verenler, İngiliz topraklarını gübrelemekte kullanılıyordu. Maveraünnehirden gelen Kapisa Kiyonitleri  Bamyan’a göçettiler. Heftalitlerin geçişinden sonra Baktriyadan, Pencab’a kadar barış geldi ki, yılan gibi kıvrılan yol Taganroglu Anton Pavloviç’in ölümünü duyuruyordu. Ve öyle iştahla silip süpürüyordu ki adam önündeki eti bir an köpek görüyorum sandım. Bütün bunlar geçip giden anın sölpük tutkusu. Kenan ilinin keçi çobanları veya Roma’da geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina gibi iki kere iki gözümü uyku tutmuyordu.

‘Şimdi yokuş çıkıyorum / Ama bunu herkes söyler.’

Sezar tam bir katışıksız tam bir kreoldu dedi, yalan dedim bütün insan saf ya da melezdir yani, Kenan ilinin keçi çobanları gibi yani. Pinar ağacının gölgesinde dedi, berkliydi, ebabil kanadından hızlıdır. Ebrehe kinli biri. Son bir soluk verdi. .Zambak özlemli çocuktu, tepişir gibi sevişirdi. Sümbüllü derelerde. Evdemonist türküler. Telgraf çiçeği ve Merkep köprüsü teoremini bilir. Trake solunumu kurbağa, bu denizde bir zamanlar Bakha’ların dansettiğine inanılır, uzayın derinliklerinde çatırdayan kalkanlar, sığırların gözyaşlarını içen böcekler, kedi pençesi, gündüzleri Hz. İbrahim’in çadırından sızan hafif ışık, şafakta bilmediği bir şeyi arayarak yürüyen biri, kuşun alev süslü tüyleri süzülür aşağı diyen Stevens, Tebeşir türküleridir, Eflatun’un cini...
‘Yirmi karlı dağın arasında / Kıpırdanan tek şey / gözüydü karakuşun.’ (4)
Filizlen filizlen ey ilkel yürek, ahşap yol, güneş, iki kişi arasındaki  hendeğe çırılçıplak uzanır. Evin sahibi lambayı söndürünce, karşı duvardaki rafta, Beyaz Leydi’sinin imgesini görür... Bir titreyip bir yanarak uyumaya çalışır. Tam o anda, uzaktan küçücük görünen Beyaz Gül raftan inmeye başlar ve yanına yaklaştıkça canlanır. Siyah Adam öldüğünü sezer.
Utanç içinde yattığı yerde çivilenmişken Bakirenin adını seslenerek yanına diz çöküşünü izler. Bakire onun, Beyaz Adamı öldürdüğü elini tutup öper. Çocuğuna kıyılmasına dayanamayarak ağlaya ağlaya mermere, balmumuna, tahtaya, fildişine dönüşen Bakirenin öç almak için, onu öldürmesine yardım ettiğini öğrenir. Bakire Tristan’ı  ödüllendirmek ister ve yanına uzanır; kendi üstündeki giysileri çıkarması konusunda adamı zorlar.’ Bizans’a Azap askerleriyle Fener tarafından saldırdık. San Romano kapısından Urban ateşiyle içeri daldık, onlarda Grejuva ateşiyle karşılık veriyorlardı. Adada aslanlar, kara tüylü tavuklar yün giyiyorlar, balıkların kanatları, kuşların pulları var, taşlar yüzüyor, tahta batıyor, kelebekler geceleri büyüleyici bir güzelliğe bürünüyor, sular içildiğinde baş döndürüyor, bir keklikle bir keçi alt alta üst üste oynaşıyor. Curcan’da, tuzlu Ceiba ve Hülagü oğlu İlhan bir şiir söyledi, İlhanlı imparatoru ve tüm bunlar sütleğene övgüdür dedi.
Bir balık gördüm gök içinde, izliyor, bir soprano çınlatıyor cehennemi, balığın ağzı açılıp kapanıyor, balık ışık yılı, balık beyaz, gümüşlü, bir şiir değişkesi gibi. Çekirgeler, ateş üfleyen bir ejderha, berbat bir hava, fırtına ve rüzgar, iri, ceviz büyüklüğünde dolu, pusatlı insanlar, kurt sürüleri ve işte deprem... Her gün bir tabak yumuşak mamut eti ve uzun azı dişli kaplan ciğeri, az miktarda fok yağı, bizon beyni ve kemik iliği, kucak dolusu lifli yabanıl sebze, türlü yemiş ve buruk tatda meyve ama ekmek ve tahıl yok.
