İNSAN BEYNİ TAŞIYAN
BİZONUN ÖYKÜSÜ
Cleveland'da tam
teşekküllü bir tıp kompleksinde beyin cerrahı 12 tıp profesörü vasiyet üzerne
sahibinin beynini adamıa 20 yıldır
yaşamına eşlik edip arkadaşlık yapan bizona nakletmişler, bizon eski sahibinin
karısıyla oturup kalkmaya onunla elden geldiğince konuşur gibi yapmaya hatta
cinsel ilişki kurmaya başlamış ve sonunda ondan servetinin yarısını isteyecek
harektelre yapmaya başlamış vs vs vs sonunda birgün bizon başına kurşun
sıkılarak ahırda arka tarafta ahırlarıh en karanlık bir köşesinde ölü bulunmuş
vs vs vs
********************************************************************************************************************************************************************
JÜPİKÜR
Vücudunun bir yarısı
(gelecek çağlarda geçen bir vaka) Jüpitere diğer yarısı Merküre ışınlanan bir
adamın beynininde bellek hafıza geçmişe
ilişkin bölümü merküre diğer bir takım işlevler yapan bölümü jüpitere ışınlanır
sonuçta anılarını anlatın adam bir yarısıyla , diğer yarısıyla anıların bugüne
uzanan sonuçlarını diğer yarısından dinler ve tartışma ikili yani iki ayrı
insan gibi tek yapı vsvs vs vs konuşarak bir konuyu diğer yarının tamamlaması
ilginç bir öykü vs,
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
GÜLENAY
(IX)
Jesus mu bu?
Belki de Davut!
Kaya tuzu, Çerkez kızı,
at hırsızı.
Serendip’ten in,
İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra Bağı’na girin!
Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.
Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis
Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.
Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşını ayda
unutacak
Cebrail, Süleyman
güğümünden çıkacak!
Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan
çıkmamış
Bir kere çıkmış; bir
adama varmış
Adam bahara varmadan
ölmüş
Oda avlu içine geri
dönmüş.
Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı
bizimkız!
Uykumda metal köpekler
havlıyor
Dere yandan Haşaşinler
geliyor!
İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.
Ethem'de; döl yatağını
gördü!..
Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş
getiren
hayvan...
Dibek taşında toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı
Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!
El kızı
Civar suyu
Albız soyu.
Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma
Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atıldı. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf
dedi
Adem’in gözü açıldı.
Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde
resmi var
Üç aşağı beş yukarı oda
Renoir.
İmgelere inseydi
İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başı bağlanır
mıydı?
Hamidabat’a Medusa’yı
görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm
yemeye!
Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.
Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına
Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı
Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!
Daha ne olsun kız!
Daha ne olsun!
Olsun bizimkız
Olsun...
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SOLARİS
Silinmeyen bir yıldız
duruyor orada...
Şeyler, tozlu, sarı
gecede
ışıksı yılan gibi akıp
gidiyor
bilinmezlere.
Uzaydaki yuvasında Larisa
Tanrı yaratmışsa da bu
çarçur gezegeni diyor...
Yeryüzü
eğri, demir bir kafes
Biz tutsağıyız
körpe deneyin.
Okyanus,
gezegensi yaratığın
belleği.
İnsan bütüncül,
et-eş yiyen.
Düşünceyi, dışsallığında
bilen,
tanıyan.
Ku (t) suyor kendini
durmaksızın
Tanrı'nın mı oyun;
Tanrı mı?..
Görkül sevinin
egemeni
yeryüzü.
Solaris;
Sudaki ayna.
Gölgede tin.
Vulvası incilerden
ezinç yuvası.
Solaris
exodus.
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ÖLDÜRÜM
Ala şafak bir at gibi senin başını
sazların dibinde, su birikintisinin içinde kestiler
çırpındı başın, ardından yakıldı şu türkü;
'Çukurun tam orta yerinde
Hasım kanla görkemli diri
Albacete bıçaklarıdır
Parıldayan balıklar gibi'
Kunar eyaletine yollandı cesetin, çerilerce
ve o kış soğuğunda geldin, denize girdin
yıkandın, terledin, güneşlendin
Ve karların üzerinde yürüdün gittin
Calgary erlik olimpiyatlarına doğru...
Sonraları öldüğün yerde -gecenin ortasında-
ay açardı!
Batıdan eserdi yel ve doğucadan
Kertenkele yıldızları, kırlangıç parıldağı
süslerdi geceyi
kırmızı tüylü bir kuş gibi!..
Öldüren uçurumdan sevdalar ve dibeklerin
içindeki
ve dutların tepesinde, cırcır böceği
sessizliği ki
gömülürdün gene yerine ve yürüyerek giderdin
fundaların arasında, çalıların dibindeki
o eski gömütüne...
**********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SERPİO
O ne gönlümüzde yatan aslan
ne de bir kahramandı.
Al kanatlı bir kavga şahinidir o
Nara atıp vuruşurken ön saflarda
gık demeden düşüp ölecek
Ve kale bedenlerinde türküsü söylenecek.
O insana dair ilâhiler çağrıyıp Bedrettin'ce
ve mekânsız dervişler gibi
beş-on yerde öldürülecek
ve ardından zahire pazarlarında ağıtlar düzülecek
O kendini öldürmedi
ihanettir onun katili
ve işini bitirmiş kamikazeler gibi
hatırası Pasifikler'e gömülecek
ve ölümün böylesi affedilecek
Ve geçen günler
ve hayıflanmalar
ve gelecek
Utkunun burçlarında
yine şarkılar söylenecek!
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AMELİA
Gece
latin çölünde
kuru bir boabop ağacının
yapayalnız özlemi kadar
birgün filiz vereceğim davasına
sabırla katlanabilir mi insan...
Gecede
bin çatallı bir geyik kafasının
ak ölü iskeleti kadar acıklıydı
boabopun sabrı.
Gökten inen ayet değil
göklere çıkan bir vahiy gibi
aksi ve de inatçıydı
İnsan da bu kadar inançlı ve sabırlı olabilir mi!
Bu gece biri; sattı davasını
bu gece bu karanlık oyundan
'utandı gizlice'
mağrur karanlık bile!
Karanlıklar bilir çünkü
ışık sıvaylı yıldızlar
ve minik güneşler bile
ondan bu yana
yarışırlardı onunla.
Sattı davasını
durum; ayan beyandı
ayaklar altında dolanan kıskaç
saguerolarda dolaşır
uzun-sarı bir çıyandı
Ey insanlık öksüzü
bak gökyüzü kalabalıklaşıyor
yıldızlar yıldızları aşıyor
Açılmış kollar
kucaklaşıyor!
********************************************************************************************************************************************************************
DÜŞ
Çok uzaklarda,
dağların arasında serviler
içindeki bir vadide
uyuyordum. Sanki bir
düş görüyordum.
Renklerin karanlığında bedenden bedene geçiyor,
pul pul parçalanırcasına, gorgonlar,
feniksler ve minotaurlara dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta
yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da
gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik
alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin
altında, yaşlı Vergilius’un çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor,
uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını
gözlüyordum.
Köpek çenesi biçeminde deve
kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması
yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde
kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde
gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu.
Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları tırmalıyordu.
Aniden bir Mengücek şahı
payitahtı yeniden ele geçireceğim
diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde
çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri
uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan
içerken, yurtsamayı topuklarında
hissediyor, kör bir
kızın okuduğu Taberi
tarihinin içinden vadileri döne
döne Melkitler yaklaşıyordu.
Deniz danası derisinden
kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in
Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla
konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı.
Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle
aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle
düşler görüyordum.
Gece yarısı kızıl ağaç
ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan,
vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye
bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmur yağıyor, insan
başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya
çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki
birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları
görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl
kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları
dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir
yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li
bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve
ona herif yatağa gel!’ diye bağırdım
dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde
Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde
küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından
belli belirsiz geçip gidiyordu.
Tazılar uçan turnaları
yakalıyor, iri av köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir
dağlı okla karabatak ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı
‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin
üstünden-üzerinden süzülerek üstümüze doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde,
Kıpçakca, Tuvaca ve Çuvaşca konuşan
insan türleri, vadilerde çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan
koyun sürüleri, denizden gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla
bezeli Kaf dağını selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk
Mektupları adlı kitap, ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin
yalazıyla, gökte uçan yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken:
“Mina naz naz naz
dare Mina
Mina kar dare Mina
sereş fer dare Mina”
sesleri arasında uyandım...
Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve
seyrek görülür kuşları kollamakla
geçirmeye karar verdim.
Kanatlarıyla aydınlık bir
pencereye dokunan bir gece kuşu gibi, bu güneş
sağanağı, bu buzlu
beyaz ve pırıl pırıl
çöle düşüyor, orasını soğuk
ve köreltici bir alevle tutuşturuyordu. Bu yücelen
dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü
üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen noktayı arıyorlardı. Ses dağların uyuduğu gömüt
durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız dalgaların
üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması gibi koştu
sonra döndü; ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta edermiş
gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır yok
mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini,
gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak
siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir
ki hepside ölümden kurtulacaklardı.
...
Gecenin yarısında, yaşamını
garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi
bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara
baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, minareden yükselen seslerle sarışıyor,
uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla,
uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat
etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu.
ASTEROİT
Siz bu dizimleri okuyalıdan bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi
gereken şeyler bir çip sayesinde belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin
bir bilgiye sahip olabiliyoruz. İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz.
Düşünce, çiplerin aktarılması gibi anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde
değil, ütopya peşinde değil, eğer bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi
bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı
kullanma özgürlüğü ve yetisi her zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse
olanaksız, beyin algılar ve bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen
çiplerin sayısına bağlı olduğu için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir
kuruma, bir ‘olguya’ indirgenmiş. Çipler verilen komutlarla, bir düşüncenin
gelişimi hakkında yüzlerce alternatif sunabiliyor ve siz birini
belirliyorsunuz, isterseniz harmanlıyor, isterseniz ayıklıyorsunuz, hepsi bir
belleğe kayıtlı olduğu için, son konumunuzda çiplerde saklı. Kısacası, altın
tini gözle görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş, gerekirse yer değiştirebilen
uzaysıl varlıklarız.
Böylesine gelişmişken, yakın geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük
bir tehlike atlattık, aydan büyük bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli
gelişmiş olursanız olun, her zaman baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya
çıkabiliyor, sorunlar gelişmişlikle oranlı bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu
çok uzaktan gelen denetimsiz taşın çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi
kullanabildik ancak, ayın yörüngesiyle oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını
gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın neredeyse sıfır açıyla çarpışarak
-teğet sürtünmeyle- kaynaşmasını sağladık. Ayın koordinatlarını yakından
bilmemiz buna nedendir.
Güney tacı yönünden, hilal görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan
sonra, bizim için -hızlandırılmış zamanda- tam iki yüz güneş yılı boyunca biçim
almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroit ve eriyen ayla, dünya
neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay kırıklarının bitişip
birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye dönüşebilmesi için geçen
süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki dünyanın bir uydusu yok
artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda bitti. Ayın korkunç
sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri, kaç bin yıldan beri
ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip, bir anlamda tinsel varlığını
sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip, kaybolanlara yapılabilecek
hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile, yok olmayı neredeyse,
kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp istasyonlarına
gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere dönüşüp, bir
‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş.
Biliniyor ki yaşam son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu
ve bütün bunların bir önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu
hiç bir zaman düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların
erişilmez olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha
şaşırtıcı. Ayla dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi
düşten öte değil mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok
ötesinde, daha ulaşılmaz olan bir şey var, o da ‘gerçek’ gerçeğin salt kendisi.
Büyük bir asteroitin çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını
kararlı elementlerle kozmik kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için,
değişen uzay koşullarında ay ve dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan
Merkür’ün yörüngesini ay yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür
yapmaya ne dersiniz. Doğal kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları
önledik, radikal biçimcilik bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden
düşmüş, sıradan bilimsel yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim
ulaşılmaz sandığımız, hep gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan
şeylermiş, biz bunu anladık.
Diyeceğim, size düşleme olanağı veren; gerçekler... Gerçeği izleyerek
düşler kuruyoruz, öyleyse gerçek düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı...
Düş ve düşünce gerçeğin bir parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir
gerçeğin boyunduruğunda ve en olağanüstü ve erişilmez olanda, gerçeğin bir öz
olan kendisi. Gerçek sonrası, ancak onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine
yelken açıyor. Şu ki, dünyanın kendisi, dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...
VII-A yılında sfenks biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un
yakınında, dış dünyaya tümüyle kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç
altında, zaman kavramı olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir
kolonileri var. Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için,
bu sfenksin içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır (zamanı
gölge kavram biçiminde kullanıyorlar) çabalayıp, uğraştıkları halde, hala
sonsuz küçüğe -yolculuk yapıyorlar- ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler
içeri girince, makro uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça
kaba saba ve ilkel bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde
basit bir gezegenden ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu
sizce ve düşleri yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks
gezegeninde yumuşak, ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey
duyulmuyor.
Bunun yanında vahşi gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan
deniz köpekleri, insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime
lime edebiliyor, ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle
iletişim kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı
yoklar mı belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara
saldırarak delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik
bir salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin, hiç bir şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve
sürekli tüketiliyorsunuz, yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok,
nasıl bir gerçeklikse, değer yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik
termitler gibi, gelen bir şeyler yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir
şeyi koyup gidiyor. Yerine yenisi geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp
gidiyor, sonsuzca yinelenen bir varoluş ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve
bir işi gerçekleştirerek kayıp gidiyor. Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir
tuğlayı niçin koyuyor, bilmenin olanağı yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir
kulvarda giden, bir yarış otomobili gibi, ufukta yitenlerin yerine yenileri
geliyor ve neden böyle, neden değil bilen yok.
Bir de ilkel gezegenler var, dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve
selintilerle sürüklenen küçük çaylar, bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri
henüz açılmamış -kör- adam balıkları. Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken
gezegenin gerçekte başka bir uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu
anlıyorsunuz, üstelik çöl gecelerinde yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların
çürümüş sularından içerek, çok uzaklarda boru biçiminde roketler deneyen gülünç
gruplarda cabası. Bunların ‘Bir Girit subayının tüfengiyle yaralanalı üç ay
olmuştu’ diye başlayan can sıkıcı öyküleri bile var, ayrıca ölüleri için türkü
ile yas tutuyorlar. Mars adında tanrıları da var. Bir keresinde, algılanabilir
jestler ama anlaşılmaz bir paradigmayla konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan
şöyle bir görebilmiştim.
Güneşin alevli kalbine de indik, oradaki uygarlık tüm zamanları
barındırdığı için, hala kavrayabilmiş değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk
ışıkları altında yayını geren, titan giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman
unutamayacağım. Cennet bize tanrının utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan
püsküren alevlere bakarak, cehenneminde aşağı kalmadığını anlayabiliriz.
Güneşte yayını geren mitik kahramanı gören, sistemdeki bir komşumuzun,
besleyici çözeltiler içinde dolanan, mercana benzer beyni, üç yüz on yıl önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez
böylesine sararmıştı. Çünkü düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik
düşecekti.
Size gerçeklerin us dışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl
bir metal denizinde gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin- aramıza katılan
müzisyenimiz Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına
çalışırken, birden derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye
başladı, ancak gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından
inen, siyahlar giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle,
Motzart’a bir Cenaze Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun yarattığı humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail
etkisi uyandırdı ve giderek hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin
geldiğine inanmaya başladık. Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın
korkularına, ya da tanrısal varlıkla (gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin)
erinç dolu kucaklaşmalarına dönüşecekti.
Metal denizinde, son süratte fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir
biçimde hız düşüren araçların gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan
Neoplan’ımız, bin bir güçlükle, uzun uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin
neredeyse ucunda (tamtamına diyebilirim),
sanki bulamaç dolu
bir çanağın keskin
kenarında kalakalmıştık. Uçsuz
bucaksız evrenin kıyısına ve artık sonsuz boşluğun sonuna gelmiştik. Büyü
bozulacaktı. Önceleri sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla
elimizi boşluğa doğru uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin
var olduğunu sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu yazıtın bundan sonrasını
sanırım onlar eklemişlerdir). Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki
bilinebilen aynaların belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf
bir çarpınçla insan kendini aynanın içinden; aynanın dışındaki kendisine bakar
buluyordu! Gerçek, düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz
oluyordunuz. (Bu ne demek şimdi anlayacağız!..)
Keşke evrenin sonuna hiç gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar,
sorularla dolu tüm şakalar bitti. ‘Gerçellik Hakkını’ Einsteinvari biçimde
yitirdik. Bir Etiyopya inancına göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için
konuşmazlarmış. Böylece gerekirlik paradoksu da elimizden alınmış oldu. Garip
bir bulantıda, ne ölümcül, ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla,
bir armağanmış gibi söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından
kurtulmuş bulunuyorsunuz...’ Kimileri bunu kendi dillerine şöyle
çevirmişlerdir: ‘Artık; kendi kendinizin esiri değilsiniz...’
KORU
I
Defne yapraklarının arasında
mavi tulumuyla bir Kyklop gözetlerdi Artemis’i... Sivri kulaklı, maskeli
satirlerin, inci bilekli, altın parmaklı, saçları lâdin topuzu nymphalara,
günün olur olmaz saatinde üşüşerek birleştiği,
türlü acayipliklerin yurduydu koruluk...
Tepeye çıkınca, çok uzaklardaki Arşipel’i, hemen bu yakada Argonotlar
denizini, aşağıdaysa Leander’in aşkının bir gece boğularak ölülere karıştığı,
anaforlu Buzağı Geçidi’ni görebilirdiniz. Sultan Hamit’in sarayını, boğazkesen
burçlarını ve ötelerde, güneş yılının 1974’ünde, çelik putrellerle şol geçidi
kesecek olan, ‘Hudutsuz ve Allahsız’ Akheron Köprüsü’nü de.
Ey bu cihandan gelip geçmiş
sevgililer, ey saçları rüzgarlara yaprak olmuş güzeller, varlık dediğimiz şey
soğumuş bir plazmaymış sonuçta, ama dünya dediğimiz şu Bizantion yuvasında
gerçekten yaşadığını duyumsadığı tek yer işte bu koruluktu Artemis’in...
Yukarıda, ağaçlar arasındaki ıhlamur evinde, Kur’an’ım dediği ‘İnsan
Manzaraları’nı okur, kimi zaman Hemingway’i anar ve belki de toprak çektiği
için; Pavlos’a, Yunus’a dalar giderdi.
Ben onun yanında kimdim?..
Kendini başkasında arayan biri mi, ışık görünce pervane olan deli mi,
lavtasıyla gönülçelen bir Orphee mi, gölge mi?..
Neyse, ama onun koruluktaki tek
erosu olan ben, şimdi anıların gözyaşıyla kendini harap eden şu bahtsız
kulunuzdu. Yaşarken benimde ağzıma bir parmak bal çalmış, benimde yüzümün
gülmesini hoş karşılamış, bende sevmiştim, her sevenin yüreğini şahmaran
pençeleriyle bölük pörçük eden, o delişmen Artemis’i...
Korulukta, ayın kargışlanmış
yeryüzünden, sisler içinde geçişine dek kalır, gökte yıldızların ayinine
kapılarak, Sakurai’nin cismini arar, karanlık basınca da Berenis’in saçlarını
tarardık. Yaşamlarımıza ilişkin, tümüyle gerçek binlerce öykü anlatabilirdik
birbirimize.
Yaşam, bir kez göz kırpan bir
gökpar, deniz aslanları gibi renkçil bir illüzyon ve kulakların yalnız bir kez
duyabildiği eşsiz bir serenattı belki de. Bizde, kendimizce bir özgürlük,
ikicil bir mutlan içinde yaşıyor, düşlerin ireminde anlatıyor, anlatıyorduk.
Korulukta geçen yıllar boyunca, öyle mutlan içindeydik ki, gözlerin sevgisinde,
bir an bile en ufak bir değişiklik olmamıştı. O geçen zamanlarda tek bir im
vardı aramızda, her şeyi, her acıyı, her kalp kırıklığını önleyen, her derde deva
bir çift söz; Korsika dilinden kalma bir deyim: Şob amşunok!.. bu sözlerin
gereksizleşebileceğini ima eden bir parolaydı, akan suları durduran, sihirli
bir Beckett sözcüğüydü sanki!..
Yaşamın, vulva benzeri bir
boşluk içinde yüzüp gittiğini, adı güzel hiç bir yerden gelmediğini, adı güzel
hiç bir yere gitmeyeceğini, tek gerçek tansığın yaşadığımız anı algılamaya
tutsak, ona yazgılı ve Casimir etkisiyle birbirine düğümlenmiş, ölümlü birer
can olduğumuzu düşünüyorduk.
Çağlar önce, Akdeniz’i dolaşan
korsanlar, Malta kıyılarına gelince; ‘İşte Barbaros’un mağaraları!’ diye çığlık
atar, nice sessiz koyağa da; ‘Hey bakın! burası Kızıl Sakal'ın gözetleme yeri!’
diye bağırırlarmış. Bizde o küçücük korulukta, örümcek yuvaları, kelebek
kozaları ve tüysü, minicik larvaları gördükçe delicesine haykırır ve
Artemis’in, yaratan ve yaratmış olan pelvisine girdikçe, Andromeda’dan öte,
disk perçemli adaların, yeryüzündeki bir örneğini bulmuş gibi, çığlık çığlığa
birbirimize sarılırdık. Öyle ki dudaklarına bile bir galaksi tünerdi
Artemis’in, her öpüşte evrendeki tozanların birbirine karıştığı anı yaşar,
kendimizi sonsuz barış ve sonsuz mutluluğa kavuşmuş sanırdık.
Sabahın tanında koruya girer,
Büyük Ayı’nın ürpertici parlaklığında, ertesi sabaha dek kalır, zaman kavramını
yitirmiş iki kozmik yolcu gibi kucaklaşıp, koruluğun görkül karanlığında,
birilerinin süt yolundan çıkıp gelerek bizi sonsuza dek böyle kalabileceğimiz
bir planet aquarium’a götürmesini beklerdik.