‘Sticklgruber’ -Hitler’in asıl adı. Çarmıha gerilmişçesine uçan ilk yarasaların dışında kimseyi görmedim, bir keçi tutuyordu boynuzundan. Ölüyordum, deniz gökyüzü, dağ, adalar yanaştı ve iyice abandılar üzerine, sonra güçlü bir kasılmayla uzayın en uzak sınırlarına çekildiler. Boğaziçi’nin en dar yeri olan Asomaton (Bebek) köyünde Rumeli Hisarını yaptırmıştı. 13.Yüzyılın Selçuklu Konya’sı, Renaissance’ın beşiği olarak karşımıza çıkmıştır. Varoluşçuluk’un Herakleitos’dan sonraki ilk ve gerçek temsilcisi 1200’lerin ortalarındaki Anadolu’nun Mevlana’sıdır. Yüzyılın başında Gabriel Marcel’in “sen, ben’in karşısında oturan ben’dir” şeklindeki motto’yu ortaya koymasından sekizyüzyıl kadar önce, Mevlana, ‘benimle senin aranda ne ben, ne de sen vardır’ demiştir. Sufi kimdir, Fatih şarap içer miydi, Hançer-i Dahhak nedir. Başta at nalı taşıyan rakip midir, çengel çiçeği, baba ve oğul arasında iki mektup mudur, çılgın aşıklar ve serhatlar , Galata, sultanlara kafa tutan şairler, at ayağına serilen kumaşlar, kağıt sunanlar, başta ateş yakanlar, bayram ve bayram ertesi, hat geldi!.. Kuran Mekke’de inmiş, Kahire’de okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır dedi mi.  Şimdi Dulkadiroğulları  denilen Türkmenlerde kadınların erkekler kadar yiğit savaştığını, böyle otuzbin kadın savaşçı olduğunu söylüyorlar. Dulkadiroğlu demek  anası savaşta ölmüş yetim demektir. Sertrandon, Halep civarında sekiz atlı Türkmenle karşılaşıyor, bunlardan biri kadın ve bir kalkan taşıyor. Bizantik, Tekfur sarayı ve Artukoğulları, Grieg’in Solveig’in Şarkısı’nı söylemeye başladı.   
Dil ve iletişim dört bileşenden oluşur, bu dört bileşen şunlardır:  Sözcük Bilgisi, Gramer, Prozodi ve Kinesis. Anadolu’da keçi güdenler ve deniz kozalağı.  Beyaz giysiler içindeki bir piskopos, harabeye dönmüş antik kentin içinden geçerek üzerinde haç olan bir tepeye vardı. Haçın önünde diz çöktü. Bu sırada askerler, oklarıyla ve ateşli silahlarıyla piskoposu öldürdü. Arap keçi gözü gibi deli incirlerin  sırıttığı yoldan, kente girdik ve insan ölümsüzlüğü değil bir zamanlar ölümü aradı ve onu  buldu. Yaşamdaki en büyük tansık ölümdür.  Allah’ım, kalbime bir nur ver., önüme, arkama, sağıma ve soluma bir nur ver. Üstüme ve altıma, kulağıma, gözüme, etime ve derime bir nur ver. Kanıma ve kemiklerime bir nur koy.  Madde bir  bulutun  bulutunun  bulutunun  bulutu gibi bir şey dedi.
Tuhaf bir İnka kuşu gibi. Hermon dağından geçerken yılan kuşları sardı çevremizi, renkçil, çağırtı, böğürmeler, çanak yapraklar, yüz milyon yıl önceki Gondwana kıtası ve Protestanların  I960’da Protestan Oranga tarikatı lideri olan William’ın Katolik kral II. James’in ordularını yendiği Boyne savaşının yıldönümünde, kum zambağı, orada kral Antiochos’un tanrıyla el sıkıştığı anın işareti aslanlı horoskobu  dahi görmüştük. Başkırtça, Kırgızca, Yakutça, Kazanca, Altayca ve Özbekce gibi diller. Gün ağarırken, firavun öyküleriyle, dağlarda yaşayan cüceleri anlattı.  Gökleri ateşe veriyor, insanları toprakta yetiştiriyorduk. Boşluğa övgü, hiç ve eros dedi.  Babil ırmağı kıyısında Sion’u anıp ağladık, Katagülli, kadrajlı dom!. Kızıl ağaç ormanı. Nostromo... Tukan yıldızı, Rigel yıldızı, yeşil saçıntı. Sığır keneleri, yeleleri rüzgarda dalgalanan Korsika atları. İris çiçeği. Denizler firavunu, nemrutu..
“Zifiri karanlıkta / Kurbağanın ağzından  / Çıkıyor ay”
Atina’da Altis korusunda yapılan olimpiyatlar, tanrının hızıyla koşan Rodoslu Leonidas gibi. İris ki ölülerin çiçeğiydi. Judea dağının karları gibi beyaz bir yüzü vardı   Robotlar balığı, balık maymunu, maymun seni, sen robotu yarattın, efendi benim artık, her yaratılan yaratanın efendisi olmuyor mu sen hayvansın güç erk bende artık. Bundan sonrası mı bende o’nu tanrıyı yaratacağım ve o hepimizin efendisi olacak.  Osmanlıda piyale ve piyadeyken bile Copland’ı dinlerdi. Grieg’in Ağıtsal Melodisi ve Bartok Efendinin divertimentosunu dinlerdi ama gariptir Zenofobisi vardı, uysal Leandro, savaşcı gezgin Odysseus ile sonsuzluk antlaşmasının giyitlenmesi felsefe, düzlem, cisim, algı biçemi,  soyut emek, yaşamak  gibi bir takım zırvalar söyledi, derinlerdeki boş mavilikten bir uçan daire onu gelip aldığında, otantik düşün bunda katkısının ne çok olduğunu düşündü yekpare plakalar ve Solaris gibi. Öyle ki Hipokrat’ın mezarının üzerinde arılar yuva yapmıştı ve ürettikleri balda çocuklardaki pamukçuk hastalığına iyi geliyordu.  Karanlıkta 400 parça gemileriyle limana yaklaşıyorlar, limandaki dünya ölüm uykusunda, nöbetçiler hayal gördüklerini sanıyorlar ve liman ateşe veriliyor.
Ukaz panayırı. Mısır koçanı, kundağı, kapçığı. Omurgalılarda C değeri olarak bilinen genom boyutu, foto galvaniz, parabolik oluklu santral, yakıt peteği, ay ağırlığında kondritlerden oluşan ek kaplamalar, kantonlar, Kelt destanlarında ve büyük Frederik’in  saklandığı mağarada Muhammet’inki gibi örümceğin ağ ördüğü yazılıdır, Muhammet görünmeyen bir tepeden iner gibi garip ve önemli bir yürüyüşü vardı, bir uzak doğu pagodasında tapınırdık, Netanya’da, Ürdün gölü kenarında otururduk. Sıkıcı bir öğle üzerinde ne tür bir ölüm hangi renkte gözyaşı döküyordu acaba, hobi yerine sevit derdi, incir ağaçlarının dibinde cinler, kara dutun dibinde eşek arıları yaşardı, Pribilof adaları vardı, kilise kulelerinin haçlarına konmuş kuşlar  Villon’un Asılmışların Baladı’nı okur gibi.