II
Kutsal koruluğa, şubatın karlı
bir gününde gene gitmiştik, ta Tigrano Kerta’dan bu koruluğu görmeye gelmiş bir
Medli ve umarsız aşıkların alınyazılarını gönüllerine göre okuyan Romen bir
çingeneyle konuştuk bol bol... Yine o gün boğazdan geçen her devasa gemiyi,
eski Sovyetlerin masalsı gücüne yoran ve ‘Pravda kadar büyük!’ diyerek,
mutlulukla izleyen bilge görünümlü bir emeklinin düş kırıklığına da tanık
olduk. Devasa geminin Panama bandıralı bir petrol platformu olduğunu yazıyordu
gazeteler.
Karlı bir şubat gününde, mart
ayının ilk güneşli pazarında buluşmak üzere ayrılmıştık korudan.
Alacakaranlıkta bastıran kara, tepelerde yakalanarak aşağı inerken, neredeyse
yolumuzu yitiriyorduk. Ağaçları beyaz bir deniz gibi örten kar, rüzgarla yeni
bir esime yol açıyor, gökte uçuşanla, ağaçlardan dökülen kar tozanları, dar
yolda kıvrımlı hortumlara dönüşerek uzuyor ve gözden ırak kıyılarda, kuru ot
birikintilerine savrulup, yığılıyor ve anlık bir hayalet gibi aniden yiterek
tozan olup gidiyordu.
Kışın bu Süphansı havasında,
ağaçların uçları rüzgarda eğilip doğruluyor ve bu coşkuya katılan bir alakarga,
keskin ıslıklarla, bütün bu olan bitene kucak açarak, delicesine uçup kalkıyor,
puslu havada, kar yuğumlarıyla sarmaşarak dalgalanan ötüşü, mekanik bir
oyuncağın bitip tükenmez çınlamaları gibi tüm koruda yankılanıyordu.
Kararan havayla birlikte
Antonioni filmlerindeki sanrılar gibi, birden bir meczup çıktı önümüze, mitik
bir Robenson, yitik bir heimatlos gibi fırlayıp, yoğun kar fırtınasında
düşselleşip silindi ve korunun içlerindeki mağarasına doğru, acıklı bir şarkı,
Wagneryen bir senfoni eşliğindeymiş gibi
yokoldu gitti.
III
Bu gün koruya her zamankinden
daha geç geldik. Nedeni, Artemis’in bir yanının hep küskün kalışına neden olan,
kardeşi Diana’nın genç yaştaki ölümünden dolayı, Karacaahmet mezarlığına uğramamız.
Diana mitolojiye göre, ok torbası, yayı, geyik ve tazılarıyla bir av tanrıçası.
Bizim Dianamız ise yüreklerin avcısıydı. O, bugünden tam yirmibiryıl yıl önce
(sularla sevişme vaktinde) bedeninden dökülen suların, kristal aynalara
dönüşerek, ay tanrıçası Selene’yi bile kıskandıran güzelliğiyle -hem de
gelinlik giydiği günün ilk gecesinde!- sanayi çağının tuzaklarına düşüp, metan
gazıyla zehirlenmiş ve talihinin güzellik aynasını kırarak, bir daha gelmemek
üzere, yaşamın karşı kıyısına geçip gitmişti. İşte biz onun toprağına yüz
sürüp, genç ve doyumsuz bedenini kutsayarak, lale ve rüzgarlara karışmış bu
körpe vücudu, acılarla dopdolu, bir kez daha yadettik.
Artemis, onun mezar taşına
sarılarak, bir zamanlar teninden dökülürken, hayranlığını gizleyemeyen billur
damlalarıyla yazgısını paylaşırcasına, bir demet gözyaşı bıraktı ona, ağladı,
ağladı, ağladı...
Bende Artemis’e sarılarak, bu
çırpınmalar, bu yakarılar, boşuna, boşuna dedim. O körpecik bedenleri, o
güzelim insanları geri getiremezsin. O da bana, canları seviyorsan, sevgiye
inanıyorsan, gencecik yaşında ölenlerin tadamadığı güzelliklerden, bir parçada
onların tatmasını istiyorsan, ruhları erinç içinde kalsın istiyorsan, ne olur,
ne olur gel de birazcık sevişelim. O kumru gençliğine doyamadı, sevişmelere
doyamadı diye ağlayışlarını sürdürünce, iki mezar taşının arasında, bedenlerini
terketmiş, evrenin derinliklerine çekilmiş, tüm canlıların kromozomlarına
işlemiş, o gençlik filizini, sırf mutlanlı kılabilmek için, oracıkta usul usul,
kalp kalbe doyasıya seviştik.
Mezarların biri, zifaf gecesi
ölen Diana’ya, diğeri de ömrünü Odysseus gibi denizlerde tüketmiş bir uzak yol
kaptanına aitti... Dudaklarımızı kanatarak mezarlıktan ayrılırken, bir mezar
taşındaki yazı ilgimi çekti; Mehmet Kaplan. D.1928-Ö.!976. Ruhuna Fatiha. -Yedi
Kişinin Katili-. Son yazı, fatihanın altına kara kalemle çarpık çurpuk
yazılmış, mezarın diğerlerinden bir farkı yoksa da, bambaşka bir etki bıraktı
bende, Artemis’te baştan aşağı ürperdi. Yaşadığımız melankoli bir trajediye
dönüşürken, çocukluğumda ölümcül bir kavganın ortasında; ‘Birbirinizi ne
öldürürsünüz, biraz sabredin zaten öleceksiniz’ diye haykıran Börtü Baba düştü
usuma! İşin ilginç yanı, Börtü Baba o olaydan üç ay sonra kendisi de bir
öldürüme kurban gitmiş, yalnız yaşadığı barakasında delik deşik edilmişti.
O gün, ne mezarlıkta, ne koruda
gözyaşlarından kurtulamadık. Birbirinden uçsuz bucaksız denecek kadar uzakta
yaşayan, benzer duaların, geleneklerin, benzer törelerin girdabında boğulan,
benzer alışkanlıkların sarmalında, aynı zamanı tüketip, aynı tepkilerin, aynı
başıbozuklukların, aynı yaşamların potasında bunalan, aynı acıları göğüsleyip,
aynı dertlerle boğuşan milyonlarca insanın, pervasız bir boşuboşunalıkta
tükenip gitmesi ve her birimizin bu geminin içinde yüzüyor olması, alabildiğine
kederlendirmişti bizi. O karanlık günün sabahına yakın, uzaklarda denizin
ipiltilerle esriyen salınışında, ışıltılarla dolu pırıltısında, ağlamaktan
gözleri kan çanağına dönen Artemis, çantasından özenle katlanmış bir kağıt
çıkardı, hıçkırıklara boğularak, bir şiir okumak istediğini söyledi.
Sevinebileceğimiz hiç bir şeyin olmadığı bu dünyada bir şiirin olmasına
şaşırmak isterdik. Hiç bir duygu belirtisi taşımadan, kuru bir ağaç dalı,
tükenen, yitip giden bir girdabın son
fısıltısı gibi, yavaşça o şiiri okudu...
“Burada, zamanın çarkına
yok edebileceği hiç bir şey vermeyen
bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan
oluşan madeni manzarada:
burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan
ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin
taşıdığı o her şeye egemen ışıkta;
burada, belki yalnız bir an için
putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha
bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan
bir şimşeğin aydınlığında;
nice maskenin ardına gizlenen o yüze,
zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış,
senin aldattığın, herkesin zorbalıkla
kandırarak senden çaldığı.
Böylece arınarak bir toprak testi gibi
ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak
bir an için kurtulacak özündeki kil
hayatın ve ölümün amansız
baskılarından.”
IV
Bugün koruya tam kırkıncı
gelişimiz. Bu dünyada yurt diye bir şey varsa, bizim yurtluğumuzda burası.
Bugün o denli çok konuştuk o denli çok konuştuk ki, hatta kendimize tuhaf
öyküler bile uydurduk. Hiç bekletmeden benim başladığım onun bitirdiği öyküyü
sizlere anlatmak isterdim. Ama şöyle söylemenizi istemezdim: Zamanımızı boş
yere çaldı!..
Ben ne bir Kazanova’yım, nede
oyalayıcı Köchel numaralarım var, değerli vakitlerinizi alıyorsam ancak
bağışlayın diyebilirim. Düşlerimde istiridye kabuğundan çıkan ‘Kara Venüs’üm
olsun isterdim, olmadı! Yengeçleri tuzağa düşürerek sevişen örümceklere
öykünmek isterdim olmadı! Ölmeye geldik diye salya sümük bağırarak, ölüme övgü
düzen kalabalıklara karışmak isterdim olmadı! İçimdeki vahşeti doyurmak için,
Kitera’da tenine kavuştuktan sonra, boğarak öldürdüğüm genç kızın cesedini -orman-köpeklerine yedirmek isterdim- olmadı!
Orakla biçtiğim ekinleri, yağmur yediği halde saf tüccarlara yutturmak isterdim
olmadı! Bir Hiksoslu gibi çirkin olup, kimseler dikkat etmediği için, en
görkemli yaşamı sürmek isterdim olmadı! Sitenin hatırlı yöneticilerine
yaslanıp, değerli kağıt basarak, ahaliyi kandırmak isterdim olmadı!
Ekbatan’da, at üstünde
çadırları dolaşarak, gizlice orduya kolera bulaştırmak isterdim, olmadı!
Darius’un kısrağı gibi, sarayın taht kavgalarına karışmak isterdim olmadı!
Selevkoslu biri olarak, Erbil’de edindiğim her türlü ahlaksızlık ve
kandırıcılığımın şanı Mengücekler’e dek yayılsın isterdim olmadı! Kargamışlı
salaklara gönül evleri açarak, Keraitli ortağımla kısa yoldan varsıllığa ermek
isterdim olmadı! Eriha’daki toprak evde Talha’yla sevişirken Vezüv gibi yanıp
yıkılmak isterdim olmadı! Lebbeyk ben beceriksiz biriyim! Çolak değilim ama bir
baltaya sap olamadığımdan yazıyorum. Benim gibi olmayasınız diye, dünya
dururken Ros Algethi’ye sapmayasınız diye, size yalvarıyorum...
Neyse, dünya benim gibi iğrenç
ve ilenç dolu, kirini, kârını yüzünden saklayabilen ahmakların başıboş dolanı
yeri ve ahlaksızlara Eden Bahçesi olduğu için, pek mutsuzda sayılmam. Bakın, bu
dünyada en yakın yoldaşlarımın yaptıklarına birer örnek vereyim...
Bir komşum vardı, hiç yoktan
para kazanmak istiyordu. Ahalinin (halkın-onun bunun) sırtından, körden,
topaldan yani. Gönülçelen bulamıyor ama, melun ve ahlaksız biri olduğumu
biliyordu. Normal insanların kusa kusa ölebileceği gizleri çok iyi
saklayabileceğimi de... Bir gün pervane gibi nasıl para basabileceğini sordu!
(Benim param, her zaman vardır, lâkabım Kirli Harry’dir, kirli, argoda para
anlamınadır, yani ben ‘Para Harry’yim!) İstanköy’le, Marsilya arasında, ıssız
kır yollarından, uygun bir kasabaya yürür adım uzaklıkta bir kır lokantası aç
dedim ona! Öyle ki, kasaba lokantanın hemen dışında, lokantada kasabanın hemen
içinde denilebilmeli. Yayaların dışında gelen, geceleyen, salt çorba içen
olabilmeli. Sözlerimin ardından ne geleceğini anlamış gibi birden gözleri
parladı! Ben sürdürdüm, işte bu yalnız gelenlere, tuvalet yolunda bir tuzak
kurup, mahzene düşürerek öldüreceksin (Bir düğmeye basarak, yolcu birden yedi
metre aşağıdaki beton zemine çakılıyordu.), gerisini anladınız, arkadaşım tam
yirmi yıl, ‘günlük’ taze et yedirdi insanlara, inanılmaz paralar kazandı, çeşit
çeşit etli yemekler pişiriyordu, enfes servisinin -ve yemek konusundaki büyük
şöhretinin kurbanı olarak- kucak dolusu sevgi sunan kalabalıklar arasında,
yirmi yıl sonra yakalandı! Son kurbanının alyansı, karısının rosto tabağından
çıkınca (alyansın içindeki ‘Bethenay’a yazısı ele vermişti), insanların bu
lokantada yirmi yıldır insan eti yediğinin kanıtı oldu, ama dostum Delaunay
(biz dostları ona kısaca, Dolunay
derdik!) yirmi yıl olağanüstü kazanmış, olağanüstüde harcamıştı. Tanrı
herkese onun gibi bir yaşam nasip etsin. Olaylar, teknik bir öldürüm sayıldığı
için, mahkeme uzun sürmüş, yargılama konusunda ülke ikiye bölünmüş ve hatta
sonuçta yaptığını ‘kamu hizmeti’ diye savunanlar bile görülmüştü. Hapiste
(çılgın bir) mutluluk içinde ve ağzı kulaklarında öldüğünde altmışbir
yaşındaydı. Şimdi herkes gibi iki kulaç mezarı var, yaptıkları yanına kâr
kaldı.
Tüylerinizi sevecek olan diğer
arkadaşım Jean Claude Rommand’dır! Bir utanç meselesi yüzünden 22’lik bir Long
Rifle’la (Bunun anlamını hiç bir zaman merak etmedim!) önce karısı ve iki
çocuğunu, ardından anne ve babasını öldürmüştü. (Utanç meselesi hemen
anlayacağınız gibi parayla ilgili bir konu, dünyada her şeyin para olduğunu
biliyorsunuz, gizleyip, söylemiyorsunuz o başka!)
Yargılanırken: Karımı,
kendisine yalan söylediğimi (Aslında doktor diye biliyormuş, oysa bir
kalpazandı) öğrenmemesi için, çocuklarımı, analarının katili olduğumu bilmemeleri
için, annemi ve babamı ise bir caniye yaşam verdiklerini anlamamaları için
öldürdüm dedi. Ülkenin dört bir yanından kutlama telgrafları aldı, ama
yetkililer bunu kendisinden ve kamuoyundan saklamıştır. Oysa kutlayanlar
kamuoyunun ta kendisiydi. Yetkili demek, binbir surat olmayı becerebilmek
demektir. Onların tanrısı Judas’tır.
Üçüncü arkadaşım ise dünya
çapında biridir, ilk kez burada açıklıyorum: I. Paylaşım Savaşı’nda Arşidük
Ferdinand’a suikast yapılabilmesi için gereken ön temizlikte, verilen bir
ziyafetin, tüm ilgili ve bilgililerinin yemeğine büyük bir ustalıkla arsenik
karıştırmış, önemli dört kişinin ölümüne, yedi kişinin de el ve ayakları tutmaz
olduğu için, politik kariyerlerinin sona ermesine neden olmuştur. Ne var ki
yirmibin dinara anlaştığı bu işte en önemli üç kişi kurtulduğu için gene de
parayı alamamış ve ayrıca görevinden olmuştur. Aramızdaki tek başarısız budur,
bir vantrilog olduğu için, sonradan sefih insanların katına düşüp, sirklerde
kazandığı üç beş kuruşla, derbeder bir yaşam sürmüş ve hepimizden de hakaret
görmüştür.
Son gördüğümde, reankarnasyona
inandığını, bir daha ki gelişinde hata yapmayacağını ileri sürerek, kompleksle
ezilip büzülmüşse de, pragmatist, makyavelist gibi paravanların ardına
sığınarak konuşan bizler ona; Gavril, önceki gelişinde de söylemiştin bunu!
diyerek yüz vermemişizdir. Biz ruha inanmayız!..
V
Yengecin yan yan yürümesinin,
yerçekimiyle bir ilgisi var mıdır, yada bir gökadanın dönüş biçimiyle, yoksa
her şeyin atası olan tözün geometrik ölçemle benzeştiği, yada kalıtçısı olduğu,
uzayın bir çeşit lineer doku olduğu ve saydam elementlerle ilgili bilgiler,
dinitrojen monoksit dediğimiz güldürücü gazlar filân, frakteller veya
hekzametilen tetraminin atomik bağlarının spiral oluşu, Vlademir’in, Pamir tepesinde
adı bulunuşu, karın bölgesi ve kalça kemiğindeki lipidlerin artışı, hydraların,
su aygırı gibi gülüşü ya da at kafasına benzeyen başı, uzayarak hortum biçimini
almış burnu, küçük ağzı, birbirinden bağımsız hareket eden gözleri, kemik
plakalarla kaplı vücudu, kavrayıcı kuyruğu, yüzgeçlerinin oluşu ve
embriyolarını dişilerin değil erkeklerinin taşıyışı, bu su hayvanının öteki
özelliklerini gölgede bırakır vb.
Hurî’nin dişlerinden saçılan
ışığı görünce Gabriel’in bayılması gibi, Tihâme kadınlarının dokuz yaşında
hayız gördüklerini işittimse de, bir Mutezile tepkisiyle ben gene de başka
şeyler anlatayım: Iason’un küçük düşürdüğü Medea, nişanlısının terkettiği
Lucia, Pollion’un reddettiği Norma, Henry’nin idam ettiği Anna, Alfredo’nun
aldattığı Viola, kıskanç Tosca, üç oktav kapsayabilen bir dramatik coloratura,
Bel Canto’dan, Wagner’e tüm yapıtları seslendirebilen bir diva-primadonna,
hatta ve yani sunu: Eski yalılar yıkılmadan, korular yakılmadan, bahçeler
satılmadan, feraceler atılmadan, altın şal dökülmeden... Eldivenler solmadan,
atlas mintan kalmadan, kayık suya dalmadan... Kablettarihe karışmadan, aşıklar
buluşmadan, hanendeler küsüşmeden, sazendeler çekişmeden, çukur gamze
gülüşmeden... Mehtaplar tükenmeden, ahu gözler kapanmadan, taze ruhlar kocalmadan...
Çeşmeler kurumadan, kitabeler çürümeden, çerağ mumlar erimeden... Servi boylar
devrilmeden, evliyalar görülmeden, şol rüyalar yorulmadan, ilahiler durulmadan,
deli gönül kırılmadan... Rabbimin adıyla: Boğaziçi güzeldi!..
Güzeldi ama: “Zaman zaman geceleri
beliren, boğazın denize uzanmış, suyu çırpıntılı ve tenha, sessiz yalı
rıhtımlarında, bir balıkçıl kuşu, zarif, ince bacakları üzerinde hareketsiz
durup, uzun uzun baktığı karanlıklara, ara sıra seslenir, kime, neye seslendiği
ve ne düşündüğü bilinmezdi.”
Bilinmezdi ama: ‘Hemadanlı
varsıl bir tüccar, bir akşam evine döndüğünde, birde bakmış, eşikte ölüm
kendisini bekliyor, hemen dönüp, hanlara, hamamlara, kervanlara karışmış. Tam
üç gün üç gece durup-durmaksızın kaçmış, çöller aşmış, yollar geçmiş, nice
kehkeşanlarda durmayıp, Kum kentinden, Isfahan’a ulaşmış ki, artık ölüm peşimi
bırakmış, ardımdan düşmüştür diyerek, bir handa dinlenip yorgunluğunu atacak
olmuş ki, tam eşikten adımını attığı anda, gene karşısına çıkmış Azrail ve
kulağına eğilerek demiş ki; ‘Üç gün önce, bu saatte, tam burada buluşacağımızı
söyleyecektim, ama fırsat tanımadın!’. Bunun gibi, bizi bekleyen sondan hiç bir
zaman kaçamayız dostlarım!..
VI
Artemis öldü!.. İnsan yaşamadan
nasıl ölür? ‘Hypatia’yı arabasıyla evine döndüğünü gördükleri gün, sürükleyerek
dışarı çıkarıp, Caesaerum adlı kiliseye götürdüler. Orada çırılçıplak soyup,
istiridye kabuklarıyla saçlarından topuklarına dek, derisini yüzüp, etini
kemiğinden sıyırarak, rektumunu parçaladılar. Can verici organlarını Anebus’a
yedirip, ‘bakışsız bir kedi karaya da’ ciğerini verdiler. Kemiklerini de
Cinaron denilen yere götürüp yaktılar.
“Onyedi Mart’da tipi başladı,
çadırda dertop olmuş yatarlarken, Oates ağır ağır dikildi ve ben dışarı
çıkacağım, uzun sürebilir dedi. Ardından topallayarak, sonsuz beyazlığa
çıktığında, onu bir daha gören olmadı.”
Köpek balığı derisinden
giysisiyle Evita ve karınca yiyenle dolaşan Salvador Dali’la kadar çılgın
olmadığımız için bu bulantıya ve bulanıklığa son veriyorum! Pisagor’un eşek
teoremi denli kısa olmasa da, konuşan bir hayvan olarak, andolsun ki,
Artemis'le kurgulayıp, bir daha araya girmeden size aktaracağım öykü
şudur:
“Galep, dünyadan ayrılalı sekiz
Deneb yılı olmuştu, bu sürede hep uzayın içlerinde gitmiş, Hale Bopp’u geçmiş, Vega’nın dışından aşağıya kayarak,
kaotik bir çember çizip ivmeye uğrayarak Vortilis’e ulaşmıştı. Dönüşte, kozmik
rüzgarların, hız değiştiren, ışığı bile eğen tuzağına düşünce, bilinen
dünyalardan da güzel, uyumlu ve hep aranan sonsuzluğu yakalamış Nazkon gezegenine
düşmüş, daha doğrusu denetsiz biçimde inmek zorunda kalmıştı.
Bu karbon kuşağı, dünya benzeri
gezegende, bizim kavramımızla tam ikiyüzkırküç yıl yalnız ve küskün bir yaşam
sürdü Galep. Nazkonlular mutsuzluğu tanıdı, yaşlanıp ölmek istiyor, ama daha önce
yıpranma payı dahil tam binkırksekiz yıllık ölümsüzlük sigortasına sahip olduğu
için (ve bu galaktik ve manyetik ortamlarda geçerli bir sözleşme olduğundan)
ömrünü uzatabiliyor ama kısaltamıyordu. Ayrıca kısaltmak hem olanaksız
(neredeyse cansızdılar!), hem de bir suçtu, (işlenmesi olanaksız bir suç!) geriye dönüp tarihi
tümüyle değiştirmek gibi!.. Nazkon’da ise, -karşılıklı olmasa bile- evrensel
uyum yasaları geçerliydi ve Galep’e bir şey yapmaz, yapamazlardı.