‘Körbilim boş toprakları sürer / Çılgın inanç kendi tapınağının düşünde yaşar /  yeni bir tanrı yalnızca bir sözcüktür. /
İnanma da, arama da; herşey saklıdır’ (5)   
Janist rahip diyor ki: ‘Bu vücutların içinde ne işimiz var / Belki de içlerinde yolculuk ediyoruz' Kendine özgü Kantemir notası yarattı. Ben Marco Polo,  Alamut yani Akbaba yuvası denilen yeri gözlerimle gördüm. Piranhalar takımı gelince de savaşı kazandık.. Asaf Cemil’in Düş Tutanaklar’ını yazarken mistik bir süreç içinden geçtiği söylenebilir mi? Bu soruyu onu daha iyi tanımamın yanı sıra, roman ile profan aydınlanma arasındaki ilişkiyi irdeleyebilmek için soruyorum.  Anemas zindanı nerede, uzayda uçan kuşların varlığı.  Dünyadaki tekçil-monist düşünce yapısı, Antartika’daki Vostok gölü Omega, Erboğa, Küresel Yıldız Kümesi,  Balık kemiğinden korsesini çıkaran koyunlar harabelerden geçerek aşağıya indiler. Tanrıça Kibele tüccar karısı Lamassi, Karya kraliçesi Ada.  İlk kadın tarihçi Anna Komnena Karya ve kalinikhta, Eski Mısır’da İbis tanrıların habercisi Hermes’i simgeleyen kutsal kuş Golgatam, kafa kemiğimi, solsuz solfej, Medine’deki meçhul mezar, mezarsız yalvaç, çarmıh kanadını açmış kuş İbis? 13. Yüzyılda Artukoğulları sarayında Cezari adlı bir mühendisin yaptığı otomat, insanlara ibrikle su, havlu ve tarak sunardı, Dekabrist ruhum söylüyor bunları, sifilis hastası ruhum. Karadelik güneş sisteminin içinden geçse bile tüm gezegenlerin yörüngesini değiştiriyor, böyle bir durumda dünyamız ya elips bir yörüngeye çekilerek şiddetli iklim değişiklikleri yaşayabilir, ya da güneş sisteminden kovularak uzayın dondurucu boşluğunda yitip gider. Et yerken bazen kendimi köpek gibi hissediyorum dedim, arkadaşım şüphesiz yüzü insana benzeyen biricik hayvan köpektir ve yalnızca onların yüzlerinde keder sevinç ve sıkıntının pırıltıları, iz ve esinlerini görebilirsiniz, bu başka hiç bir hayvanda yoktur dedi. Sirte körfezi, hologram, doğurgan olmayan dölevi akıntısı, Kız kulesinin antik çağdaki adı Damialis yani Dana yavrusu demekmiş ve Mercidabık.
Salamis harabeleri, Riminili katır tüccarları, ahret, argonot, üç köstek taşı nedir bilen var mı, Angloma nedir ki.  ‘Kasırgalar iblisin salladığı orak’ gibi,  Gut hastalığı yani Nikris yani damla hastalığından öldü, ölümüne doğru  Hubyar Kadınla görüştü, Samur ve Amber devriydi. hidivlik verdiler. Wilson’un  Yalnızlık Çağı dediği,  Parnassos dağında dedi. İçinde triptofan bulunan yiyecekler yer ve kendini hep iyi hissederdi. Zagros dağları adını verdiği. ‘Akan suda ikinci kez yıkanabilmişti Eflatun’. Garip bir bilim adamıydı, atom bombası atılırsa, atmosferin tutuşabileceğini  söylüyordu. Örümceğimsilerden migallerde trake bulunmaz.
Merihli’lerin ağaç yazıları gibi Tiberius Capri adasına da öyle çok köleyi uçurumdan aşağılara attırıp ölümüne yol açmış ki, kemikler yığılarak siyah bir kayalığın oluşmasına neden olmuşlar ve Curzio Malaparte o kara kayalıkların üzerine sayfiye evi yaptırasıymış, yani kölelerin kemikleri üzerinde oturuyormuş Malaparte.
Anghiari Savaşı adlı duvar resmi yarım kalan, da Vinci gibi, kitap bastırmak zordur, bir keresinde yayıncıya Tevrat’ın fotokopisini götürdüm, ilk 150 sayfa fena değil, tuttum ama adını Kızıl Deniz Haydutları olarak değiştirirsen basım için 3 yıl sonraya gün verebilirim dedi, Eco söyledi bunu Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgalinde mermiler boşa harcanmasın diye ülkelerinin işgaline karşı direnen Mısırlıların ensesine basarak Nil Irmağında boğuşları. İngilizceye en yakın Hollanda ve Almanya kıyılarında konuşulan üç Frizye dili içinde tehlike çanları çalıyor.  Nietzche Sifilis hastasıyken genç bir eros kapısını çalar elinde iris çiçekleri, Sahaf’ın keçisi yanındadır, Venüs çiçeği gibi  Perseus, kötü niyetli kral Polydectes tarafından Gorgonlardan biri olan yılan saçlı Medusa’nın başını kesmekle görevlendirilir. Bu hiçte kolay bir iş değildir, Medusa’nnı görünüşü o kadar korkunçtur ki ona bakanlar anında taşa dönüşür. Bunu bilen Perseus tanrılardan yardım ister, Athena ona görünmez olmasını sağlayan bir kask verir ve Medusa’nın yalnızca gölgesine bakması için uyarır.  Haberci Merkür’de ona kanatlı ayakkabılarını ve sihirli kılıcını verir.  Perseus, Medusa’yı uykusunda yakalar ve kılıcıyla başını koparır.  Görevi bitip geri dönen Perseus, prenses Andromeda'nın çığlıklarını duyar. Deniz canavarı prensesi bağlamıştır ve yemeye hazırlanmaktadır. Prenses çantasından Medusa’nın başını çıkarır ona bakan deniz canavarı anında taşa dönüşür. Perseus prensesi kurtarır, Perseus ve Andromeda birbirine aşık olurlar. Kahraman Perseus’un başını kestiği Medusa hala gökyüzünden bize göz kırpar...
Davut, Fırat yakınındaki Hamat’ta Tsoba kralı Hadarezar’ı yenilgiye uğrattığında bin cenk arabası ve yediyüz atlıyı tutsak etmişti ve yürümesinler diye ayaklarını kırdırmıştı. Harun Reşit oğlunun düğününde yağmur gibi inciler serpmiş tüm davetlilere birer misk topu dağıtmıştı ki armağanlar ayrıdır.
Doğada eriyen plastik üretecek bitkiler vardı, maymunlar düşünmeyi düşünebilselerdi değişebilirlerdi, parçacıklara kütle kazandırdığı söylenen Higgs bozonunun peşindeydi, en çok dikkatimi çeken şey kapının önüne tüneyen kuğu olmuştu. ‘Quo vadıs, domine?’  Nereye gidiyorsunuz, efendimiz?..
Keçi memesini andıran bir tepenin üzerindeki, ufak bir mavilikten bir yıldız çıkar. Osmanlı Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını sanır. Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını sananlar gibi. Hangi kral Akitonyalı Eleanor’la evlenmiştir? Henry II, Arabistan çiçeği, Horgörü, develerimizin üzerine, diril gece indi ve gölgeleri örtündüler, avunç büyüleyici kırlarda, yorgun çiçekler bürümüş. Diğer mimari ilginçlikte alınlıkta yer alan üç küçük kapının ilahi bir olay için kullanılmış olması. Bu kapılar yılda bir kez kutlanan İsiteria Bayramı’nda “Epiphanie” olarak adlandırılan ve “tanrının kendini göstermesi, varlığını kanıtlaması” olarak yorumlanan  olayın sembolik olarak yinelenmesi amacıyla kullanılıyordu. Magnesia Artemis’ gece tanrıçasıydı. Dolunaylarda Artemis Tapınağı’nın tam karşısına, alınlık, orta kapı ve Artemis heykeli ile bir doğru oluşturacak şekilde ve belli bir açıyla geliyordu. Bu dolunaylarda altın kaplama heykel, ay ışığı ile aniden aydınlanarak, kendisini tapınağın dışında bekleyenlere gösteriyor, bu olayda izleyenler açısından gerçek bir ‘epiphanie’ olarak algılanıyordu. Erivan’da yoksullar kültürle doyabiliyormuş.
Bekir’in babası Ebu Kuhafe, annesi Ümmü’l Hayr Selma binti Sahr’dır. Dölleyerek çiçek açımlarını uçuyordu arılar, Saturnus çağındaki yaşlılar gibiydik. Uranus’un oğlu gibi görkemliydi,. Yaşam ve ölüm sağrağını sundu ona, ay İris yayı gibi yükseldi başlarımızın üzerinde, İris’in sessiz yayı (gökkuşağıydı). Anahtar deliğinden giren bir Arap atı,  suları,  vadileri doyuran Türk ırmağı, kana kılıç suyu derdi. Gorgonlar diye bir şeyden söz ediyordu. 8. Yüzyılda Tang Hanedanı döneminde cırcır böceği olarak yaşamış bir Japondan söz ediyor ve 17. Yuzyılda Çin’de yaşayıp ruhu otuz ayrı isme bölünen Şitao’dan sözediyordu, Şitao’nun  Portekiz’deki reenkarnasyonuda Pessoa’ydı.