Ama, (G) galakların birinde bu
oluyormuş, hatta zamanı (tarihi) bile geçmişe dönük değiştirebiliyorlarmış.
Onların yakınması çok farklı, geçmişi değiştiriyoruz ama silemiyoruz diyorlar.
Dolayısıyla ayrı ayrı pek çok geçmişe sahiplermiş. Eğer geçmişin akışını
değiştirirken, kozmik sigorta atacak olursa, bir karmaşa, bir kaos ortamı
doğuyor, geçmişi günümüze iliştirecek bağ kopmuş olacağından, doğal statüko
bozularak anarşi doğuyormuş...
Ayrıca ölüleri
konuşturabiliyorlarmış, ölenin sanal kopyaları saklanarak, bin yıl sonra bile
olaylar karşısında, ne yapıp, nasıl davranacağı dijital bir aynada aynen
gösterilip, sınanarak bu yolla çözümde üretebiliyorlarmış.
Dünyadakiler, Galep’in
Nazkon’da olduğunu biliyor ama geri getirmenin hem yararsız ve hem de bir insan
için harcanacak zaman diliminin çokluğu karşısında (prezantabl) olmadığını
düşünerek, Galep’in Nazkon’da yaşamasına (kalmasına) göz yummuşlar, hatta Dr.
Kevork’un sanal öldürüm törenine katılarak bir mezar bile yapmışlardı.
Galep’in yalnızlığı ise
Nazkonlular’la uyuşamayışından ileri geliyordu. Dünyada da böyleydi Galep, bu
yolculuğa da elverişli psikolojisi ile uzaysı yalnızlığa kolay uyum
sağlayacağından dolayı seçilmişti. Yıldızlararası Donkişot yalnızlıktan
sıkılmıyor ve kalabalığı da sevmiyordu. Ama Nazkon bambaşkaydı, burada
yalnızlıktan sıkılmaya başlamıştı, yalnızlığın kareleri, küpleri ne yazık ki
Galep’in çözülmesine yetmişti.
Bir gün Nazkon’un ünlü kenti
Suncity’deki, kenar mahallelerden Moonburg’da bulunan, pek meşhur barlara
gitmeye karar verdi. Bildiğimiz bardı bunlar, müzik, dans ve eğlence. Moonburg,
Nazkon’un eğlencede omuriliği sayılırdı.
Galep, yıllardan sonra
kendisini kemirmeye başlayan depresyonu ertelemeye çalışıyor, yalnızlığın kübik
katlarına direniyor, ama başaramıyor, hatta dünyayı özlüyordu. O akşam oturduğu
barda, sesi bin desibele çıkan, sahneye sırtını dönerek, “Yaratılmışlar
Akvaryumu” denilen -dinlendirici- kristal küreyi izleyip, sanal görüntüsüyle
birlikte, uzun süre gitar çalan bir şarkıcının üzünçlü sesini dinledi. Üzünçlü
ama metalik bir sesti bu. Müzik bittiğinde ara koridorlardan geçerek uzaklaşan,
sesi ve görünümü mekanik bu şarkıcıyı, birden daha önce görmüş olduğu sanısına
kapılarak, lenfatarı titremeye başladı! Yüzey basıncının giderek arttığını
görüyordu, eğer yüz şekeli aşarsa, yirmi yıl geçici ölüme girebilirdi. Durumumu
kurtarırım düşüncesiyle, şarkıcı
tam sağdaki aynanın önünden geçerken,
otomat bir biçimde, ‘Jose!’ diye
haykırdı.
Ölenlerin, evrenin sınırlı
boşluğunda, başka gezegenlerde yaşamlarını sürdürdüklerini, ama ilk ölümün,
sonraki yaşamla paralel zaman diliminde (birebir) görülebilirliğinin, görecelik
kuramının değişebilirlik oranına (bir olasılık olarak) eşit olduğuna ilişkin
öyküler duymuş, (görecelik kuramı zıt eğrisel değil, düzgün doğrusal
değişikliğe uğruyordu - zıt eğrisel değişikliğe, düzgün doğrusal yoldan
varılacağı ileri sürülüyor. Kimi teorilerinde zıt eğrisel yoldan düzgün
doğrusallığı bulacağı vb.) bu tansığın, tansıktan da öte olanaksızlığın -var
olduğunu- dünyada kanıtlamışlardı. Görecelik kuramı ilerleyen zamanda kendisini
yalanlayan, (lineer) bir tür varoluş
kuramına (hipoteze) dönüşmüştü.
Evet,
Jose! diye haykırmıştı!.. İşte o an Jose, başka dünyalardan sesleniliyormuşçasına, şaşırarak, siyah
gözlükleriyle yan tarafa, Galep’e doğru baktı (Galep aslında Jose’nin, Detroit’li
sıradan bir hayranıydı, Alp kuşağı turnesinde, bir vesileyle (bu pop
şarkıcısını) Paris’ten, İstanbul’a “Miklagard” dek izlemişti), ama
olanaksızlığın olanaklılığına pek inanmadığı için, hiç bir şey duymamış gibi
geçip giderken, Galep, kara gözlükleriyle aslında âma olan şarkıcının ardından,
kutupsu, çelik soğukluğunda bir sesle; Feliciano!!! dedi ve öylece kaldı.
İşte Artemis’le bütün gün bozup
düzelterek, 1970’lerin âma şarkıcısı, pek sevilen Amerikalı Jose Feliciano’yu
yadettiğimiz kısacık öykü bu.
VII
Canım Artemis’im hep anlatırım,
hep anlatırsın. Saint Exupery, Küçük Prens’te, kahramanına, bir dostunun mektup
içinde bir kuzu çizmesini ister. Küçük Prens her defasında kuzuya bir kusur
bulur, bu durumdan usanan dostu, en sonunda bir kutu çizerek, aradığın kuzu bu
kutunun içinde der. Küçük Prens, aradığı kuzuyu sonunda bulduğunu ve çok mutlu
olduğunu yazar. Bende, Artemis’in onca sevişmelerimize karşın gizemine
eremedim. Bir uydu gibi yıllarca onun yörüngesinde dolaştım, gerçekte ne
aradığımı bir türlü bilemedim. Venüs Tepesi’ni -güleradım- arşınlayarak, kutsal
Zeus Tapınağı’na bir gün olsun giremedim.
O gün öyle istenç dolu, öyle
coşkulu, yatağından taşan, tepelerden çağlayıp, derelerden süzülen, öyle deli
dolu bir akarsuyduk ki, sevişmelerin en sonsuz, en uykulu anlarında bile
bedenlerimiz birbirinden ayrılmıyor, Nepal kabartmaları gibi dolanıyor,
ayrılmak istedikçe birleşiyor, birleştikçe karışıyor, tek bir vücut oluyorduk.
Böyle bir anda, altında seviştiğimiz köknar ağacının ta uç dallarından, -esen
rüzgarla- bir femür kemiği düşmesin mi! Belki de, yüzyıllar önce ağacın
dallarında, koruda sevişenlerin bir parçasıydı bu kemik. Bu kemik belki de
gezegenin keçi ayaklı Pan zamanlarında, boğazda tuhaf kemik yapısıyla kırlangıç
balıklarının yüzdüğü, yuttuğu yalvacı karnında unutan gözleri görmez Yunus
(cankurtaran!) balıklarını izleyen birinindir. O zamanlar sırtlardaki koruları
gözleyerek boğazı geçen argonotlar kol gezerdi dünyada. Kemikte bir de yazı
vardı, Latince “habis habem corps austrum” ‘deli dünya, tatlı hayat!’ demekmiş.
Öteki sevenin kemiğine, beriki sevilenin yazdığına bakılırsa, yaşamında mutlu
olabilmiş, acılardan uzak birisiymiş. Ama yazan belki de muzip bir tiyatro oyuncusu, yada küçük çaplı, serseri
bir tacirdir. Kimbilir...
VIII
“Herkes şairdir çünkü rüya
görür”.
Bugün Artemis’le, Che’den,
vanadyum ve tungsten yuvalarından, kalker plakaları ve suyun kimyasından, Hitit
yemeği, Nesa dili ve Daniel peygamberden ve rüyalardan sözettik. Yehova şahidi
bir komşumuz vardı. Daniel’e neredeyse tapıyordu, bu yalvacın kehanetine göre;
ilk dünya savaşının üzerinden bir insan ömrü geçtiğinde ‘Mehdi gelecek!’ tüm
insanlığı kurtaracaktı, yine bu komşumuza göre o tarih 1914’ün üstüne eklenecek
bir yüz yıl olabilirdi. En geç 2014. Ellidokuz yaşındaki komşum üzünçle sen
görürsün ama ben göremem diyordu! Ona, Daniel’e inanmayanlar ne olacak dedim,
onlarda kurtulacak ama bir “inançsız” olarak dedi. Daniel kültüründen tümüyle
habersiz bir eskimo için oldukça ağır bir suçlama deyince, bilmeyenler günahsızdır
dedi. 2014’te mehdi gelmezse bence, Daniel’de günahsız! demek isterdim ama,
birden ‘Hepimizin bir kurtuluşa gereksinimi var’ demişim...
Koruda; tüyler, dışkılar, şahinler, kırlar, ışık ve taşla, aşklar,
geceler ve suçlar üzerine konuşmayı sürdürdük. Pisidya ve Milavanda’da geçen
acıklı bir sevda öyküsü anlattım, savaş arabalarının tarihsel gelişimi,
Kastilya çeşmelerinin mimarisi üzerine konuşurken, Artemis sözümü keserek, ima
dolu bir sesle, birde ‘Ivır Zıvır Tarihi!’ var diyerek, belki de sırf kadın olmanın
getirdiği yaralarla, kendine kıyan genç
bir yazarın veda mektubundan satırlar okudu bana ve sık sık yaptığı gibi yine
ağladı, sırf ağlayan birine dayanamadığım için bende ağladım...
“Bir şeyler yapmak, ama ne?
İnsanlar ne yapıyorlar? Yaşıyorlar. Yaşamak için çalışıyorlar. Çalışabilmek,
para kazanabilmek için boğuşuyorlar. Bir yer edindiklerinde, en azından
edindikleri konumu koruyabilmek için savaşıyorlar; yalan söyleyerek “siyasal
ilişkilerini uyumlu” tutarak, daha, hep daha fazla kurallara uyarak, deneyim
edinerek, hata yapmayarak...
Sonunda ne oluyor? Belki bir
ev, bir iki çocuk, dost mu, düşman mı bilinmez bir iki tanış edinerek, boş
zamanlarında insanları daha iyi değerlendirebilmek ve ahkâm kesmek için kitap
okuyup, film izleyerek...
Ve bir gün ölüm geliyor. “İyi
insandı” deniyor. “İyi yaşadı”, çocuk yetiştirdi, ailesine baktı, iyide
çalıştı. Sıra onun çocuklarında artık. Kurallardan nefret ediyorum. Öncelikle
doğanın yasalarını anlamıyorum zaten, insanlarınkini hiç anlamamam çok doğal.
Yaşamak için bir başka canlının ölmesi gerekliliği bana korkunç geliyor.
Amaçsız bir boğuşmaya kapılmış gidiyoruz. Doğa yasaları acımasız, insanlar
doğadan örnek almışlar. Doğanın yasalarından daha acımasız insanın yasaları.
Daha incelmiş ama daha acımasız. Hayvanlar yaptıklarını ahlak kaygısıyla
yapmıyorlar, yaptıklarına akılcı neden aramıyorlar, birbirlerini öyle gerektiği
için öldürüyorlar; canları öyle istediği için, yada doğru olan bu olduğu için
değil. Yargılamıyorlar, pişman olmuyorlar.”
Daha başka şeylerde var diye
ekledim:
“Yaşamın soylu değerlerinin,
bağımsızlığımızın (...) bir avuç bağnazın ve ideologun çılgınlığına kurban
edildiği dönemlerde, içinde yaşadığı zamanın etkisiyle insanlığını yitirmek
istemeyen insanoğlu için bütün sorunlar, tek bir soruda odaklaşır: Nasıl özgür
kalabilirim? Bu çılgınlık ve vahşet ortamında, bütün tehditlere karşın
düşüncemin, hiç bir şey pahasına feda edilemeyecek berraklığını, yüreğimin
insancıllığını nasıl koruyabilirim? Devletin, dinin yada politikanın irademe
aykırı olarak bana yönelttikleri o tiranca isteklerden nasıl kaçınabilirim?
Sözlerimde ve eylemlerimde, benliğimin en derin noktasındaki ben, hangi
sınırlara kadar gitmemi istiyorsa, ancak oraya kadar gitmeyi nasıl
başarabilirim? Benliğimin bu tek ve biricik parselini yerleşik düzene,
dışarıdan dikte edilen ölçülere uymaktan nasıl koruyabilirim?”
.Evet, Aktium savaşında
askerler dirisi yada ölüsü aranan Cassius’un ölüsünü bulunca komutana
bağırırlar, ‘Cassius burada!’ Komutan, ölüye yaklaşır ve derki: “Bir zamanlar
Cassius’tu ama artık değil!..” Koruda
karıncalar, bir Ağustos böceğini yuvalarına çekiyor, kertenkele güneşlendiği
taşın üzerinde göğsü inip kalkarken, iki sevgili yanına yaklaşınca, iç
organları andıran, dışa fırlamış ağaç köklerinin arasında yitip gidiyordu.
Sedir ağacının gölgesinde kalmış bir defnenin, iri yaprağı esen yelle koparak,
salına, kıvrıla iniyor ve kendini toprağın kollarına bırakarak yeni yaşamına
başlıyordu. Artemis onu eline aldı ve kitabının arasına koyarak yeni bir
yolculuk daha başlattı. Bir kaplumbağa otların arasında göğe dönük, ayaklarını
oynatıyor, ikindi güneşinin uzak vadilerde, kavakların arasından hayalsi
biçimde süzülerek battığı yerde, bir İshak kuşu çınlayarak ötüyor, sakız
ağaçlarının tepesinde bir başka kuş nedendir bilinmez, bu ötüşe karşılık
vererek, giderek kararan bu endüstri
kentinin son soluklarına, bu durdurulamayan, gemi azıya almış vahşete,
belki de ağıtlar yakıyordu. Uzaklarda bir kilise çanının sesi kubbelerde
parçalanarak dağılıyor, Ayasofya’dan, Eyüp’ten, Sultanahmet’ten bir karanfil
kokusu gibi dağılan Bilali sesleri betonarme şehrin çatlakları arasına, melül
bir vaat, eskil bir panzehir gibi
yayılıyordu.
Artemis’im, benim biricik
sevgilim, sonunda o korulukta öldürüldü. Çaresiz katastrofların içinde kaldım,
ölümcül, karanlık dolambaçların içine daldım. Firavunun konuğu Nabukodnesor
gibi labirentlerden kurtuldumsa da ey yarab, Artemis’ten ayrı kalmak
Şehriyar’dan da beter kör etti beni.
KATASTROF
I
(Andolsunki, İstanbul şehri
değil, İstanbul zehridir! “Tedavi gören ve bir türlü iyileşmek bilmeyen
tanrının bir alyuvarının üzerindeyiz.” J. Cocteau. Eskiden gözyaşları vardı,
sevgiliye yakarmak vardı, tatsız, renksiz, kokusuz bir sıvıcıl oldu insanlık.)
Ve Cabub’da ve Nubya denizinde doyasıya oyalandıktan milyarlarca yıl sonra,
bizim samanyolumuz boş uzayda, en yakın komşuları bile görülemeyecek denli
uzakta, kendisini yapayalnız bulacak ve sonunda da yıldızlar basitçe gözlerini
kapatarak, bir gümbürtüyle değilse de, fısıltıların en cılızıyla haykırarak evren
tükenip gidecektir.
Denizcilerin en son 1854’de
gördüğü bir ahtapot türü vardır ki başı tümüyle inek başı gibidir. Bu boynuzlu
ahtapotun uzun kollarından tutulup ters çevrildiğinde, insanlarınkine benzer
bir penisi olduğu görülmüştür. İşin ilginç yanı ahtapotta penisin müslümanlarda
olduğu gibi sünnetli oluşudur. Denizciler, Herman Melville ve Jules Verne’in
yazılarında, bilerek bu hayvandan söz etmediğini belirtmişlerdir. Bu hayvan
avlanarak havaya kaldırıldığında, kulaklar, mırıltıyla karışık bir pişmanlık
şarkısı duyarlarmış.
Ayrıca deniz leoparı ve kutup
eşeği de varmış. Süleyman’ın mesellerindeki fahişe balinaların yumurtlayıp,
masadan düşerek kırılan fincanın zıplayıp bir araya geleceği günler yakınmış,
keratinleşme, kitinleşme, kalbur, kendir, biz ben-i İsrail’den beri bile, “Saul
vurdu binleri, Davut’da onbinleri” sloganıyla yaşamaya alışmışız. Ölmeye
gelmişiz dünyaya, öpüşlerin tarla kuşu, “mürle ovdum uyluklarımı,
yirmibirindeydim, İnebahtı’nın bahtsız amirali Mehmet Şirokko idim, mekanik ve
mihanikiydim, doğmakla ölürüz dedim, papağan plantasyonu, sınai kuşu
kırlangıçlar, kundaktaki mısırlar, güneş karaya, ay denize düşecek, Mısır
mitinde, çift cinsiyetli Am-un erselik ilişkisinden yuttuğu spermi tükürünce
yaratılmış dünya, Suriyeli Yunan büyücüler, Muhammetimizde Sevde’yi kollarına
almıştı, oda hurma ağaçlarının altında doyasıya sevişmiş, oda çölün karanlığına
çılgıncasına haykırmıştı huma kuşu gibi, oda senin gibi faniydi, geceler boyu
ağlıyorum, annem öleli beri, eskiden ben annemin içindeydim, şimdi annem benim
içimde, nasıl ağlamam, termodinamiğin yasaları, görecelik, olasılık kuralları,
kuvantum mekaniği, belirsizlik ilkesi, tüm insanlar bir katilin soyundan gelir
diye (kulağıma fısıldayan) Kabil, matematik çok ilginçtir, birin iki katı iki,
birden bir fazla, ikinin iki katı dört, bir artı iki eşittir üç (dörtten bir
eksik) dört üçten bir fazla, dördün iki katı sekiz, bir artı iki artı dört
toplam yedi, sekiz yediden bir fazla, sekizin iki katı onaltı geride kalan bir
artı iki artı dört artı sekiz toplam onbeş, onaltı onbeşden bir fazla, otuz
iki, altmışdört, yüzyirmisekiz, ikiyüzellialtı, her kat geride kalan katların
toplamından bir fazla, sonsuza dek sürüyor. “o kozmos ine seftis, o haros ine
kleptis” ‘dünya yalandır, azrailse hırsız’ bir Girit deyişi, yılkı atları,
yangında ağaçların çıkardığı ses, bir Urart yontusu, senin için bestelenmiş
füg, mavi bir toz parçacığı tırnağının üzerine kondu, mercan resiflerinin,
atollerin simbiotik ilişki kuran bakteri kolonileriyiz, kutupçul saçlı paraşütler
gibiyiz, güneş battı, perilerin ormanında, kafaların padişahı, devrildi
adıgüzel mermer denizinden ve karanlığın prensi, gecenin firavunu ay, geceye
rengini veren ay, F.P korusunun, (Ujal yakasında) sevişgen tanrıçası Artemis’in
iri gözlerinde, kızıl saçlarında ve mermer yüzünde dolaşarak dünyayı selamladı,
nereden geldiği belli olmayan Babil mührünü kucağına aldı, Amine’de Muhammet’i
böyle kucağına alır, Benû-n Neccâr yurduna giderdi, oradan Mekke’ye giderken
her dünyalı gibi Amine’de birgün ölüvermişti., sonra önümde ayak sesleri
duydum, oda yüzügüzel Bilâl idi, Ebu Talha’nın karısını da gördüm, bana
cennette göründü, Mekke müşrikleri, bizden evvel Yehûd ve Nasara’ya Tevrat ve
İncil inzal olunmuştu, Hadramut ruhunu canlandırmak için, Kindeli şarkıcı kızlar
kabileye güzel tambur çalardı, yüzü simsiyah kesildi, Kinde kabilesi, Ebu’l
Ferec’in Kitabu’l Agani’si gibi Farazdak ve Cerîr gibi ünlülerin şiirleri,
Rabbihi’nin El İkdu’l- Ferîdi, Bedir savaşından sonra kendi aleyhinde şiir
yazan Mervan kızı Esma’yı Umayra’ya öldürtmüştü. Artemis’i öldüren Kyklop’da
cinsel ilişkide bulunmuştu, ölüm sonrası kırmızı karıncalar, ağzından akan sarı
sularda gezinmişti.
Sarı gagalı keten kuşu,
yuvasını yosunlu kaya ve taşların arasına, dağ horozu, küçük sık çalılarla, yüksek
otların arasına yapardı, fil adam Proteus sendromuna yakalanmış, istediği
biçime bürünen Yunan tanrısı Proteus, sanat hayranlığından doğan Stendhal
sendromu, Mars’ta yaşam var, Antartikaya inen yabancılar, dünyayı buzullarla
kaplı bir gezegen sanmışlar, Marslılar bizi görememişler, uğursuz gezegeniz
biz, göremeyecekler, ta ki onlar bizi görmek isteyinceye dek, lanetliyiz,
ayrıca görmek, bir Boeing’i bir sinekten
küçük algılamaksa, yada metali filtre gibi süzüyor, moleküler deliklerden
geçiyorlarsa, yaşamları katı madde içinde süren uygarlıklar varsa, bunlar
saçma, bunlar saçma...
Umami tadında meyveler vardı
koruda, sincap gibi bütün gün uyuyup, zürafa gibi bütün gece dolaşırdık,
Zeus’la, Afro ile söyleştik, tan ağarınca satyrlerle, nymphalarla seviştik,
sabah olunca saklandık, yalnız geceleri buluştuk, Blow up gibi gece olanlar
gündüz görünmüyordu, güneş yörüngesinde saniyede iki kilometre gidiyor, Pluton
-görünmeyen- sırayı bozuyor, kızıl gezegende gerçekler ölüyor, bizlerde sanal
yaşıyoruz, ilk başlarda dünya, hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve
hidrojensülfitten oluşuyor, laboratuarda böyle bir gaz karışımına dışarıdan
enerji verildiğinde, bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde ediliyor,
dünyanın da böyle bir süreçten geçerek, en dış kabuktan başlayarak, önce sıcak,
kıvamlı bir bulamaç halini aldığı, sonra ağır ağır katılaştığı varsayılıyor,
toprağın anası bu kıvamlı çorba, güneşin sıcağıyla kimyasal evrimini yaşıyor,
“belki de yazmamın nedeni hep çelişkiler içinde çok tanrılı bir evrene inanmam,
her şeye kadir, her şeyi gören, acı çekmeye, kötülüğe ve ölüme izin vermeyen
bir tanrının yükselemediği, çok tanrılı bir evren, bir labirent -bir tanrı
paradoksu- paradoks, Burroughs, uçarı kalpleri tuzağa düşürmek üzere ağını
kurmuş soylu hanımlar, Kambriyen dönemde, biz hayvanlar ortaya çıkıyoruz,
mutant, değişik canlılar, cinsel yaşamımız ve ubrikant, kayganlaştıran
kullanımına ilişkin bilgi veriniz, mukus üzerine, kızıl güllü matador, bronz
haçlı Yunanlı kadın, hangi yaşam gerçek, hangisi sanal, oradakilerin mi,
buradakilerin mi, bizim yaşamımızın basit ve uydurma bir deney olmadığını
nereden bilebiliriz, uygarlık biçimimiz kötü, gerçek beyin okyanuslar, Mars’ın
uyduları Phobos ve Demios neden amorf, dünyanın suları olmasa bizde amorfuz,
gerçek yaşam her ellibin yılda bir evrim geçirmiş, yılan evrim sonucu
ayaklarını yitirmiş, kuşun ön ayakları kanat olmuş, insanda el... Yalnız
kafalarımız mı kalacak, dünya baş ve insan baş, her şey küreden ibaret olacak,
insan antropolojik bir sapma, insan varsa tanrı yok, tanrı varsa insan yok, bir
adam bir kuşu parçalayıp öldürmüş, parçaları bir dağın tepesine koymuş,
çağırınca kuş dirilip gelmiş, Übna’yı Filistin’de yaktırmış, kadın hoşgeldin ölüm, ne yazık ki
başka kurtuluş yolum yok, Muhammet de ‘gülerek öldüren benim’ demiş... Belki
İdikut’tadır ama Katalan keşiş yabani kökleri toplarken, manastırın dar
penceresinden kendini izleyen gölgeye baktı, bir buffalo, gizlice aslanların
avı şarkısını söylüyordu, tinlerin ve solukların gezegeni yavaşça kıpırdıyor,
sayısal diyagramlarda, elektronik us çörküleri yaşlı rahibe uyuyan
dünyalılardan sözediyordu, ayakta kırılan bir camın kayrası duyulduğunda,
Katalan keşişinde usulca yere doğru süzüldüğü görüldü ve ne yazık ki düştü.
Gerçel bir ölümdü bu, leptonlar, muonlar, hadronlar, baryon, mezon ve bozonlar,
fotonlar, beygir çulu, Tethys okyanusu,
‘Tanrı salt yokluktur’ diyen Scottus Eriguena, iyot, tuzun panayırlarda
satılıp kızların çeyiz olarak sakladığı yıllar, kulaksız karıncalar, lemürler,
ben Hâlik doğum günüm yok, Elagalipus yengin gladyatöre köpek ölüsü verir,
Hubble sabiti kırkiki mi dir, (sol el kalbe yakındır) mavi karlar, kaslar,
kuşlar, Litvanya’da pantolon giyen kızlar, kilisede (bahçede) oturan
Kierkegaard, boynunda aşktan teslis taşıyan, molluscalar, kabuklu hayvan, beş
kral kalacak biri İngiltere’de, diğeri iskambil kağıtlarında diyen Faruk, taş
zamanı, peygamberler dönemi, hilal-salip, yüzyıl savaşları, yüzgün savaşları,
birgün savaşları, “tanrının yüreğinde düşlediğimiz, kör tohumların içinde,
uyuyan düşünceden mavi taç, ardıç kuşunun çılgın flütüyle, ormanın ötelerindeki
gölün buzlarını çağıran, yaban arıları, yusufçuklar ve sevinçli kurbağaların
taşıdığı yumuşak ışıkta, yoksul hayvanların gözlerine parıltıyı veren zat,
yazar Louise de Vilmorin’in mezartaşı üzerinde yalnızca şu sözcük varmış,
“İmdat”, Abdülhamit döneminde tahta kurusu sözcüğü yasakmış, tahtı kurusun
sözünü çağrıştırdığı için ve o dönemde bir jurnalci elyazısı tanınır diye
ihbarları sağ ayağıyla yazarmış.
Delphoi’de, Apollon tapınağı girişinde, “yvwotoeocvtov” “Kendini bil”
yazarmış, ışık hızını aşınca, Cherenkov ışıması adında bir parlama varmış,
Bitinya kralına satılan Sezar, Süller köyünde Sezar’ım diyen yabancı...
Gazneli Mahmut, betimlenen
suçlu kendi oğluna benzeyince, gün ışığında belki kıyamam diye karanlıkta
yakalayıp elleriyle boğmuş oğlunu, elektrik içen, ışıkta yüzen canlılar, gerçek
yaşam görünmez olan, biz beyhude ve kaba yaratıklar, hiç bir zaman hiç bir
şeyle karşılaşmayacağız, Fromm’un dediği gibi, yaratmayan kişi yoketmek ister,
Rus çarı, sahte Dimitri ve sadrazam Düzmece Mustafa gibi, Alnitak, Rigel ve
Saif yıldızları, ormanın kedisi su perisi, kıkırdak kentler, Hindistan’da Aşaka
adında bir bitki varmış, neyin dibinde biterse onu sarar sarmalar, kendi
rengine benzetirmiş, aşk adını bu bitkiden alırmış, Yusuf’u alan vezir Katfir
gibi, Ficar çatışmasında onbeş yaşındaki körpe gibi, Laimo Kopion (Boğaz Kesen)
Rumeli Burcu’nun, Fatih’in farikasına benzetilişi, kar kelebeği, Nefertiti,
‘yanımdaki güzel biri’ demekmiş, Suriye çiçekleri, göz kırpan fugu balığı,
civciv fetüsü yiyen Manilalılar, Maniciliği aşağılamak için uydurulan maniyak!
sözcüğü, yediğiniz balı, eşek arısı Urfud ağacından topladı, Türkleri kahır
kadar hiç bir şey neşelendiremezdi, istiridyenin ay başı kanamasıyla,
Makedonyalı İskender’in Erbil zaferi, fetih sabahı hem Konstantin, hem Fatih’in
ayrı dillerde, aynı Allah’a, utkunun kendilerine bağışlanması için yakardıkları
gibi, Lysstrata, orduları bölen demekti, Brockenspekter, yüksek dağlarda
güneşin konumunun dağcının arkasında, daha alçak seviyede kalması nedeniyle,
dağcıların gölgesinin bulutlara düşmesi sonucu oluşan bir olgu, uygun
koşullarda gölgenin çevresinde renkli halkalar görülür, olay adını Almanya’daki
Brocken dağından alıyor, ama, ama işte Çek Jiri Sotola’nın şiiri;
“Işıl ışıl bir kordon boyu, nazarlık kadınlar,
Gölge, okyanus, bir mezar-ve biz
Her köşe başında, trenin hüzünle düdük çalarak
Durup beklediği her istasyonda
Gözlerimizi uzaktaki yeşil yıldıza dikeriz-
Aynıyız hepimiz, ama
kimse bilmiyor, evet,
Bilmiyor kimse,”
Hublon ve melek otu görmüş
gibiyiz, doğal kornonun fanfarları, papağan tüneğine dönmüş gibi, ölülerin
güldüğü Müküs’te, Baudelaire’e nerede yaşamak istediği sorulunca, her yerde ama
dünyanın dışında olsunda demiş, ağlama varlık bir tür plazma, korunun tepesinde
nereden estiği belli olmayan bir caz müziğinin tınısı yayılırdı kulaklara,
dinler, dinler ve dinlerdik ve gökte
foton yelkenlileriyle gezerdik, Pompei’de varsıl evlerde, ‘Cave canem’
‘Köpekten sakınınız’ yazardı, nazar duası, iftar duası, sofra duası, kudûr
duası, nikah duası, hacet duası, yağmur duası, mercan duası vardı,
Szymanovski’nin tarantellası gibi, ‘Yangın, tavus kuşunun kuyruğu üstündeki bir
güldür’ derdi Verlaine, ‘Yaylı bir tütün tanesidir pire’ bense, titanyum kaplı
bir zambak gibi gezinirdim onun diri göğüslerinde, soğum-kış, dirim-bahar,
verim-yaz, döküm-sonbahardır derdi, bilincinin eteklerinde, aşk, fiziki bir
çarpım tablosuymuş gibi, dili dilime değdi, hızla ağzıma girdi cinsiyet
değiştirmek ister gibi, kendinden çıkıp kurtulmak ister gibi, ağzımdan dolaşıp
çıkan öteki dilleri anımsadım, yükseklerdeki alıcı kuş, aşağıdaki kertenkelenin
kambriyen etiyle beslenmeyi düşlüyor, sonsuza dek sürecek bir cansızlığın
solgun yüzünü içimde görüyordum, “kumulların başladığı yerde kayalık bir
sahilin eteklerinden belki de elli metre uzakta, gümüş grisi bir kavis, dört
bir yana kum ve toz olukları saçarak çölden çıktı, daha yukarı çıktı, avını
arayan dev bir ağıza dönüştü, bu kenarları ay ışığında parıldayan yuvarlak ve
karanlık bir delikti, ağız Paul ve Jessica’nın tıkıştığı dar çatlağa doğru
kıvrıldı, tarçın burun deliklerini yaktı, kristal dişlerde ay ışığı ışıldadı,
koskoca ağız sola mekik dokuyordu” , Samuel’in kutsal kitabıydı, yüzüğünü
denize atıp suyla evlenmek isteyen kız gibi, yaşam bahtsız, insanda, insanın
kurdu idi., kitap ‘İnsan Ölüyor’ diye başlayacak idi, ezel, ebed, temmetdi.
KATASTROF
II
O gün sıkılmasın diye öykü ve eklenti dolu meseller anlatayım sana dedim, saçmalayacağımı biliyordu ama saçmalamak bizim için değerli bir şeydi. Anakreon şarkıların Roma öpücüğü gibi. ‘Hacer taşı beyazmış ve Adem Peygamber bu taşı vaktiyle Ebu Kubeys dağına yerleştirmiş. Mecit ahalisinden bir şeyh o taşı çalarak, Müleyke diye göğsü güzel bir kadına armağan etmiş. İki hanımlı İbrahim, şeyhin peşine düşmüş, hırsızı bir yerde yakaladığında, refikelerinin sayısı bilinmeyen şeyhi, İshak’ın oğlu Evas’a teslim etmiş, Evas, İsmail kızı Nebayot’un kızkardeşi Mahalat’ıda eş alırken taşı ona armağan etmiş. Yakup, iki cariyesi ve onbir çocuğuyla Yabbok geçidine girerken düşünde taşı görmüş. Samuel’in kitabında yazdığına göre, Yakup düşlediğini elde edebilen biriymiş. Mahalat, bir anda kucağından uçup giden taş-ı cevheri yitirince, onu saklayıp uğrularla işbirliği yapmakla, onlara satmakla suçlanmış. Talmud’da başkaca anlatılırsa da, gerçekte olay böyleymiş. Medyalılar ve fahiş kadınla evlenmeye alışkın Plaklar, bu taşı ellerine geçirmeyi çok istemişlerse de bir türlü başaramamışlardır. Kızaran bir gökyüzünde, hilalsi, yatağan gibi parıldayan ayın önünde, bir yıldız belirdiğinde, kanlı savaş alanında, yere düşen bu hilale gözlerini diken Fatih, tebaamın bayrağı bundan böyle bu ola dediğinde, Yakup’da bin yıllar öncesinden bunu düşleyebilirmiş. Yakup’un düşlerinden birinde şöyle bir sözde varmış; ‘Sen benim yeşil renkli El-Hazrami hırkamla üstünü ört, o zaman Kureyşliler sana dokunmaz’ ama bu sözün hangi düşsel görüntünün kaynağı olduğu hakkında bir ortak düşünce ne yazık ki yoktur. Yakup, Yemâme’de Kur’an’ı belleyen hafızların şehit düşeceğini, Sa’d, Neml ve Sebe surelerinde neler yazacağını da düşlerinde görmüş biridir. Nurani ve latif varlıklara ilişkin ilk düşü de Yakup görmüştür.
O gün sıkılmasın diye öykü ve eklenti dolu meseller anlatayım sana dedim, saçmalayacağımı biliyordu ama saçmalamak bizim için değerli bir şeydi. Anakreon şarkıların Roma öpücüğü gibi. ‘Hacer taşı beyazmış ve Adem Peygamber bu taşı vaktiyle Ebu Kubeys dağına yerleştirmiş. Mecit ahalisinden bir şeyh o taşı çalarak, Müleyke diye göğsü güzel bir kadına armağan etmiş. İki hanımlı İbrahim, şeyhin peşine düşmüş, hırsızı bir yerde yakaladığında, refikelerinin sayısı bilinmeyen şeyhi, İshak’ın oğlu Evas’a teslim etmiş, Evas, İsmail kızı Nebayot’un kızkardeşi Mahalat’ıda eş alırken taşı ona armağan etmiş. Yakup, iki cariyesi ve onbir çocuğuyla Yabbok geçidine girerken düşünde taşı görmüş. Samuel’in kitabında yazdığına göre, Yakup düşlediğini elde edebilen biriymiş. Mahalat, bir anda kucağından uçup giden taş-ı cevheri yitirince, onu saklayıp uğrularla işbirliği yapmakla, onlara satmakla suçlanmış. Talmud’da başkaca anlatılırsa da, gerçekte olay böyleymiş. Medyalılar ve fahiş kadınla evlenmeye alışkın Plaklar, bu taşı ellerine geçirmeyi çok istemişlerse de bir türlü başaramamışlardır. Kızaran bir gökyüzünde, hilalsi, yatağan gibi parıldayan ayın önünde, bir yıldız belirdiğinde, kanlı savaş alanında, yere düşen bu hilale gözlerini diken Fatih, tebaamın bayrağı bundan böyle bu ola dediğinde, Yakup’da bin yıllar öncesinden bunu düşleyebilirmiş. Yakup’un düşlerinden birinde şöyle bir sözde varmış; ‘Sen benim yeşil renkli El-Hazrami hırkamla üstünü ört, o zaman Kureyşliler sana dokunmaz’ ama bu sözün hangi düşsel görüntünün kaynağı olduğu hakkında bir ortak düşünce ne yazık ki yoktur. Yakup, Yemâme’de Kur’an’ı belleyen hafızların şehit düşeceğini, Sa’d, Neml ve Sebe surelerinde neler yazacağını da düşlerinde görmüş biridir. Nurani ve latif varlıklara ilişkin ilk düşü de Yakup görmüştür.
Mahalat’ı nasıl affetmişlerdir.
Mahalat taşı çaldırdığında, bizim size bir kıssasını anlatacağımız şöyle bir
öykü dile getirmiştir ki, onun içtenliğine ve taşa bağlılığına gölge
düşürmeyeceği bununla anlaşılmıştır. Oda şudur; ‘Bahira’nın ömrü her geçen gün
biraz daha azalıyor, günnük reçinesiymişçesine akıp giden zamanda, son
peygambere yetişemeden, bu dünyadan göçüp gideceği korkusunu, kara, derin bir
kuyu gibi onun içine salıyordu. Miladi 582 yılının bir ikindi vakti, güneşin
yalımında Arabistan’a doğru akıp duran Suriye ovasına boş gözlerle bakarken,
birden oturduğu yerden fırladı. Başını kaldırarak, gözleriyle gökyüzünü taradı.
Deminden beri kıvrılarak yol alan bir kervanın üstünde, adeta kervanı izleyen,
kısrak kuyruğu gibi küçük, ince bir bulut gördü. Gökte başkaca bir bulut yoktu.
Kervan geceyi geçirmek için harap bir manastırın bulunduğu tepede, büyük bir ağacın
altında mola verdi. Kervanla beraber bulut durdu ve solarak birden yok oldu.
Ağacın dalları rüzgarda dalgalanır gibi eğilip doğruldular. Kervandakilerden
yalnızca biri, bu ağacın dallarının gölgesi altına düştü.
Bahira yaşından beklenmeyecek
bir çeviklikle manastıra doğru yürüdü. Merdivenleri çıkarak büyük bir ziyafet
hazırlanmasını emrettikten sonra, kervan başına haber göndererek herkesi yemeğe
davet etti. Ziyafet sofrasında çölün lütuflarıyla karınlarını doyuran yolcuları
teker teker inceleyen Bahira, davetliler arasında kutsal kitapların tanımına
uyan kimseyi seçemedi. Yanıldım diye düşünürken, ağacın altında develerin
yanında kimsenin kalıp kalmadığını sordu. Evet dediler, oniki yaşında bir çocuk
kaldı, Bahira onun hemen çağırılmasını buyurunca az sonra eşikte beliren çocuğu
gördü ve tepeden tırnağa ürperdi, bütün vücudunu bir titreme aldı, haykırmak,
bağırmak çağırmak istedi çölün karanlığına doğru...’ (ve tenindeki beni
görerek, bir serap gibi, işte gelecek olan son peygamber bu! dedi).
Mahalat, bu öyküden dolayı
affedilmek istemiyordu, o kendine inanıyor ve taşı çaldırmadığını biliyordu ve
mazlumun bedduasından kaçının diyordu. Buna karşın bir gün gerçek
anlaşıldığında kalabalıklarda şöyle bir dalgalanma oldu ve her nasılsa Mahalat
hiç ilgisi olmadığı halde, giderek büyüyen baskıların hücumuna uğradı ve
korkunç biçimde bunaldı olaylardan, bir suç işlenmiş ve giderek çoğalan bir
halka gibi üzerine doğru salınmıştı. Ne yapmıştı ki? Nil’de, bir gece
kaçabilmek için, öküz işkembesinden tulumlar üzerinde yüzen, iki sal ördürdü ve
bir gece çocuklarıyla birlikte, Habeşistan iline kaçtı. Yanına silah olarak
yalnızca efendimizin Seyf-i Nebevî’si gibi uzun bir pala almıştı. Habeş
topraklarına çıktıkları zaman taşlık bir yere geldiler ve çocuklardan birinin ayağı
aksayarak -Kabe putlarının en büyüğü Hubel gibi- düşerek yüzüstü kapaklandı.
Gecenin karanlığında, kibirli hükümdara, saçı sakalı ak birinin, atının
ayaklarına kapanarak, kendisiyle görüşmek istediğini söylediğinde, hükümdar ne
istiyorsun bre sakallı diye onu küçümseyince, yaşlı adamın, hükümdarın kulağına
eğilerek -Ben Azrail’im! dediği gibi, kaçmak Mahalat’ı ölümden kurtarmadı.
Habeşistan’da aç gözlü bir yerli onu anlaşılmaz bir tartışmadan dolayı
mızrağıyla delik deşik ettiğinde otuzaltı yaşındaydı.
Mekke tüccarlarının, Medine’ye
mal satmaya gittiklerinde tüccarlardan birinin pek meşhur bir koyunu varmış ve
kendisinden habersiz Medine’ye giden çoban tüccarı (Muhammet S.A.V.) pazar
yerinde ta Mekke’den gelerek bulduğu gibi Mahalat’ın geride kalan tek çocuğu
Habeş ilinde annesini tam bulduğu gün, onun mezarıyla karşılaşmıştı.
Bütün öyküler acıklıdır. Yaşam
Janus’tur. Kısa süren mutluluk ve yaşamımıza sarmaşık gibi dolanmış acılar...
Tarih Musa peygamberin bile iki olduğunu yazar. Biri soylu olmayan Samira
kabilesinden olmakla kendisine Samiri lakabı vereni, ikincisi de annenin
kalbine düşen ilhamla bir sandık içinde Nil’e bırakılıp firavunun sarayında
büyüyen Hz. Musa’dır. Birincisi soylu olmadığı için kavmini altın buzağıya
taptırandır. Bir çöl şehrinde bir günün gecesi yolumu yitirmiştim, bir türbenin
kenarından geçerken bana yitirdiğim yolumu yeniden gösteren nur yüzlü insana
ki, adının Abdüllatif Geylani olduğunu söylemişti, ertesi gün, hanemden çıkıp
şükranlarımı sunmak için o türbeye vardığımda, türbenin girişinde, burada
Abdüllatif Geylani yatmaktadır talikini görünce, hayretimi gizleyememiş ve
şaşkınlığım ömrümce sürmüş, ahrete dek bu hali açıklayıcı bir yanıt
bulamamıştım. Bu mübarek gecede son kelamım şudur: ‘Dünyada yalnızca
karanlıklar vardır’. Şanlı bir hükümdar
önünde libasları ve zümrüt taşlı kalkanlarıyla
nice cengaver gösteriş üzere kavgaya tutuşurlar ve içlerinden biride
varmış ki hiç yenilmezmiş. Günün birinde çok ve çok süslü, libası göz alıcı,
altın miğferli, kalkanı yakuttan, bir yiğit alana çıktığında, anda yenilmez
cengaveri bir titreme ve ardından humma dolu bir dehşet ve sonu gelmez
seyrimeler aldığında, tüm izleyenlerin gözleri önünde bu aslan vücutlu cengaver
yenilivermiş. Çünkü bu yeni ve en yenilmez olanı yenen, renklerle bezeli, tunç
derili, kırmızı bilekli yiğidin adı da; meğer ‘Aşk’ imiş (berhüdarım)
efendim!..
KATASTROF
III
Tanrı iyi bir heykeltraş değil.
Yapıt ufak bir darbede dökülüp dağılıyor, dokular kaynamıyor, lifler atıyor...