Talut ve iman edenler ırmağı geçti ama Calut askerlerine karşı koyacak güçleri kalmadı. Trianglum yıldızı, güneş kızdönümüne girdi. İnsan, Kant’ın yaklaşımı uyarınca, öz istencinin  nedenselliğini  sadece özgürlük idesinde aramalıdır, çünkü özgürlük duyular dünyasının belli nedenselliklerinden bağımsızlıktır. Bu yüzden özgürlük idesi ile özerklik kavramı ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlıdır. Özerklik kavramı ise akıllı varlıkların eylemlerinin  temelini oluşturan ahlaksallığın genel ilkesi ile bağlantılıdır. Kant, ulamsal bir buyrum nasıl olanaklıdır? Sorusu bağlamında özerklik (otonomi) ve bağımlılık (heteronomi) kavramlarını açımlar ve şu saptamaları yapar. Usçu varlık, kavrayış dünyasına girer, onun kavrayış dünyasına girmesini sağlayan nedenler bütünü,  ya da nedensellik ‘istenç’ dir.   Etiyopya ile Hindistan’ı hep birbirine karıştırdık. Xeroderma Pigmentosum sayrılığından  derbeder yani güneş ışığına çıkınca deride derin yaralar oluşuyor.  Hindistan ve Srinagar, helezonik gizlem, halk sözcüleri, uzayın %99unu kapsayan karanlık bölge.  ‘Emir erlerinin tarihi bu güne kadar neden yazılmamıştır anlayamam’. Yazılmış olsaydı, Toledo kuşatması sırasında açlıktan gözü dönen Almavira dükünün, emir eri Fernando’yu açlıktan nasıl hapur hupur yediğini öğrenmiş olurduk. Dük hazretleri, anılarında, emir erinin yumuşak, körpe etinin tavuk etiyle, eşek eti arasında bir tadı olduğunu anlatır.’ ‘1890’lı yıllar, Avrupa, Strauss ve Schönberg’in yeni ritm ve ses renkleriyle tanışıyordu. Zola gerçekçilik akımını, Dostoyevski Slav demonizmini, Rimbaud lirik söz sanatının ince örneklerini göstermişti. Nietzche felsefede devrim yaratmıştı. Klasik, süslü mimarlık, yerini işlevsel üsluba bırakmak üzereydi. O dönem yazın sanatının eleştirmenleri, her türlü yeniliği, bir kargaşalık, bir gerileme olarak algılıyordu. Bir sanatçının ün salması için, orta kuşak tarafından denenmiş olması gerekiyordu. Bugüne benzeyen keskin, hiyerarşik bir ilişki vardı. Öte yanda gençler, Gerhart Hauptmann otuzunda Alman sahnelerinde söz sahibi olmuştu. Rilke 23 yaşındaydı ve arkalarından başkalarınıda sürüklemişti. Kaşla göz arasında ‘Genç Viyana’ grubu ortaya çıkmıştı. Ancak Hofmannsthal, tam bir fenomen olarak, o kuşağın güçlü tutkularını dile getirmekle kalmamış, 16 yaşında bir genç için büyük bir edebiyat olgunluğuna ulaşmıştı. Bu sanat hayatında süregelen usta-çırak ilişkisinin o kasvetli, uzun yolculuğuna tuhaf bir karşı yanıttır Hofmannsthal’in yaratımı. Loris takma adıyla gönderdiği şiirler, dergi editörleri tarafından usta bir şairin yeni bir üslubu olsa gerek, diye yorumlanırken, karşılarına, sıska, soluk benizli, ince sesli, bir erkek çocuğu çıkmıştı.