Tüylü kılıçtan balıklar gibi, yirmi derecelik hava
akımında yaşasak, şehirleri yıkasak, berzah alemi bühtanıyla. (Kutup serçeleri,
budist rahibin gölgesine işese, Aden bahçeleri, iş merkezi olsa, insanlar en
çok, sanayi insanları, doğa insanları, inanç insanları diye ayrılsa, herkes
istediği gibi yaşasa, sanayi insanları metal ceket giyse, doğa insanları çıplak
gezse, iman insanları kader dese...
Perili köşkte, ondört numarada desem. Samiriye’yi bilsem. Yer mantosuna gülsem,
faylardan kayarak İran’a gitsem, tellür elementiyle sevişsem, firavun
Psamtrik’in (Psambetik?) çocukları gibi ‘becos’ desem; Frigya dilinde ekmek
demiş olsam, gözlere materyalist, marksist gözüksem, doku iplikçiklerine
ayrılsam, ölmesem, yine birleşsem. Fâtır Suresi mezar yaşamı ile ilgiliydi,
Ümmi-i Seleme, aileyi infâk için, vade ile arpa alırdı, Tihâme kadınları
(isterik olurdu) da arzu doluydu. Hatice’nin, Hıristiyan amcazadesi Varaka,
Hicaz’ın zengin vahalarını alınca, saçaklı kadifenin altında kendileriyle
yattım dedi. Zûhruf otuziki, Nahl yetmişbeş oldu. Marid’lerden birinin bir
kadınla evlendiği dedikodusu yayıldı, erkeklik duygusu olmayan Muhannes’in çirkin denecek kadar şişman bir
kadına bakması ayıplandı. Jfk olayı nedeniyle Ayşe ile küsüşmesi, Mıstah’ı kör
etmesi, Safvan’ı savaşa göndermesi, Müselman kadınlara karşı şiir yazan Ka’b
İbn-i Eşref’i feci şekilde öldürtmesi, Allah yarın size Taif’in kapısını
açarsa, size gereken Gaylân’ın kızını tutsak etmektir demesi dikkat çekti.
Sakif halkı kadınlarının giyiminden dolayı putlarının kırılmasını Mugira’ya
emrettiğinde, Safvan bin Muattal Sulemr, Lihyan oğullarına karşı giriştiği
Usfan savaşından dönerken devenin arkasına Safiyye’yi bindirir. Cüveyriye,
el-Muraysi gazasında tutsak olup güzelliğiyle Muhammet’e eş tutulduğunda,
Safiyye, Hayber tutsağı olup (Muhammet) o tutsakları gözden geçirirken bu
kadının üzerine hırkasını atarak haremine almıştır. Mariya, İskenderiye sahibi
Mukavkis tarafından armağan edilmiş köle olup, cariyedir. Ahzâp suresi, Benî
Kureyza kavmi, Ebû Nuaym’ın Hilye’sinden gelme Mücahid’in sözlerini nakleden
Buhari’ye göre o (Muhammet), fakat Tanrı bana Kefiti verdi, Herise yememi
diledi, El Huvayla’da kiminle evlenmeni düşünürsün deyince, Esma’nın
güzelliğinin methini
Numan’dan duymuştu ki, ‘ o’
dedi. Ama kendine hakim olup iki ayağını “izhir” otlarının arasına sokar ki
orada bulunan zehirli akrep yahut yılan musallat olsun diye, madem ki
ayaklarının ucuna debagatte kullanılan karez ağacının yaprakları döküldü, Ümmi
hâni ile evlenmeyi istedi, Ban’il Nazır adındaki yahudi kabilesi Safiye’ye
karşı Kinâne’nin kız kardeşini verdi, oda Kâ’ab’ın kızı Müleyke’nin babasını
öldürüp sonrada koynuna aldı, yanlarında el değmemiş deve kuşu yumurtası
renginde ceylan gözlü dilberler vardı. Kâ’ab’ı ve Mervan kızı Esma’yı böyle
öldürtmüştü. İbn-i Ebî Sufre ve Kurtubî’nin görüşleri sümbül yataklar, kehribar
boyunlu kızlar, safranlar, kefurlarla ilgiliydi ve Kurazî Rifâa adında birisi,
üç talâk ile karısı Temime’yi boşar. Ne varki Abdurrahman İbn Zubeyr’in erliği
şu libas saçağı gibi ayrıktır. İlligün ve Nâim cenneti yeşil yastıklar ve
hurmalıklarla, Zuhruf suresiyle tasarlar, kadınlarsa isyankar ve küfrândırlar.
Kulağında küpe olan kızanlar, sedefteki inci gibi parlar, Tebük seferinde,
Muhammet’in alnındaki beneğin Amine’den geçtiğini anlar. Ben-i Mustalik
gazasında kaçarken düşen Cüveyriyye, İskenderiyeli kıptilerin önderi Mukavkıs
tarafından olup, önderleri Leys
uyruğundan Davud kızı Müleyke ile evlenmiştir. Birinci Akabe biatı onun
el-Akabe’de, (El) Ansar’dan oniki kişiyle buluşmasıyla olmuştur. Buna kadınlar
biatı denir. Kocalara yalan ve bûhtanda bulunmamak konusunda asıl kaynak
Keykâ’ûs b. İskandar b. Kâbûs b. Vaşmgir Unsur al-Ma’ül’nin yayınladığı
kitaptır. Adn, Nâim, Firdevs, İlliyin
yüce cennetler olup, her şey kerem ve kerim olan Allah’ın adıyladır...
IX
Bir gün koruda oturup,
ıhlamurların altında söyleşiyorduk, garip bir adam geldi, fötrlü. Saatlerce
oturdu, yalnızca çay içti, her ne olduysa kalkmaya yakın bir konuşma geçti
aramızda, bir fırsatını bulunca, ne iş yaparsınız dedim: Dışalım-dışsatım
deyince, ne gibi yani demişim farkında olmadan, hiç unutmam boğuk bir sesle:
‘Yoksulları eziyorum ben!’ dedi. Bir kış günüydü. Bir nisan gecesinde gene
korudaydık, gecenin yarısında silik bulutların arasında, kuzey batı ortayının
bir mızrak boyu yukarısında, sol kol havada, gözün sanal çakışıp, kolun teğet
geçtiği noktada, bir kuyruklu yıldız gördük. Bir azize gibi soluktu, bu nedenle
‘Meryem Kuyruklusu’ demiştik ona. Puslu gökte; kandil ışığında köy evlerinin
tavanında parlayan mısır koçanı gibiydi.
Soygazların oluşturduğu kuyruğu, cennet süpürgesi gibi sarkmış, konik
beyazlık bir gelin tacı gibi uzamıştı.
Ayların en mutlusu nisan! Bu
aşk yağmurları bize yağıyor. Öne doğru kayarak, ışık saçan bu püsküllü yaratık,
minik cansız bir mürekkep balığı gibi duruyor ama çevresine de kozmik bir esin
yayıyordu.
Bir başka gün, tam gece yarısı,
korunun doğu duvarlarına bakan taş evlerin alnacında oturuyorduk, sırtı güneye
yaslı, bedenini kavisli biçimde uzatmış, gamsız kasavetsiz bir adam belirdi
önümüzde; Artemis olur olmaz herkesle konuşur, sevişirdi. Birden adama laf
attı, varlığımızdan habersiz adam, çekinir gibi olduysa da, çabuk toparlandı ve
bizi duymazdan gelerek, derin bir iç çekişle: 'Sesimizi geleceğe
duyuramayız...' dedi.
Koruya karanlığın gölgesi
düşüyor, ürküntü dolu bir havanın boğucu kokusu içlerimize işliyordu. Adam
karanlıkta, dur duraksız, ağırlıkla içtiği tütünün parlattığı havayı
yırtarcasına söze başlayarak, aşağıda, denize doğru uzanan deltoit tarlaya her
yıl bu saatlerde bir ufonun indiğinden söz etti...
Ufo beklediği anlaşılan bu
adamdan ürkmeye başlamıştık, hiç durmadan serseri bir asteroidin dünyamıza
çarpabileceğini, mikro sonsuzluğa ulaşmaya çabalayan uygarlıkların olduğunu,
makro uzayın gizinin, mikro uzayda saklı olduğunu ve sonsuz olasılıkta evren biçimlerinin
olduğundan söz ederek mırıldandı durdu. Büyük bir köpük üzerinde yüzen küçük
köpüklerden, sihirbaz kutusu, içiçe evrenlerden söz ederek, biz aslında
gereğinden büyük bir evrenin, gereğinden büyük bir parçasıyız dedi. Ve sonuçta hepsi evrenin bir parçası olan
katmanların, herhangi bir katında oturuyoruz -apartman gibi- diyerek,
yedi katlı gök meselinin binlerce yıl öncesinden genlerimize işlemiş, bir
bilişim yongası olduğuyla sözlerini bağladı. Geceden çekinmeye başlamıştık,
içine düştüğümüz güvensizlikle, başımızı yıldızlara çevirmişiz, ne kadarda
çoktular, canhıraş, akçıl bir afyon tarlası gibi zehr içinde parlıyordular.
Adam son olarak, merak;
gelecekte ilkel duygulardan biri olacak, bilinecek hiç bir şey yoktur, yaşamaya
bakın diye ağlamaya başladı. Alınmadıysak da, peki bütün bunlar neden oluyor
dediğimizde: Üzülebilirsiniz ama, ne yazık ki bir şeylere hizmet ediyoruz biz
dedi. ‘Hizmet ettiğimiz şeyse yokluğun varolmaya çalışmaktaki katılığı,
ısrarı...’
Yokluk var sayılabileceğine
ilişkin inandırıcı bir kanıt oluşturabilmiş değil, yokluktan yokluğa gidiyoruz,
evren kalıcı değil ve bu durumdan çekiniyor, tanrı, töz gibi kavramlarla
kendini var etmeye çabalıyor (bize karşı mı!) oysa bu kendisinin yadsınmasından
başka bir şey değil, aslında evren kaos demek, bunu aşamıyor, bu gerçekleşse
belki o zaman insana da gerek kalmayacak, insan olmazsa bütün bunların
olamayacağı gibi; düşüncede olamaz deyince, insanın önemi yok, dünyada bir
insan, evren düşünüyor ve bir bellek yumağı, tek karşıtı da kendisi ve en
görünür tanrı da; bir aracı, bir yaratan olarak tekcil olan ışıktır diyerek
ağzından hiç eksiltmediği tütününü söndürdü. Karanlıkta; konuşulanların tam
terside düşünülebilir diye söylendimse de duymadı. Bu tartışmalar telefon
tellerine konan kuşların konuşmayı etkileyip etkilemediğine ilişkin şakalara
benziyordu. Gerçekle, görünürdeki anlam arasında inandırıcı bir illiyet bağı
kurulamıyordu.
Tam bu sırada, kentin
ışıklarının güz yaprakları gibi bir bir dökülerek söndüğü bir saatte, bize göre
at nalı biçiminde uzanan tarlanın, atın
sağ ön kaburgasına doğru diyebileceğimiz tarafta, kalkan balığı gibi üzerindeki
pütürlü pulcukların tümünün bir ışık kaynağı olduğu bir cisim, belli ki bir ufo peydah oldu,
tarla aşağıda, tümsek durumdaymış da biz fark etmemişiz gibi, yerin altından,
toprağın içindeki bir galeriden yükseliyormuş gibi parlamaya başladı, Artemis
gibi az kalsın bende bayılıyor, sanrısal bir dürtüyle nerdeyse küçük dilimi
yutuyordum. Yükselti boyunca, ışıklar saçan, sessiz bir ölüler alayı, bir düğün
konvoyu gibi yaklaştı ufo! donup kalmıştık uğultudan duyamadık, gözler kamaştı
göremedik. Uzansak dokunuruz sanısı verecek denli yakından, cankurtaran düdüğünü andırır bir müzikle,
minyatür bir dünya, tuhaf bir cüceler
ordusu gibi küçüle küçüle yok oldu gitti. Bayılmışız. Sabah uyandığımızda fötrlü adam ayaktaydı, ondan erken
uyansaydık bir şey değişir miydi hala merak ederim. Ufo toprakta ışıksı bir
çizgi bırakıp gitmişti. Duvarın aşağısındaki boşluğa -boş tarlaya- bakayım
derken otların arasında ufoya benzer karton bir oyuncağa takıldı ayağım,
korkuyla bir tepik savurmuşum, oyuncak süzülerek, gece ufonun göründüğü tarlaya
doğru gözden kayboldu. Adam ben yaptım onu dedi. Gördün merak edilecek bir şey
yok, bunu bilmeliyiz diyerek arkada, korunun çıkış kapısının olduğu yere doğru
yürüyerek yitti gitti.
X
Artemis’le yalnızca sevişerek
ve yalnızca düşünerek aylar yıllar geçirmiştik. Gelecek korkusundan uzak
yaşıyorduk. Bir gizil yurtluk, kimselerin bilmediği bir shangry, bir karşı
ütopyada zamansızlığa koşuyorduk. O günde, ağaçların altında defnelerin dibinde
seviştik gün boyu, kalbe yakın sol el; onun tapılası mabedinin kubbelerinde,
güneş yapraklardan çekilip, ağaçlar solgun bir ikindinin içinde, sessiz ve
süzgün kalana dek gönül sürdü. Dudaklarım her uyanışında, umru dutlarının
meyvelerinde, sarhoşlukla gezindi. Dilim ab-ı hayatın pınarından mitolojik
hayvanlar gibi su içti. Güneşin bağrına düşmüş bir beyaz cüce, yörüngesine esir
düşmüş bir pulsar gibi dolandı durdu.
Güzeller güzeli tanrıçanın
saçlarından bir mavi taç, kamerî düşüncenin uyuyan talih kuşu, ormanın
yaprakları arasında çağıldayan flüt, ötüşen kumrular, buzul göllerinin tanında
katmerlenip-goncalanan gül, görklü yaban arıları, sincapların yumuşak ışıkta
uyuyuşları, binbir renkte böcek, uçuşan kelebek ve orman cinslerinin
gözlerindeki parıltıyı veren gizil ecelere tapınarak, renkli minicik bir cin
gibi, onun barınaklarında gün boyu eridim gittim
XI
Ama defne yapraklarının
arasında, mavi tulumlu bir Kyklop gözetlermiş Artemis’i. O, irem dolu günlerin
başından beri izlermiş bizi! Ben Artemis’in kollarından fırsat buldukça, bir
Pan gibi koruyu dolaşır, otların arasında, ağaç diplerinde, örümcek ağlarına,
kuş yuvalarına, sincapların toprakta sakladığı yemişlere dalar giderdim. İşte günün
pusarıklaştığı, çayırların rüzgarlarla dalaştığı o saatte, Kyklop benim Pan
gibi koruda esen havayı soluyup, Artemis’in yanına, genç bir satir-çevik bir
titan gibi dönene dek, dağılan saçlarını örmeye çalışan, durgun bir göl gibi,
yüzünün aksi yapraklara yansıyan, bereket tanrıçasına, kara bir kaplan,
sinsi-korkak bir yılan gibi yaklaşıp, saldırarak onu kirletmiş vede boğmuş
dostlarım...
Gördüğümü anlatmaya dilim
varmıyor, gücüm yetmiyor, yalnızca kanlı ve tüylü bir humma gibi karşımda
duruyor. Oysa az önce bana ‘Aşk bizi birleştirdi, kim ayırabilir ki’ demişti. Şimdi, şu an,
onun çırılçıplak bedenine bakıp çığlıklarla ‘Ölüm bizi ayırdı, kim
birleştirebilir ki’ diye haykırdım...
Gerçek olsaydık ölüm olmazdı.
Zahiriyiz, çünkü ölüm var. Yanına vardığımda ağlayamadım bile, dizlerimin
üzerine çöktüm, iri, kan çanağına dönmüş gözlerim afallamış kalakaldım.
Otobanlarda arabalar, bilinmeyen bir zamana doğru akıp gidiyorlardı. İnsanlar,
güneşi, ayı, yıldızları, evleri, arabaları, anneleri, babaları, çocukları günün
birinde, ansızın bırakıp gidiyorlardı. Bilerek ya da bilmeyerek şu veya bu
nedenle milyonlarca yaşamı birbirine düğümleyen bağ, birdenbire kopuyordu. Hiç
bir zaman yer almak istemediğimiz bir kargaşa, umutsuz bir kör dövüşünü
andırıyordu yaşam.
Karıncalar, ölünün boynunda
telaşla gezinip, ağzındaki sarı suya yaklaşıyor, orada bir süre durduktan
sonra, hızla ölünün kirpiklerinden geçip, bilinmez bir nedenle, aşağıdaki
toprağa doğru kayarak düşüyorlardı. Ölünün, esmer, kuru yaprak rengindeki bacak
aralarına dalıyor, ıslak vulvanın kenarlarında gezinerek, sanki ilk kez
gördükleri bir dünyaya girip çıkıyorlardı.
Artemis bir yokluktu
artık. Onu öylesine bırakarak, kirletip
boğan Kyklop, belki ilerde ağaçların içinde, gölgelerin arasından, kanlı kızıl
bir alev gibi uzaklaşırken, soluğu otları, ağaçları bile titretirken, bana göre
Artemis’in, Artemis’e göre benim, artık olmadığı bir dünyada, biricik sevgilim
sessizce yatıyor ve bir zamanlar coşkuyla kıvranan bedeni, şimdi karıncalara
bile karşı koyamıyordu.
XII
İshak kuşu son bir kez öttü
koruda! Artemis’in ölüsü bu ani çınlama karşısında istençsizce seyridi...
Zaman ne idi?.. Ölüm belki
yaşamak, yaşamak, belki de ölümdü.
Sonsuzluğun içinde, sonsuzluğun bir parçası bütünleşiyor, bir araya gelerek
birleşiyor ve sonsuzun önüne, bir karşı yaşam, bir karşı varlık gibi
dikiliyordu. Ve ama çok kısa
dayanabildiği, bu bir çeşit ‘ölüm anını’
sürdüremeyerek, hemen aslına, ‘gerçek yaşam’a dönüyordu. Aslolan yaşam
ölüm müydü... Yaşam, onun sonrasında başlıyor olabilir mi... Yürek duracak,
bilinç yitecek, gözler kararacaktı. Atomların, nötronların, elektronların gizli
dünyasında bir sonsuz payda olan töz, gene o sonsuz paydaya dönecek, ta ki
elektronlar, protonlar yeni bir bağıntıyla bu denli tuhaf, bu denli us dışı, bambaşka
bir varlığa dönüşene dek bekleyip duracaktı.
Su canlı değil miydi, taş
tembel bir yaratık sayılmaz mı, biz dünya denen bulamacın, düşünen bir
okyanusun simbiotik partikülleri değil miyiz. Asıl canlı olan ve bilinci
dalgalanıp duran okeanos değil mi! O, onun görkünç plazması, katı ile gaz
arasında salınan sıvı belleği değil mi, biz onun dev atollerine tutunmuş minik
parazitler değil miyiz.
İnsan; belleği okyanuslar olan
büyük bir taşkürenin eteklerinde dolanan pire; duruyor, yürüyor, koşuyor, kendi
boyunun milyonlarca katı uzaklıklara sıçrayabiliyor...
Ama aslolan küre, o yoksa, biz
de yokuz.
Artemis’in ölüsü bundan böyle
düşünen, koşan, yürüyen, soran bir şey değil, düşünmenin, koşmanın, yürümenin,
sormanın ta kendisi olacaktı. Ne kadar ağlasam, ne kadar sızlansam boşunaydı.
O bir soru değil, bir yanıttı
artık...
O an koruda ilahi, garip bir ses çınladı kulağımda;
“İşte bu söylediğim bir şarkı ki
bir yerde söylendi ve şarkı değildi
ki bazıları ve ben bana baktık
pembe aynanın içinde
ve bakışta bana ve paltolara
baktı...”
Ve dünya silindi, yokoldu
gitti...
...
(Bir Latin masalında yaşlı bir
denizci, deniz kızlarını gördüğünü söylermiş... Birincisi aşktı, bana, gel
dedi, ama ikincisi ben hayalim, hayal
olmazsa aşkta olmaz, asıl bana gelmelisin dedi dermiş. Sonrasındaysa sabır,
utku, servet, umut ve mutluluk ben olmazsam diğeri de olmaz deyip gelmemi
istediler... Ama sonuçta yaşam adında olanı, kendisi olmazsa hiç birinin
olamayacağını söyleyince, çaresiz ona gittiğini belirtir, gözyaşlarıyla da eklermiş:
Şimdi anlıyorum ki en büyük yalancı oymuş, meğer onunda diğerlerinden bir farkı
yokmuş.)&
VESPANİANUS’UN ANILARI
‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız..’
Her rint bilir,
Yaratan, şiirle gelir!..
1
2
3
4
6
4
2
2
2
3
7
9
5
5
8
1
8
1
0
0
0
0.
Gelmiş geçmiş, yaşamış ve ölmüş tüm canlıların tozanlarından oluşan bir
bileşkeyiz. Tüm insanlar kardeştir. Sen tüm insanların kardeşisin, tüm insanlar
senin kardeşin. Bundan ötürü ölüm yok. Sen, başkalarısın.Başkalarıda sen. Her
yerde ve her şeydesin. Bir yaratan gibi. Tüm insanlığı içinde barındıran sen,
ölünce tüm insanları kapsıyor, tüm evrene karışıyor, dahası herkes ve her şey
oluyorsun...
Vespanianus bir gezgindi. Hangi yüzyılda yaşadığı bilinmiyor. Meraklısının
pek çok ders çıkarabileceği için, görü, duyu ve düşünülerinden ilginç
sayılabilecek kıssalar aktarmak istiyorum. Manitu! Mirçe orduları gibi bereket
yağdır yazıma, düşünde zincire bağlı tilkiler gören Fatih gibi, can kulağıyla
dinlesinler. Kefe ve Menkûp bozgunları gibi kulaklarıma küpe olsunlar.
Sıratelmüstakim el İsrafil yarabbim.
Sözü israf etmeyeyim, usu yücelten izninizle, başlıyorum efendim...
Atina bulvarlarında aylak aylak dolanırken, babalarının ölümü üzerine
Pisistrate oğulları Hippias ile Hipparch birden tiran olma hevesine kapılmışlar
‘boşluk olanaksızdır’ sözünü doğrularcasına tahtı hemen doldurmak istemişlerdi
ama bol galerili Atina yurdunun seçkinleri bu yönetim biçimini bir türlü
onurlarına yediremiyorlardı. Yeis ve küffar içersindeki kardeşlerden Hipparch’ı
karanlık bir günde Akademi’nin sütunları dibinde delik deşik ettiler. Bunun
üzerine Hippias, insan tininden beklenir ama yaşamın özüne yakışmaz, sövgüye
gark, azılı bir despot, ‘gözyaşı şişesi yetmez’ bir kan dökücü oldu. Günün
birinde sorguya bile çekmeden, evinin direğini öldürdüğü; Leena adında bir kadını konuşturmak isterken,
ser verip sır vermeyeceğine ant içmiş kadın dişleriyle dilini kopararak
Hippias’a tükürür. Kolayca teslim olmayacak Hippias, ipin ucunu bırakmayacak ve
kadına suç ortaklarını yazması için, işkence ederek,önüne bir levha ile tebeşir
bırakacaktır. Asfodel’i çağıran öksürüklerle çalkanan kadın, gene de kurnazlığı
elden bırakmayarak, kendisinden hiç şüphelenmeyecek olan Hippias’ın yakın
dostları ve taraftarlarının birbir adını yazar. Yetkinlikten uzak, bir
hayvandan bile duyarsız olan Hippias hepsini yokeder ve Leena’ya ‘Daha başka
kim kaldı’ diye bağırır. Leena ölüm uykusundadır, kopuk dilinin el verdiğince
telaşsız bir sesle ‘Senden başka kimse kaldı mı’ anlamına gelen bir şeyler
mırıldanmaya çalışır ve kör kindarlık duygusuyla boğaz kesen bu zalimden
böylece öcünü almış olur. Hippias yaşarken, sağda solda kendisinden ‘Bitki
kadar değeri yok’ diye söz edilmiştir. Herkes gibi günün birinde oda ölmüştür,
ne yaşamı nede ölümü bir şeyi değiştirmeyen süt içmişlerdendir o. Toprağı bol
olsun.
II
Güzbaharda bahçeleri dolaşırken, kadife çiçeğinin sporları burnuma dolar.
Lahanalar kar topu gibidir, pırasalar uzun saçlarımın örgüsüdür. Kuşlar yapraklarla
sevişir, iğdelerin buruk kokusu havayı bayıltır ve örenleri dolaşır. Yerde kuş
ayağı vardır, gökte Pan. Servilerin
arasından esen yel deve güreşi izleyenlere gülüyor. Pınarda güğümler doluyor.
Saksağanlar, payamlar, çakır dikenlerinde yeşil
yılanlar. Narlar, parsambalar, sandal ayaklarımda yüzen sümbüller,
beygir eyerlerinde, kalburlar, kasnaklar, marul yiyen köpük ağızlı, ölü gözlü eşekler. Su sarnıcına
ölü atmışlar, sudan içen bütün köy zehirlenmiş. Kızıltoprak’ta keklik kafesi
var, içinde kınalı keklik. Bağlar, gümelerin ötesinde incirler, parıldar
üzengiler, bağ yaprakları, uçurumlar, oraklı köylüler, tepeler, tilkiler...
Araplar tepesinde bir ufo bekler!..
Köy aşağıda. Ahlat dalında yiribik, çıtlık dalında baykuş. Kurbağalı
gölcükler, sarı çıyan, yaz baladı, güz ortası harmanlar, uyuklar canlılar.
Serenli kuyularda buğular. Göklere yükselen taçlar, mısır püskülleri, saçlar.
Gölgede eşinen tavuklar, öğle üzeri avluya doluşan adamlar, mezarlar, konuşan,
bağrışan ölüler. Harman yerinde kızlar, düvenlerin ateşini yüreğinde taşır. Bağlar içinde türküler,
samanlar arasında aşklar.
Yaz tanrının eli, meleğin yurdudur. Olur oldurur. Sevenle sevilendir,
nedensizdir yaz. Varlık yaz diyerek gelir. Görür ve gider. Yaz her şeydir,
yeryüzüdür. Hamurabi’dir yaz, hamurdur doğar, döl verir, döl açar. Kûn der,
Nefertiti bereketi vardır. Süslü varlıklarla doğan ve doğurandır. Isıdır. Ateş
ve oluş, gümrah dallar, genç toprak, altın gülüş, yüce tindir. Ölümsüzdür yaz.
Yaşayan ve yaşatıcı. Protonu seven, silisyuma iyi davranan, Sur kralını
ağlatan, suyun tanrısı yaz. Palangalı, vidalı, çarklı, kaldıraçlı, pompalı...
“Bir sursa eğer dünya güneşe karşı”
Güneş, yazdır.
III
Bir yaz baladı koktuysa ne mutlu ama önce ikide bir karşımıza çıkan bir
dedikodu; Suriye kralı Zahelin’e ait kedi altın çanağı kaybolunca açlıktan
ölmüş. Çünkü kedi öyle kaprisliymiş ki başka bir çanaktan yiyemezmiş. Konumuza
dön ey ruh: Atina’yla Isparta komşudur. Tüm komşular gibi birbirlerini hem
severler hemde ölesiye nefret ederler. İşte Atina’yı gezdikten sonra,
Makedonyalıların yükselişine karşı koyamayan Lakedaimonlular’ada uğramış
(Isparta’ya gelmiş) oradan Selanik’e geçtiğim bir sırada Leonidas (Filip ve
İskender ortada yokken) 300 kişi ile Termopillerde, (Bu Thermoplai geçidini ilerde
Eftialtes adlı bir Yunanlı, Perslere göstererek yenilgiye neden olacak ve hain
sözcüğü adıyla birlikte anılır olacaktır.) Acem (Pers) buyurganı Serhas’ın
milyonluk ordusunun karşısına dikilmişti. Ispartalılar, kahraman ve
erlikseverdir. Çocuklar doğar doğmaz, gürbüz ise yaşatılır, sakat yada cılız
ise kutsal uçurumdan aşağı atılırdı. Bu gürbüzler yedi yaşında anne ve
babasından alınır bir daha da yüzlerini görmezdi. O yaşta jimnastik, zorlu
sporlar ve açlığa dayanıklılık öğretilirdi. Kışın yalınayak dolaşır, alıp
çalmasına göz yumulur, yakalanırsa da kırbaç ile dövülürdü. Bayılmayan
çocuk tiran yapılır ama konuşurken
büyüklerin gözlerine bakması yasak edilirdi. Bu sınavlar bitince askerlik
başlar, vücutça sağlamsa ölünceye dek mesleğinde kalırdı. Bir gün kılıçlardan
birini emsallerinden kısa diye almak istemeyen bir çocuğa şöyle yanıt
verilmişti: Kısaysa bir adım öne çık! İşte Leonidas bu boğa adamlarla
(boğaçhanlarla), Serhas’ın karşısına çıkmıştı. Elçinin bütün Yunanistan’ın
valisi olma önerisini kabul etmeyen Leonidas, bir askerin: “Düşman yaklaştı!”
sözüne: “Biz düşmana yaklaştık!” biçiminde yanıt verip atılan oklardan güneşin
görünmez olduğu ovada: “Demek gölgede savaşacağız” demiştir. Bir bir ölerek
yenik düşen Yunanlılar, 300 askerin anısına bir aslan heykeli dikip kitabesine
şunu yazmışlardır: “Ey yolcu Isparta’ya gidersen, oradakiler yaşasın diye,
buradakilerin öldüğünü söyle ki güneşin ışığı, ölümün karanlığını nasıl yenmiş
görsünler.”
IV
İşte ki Miltiades armağanı doru bir at, altın bir taçla yurtları
dolaşıyordum. Maraton, Salamin ve Plâta savaşlarını gördüm, ilerde bu savaşlardan söz edeceğim...
Makedonya kralı Filip, en seçkin aile çocuklarından bir ordu edinmiş, adını da
Falanj koymuştu. (Franko’nun Falanjistlerinin isim babasıdır Filip.) Yaya idiler ve 10.000 kadardı. Filip Asya’yı
fethetmek istiyordu. İskender’e bu düş babasından kalmıştır. Filip’in
düşlerinin peşinden giden İskender, Hindistan’a girmiş, hükümdar Purus’la
savaşmıştı. Purus’un filleri düzenli ordu karşısında bozulmuş, ürkütüldükleri
için geri kaçarak askerleri ezmiş, Purus yaralı olarak esir düşmüştü. İskender, İranlıların ülkelerini elinden
almış, Erbil’de büyük utku kazanmış, adına sikke bastırmıştır. 33 yaşında bir
insan için gençliğinin baharında lekeli hummadan Babil’de ölmüştür. Ölümünden
sonra imparatorluk kardeşi Filip ve onun
oğlu İskender Egos’la bir süre yaşamış, onun öldürülmesiyle de parçalanmıştı.
Bunlar Makedonya’da Antigonlar, Asya’da Selevkoslar, Mısır da ise Ptoleme devletidir Küçükleri de vardı: Bergama Krallığı ve Hazar
denizinin güneydoğusundaki Partlar’ın krallığı... Yazık! İlerde kimleri
ilgilendirecek bunlar ve kaçı diyecek ki bu topraklara şunlar geldi,
çiğnediler, çaldılar, sağdılar, soydular, arıttılar, erittiler ve günü gelince
de bir başka dünyaya çekip gittiler!..
V
Eski zamanlarda insanlar yönlerini nasıl bulurlardı, çevreye atlı salarak
mı, insanoğlu gerçek ışığı buluncaya dek geceleri karanlıktan pek
kurtulamamıştır. Siteler, köylükler karanlık basınca uykuya dalardı. Yön dedim
de, Amanos dağlarında ünlü iki geçit vardı, (Bu dağ ahaliye göre Gavur dağıdır
ama aslı ‘gavur’ değil, gavr yani iki tepe arası düzlükler anlamınadır) eski
Issos’un kuzey doğusundaki Pylae Amanides ve İskenderun’un güneyinde Suriye ile
Kilikya - Küçük Asya arasında tek geçiş olanağı sağlayan Belen geçidi. Bu
geçitlerden Darius ordusuyla Kuzey Suriye’den Kilikya’ya geçmiş. Büyük İskender
ise Pers kralıyla karşılaşmak için
Issos’tan yola çıkarak yine bu geçitlerden geçmiş ama Darius’un
dolanarak arkasında kaldığını fark edince Issos’a geri dönmüş... Yön sorunundan
doğan bir hata olmuş sanırım. Uzayda parakete hesabıyla yön bulunurmuş. Borazan
ilk kez bu savaşta kullanılmıştır, yön telaşından!
.
VI
Dentatus Romalıdır. Tam eski Romalılara yakışır, sade, hırstan uzak,
tahta-oturak bir yaşam sürüyordu. Gene de Samniler’e savaş açmakta bir beis
görmemişti Taburede oturur, yemeğini tahta çanakta yerdi. Ecevita gibi. Roma
ligi kurulmadan önce İtalya’da Gollüler, Venetler (Venedik), Ligürler,
Etrüskler, Ombriler, Sabinler ve Samniler vardı. Bir keresinde Samniler, Romalıları yenmiş ve
gelenekleri uyarınca bütün Romalı askerleri boyunduruk altından geçirmişlerdi.
Ama son gülen Romalılar olmuştur.
VII
Septimus Severus oğlu Caracalla’nın adının çağrıştırdığının aksine Paros
mermeri gibi parlak, ak bir yüzü vardı. Kartaca milattan önce IX.Yüzyılda Tunus
limanında yaşayan Fenikeliler tarafından kurulmuştur. Kartacalılar iyi bir
ticaret kolonisine sahip olup, Atlas okyanusuna bile açılırlardı. Roma bir
zaman Kartaca’yı kuşatmış ve Kartacalı komutan Azdurubal eşi az görülür bir
ihanetle teslim olunca, karısı ve iki çocuğu babalarına ilençler yağdırarak, iç
kaledeki alevlerin ortasına atlayarak ölümü seçmişlerdi. Roma mittir. Kartaca
konkistadoru Scipio’nun kızı Kornelya’nın, Tiberyüs ve Kayus (Gaius!) Grakkus
adında iki çocuğu vardı. (Shakespeare "Sallananmızrak" boş yere
konularını tarihten seçmiyor.) Plebler
ileride ikisini de Tribün seçmişler, ama bu devrimci, değişkenci ve
iyileştirimci(reformist) iki kardeş
aristokratlar ve senatonun ayak oyunları sonucu artarda
öldürülmüşlerdir. Romalılar modern ve bir o kadarda barbardır. Yunanistan’a
bile saldırmışlar, Sulla komutanlığında sonuç alamayınca anlaşma yapmışlardır.
Oysa haritalarda Roma’nın adı ‘Büyük
Yunanistan’ diye geçer. Roma her daim görkemlidir. Günün birinde Ermenistan
kralı Dikran bile Roma orduları için “Bunlar elçi grubu ise çok, savaş için ise
pek az” demişse de güçlü olduğu halde yenilmiştir. Romalılar Ermenistan’a kadar
gelmişlerdir. Ermenilerse tarih boyunca Roma’ya kadar gidememiştir. İtalikler,
İngiliz ve Ruslar gibi yuvalarında en az saldırıya uğramış uluslardandır!..
Tiberyüs ise imparator olarak adil
sayılabilecek biriydi. Çoban, sürüsünün yününü kırpmalı ama derisini
yüzmemelidir derdi. Onu görenler yüzünün güzelliği için ‘Güneş Taşı’
yakıştırmasını yapmışlardır. Efemine, uzun kirpiklerin altında, baygın bakan
mavi gözlerle bir büyücü gibiydi. Omzunda sarı bir güvercinle dolaşır olup,
boğa gibide güçlüydü. Adını da Tiber ırmağından almıştır. Augustus’dan (Ogüst)
sonra imparatorlar sapkınlaşmıştır. En ünlüsü de Kaligula’dır, yazın aylası
Algerialı Camus’ya bile esin kaynağı olmuştur. Atını konsül yapmış, kız
kardeşiyle evlenmiş ve ona tanrı gibi (tanrıça değil!) tapılmasını istemiştir.
Bir de Vespasiyen vardı adı bana benzer. Bu cesaret dolu cesaryen genel
tuvaletlere bile vergi koydurmuş ama bu duruma en başta oğlu karşı çıkmış,
imparatorluğun tuvalet gelirlerine mi kaldığını sormuştu. Vespasiyen hiç
unutmam sanki insanlığın geleceğini görür gibi, hela gelirlerini avucunda
şaklatmış ve oğluna ‘Bak bakalım bu paralarda bir koku var mı!’ demiştir. Şimdi
her şeyin bankası, borsası, parsası olduğuna göre, bence Vespasiyen haklı, ahir
zaman afişlerinde bir slogan görmüştüm: “Para daha beyaz yıkar!” Gene de bok
böceği Mısır’da, bok kokusu Roma’da kutsal bir şey olmuştu anlaşılan...
VIII
'...Ki o emzikli kadın, çocuğu ağladıkça
vücudunun yarısıyla ona dönüp meme veriyor ve altımdaki yarısı benden
ayrılmıyordu'.
Bu doğu dizeleriyle, Latin dünyasını bırakıp,
Arapların dünyasına giriş yapıyoruz. Anılarım pek çok yer tutar ve onlar beni
kendilerinden bilerek Vasgen’in oğlu derler.
'Davut yeleli bir kimesnedir, bir çocuktur
karaşın. Yüzükuylu dağılıyordur Tırnova kuşluklarında.
Bir karakoncolos yenice, eteğin aç, yağmala
ve adın yazmıştır kayağantaşına. Şaşırmadan manil oynar.
Baka yeleli Davut! gerçeğin kiril ve latin
kurşunları da ilkin ülkenin okullarını bilmektedir'.
Nasıl batıdan
doğuya geçtiğime gelince, her yerde ve her şeyde olanım diyemem ama, Pisa’lının
dediği gibi “Ep’ur si muove” yani
“Yinede döndüğü için” olaylar insanı gelip buluyor, geriye de yazmak kalıyor
IX
Bir gün Ebu Cehil, Resulullah’a (İslam peygamberi) tenhada hakaret edip
taşla alnını yarmıştı. Bir kadın bu duruma ağladı. Hamza’da kadını gördü. Kadın
gördüğünü anlattı ve Hamza koşarak Ebu Cehil’in yanına gitti ve onu hırpaladı.
Hamza onun amcasıydı. Avdan dönüyordu, hatta yayı ile vurarak Cehil’in yüzünü
kanatmıştı ve ağlayan peygamberin yanına giderek yaptıklarını anlattı.
Peygamber yaşlı gözlerle daha da üzülmüşçesine ‘Bunun sana ne yararı oldu’
dedi. Hamza şaşırdı. İşte Muhammet böyle erdemli, böyle barışçıl bir
insandı Hz Hamza’yı vahşi öldürmüştür.
Vahşi yabancı, dışardan demektir. O Habeşliydi, Araplar kendilerinden olmayana
‘Vahşi’ derler.
X
Düşünce, hareket ve
zamanın kökü aynı. Düşünce minimum sonsuzluk, zaman algılanır aralık, hareketse
eylemle boyutlanan düşünce; somutlanmış zaman... Örneğin şu açıma düşünce
diyebiliyoruz: Işığın doğal kaynağından
çıkışı sarı yada beyaz olabileceğini çağrıştırmıştır. Oysa siyah ışıkta
olabilir, ya da elde edebiliriz. Işık siyah olsaydı, bizim karanlığımız
-kutuplar gibi- beyaz olacaktı, beyazı karanlık olarak bilip, algılayacaktık.
Gerçekten yoğun beyazlık -yoğun ışık- bir karanlık oluşturur. Öyleyse karanlık
algılanır ama değişken bir gerçekliktir. Algıya, değişkenliğin biçimlenişleri
adını verdiğimize göre, şunu söyleyebiliriz Işık siyah, karanlığımızda beyaz
olabilirdi. Belkide öyledir. (Her şey bir adlandırma olduğu için değil ama)
140.Yüzyılda kutup yıldızımız Solaris değil Vega olacak, bunun gibi diyelim.
XI
Halife Bekir
zamanında Irak ve İran üzerine yürünmüştü. Yermuk’ta Bizanslılara karşı
savaşmışlar ve bunun üzerine Suriye Müslümanların eline geçmişti ( Türkler gibi
bu ülkelerin hepsi kılıç zoruyla Müslüman olmuştur.). Bekir ise halife oluşuna en çok sevinenlerdendir.
Öyle ki Allah’ın ve peygamberin emirlerinden ayrılacak olursam beni katledin
demiştir. Ömer ise cesur biriydi, Kudüs patriğiyle bile dost olmuştur. Bir gün
Gassan Emiri Cebele, Kabe’yi ziyaret ediyordu. Eteğime bastı diye bir müminin
burnunu kırınca Ömer onun emir olmasına bakmaksızın kısas uygulanmasını ve
müminin gönlü alınmazsa, emirinde burnunun kırılmasını buyurmuştu. Köleliğe
karşı çıkar, haksızlığa karşı dayanamazdı. Onun zamanında İslam, Arap
yarımadasından çıkmış, Kadisiye, Celûlâ
ve Nihavent’de İranlılar yenilmişti. Osman ise Emevi ailesindendi,
Emeviler yüzünden, Osman kötü bir yönetim göstermiş ve sonunda Osman, Medine’de
öldürülmüştür. Şam’da vali olan Muaviye ölümünden Ali’yi sorumlu tutmuş ve
sonunda türlü entrikalarla Emevi devletini kurmuştur. Osman, peygamberin
güveyidir. Yezit’se Muaviye’nin oğlu olup akıllı ve yakışıklıydı. Muaviye’nin
haremi Yezit’i ve annesini çok kıskanırdı. Yezit’in Müslüman aleminde adının
kötüye çıkacağını kim bilebilirdi. Muaviye nüfuz sahibi adamlara çok lütufkar
davranırdı. Sıffin savaşında kendisine karşı savaşmış olan Ahnef’ede öyle
davranırdı. Çünkü Ahnef öyle biriydi ki, harekete geçti mi Temim kabilesinden
100.000 kişi onun neye kızarak hareketlendiğini bilip, sormaksızın ayaklanırdı.
Sıffin savaşı esasen Ali ile Muaviye arasında olmuştur. Osman’ın ölümünden
Ali’yi sorumlu tutan (Muaviye ile Osman akrabadır) Muaviye hilafet iddiasında
bulunuyordu. Amr-ibn-ül-As adlı bir kurnazın önerisiyle yenik Muaviye mızrak
uçlarına Kur’an sayfası takarak savaşı durdurmuşlardı. Daha sonra Hakemler
vak’ası olmuş, Ali’nin hakemi yaşlı ve saf Ebu Musa el Eşari, meşhur
Amr-ibn-ül-As karşısında her iki halifeyi azat etme kararını öncelikle Ali
adına duyurup, Amr-ibn-ül-As’ında Muaviye’yi halife ilan etmesiyle -yenen taraf
oldukları halde- savaşı masa başında yitirmişlerdi. Bu olayın ardından Hz.Ali,
Kûfe’de şehit edilmiştir. Ali’yi kendi taraftarları arasındaki bölünme sonucu
Hariciler sıfatı alan Müslümanlar şehit etmiştir. Muaviye’nin, Ali’ye: Dişi
deve ile erkek deveyi ayırt edemeyen 100.000 yaban (vahşi-harici-dışlanan) ile
üzerine geleceğim sözü de pek meşhurdur. Hilafet kavgalarının bir üçüncü ayağı
Zübeyr oğlu Abdullah’tır. Emevi hükümdarı Abdülmelik zamanına kadar yaşamış
olan Abdullah, sonunda Mekke’de komutan Haccac tarafından öldürülmüştür.