Barba Vasili paltosuna girdi uyudu. Pelion dağı, Fars dünyası, Meotis gölü (Azak denizi), rüya tanrıçası Serapis, Vitzliputzli (Meksika tanrısı) Talokan’da, Hint Kerala’sında, şiir umarsız Penolope’dir. Emanuel von Froben; Büyük Seçmen Prens Friedrich Wilhelm’in ahır yöneticisidir. 1675’te Fehrbellin savaşında kendi atını prensin atıyla değiştirerek efendisinin yaşamını kurtarmış ancak kendisi yaşamını yitirmiştir. Lizbon’a Lizboa diyorlar. Vasco de Gama’nın Mekke’den dönen Hintli hacı dolu bir gemiyi içindekilerle birlikte yaktığından sözediliyor. 17. Yüzyılda bir rahip, denizin yuttuğu yüzlerce Portekizliyi kastederek, ‘Tanrı Portekizlilere küçük bir ülke verdi ama, dünyayıda onlara mezar etti demiş. Portekiz’in en meşhur şairlerinden Sa de Miranda’da ‘bir kimyon kokusu için halkını yitiren krallık’ diyor Portekiz için. Keltler, Fenikeliler, Vandallar, Kartacalılar, Romalılar, Yunanlılar, Gotlar, Moritanyalılar, hepsi gelip geçmiş o sahillerden. İber yarımadasında beş yüzyıl kalan  Müslümanlar balkonda o kadar eğlenememişler, 1147’de Portekiz’in ilk kralı Alfonso Henriques’in İngiliz, Alman, Fransız ve Flaman haçlı birliklerinin desteğiyle Lizbon’un tepesindeki kaleye bayrağını çekince, çekilip gitmek zorunda kalmışlar.. İkinci Dünya Savaşında, Hitler’in Alman general Rommel’i zehirlettiği söyleniyor, Portekiz’deki ormanlık ve yeşillik Cabo da Roca’da, yüzkırk metre yükseklikteki bir kaya üzerine çıktığınızda, hava açıksa Newyork’un bile görülebildiği biliniyor. Portekiz’de yerli halkın kökü İberyalı’lardır. Selahattin’in iskeletleri, ardıçların tepelerinde ölüyor, ötüyor av borularının boğuk sesi. El Greco ya da Toledo’nun gizi. Kara evren. Bulut allahsı dumanlar, Isfahan ki dünyanın yarısı, Buhara ki yasaklı kenttir.  Olanaklarım arttıkça, yapabileceklerim, arzularım yavaşlıyor vb...

(1) Ken Smith. İngiltere-ABD
(2) Juan Luis Panero. 1942
(3) Theodor Storm. Almanya
(4) Wallace Stevens. ABD
(5) Alvaro de Campos




























































ADAM
                                                   

                                                                                                                “Rosetta taşından alınmıştır”


                       
Hafik’teki Sofular köyünde doğdum. Gençliğimde Mehdi olup Ravza dağında gizlendiğim söylenir. Baltık Denizi’nin amberi, Thüle’nin kalayı,  su meleklerinin boynuz kapısı  ve  Perikles’in evlenmek istediği  Miletoslu  entelektüel Aspasia’ya hayranımdır. Araplara yenilen Sasani hükümdarı Yezdigird’in kızı Şahbanuyla evlendim,  bazıları telef olmuş yirmibir çocuğum vardı.  Abbasi davetçilerinden Hidaş gibi, Helen gnostizmi ve Ebu Süfyan’ın güvercin donunda  (biçiminde) gelen İkiz Güçler’ine değer verir ve inanırım.  Varlıkların özü anlamına gelen ve  yanan  çalı  sembolüyle gösterilen Yaave bizim de simgemizdir.  Gadir’i Hum’da,  Cemel ve Sıffin savaşında bende vardım.  İkisinin musahip (?) olduğu  Tanrının  Aslanı  ve  Orphee Yumurtası  lakaplı  dört ayaklı  kutup  eşeğine  bir  gezi  sırasında  bende binmişimdir.   Başta  Şiiliğin gulat kolu olmak üzere,  Argos gemisinin  tekniği,  ‘Haber geldi   bana ki  Büşr Yemen’e gelmiş’  diyeni  selamlayan  Vişnu’nun  atmacasıyla,  Seretan  ve Yengeç  beygirinin gelişip  değişmelerine  benimde pek çok katkım olmuştur.

Mandregiri  dağını  gezdim.   Akrep zehiri gibi yakıcı buğular içinde dolaştım.   Bir kapışma üzerine Komodo  ejderlerinin de bir dile,   hatta bir uygarlığa sahip olduğu anlaşıldığında;   bu (değerli) bili gene bana nasip olmuştur. Hasır  taburelerde çok oturdum.   Tanrının varlığına olan kararsızlığın boş olduğunu anladığım zaman, çok geç kalmıştık.  Sığırtmaç adam Bootes,  Krişna,  Jesüs  ve  Baküs iyi  dostlarımdır.  Urumiye  gölünde bende yüzdüm, ay ışığında üzerinden leylekler,   minik kuş sürüleri ve üzeri  sarı yıldızlarla dolu kuğular geçer ki  hala unutamam. Soluk benizliyimdir,   alayla Romantürk dedikleri de olmuştur.   Beserabyalı değirmencinin oğlu  Kuyucu Murat,  Kansu  Gavri  ve Sadettin Köpek’le uzaktan da olsa akrabayım.  Mavi sırtlı somonla,   İran keçisi,   Etiyopya arısı ve göz yapılarından ötürü balina  yemeyi  çok severim.   Her yemek yiyişimde,   gizli bir iğrentiyle dolduğumu da, yalnızca ben bilirim. Yunus arkadaşımdır,  Yafa’ya geldiğinde,  Tarşiş’e gitmek üzere bindiği gemide tanıştım.   Bu Saffat’ta da yazar. Bir söylenceye göre gemi,    Hınzır Burnu önlerinde fırtınaya tutulup batmış   -Yunus denize atılmış-    Payas Harabeleri  civarında  balık  karnından  tıpkı yeni  doğmuş  çocuk gibi çıkmışsa da,  -ışık olsun ki!-  kimseler bilmez, onu ben kurtarmışımdır.   Bir ağacın gölgesine götürmüş ve sütleğenden peyda sütle beslemişimdir.  Bu yüzden  o süte ‘cennet taamı’ der.

Her  şeyin  dönüşüm içinde  bir  boşluktan  bileşik olduğunu  anlatmak  için  gaitalarını   yiyen  Zelanda’nın  güneyindeki   Utahlara  bende  katıldım.   Utkularımızdan  Sıffin  kutlamasında   (3 rub-u asır sonra),  bir cenkçinin  karısı   Cüdaye’yi,  ölünün  kahraman  eşi  olarak  anmak  istemiş  ve  yaşlı  Cüdaye  törendeki  şatafata dayanamayıp  ölmüştü.   Bunca zaman  evvelki  Sıffin’in   son   kurbanı   Cüdaye   olmuştu  benim  gözümde. Öldüğümde  imrenilen  ve  uzun  yılları  kapsayan  yaşamımdan  geriye  hiç  bir  şey  bırakmadım.  Yaşam vahşi yırtıcılığın  cirit  attığı,   kör kötürüm  bir çalı  yığını.    Bu ahmakça   süsü   bildiğim  için  geriye   yalnızca   şu övüngeyi   bıraktım   yaşamımda;    (Kayıp kuzu kabusta bulundu  /  köyün altında / denizin içinde dönüp duran  /  Mevlana heykelinin orada  /  Hani kimlik sorunsalını umursamayıp /  herkesi taşraya çağıran  / ve adada mekanik çılgınlıklarla dönen  /  Mevlana heykelinin dibinde.  /  Karşıdaki çıplak adaya doğru bakıp / denize atlıyordu) gibi   dizeler   yazan   lanetli   ozanlara    öykünüp,    bir   zamanlar   bende   yazdım.

Ey okur, sakın gücenme, o’nu  yalnız sen biliyor ve  yalnızca  sen  anlıyorsun:
                         
                        ‘Karawane’
                         jolifanto  bambla   o’  falli  bambla
                         grossiga m’pfa habla horem
                         e’giga  goramen
                         higo bloiko russula huju
                         hollaka hollala
                         anlogo bung
                         blago bung
                         blago bung
                         bosso fataka
                         ü üü ü
                         schampa wulla wussa o’lobo
                         hej tatta  gorem
                         eschige zunbada
                         wulubu ssubudu uluw ssubudu
                         tumba  ba-umf
                         kusagauma
                         ...
                         Hoşcakalın...
                
                     
             
        































































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...