XII
‘Hendek savaşında,
Yahudiler ile müşrikleri birbirine düşürmek, aralarındaki birliği bozmak için
uğraşan Nu’aym’ın, kendilerine iyilik için çalıştığını zanneden Yahudiler bu
yetmeyip nasıl hareket edilmesi gerektiğini bizzat kendisinden sordular. Basra
valisi Zübeyr oğlu Mis’ab kadınlara pek düşkündü. Baldırları insana cesaret
fısıldayan zamanın en güzel kadınlarıyla evlenmeyi başaran bu zat pekte
israftı. Onun zevcelerinden birisi Hz. Hüseyin’in kızı Sekine idi. Siması ve fikri pek güzel olan bu kadından
Misab’ın bir kızı doğmuştu. Güzelliğini ve zarafetini annesinden, gurur ve
ağırbaşlılığı babasından alan bu kızın üzerine Mis’ab avuçlarla inciler serper,
hangisi güzel deyip, kızcağızın bakılışına hayran olurdu. Ne var ki, Emevi
hükümdarı Abdülmelik’e isyan eden Mis’ab (Zübeyr oğlu Abdullah’ın
kardeşiydi) melikin kendisini yakalamak
için Irak üzerine yürümesi sonucu, Kufe’de oturduğu sarayında yakalanarak,
tuzlu torbadan çıkarılan kesilmiş başı bir tepside Emevili’ye sunulmuş; (soğuk)
tuzul örtülerde yaşayanların saklayıp, dolaştırdığı başında, gözlerinin zayıf
yeşil bir ışık yaydığı söylentisi çıkmıştı. Abdülmelik tepsideki başa bakarken
(başı okşarken) Kufe kadısının bu olay karşısında rengi solmuştu. Abdülmelik
bunu fark etti, Kadıdan bunun nedenini sordu, oda -Efendim, çok tuhaftır, vaktiyle gene burada
bir mecliste bulunuyordum, Alioğlu Hüseyin’in başını -balık gibi- komutan Ubeydullah’ın
önüne koydular. Çok geçmeden Ubeydullah’ın başı gene bu köşkte Muhtar adlı
komutanın önüne getirildi, az sonrada Muhtar’ın kanla ıslak sorguçlu başını
Mi’sab kemikleriyle oynayıp, yine burada kibirle izlemişti. Şu anda da
Mis’ab’ın dilin rüyası bir sunum ağzıyla süslenmiş başı, işte sizin önünüzde
deyince, Abdülmelik gırtlağının derin kuytularından hırıltılar çıkararak
yerinden sıçradı ve köşkün temelinden yerle yeksan edilmesini emretti.
Abdülmelik halife olduğu vakit Hicaz, Zübeyr oğlu Abdullah’a, Irak’da Ali oğlu
Hüseyin’in kan davasını gütmekte olan Muhtar-ı Sakafi’ye tabi idi. Çünkü
Kerbela vak’asından sonra Emevilere düşman kesilen Irak ahalisi Muhtar’ın
yönetiminde teşkilatlanmışlar ve onlara karşı harekete geçmişlerdi. Islak
taşın, kuruya yararının olmayışı gibi,
Abdullah’ta, Muhtar’da Emevilerin düşmanı oldukları halde, aynı zamanda
birbirlerine düşman idiler. Bu düşmanlığın sonunda, Abdullah’ın kardeşi Mi’sab,
Muhtar’ı mağlup etmiş ve öldürmüştü. Öte taraftan insan soyuna kinini
ciğerlerinde bulunan kör bir noktadan alan Abdülmelik’in komutanı Haccac’da,
Mekke’de Zübeyr oğlu Abdullah’ı öldürünce, hilafet davası güden önemli iki sima
ortadan kalkmış, bu suretle Abdülmelik, Şam’da rakipsiz kalmıştı. Bundan
sonradır ki Abdülmelik’in orduları Türkistan’da ve Kuzey Afrika’da büyük
başarılar elde ettiler. Abdülmelik zaptettiği yerlerde Arapça yazılı paralar
bastırmış 20 yıl boyunca ciğerlerini kin bürümüş Haccac’la, zalimlik fışkıran
bir hükümranlık sürmüştü.
XIII
“Geceleri
mağaralarda, bedenini vahşi erkeklerle
paylaşan defne kokulu kızlar bulunur.” Yinede o Abişai Tuz vadisinde, gecenin
sarı boynuzları içinde, onsekizbin Edomluyu öldürmekte bir sakınca görmemiştir.
İsrail düşmanı Judah onbin kişiyi uçurumdan atarak, Davut ise 20 bin
Suriyeli’yi kirişten geçirerek öldürmüştür. Bunun yanında asıl söylemek
istediğim şu ki: Budha adındaki rahip çok az yerdi, o kadar zayıftı ki, tahıl
tanesi midesine indiğinde dışarıdan belli olurdu. Günlerce kımıldamadan durur,
çürüyen cesetler arasında yaşar, meditasyon sırasında yapılan saldırıları
duymazlıktan gelirdi. Aziz Kevin ise yedi yıl ayakta, uyumadan ve kımıldamadan
durdu. O sırada açık duran avucunun içine kuşların yuva yaptığı, yumurtalarını
bırakıp, kuluçkadan sonra beslediği söylenir. Manastırlar, MS. 300 yıllarında
Mısır’da kuruldu, öyle söylenir. Yıllarca dağlarda, ağaçların ve dibeklerin
tepesinde, kovuklarda, yeraltında yaşandı. Aziz Benedict bir mağarada 3 yıl,
Aziz Bernard bir hücrede 38 yıl, Benaresli bir Brahman çivili yatağında
çırılçıplak 35 yıl yattı. Bir Hindu kadın yeraltında bir kovukta 39 yıl
geçirdi. Tırnakları avuçlarını delip diğer taraftan çıkıncaya kadar ellerini
yumruk yapıp oturanlar, 19 yıl boyunca konuşmayanlar, 22 yıl süresince oruç
tutanlar, kendisine en ağır işkenceleri yapanlar, kılıçla uzuvlarını kesip biçenler, çıplak ayakla ateşte
yürüyenler ve iyi bir eğitim gören Hindu rahiplerden uçanlar gördüm.
Endülüs fatihi Musa
bin Nusayr, halife Süleyman tarafından insanlığa yakışmayacak bir tarzda
cezalandırılmış, bütün serveti elinden alınarak, kendisi adeta dilenecek bir
hale sokulmuştur. Buda yetmezmiş ki Endülüs’te vali olan oğlu Abdülaziz’in
kesilmiş başı önüne konmuştur.
XIV
Ömer bin Abdülaziz
halife olduğu vakit Cerir ve Ferezdak gibi ünlü şairler kendisini tebrik için
saraya gelmişler fakat halife tarafından kabul edilmek istenmemişlerdi. Nihayet
Cerir’in kabul için yaptığı ricalar sonucu kırılmayarak, halifenin huzuruna
çıkarılmıştı. Okuduğu bir kasideden çok duygulanan Abdülaziz, şairi memnun
etmek istemiş fakat çok alçakgönüllü ve dürüst bir hayat yaşadığı için ona
bütün serveti olan 40 dinar ile iki takım elbisesinden birini armağan etmekten
başka verecek bir şey bulamamıştı. Cerir bu durum karşısında dışarıda bekleyen
arkadaşlarına gülerek: Halife şuara değil fukara dostudur demişti. Ruhu şad
olsun.
XV
“Ve bir açıklığa
geldiler, yerin bir meydan olduğu, ağaçların ağaç değil de, binlerce ve
binlerce ışık, açı ve delta olduğu. Ve bir kapak gibi siyah gökyüzü, yada bir
inci tünelinin sonunda, diz çöktürdüklerini iyi yurttaşlar yaptı ve bazı dualar
işitti.”
711’de Müslümanlar
Endülüs’e ayak bastı. İspanya’yı baştanbaşa geçerek Pirene dağlarının ötesinde
Fransa içlerine girdiler. 729’da Endülüs’e vali olan Abdurrahmanülgafiki
zamanında bile istila sürüyordu. Onun komutasında Fransa’nın meşhur Tur şehrini
bile düşürdüler. Yağmaya dalınca İslam orduları kuvvetli Şarl Martel
ordularıyla karşılaştılar. Abdurrahmanülgafiki şehit olmuştu. Bu savaşın adı
Puvatya olup tarihi 732’dir. Müslümanlar başsız kalınca güneye çekildiler. Şarl
Martel, Hıristiyanlar arasında büyük ün kazandı. Martel lakabını da bu savaşta
almıştı. Bu sıralar Frank krallığının başında Merovenjler vardı. Tembel krallar
adı ile anılan bu krallar devlet işleri ile ilgilenmez işlerini atadıkları bir
saray nazırı ile görürlerdi. Şarl Martel böyle bir saray nazırı idi.
Müslümanlara karşı kazandığı zafer Martel’in ailesinin nüfuzunu artırmış bundan
yararlanan oğlu Kısa Pepen, Merovenj hanedanına son vermiş ve babasının adından
dolayı Karolenj imparatorluğunu kurmuştur.
XVI
“Sanki uzaklarda
değil de, hemen yanıbaşındaki çölde olup bitermiş gibi buğulu birkaç görüntü
belirdi, yaklaştıkça bunların atlı olduğu anlaşılıyordu, sonra atların
üzerindeki siluetlerde iyiden iyiye belirince, görüntü kozasından çıkıverdi,
süslü kuşamlar, kılıçlar, kalkanlar ve sorguçlu miğferlerin üzerindeki taşlar
bile seçilebiliyordu artık...”
Eba Müslim ile Ebu
Cafer Mansur’un arası iyi değildi. Halbuki Cafer veliaht idi. Yani Seffah’tan
sonra Abbasoğullarının hükümdarı olacaktı. Bir gün Müslim halifenin yanında
otururken içeriye veliaht Cafer girmiş, Eba Müslim yerinden bile
kıpırdamamıştı. Müslümanlar arasında hiç yoktan çekişme ezelden beri vardır.
Bir Arap atasözü derki: “Ben kardeşime düşmanım, ben ve kardeşim komşuya
düşmanız, kardeşim, ben ve komşum ahaliye düşmanız, kardeşim komşum, ben ve
ahali, şehre düşmanız...” Bu böyle sürüp gider. (İki kere anılmıştır) Emevilerde zaptettikleri toprakların
yerlisine çok kötü davranır, pek aşağı görürlerdi. O kadar ki Arap olmayanların
arkasında tapınıma durmazlar ve onlarla dolaşmazlardı. Başka
uluslara, yabancılara Mevali (köle) gözüyle bakan Emevilerin bu yersiz
gururları diğer ulusları gücendirmiş ve kendilerine karşı partiler kurulmasına
neden olmuştu. Şuubiyye adını alan bu partilerin amacı Emevi hanedanını
yıkmaktı. Bunların başında Türkler ve İranlılar geliyordu. Sonunda
Abbasoğulları ve Şiilerle birleşen Türkler, Horasanlı Eba Müslim’in yönetiminde
isyan ederek Emevi devletini yıktılar.
XVII
Bu bölüm İslami
konuların başa kayabilir.
“Muaviye ölürken
bile başucunda bulunmayan, avlanmakla gönül eyleyen, saltanatın varisi Yezit,
gününü gecesini çalgı dinlemekle, köçek, çengi oynatmakla, içip kendinden
geçmekle sürdürmeyi adet edinmişti. Özellikle maymun ve köpeklere çok düşkündü.
Ebu Kubays adını verdiği bir maymunu vardı ki, ona alaca bulaca renkli ipek bir
elbise giydirir, başına ipekten örülmüş bir külah koyar, dişi bir merkebe
bindirir ve atlarla yarışa sokardı. Kendisiyle şarap içenlere, kalkın ey
topluluk, dinleyin şarkı söyleyenlerin seslerini; anlamlarla uğraşmayı, bilgilerle
oyalanmayı bir yana atın ve boyuna şarap içmeye bakın, çalgı sesi, ezan
sesinden alıkoymadı beni, küplerin içindeki şarabı hurilerle değiştim ben.”
derdi.
Abbas oğullarından
Halife Mehdi, bir gün avlanırken arkadaşlarından ayrılmıştı. Çölde dolaşırken bir
bedeviyle karşılaştı. Susamış ve acıkmıştı. Arap’tan yiyecek istemiş ama Arap
üzüntüyle: ‘Büyük bir adama benziyorsun ama sana layık bir şeyim yok’ demişti.
Halife ne verirsen makbulümdür deyince Arap biraz kuru ekmekle bir testi şarap
sunmuştu. Halife sıcağında etkisiyle, ben halifenin adamıyım demişti. Bunun
üzerine Arap hürmetle eğilmişti. Biraz daha içince bu kez ben halifenin
komutanıyım dedi. Arap, Mehdi’nin ayaklarına kapanmış, kusurum varsa bağışlayın
demişti. Mehdi şarap biterken, ben halifeyim demiş, Arap bu kez sus pus olmuş
testi ile kadehi de ortadan kaldırmıştı. Halife, Arap’a bir kez daha şarap
doldurmasını isteyince korkudan vermemiş, çünkü böyle giderse (sümme haşa!) önce peygamber sonrada Allah olduğunu
söyleyebilirsin demiştir. (Âli Kûh-ül Ahbâr’da da yazar bu.) Mesel bu ya,
bedevinin korkusu bence boşunadır. İnsan, yüze yüze balıklaşabilir mi, ama
kürre-i arza, düz diyende biz değil miyiz, ne diyelim göz aslında karanlık
içindir, ama ne yapalım!...
XVIII
Peygamberin amcası
Abbas’ın soyundan gelenler Bağdat’ta yeni bir devlet kurdular (750) Hükümdarı
Abdullah’tır. Kendisine kan dökücü anlamına gelen Seffah denilmiştir. Türklerin
Ebul Abbas Abdullah’ın devletinin kurulmasındaki rolü büyüktür. Son Emevi
hükümdarı Mervan II’nin yönetiimindeki kuvvetleri mahveden isyancıların başında
Horasanlı Eba Müslim vardı. Mervan’ı Mısır’a kadar kovalayan ve öldüren,
hilafetin Abbas oğullarına geçmesini sağlayanda Türklerdir.
XIX
Arap şairi
İbnirrumî’ nin hicivlerinden korkan Halife Metedıt’ın veziri Ebulhüseyin onu
evine davet etmiş ve bir yolunu bularak kölesine zehirletmişti. Araplarda şiire
öteden beri büyük bir yetenek vardı. Sami dillerin en varsılı ve
her türlü betimi yapmaya elverişli Arapçada, Kuiper’deki taşlar kadar bol şair
vardı. Bu şairlerin şiirleri de kara Kabe’ye asılır, bu şiirlere de Muallakat
(Yedi Askı) denirdi. Bu şairlerin en ünlüsü İmrüûlkays’dı. Emevi halife
Abdülmelik şairlere çok değer verirdi. Muaviye oğlu Yezit, Halife Velit ve
Harun Reşit gerçek birer
şairdi. Muavilerin en
ünlü şairleri ise
Ebu Zûlame, Ebu
Nuvas, İbnirrumi, Ebu Temam, Ebululâ-el Maarri ile Fazl ve
Mahbube adındaki kadınlardır. Ebu Zulâme gülünç şiirler ve hicivler yazmakla
tanınmış bir adamdır. Bu şairin dilinden kurtulmak isteyen bir kadı, bir
keresinde şairin borcunu bizzat kendi ödeyerek dilinden kurtulmak istemiştir.
XX
“Öyle ki oklarla
boğazına nişan alıp yırttılar, çadırları yakıp, atların nallarıyla başsız
gövdelerini çiğnediler, kesik başların sopalarla dudak ve yanaklarına vurup parçaladılar
ve utanmadan mızraklara takıp
gezdirdiler.”
Tus’lu Nasir, Abbasoğullarının son hükümdarı Mustasım’a bir kitap sunmuştu.
Mustasım, kitap getireceğine Tus’dan bir öküz getirseydin demişti. 1258’de
Hülâgü, Bağdat’ı alıp halifede esir düşünce, gümüş tahtta Hülâgü’nün yanında
duran Nasir, Mustasım’a ‘Öküzü beğendin mi’ demişti. Mustasım’ın,
Cengizoğulları İran’ı ele geçirince hiçbir çaresi kalmamıştı. Elli günlük
kuşatma sonunda Bağdat düştü. Emir-ül Ümera’lık makamını Hülâgü’ye vermekle
kurtulacağını sanan Mustasım’ın umudu boşa çıktı. Hülâgü onu çadıra hapsetti.
Gizli hazinelerini ele geçirdi ve sonunda bir çuvala koydurarak, geceleyin
dörtnala atların geçtiği bir geçide bırakarak yazgısının sonunu hazırladı.
Tarih 1258’dir. Tanrı günahlarını bağışlasın.
XXI
Endülüs Emevilerinden Hakem II pek adildi. Devletin başı olmasına karşın
Kurtuba’nın kadısından bile çekinirdi. Kadı bir dava nedeniyle; boş torbayı
toprakla doldurup eşeğe yüklemesini istemiş oda buna uymuştu. Abbas oğullarının
ilk halifesi Seffah’ın kılıcından kurtulan tek Emevi olan Hişam’ın torunu
Abdurrahman, adını ve kılıcını değiştirip Afrika’ya geçmiş, 20 yaşındaki bu
delikanlı, oradan İspanya’ya geçerek Endülüs Emevi devletini kurmuştu. Bu
devlet zamanında bilgi ve tekniğin merkezi idi. Buradaki son Müslüman devleti
Ben-i Ahmer olup başkenti Gırnata idi. 1480’lerde Aragon kralı Ferdinand’a
şehir anahtarıyla birlikte teslim edilmiştir.
XXII
Bu sıralar Avrupa’da şövalyelik almış yürümüştü. Derebeylerin onuru sayılan
bu meslekte, belirti olarak ayaklara
altın mahmuzlar takılırdı. Gene bu devirlerde Alman imparatoru Konrad
III, Weinsberg kasabasını kendisini desteklemediği için cezalandırmak istemiş
ve kasabadaki kadın ve çocukların kasabayı terk etmesini ancak yanlarına en
değerli eşyalardan bir tanesini alabileceklerini söylemişti. Bunun üzerine
kadınlar, yalnız kocalarının ellerinden tutarak kasabayı terke başlayınca
şaşıran Konrad III, kasabaya saldırıyı durdurmuş ve tümünü bağışlamıştı. Yine
bu dönemde Benelux paktı gibi, İsveç, Norveç ve Danimarka arasında ‘Kalmar’
birliği vardı. Aynı zamanda çok karışık olan bu dönem, Shakespeare’in
oyunlarına da esin kaynağı olmuştur.
XXIII
“Mezarda birbirine aşkla sarılmış iki ölü var Ağızlarında altın para duruyor. Paralar
cehennem ırmağından kolayca geçebilmeleri için. Çünkü onları ölüler ülkesine
cehennem ırmağı kıyısında bekleyen bir sandalcının götürdüğüne
inanılıyor.”
Adim Vespanianus, ama şimdi size tarihin gördüğü son imparatorluktan,
Osmanlıdan söz edeceğim. Onlar Murat, Ahmet, Selim, Osman olarak Vespanianus’a
çok uzak görünürler ama içtikleri
sütün alamet-i farikası Roksalan, Anastasya, Despina, Evdoksiya’dır.
Şuna inanınız ki Vespanianus, padişahlara annelerinden daha yakın olup yaşamı
da kıssa ve hisselerle dolu idi.
“Buradan o dağlara baktığımızda, üzerine kar düşmüş çalılıklar görürdük. O
çalılıkların kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu oraya
gidince anlardık”
Doğa belki de kördür ama bu çölü terk ettiğimde vaha beni anlayacaktır.
Niğbolu savaşında, Osmanlılara karşı; Fransızlar, Bohemya ve Bosnalılar,
Alman ve Macarlar, Ulah beyinin orduları, Hırvatlar ve Burgonya dükü vardı.
Yıldırım, Timurlenk ile 1402’de sıcak bir yaz günü Ankara’da Çubuk ovasında karşılaştı. Timur, Semerkant’ın
güneyinde Yeşilşehir’de doğmuştur. Barlas kabile reisinin oğludur. Sol bacağı
bir kavgada sakatlandığı için 'Timurlenk‘ Aksak Timur derler.Yıldırım’da kördü.
Timur’un Rusya’da Altınordu devletini yıkması tarihin akışını değiştirmiştir.
Bu Ankara savaşından bile önemlidir. Bundan sonra duraklayan Osmanlı uzun süre
Hünyadi Yanoş’un zaferlerine boyun
eğmişti. İleride İstanbul’u alacak olan Fatih, Rumeli Hisarı’nı yaptırmış ve
ilk komutan olarak da Firuz Bey’i atamıştı. Fatih’in önemli adamlarından Ak
Şemsettin, Şam’lı idi. Fatih, Akkoyunlular üzerine yürürken, Trabzon
hükümetinin 2000 düka vergisinden vazgeçmişti. Fatih, açan, fetheden demek
olup, Miftah’dan gelir, Miftah ise anahtar demektir.
XXIV
Uzun Hasan ölünce
yerine oğlu Yakup geçmişti. Annesi Sâra ise Yusuf’un hükümdarlık makamına
geçmesini isterdi. Bunun için Yakup’u öldürmeye karar vermiş bir kase zehirli
şerbeti sarayda Yakup’un eline geçebilecek bir yere koymuştu. Bir gün Yakup
kardeşi Yusuf ile avdan saraya döndüğü zaman annesinin koyduğu kaseye gözü
ilişti ve kimseye bir şey sormadan zehirli şerbeti içmeye başladı. Ama
kardeşinin de harareti olduğunu düşünerek kaseyi kardeşine uzattı. Bu sıra
Yusuf’da iştahla şerbeti içince, tam o sıra annesi içeriye girdi ve gözbebeği
kadar sevdiği evladının zehirlendiğini anladı. Yırtıcı bir hayvan gibi oğlunun
üzerine atılarak kaseyi elinden aldı ve kana kana son yudumuna kadar içti.
Yaşam onun için anlamsızlaşmıştı. Az sonra bir hain ve iki masum kıvrana
kıvrana can verecek ve sarayda ölüleri defin hazırlıklarına başlayacaktı.
XXV
Gedik Ahmet Paşa
(Bu paşa için omuriliğinde önboynuz hastalığı var -fiziksel olarak- sakat diye
Anadolu’da söylenti yayılmıştır.) 1474’te vezir-i azam olarak İstanbul’a gelmiş
ve ertesi yıl Karadeniz’deki Ceneviz sömürgelerini almakla görevlendirilmişti.
Kefe, Azak ve Menkûp kalelerini almıştır. Bir süre padişahın gözünden düştüğü
için hapsedilen paşa daha sonra Donanma komutanlığına getirilmiş, Kefalonya,
Zanta ve Santamavra adalarını Türk topraklarına katmıştır. Napoli krallığının
istilasına gönderilen Ahmet Paşa, Otranto kalesini almış ama bu sırada Beyazıt
tahta çıktığı için geri çağırılmıştır. Vaktiyle Cem’in atabeyliğini yaptığı
için Beyazıt ile Cem’in taht kavgasında kayıtsız kalmış ve padişahın kendisine
kin duymasına neden olmuştur. Rodos şövalyelerine sığınan Cem’in teslimi konusu
yine ona verilmiş ve bir ziyafet
sırasında cellatların hançeri kendisine yönelince bu durumu sessizce
kabullenmişti. Ölmeden önce her vezire verilen kaftanın sırmalı, Gedik Ahmet
Paşa’nın ki sırmasız ve siyah keten oluşu, vezirler veziri ölümün, kendisi için
görücüye çıktığına işaret sayılmıştır.
XXVI
“Gözlerindeki
pırıltı, elindeki hançerin parıltısıyla buluştuğu an, kurbanın yüreğinde çakan
tuhaf bir kıvılcımdır o, kurban iniltiyle yere kapaklanır ve sanki uyurmuş
gibide kalakalır. Trabizes’te bir atmaca, Şehzade Selim nam bir panter kuşkusuz
tahta hazırlanır. Bir sabah, İsmail Şah, Tacım adlı bir cariyeyle nikahlanır.
Mahlası Hatayi’dir. Hatayı nerede hata yaptım demektir. Analığını ve babasını
bile öldürtmüş bir Safevi’dir o!..”
.
Yavuz Sultan Selim
çok gaddardı, vezirlerine bile, birisi hakkında beddua edileceği zaman ‘Selim’e
vezir olasın’ denirdi. Öyle ki vezirler vasiyetnamelerini ceplerinde taşırdı.
Yavuz, silah kullanmayı, avlanmayı ve şiir okumayı çok severdi. Mısır’daki
Kölemenler devletine son vermesi en önemli başarısıdır. Böylece halifelik III.
Mütevekkil’den Osmanlılara geçmişti. Mertti, İran hükümdarı Şah İsmail’e bile
İsmail Bahadır diye hitap etmiştir. Şah İsmail yandaşlarıda kızıl külah
giydikleri için kızılbaş denmiştir.
XXVII
Cafer Çelebi
devrinin büyük adamlarındandı. Bayazıt’ın (Beyazıt) fetihnamelerinin çoğunu o
yazmıştır. Hat yeteneği çok ileri olan Çelebi hakkında şöyle bir söylenti
vardır. Buna göre Yavuz herhangi bir şeyin yazılması için katiplerine bir hafta
vakit bırakırmış. Bir gün Cafer Çelebi’ye de böyle bir iş vermiş; ama Çelebi
bunu unuttuğu için yazmamış, hafta sonunda padişahın çağırması üzerine aklı
başına gelmiş ise de iş işten geçmiş bulunuyormuş. Padişahın oku demesi üzerine
Çelebi hiç istifini bozmadan cebinden beyaz bir kağıt çıkartmış ve padişahın
verdiği konuyu hiç hata yapmadan sanki kağıt üzerine yazılmış gibi okuyuvermiş.
Cafer Çelebi’ye
isyana teşvikten dolayı cezanın ne olabileceği kendisine sorulduğunda:
“Ölümdür!” deyince, kendisinin de -ne yazık ki- bundan dolayı suçlandığı
söylenerek, kendi eliyle fetvası alınmış ve öldürülmüştü. Yine Yavuz, Çaldıran
savaşında, İranlıları bozguna uğratmıştır. Esirler arasında Şah İsmail’in
zevcesi de vardı. Şah İsmail kolundan yaralanıp attan düştüğünde, adamlarından
biri “Şah benim” diye yakalanmasını önlemiştir. Karışıklık sırasında Hızır adlı
Şii’nin atıyla kaçmış, ertesi gün
kendisini sevmeyen Tebriz halkının karşısına perişan biçimde çıkmıştır. Yavuz
sadeliği severdi, oğlu Süleyman’a süslü elbiseler giydiği için darıldığı, bağırıp kızdığı söylenir.
XXVIII
Kanuni Sultan
Süleyman dönemi devirlerin en görkemlisidir. Bir gün hırsızların soyduğu kadın,
padişaha yakınınca, padişah nasıl oldu da bu kadar derin uyudunuz ki demiş,
kadında: ‘Biz sizi uyanık biliyorduk, onun için böylesine derin uyuduk’
demiştir.
Mohaç savaşında
padişah Mohaç’ın sırtlarında tahtını kurdu. Sırtında parlak bir zırh, başında
üç sorguçlu bir kavuk vardı. Savaş sırasında padişaha bir kaç mızrak ve ok
isabet ettiyse de zırhı onu korudu, ama Macar kralı Layoş’un onun kadar yüzü gülmedi ve savaş sırasında
öldürüldü.
Pargalı bir Rum
olan İbrahim Paşa, küçük yaşta korsanlar tarafından tutsak edilip Magnesia’da
satılmıştı. Valide Hafsa Sultan’a bile kendini sevdiren paşa, daha sonraları
vezir olmuş ve kendi kız kardeşiyle, padişah çocuklarının sünnet düğünlerinin
kıyaslanması istenince padişaha “Sizin düğününüzde benimki kadar büyük bir
davetli yok, benim düğünüm zamanın Muhteşem Süleyman’ı ile onurlanmıştır”
deyince, padişah “Berhudar ol, beni ilzam ettin” demiştir. Ama ne yazık ki
1536’da boğduruldu, veziriazamımız 1553’te İran üzerine yürürken Kanuni Sultan
Süleyman, sadrazam Rüstem Paşa’nın sözlerine kanarak oğlu şehzade Mustafa’yı da
öldürtmüştür.
XXIX
Şehzade Mustafa sözde
babasının Dimetoka’da dinlenmesini istiyormuş, Rüstem Paşa buna engelmiş,
Mustafa’nın tahtta gözü varmış. Bu durumdan haberi olmayan Mustafa, İran seferi
için Ereğli’de bulunan babasının elini öpmek isteyince (vezirler kendisini
karşılamış, yeniçerilerde alkışlamıştı) çadıra girmiş ama babası yerine, 7 tane
dilsiz cellatla karşılaşmıştı. Çığlıklar içinde yardım istemişse de, atlas
perde arkasından bu korkunç manzarayı babası da izlemiştir. Mustafa’yı, Sarı
Selim’in padişah olması için Hürrem
Sultan’ın öldürttüğü de söylenir. Sarı Selim ise zevk ve sefaya düşkündü.
1574’te yeniden yaptırdığı saray hamamında sarhoş olduğu için düşmüş ve 11 gün
sonrada ölmüştür.
XXX
Özdemiroğlu Osman
Paşa ise Osmanılı vezirlerinin en ünlülerindendi. Doğu seferlerinde gösterdiği
yararlılık sayılamayacak denli çoktur.
1583 yılında İranlılara karşı amansız bir savaşa girmiş bulunuyordu. Her
zamanki gibi yağız atına binmişti. Paşa 30 yıldan beri bindiği bu atın
kişnemesini kesinkes bir zafer işareti sayardı. Bütün gün süren savaşa, gece meşaleler yakılarak devam
edilmişti. Bundan ötürü ‘Meşale Savaşı’ adını alan bu muharebe sonuçta
İranlıların kesin bir yenilgisi ile sona
ermişti. Bu arada Kırım Hanı’da yola getirilmiş, İran şahı Tahmasb’ın
zehirlenerek öldürülüşünden sonra Lala Mustafa Paşa, İran seraskeri Tokmak Hanı
mağlup etmiş, Osman Paşa’da İran şehzadesi Hamza’yı yenmişti.
XXXI
Sinan Paşa
Avusturyalılara karşı savaşmayı çok isterdi !593’te Avusturya sınırlarına
yapılan bir akın Osmanlılar aleyhine sonuçlanmıştı. Bundan başka Avusturya
imparatoru Rudolf sabah, öğle ve akşam kilise çanlarının çalınmasını ve
Türklerden kurtulmak için tanrıya dua edilmesini buyurmuştu. Bu çanlara ‘Türk
Çanı’ deniyordu. Sonuçta, Sinan Paşa, Avusturyalılara karşı savaş açmış vede
sürekli yenilmişti. 13 yıl süren savaş Zitvatorak antlaşmasıyla sona ermişti.
XXXII
Yıldırım Beyazıt
zamanından beri padişahlar kardeşlerini öldürüyorlardı. III. Mehmet hükümdar
olduğu gün 19 kardeşini birden öldürmüştü. Derviş Paşa’nın ölümüne ise düşmanı
bir Yahudi neden olmuştu. Paşanın köşkünden padişah sarayına toprak altından
tünel kazdırıp bunu haber veren Yahudi, Derviş Paşa’nın boğdurulmasına neden
olmuştur. Bu sıralar Erdebil üzerine de bir sefer yapılmıştır.
XXXIII
IV.Murat’ın
vezirlerinden Hafız Paşa isyan eden sipahilerin isteği üzerine gözden çıkarılıp
feda edilmiş, isyancılarca 17 yerinden yaralanan paşa yere düşünce birisi
göğsüne çıkarak başını gövdesinden ayırmıştı. Murat ise Konya’da bulunduğu
sırada tek başına iç kaleyi ziyarete gitmiş ve kalenin çevresindeki hendek
üzerinde bulunan ağaç köprüyü atla geçmek istemişti. Bunu gören kale bekçisi;
‘Hey in aşağı attan, bu padişah kalesidir, atla çıkılmaz!’ diye bağırmıştır.
Murat iyi silah kullanırdı. Kayseri’den hareket ettiğinde arabada idi. Arabanın
önünden olanca hızıyla geçen bir dağ keçisini görünce hemen bir at istemiş ve
şaşırtıcı bir hızla keçiye yetişerek onu
mızrakla öldürmüştü.
Duraklama devrinin
sancılı savaşlarından birisi de Hotin
savaşıdır. Kırım Tatarlarının da Lehistan’a saldırmaması sağlanmıştır. Gene
Murat, Edirne’ye giderken, kendisini görebilmek için bir köprünün altına
gizlenmiş olan 30 kadar Hintli derviş bulundukları yerden aniden çıkınca,
padişahın atı ürkmüş ve yere düşmüştü. Öfkelenen sultan dervişlerin hepsinin
başını kestirmişti.
XXXIV
Sultan İbrahim için
deli derler ama o aslında ilginç biriydi. 25 yaşında padişah oldu.
I. Ahmet’in babadan
oğula geçen veraset şeklini kaldırıp hanedandaki en büyüğün tahta geçmesi
usulü, şehzadelerin kafeslere kapatılarak, bilisiz ve sayrı bir şekilde
büyümelerine neden olduğundan, bunlara ola ki padişah olduklarında, genellikle
saralı yada yarı deli olabiliyorlardı. Her an öldürülme korkusu yaşayan bu
padişahlardan sonra Osmanlı hızla gerilemişti. İşte İbrahim böyle biriydi.
Edirne’deki sarayında odunları beğenmediği için İstanbul’dan hamallarla odun
getirtmek, saray ve köşkleri kürkle kaplatmak, balıklara altın serpmek gibi...
Annesi Kösem Sultan sonunda onu öldürtmüştü.
XXXV
Celali isyanları
öyle hal almıştı ki isyancılardan Gürcü Nebi ve Katırcıoğlu birleşerek İstanbul
civarına kadar gelmiş ve padişah kuvvetlerini Üsküdar sırtlarında yenmişlerdi.
Savaş başlamadan her eşkıya kellesi getirene bahşiş verileceği söylendiği için,
hükümet kuvveti yeniçeriler eline geçirdikleri her başı sadrazamın önüne
yuvarlayıp bahşiş alıyorlardı. Sonunda sadrazam, bir başın kendi adamlarından
Kasım’ın olduğunu görünce: “Bre melunlar
bu bizim Kasım’ın başıdır.” diyerek bahşiş işine son verdi.
IV. Mehmet
zamanında ise devleti 7 yaşında olan padişah değil, Kösem Sultan yönetiyordu.
Kösem Sultan günün birinde boğduruldu, ama bu kez Turhan Sultan yönetimi eline
almıştı. Durum öyle kötüydü ki Venedikliler Çanakkale Boğazı’nı kapatmışlar,
adaları almışlar neredeyse İstanbul’u kuşatacaklardı. Bu durum Köprülü Mehmet Paşa
(1656) zamanına dek sürecektir.
XXXVI
Fazıl Ahmet Paşa,
babasının ölümü ile sadrazam olmuş eli açık ve cesur bir sadrazamdı. Uyvar
(Neuohesel) kalesini almış, Girit sorununu çözmüştü. Genç yaşta ölümü pek büyük
bir üzüntüye neden olmuştur. Nemçe elçisiyle Vasvar muahedesini yaptığında elçi
anlaşma 40 yıl sürsün deyince, 40 yıl barış içinde kalırsak biz kiminle
savaşırız.” demişti. Bundan Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde de söz edilir.
Evliya Çelebi’nin (1611-1682) ataları Kütahya’lıdır. Silahşör, hatta
musikişinas ve şairdir. Ama mübalağalı nesirde en iyi o idi. Ben şunu ondan
duydum: Girit seferinde katır ve atlarla ordunun eşyasını limandan taşıyanlara
bizzat Giritliler (70.000 adet) eşeklerle taşıma işine talip olup orduya da
yardım etmiş olunca Hanya kalesinde kuşatılmış bulunan düşman generali: ‘Yazık
eşeklerin böyle işe yarayacağını bilseydim Türkler gelmeden hepsini zehirlerdim
“ demiştir. Girit’e sefer açılmasının nedeni, hacca giden Darussaade ağası
Sümbül Ağa’nın, Mısır’a doğru yola çıktığında, Rodos adası açıklarında Malta
korsanları tarafından hareminin ve adamlarının kaçırılıp ağanında öldürülmesi
idi. Girit’de Kandiye kalesi de iki önemli kaleden biri olup en sonunda
Venediklilerden alınmış idi. Cehrin kalesi ilk kuşatıldığında ordunun başında
Şeytan İbrahim Paşa vardı. Zaman IV. Mehmet zamanıydı ama ‘Şeytan’ çok sarp
olan bu kaleyi alamamış, Ukrayna’daki kaleyi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa
almıştır.
XXXVII
Fazıl Mustafa Paşa,
Köprülü Mehmet Paşa’nın küçük oğludur. Niş komutanına: Siz ki Niş kasabasında
barınmak maksadıyla karar eden kale hakimi Fetrani general ile Nemçe ve Macar
tayfasısınız. Bildirilir ki halen İslam askerleri gelip etrafınızı
kuşatmışlardır, diye mektup yazmıştı. Bu mektup Kabakulak Macar Ahmet Ağa ile
Niş kalesi komutanına götürüldüyse de yanıt ilginçtir. “İçimizde okur yazar
yoktur, onun için mektuba cevap veremiyoruz. Fakat bizim konuğumuzsunuz,
isterseniz gelin ziyafetimize buyurun.” Fazıl Mustafa Paşa 1691’de
Salankamen’de (Avusturya) hücum sırasında alnına isabet eden kurşunla şehit
olmuştur
XXXVIII
Sonuç olarak; tarih
yok etme arzusu mudur. Öldürme ve yok etme arzusundan arınmış bir cihan için,
başka ve iyi bir tanrıyı mı beklemeliyiz. Bu nedenle tarih şuradakiler gibi
anlamsızdır.
Bir zamanlar imge
avcıları diye bir tarikat varmış, bunlar sözün en gümüş olanını toplar,
gereksinenlere bir ziynet eşyası gibi satarmış. Ama her iyi şey gibi bu
tarikatın ömrü de kısa sürmüş, sözün değil yılanı deliğinden çıkarması, en
olası şeyi bile yola getirip ortaya
çıkaramadığını savlayan kimi zındık ve münafıklar, sözden başka hiç bir şeyi
olmayan, söz kümeciliği yapan ve sonunda sözsüz olana ulaşmayı çabalayan bu
tarikatın sırça köşkünü yerle bir etmişler. Çünkü köşkleri yalnızca
ağızlarından çıkan, altınsı, gümüşsü güzel sözlermiş. Diyesim, sözü
ağızlarından alıp, soluğunu durdurmuşlar bu tarikatın. Oysa sözün bittiği yerde
kavga başlar, kavganın olduğu yerde kan, kanın olduğu yerde de can artık
bulunmaz olur O imge tacirlerinin, us dışı geçmişten geleceğe topladıkları imge
yığınlarından bir demet sunuyorum. İyisiyle, kötüsüyle sizin hatırınıza,
onların parça parça edilmiş elyazmalarından derledim.
Yunan dini, korunun
aç kuşları, Azak kalesi, demir totemlerin tınısı, Eltanin taşı (2,5 milyon yıl
önce düşmüş) , tortul karaotlar (deniz dibi örnekleri) Granadalı mağripliler,
Yahudi dönmeler, İtalikler, buğulu kibirler (kibir sahipleri), Ulah beyleri,
kör doğa, Bir Persli’nin gözüyle, Konstantin’in fethi adlı bir elyazmadan söz
eden Bitinyalı, ocakta öyle heykelleri yaktım ki, çıplak kadınlar kireç olunca
bile hala bana güler dururlardı. Oryantalist Kuatremere’nin dediğine göre, Saadete Ermişlerin Bahçesi,
Gülzarı Hasaneyn ve Kumru gibi kitapları okurdu, cümle erenlerin ruhu için
barekallah, Avlonyalı Kadın Tüccarları, pelerinli kızlar, parakete ağlar,
Aylandız ağacı, Harappa’da bulduğum çömlek, Dali’nin karyatid kadın heykeli,
Amalfili tüccarlar, Halep, Hama, Ugarit, Ebla, Palmira, Petra ve Han Zeman,
cehennemde bebeklerine süt vermeyen kadınlar göğüsleriyle tepeler kazıyorlardı.
Adriyatik tuzu, Dalmaçya ağacı, Balkan esirleri, İskit buğdayı, İyon şarabı,
Propontis (Marmara denizi) Baltık amberi, Kıbrıs kınası, Girit boğası,
Vizandovina, Aleksandra, Makedonia, Nearoma, Tsargorad, Stanpoli, 1594’te
Mustafa bin Vali’nin 3. Murat için Siyar-ı Nabi’den kopya ettiği minyatür,
batıl softalık, safsata, Kiel kanalı, Fransız klasisizminden ve ziyacılardan
başlayarak Schiller ve Goethe’nin Aydınlanma estetiğine, daha sonra ise
Byron’un ve Fransız romantiklerinin şiir sanatından Alman idealist felsefesinin
estetik kavramlarına kadar, çarmıha gerilen orman (dülger balığı), taşa tutulan
su, kavaklar arasında uçan melekler, ormanın ağaçları arasında uyurken
meleklerin içtiği su. Bir melek dönenir
durur iki kavak arasında dalar uykuya, tam uçmaktayken. Medine’ye, Yezit’in
saldırması Hurre savaşı diye bilinir. Hz Hüseyin’i öyle bir ok yağmuruna
tuttular ki atılan oklardan güneş görünmez oldu, deve semerine benzetilmiş
taşlar, batıda Janissary denilen yeniçeri müziği, 1884 tarihli Hanri Gibert
haritasındaki İskefsir ilçesi, saray imrahoru, vaktaki kafile Mısır’dan
ayrıldı, beriden babaları şöyle dedi, doğrusu bana bunak demezseniz, ben
Yusuf’un İrani kokusunu hissediyorum, gelecek olan Mesih’in adı Melkisedek’tir.
Odyris kralı Kersebleptes’in deniz kabuklarından elde edilmiş erguvan renkli
elbiseleri ile gömüldüğü, bir tacının meşe dalı şeklinde saf altından,
diğerinin sarmaşık dalları şeklinde bakır üzerine altın kaplama olduğu, bu
yıldızlar belki de bir zamanlar akan göksel bir akarsudan kalan taşlardır. "Testiculos
haber et bene pendentes” “Her şeyi yerli yerinde” Namib’in kükürt incileri,
siyah ışık ve sönmeyen ateş. Arzunun karanlık nesnesi, Himalayaların gölgesinde
kaybolacak. Casares’ten etkilenen Borges, fes, “kayıp kuzu kâbusta bulundu,
köyün başında, deniz kıyısındaki dönen Mevlana heykelinin orada, Hani ‘kim’lik
sorunsalını umursamayıp herkesi taşra adaya çağıran ve mekanik çatırtılarla
dönen Mevlana heykelinin dibinde. Karşıdaki çıplak adaya doğru denize
atlıyordu.” 1822 baharında Beserabya’da bulunan genelkurmay subayları olan
Zubov kardeşlerin ikisiyle aynı anda giriştiği düelloda son derece sakin bir
biçimde ‘Atış’ öyküsünde çizdiği Kont gibi çiçek! Yemektedir. 1492’den 1492 yıl
sonra başka bir dünya bulunacak. Satsumalı saray imrahoru, puduheba,
kılıçbalıkları periskobik olarak görünmeyen cinsel organlarıyla suda çırpınarak
sevişiyor. Denizde yüzen istiridyeler neden kumlara üçgen çizerler aşık
olduklarından mı, kumlara üçgen çizen istiridyeler, Suriye’ye sinen Bizans ve
İran saray politikası ve gösterişinin esiri, Allah’a hamd ve sena, Hz
Muhammet’e meleklere ve nebilere salattan sonra ipeklilere bürünmüş ve çalgı
çalmaktan hoşlanan bir meczubu halef atamıştı diyordu, Ziyad’ı kardeş saymış ve Hucr b. Adi’yi ölüme
mahkum etmişti, gözleri dönmüş azgınlar, sana değil, Ebu Turap (toprağın
babası) peygamberin Hz.Ali’ye verdiği ad, yaptığın küfürler ve IV. Murat bir
gün Çırağan'a doğru gidiyormuş, önüne öküz arabasıyla yolu kapatan bir köylü
çıkmış, padişah kızmış ve o anda sadağından çıkardığı oku yayına takıp köylüye
atmış, Bostancıbaşı’na git demiş başını gövdesinden ayır, Bostancıbaşı köylünün
yanına giderek geri geldiğinde ‘öldüğünü‘ söyleyip köylünün canını ancak
kurtarmış. Bu olay Tsargorad yani Nearoma’da geçmiştir. Hasılı o öbürüne demiş,
öbürü yanındakine, yanındaki, berikine, beriki ona derken laf gelmiş beni
bulmuş. Ne ki ben de size anlatıyorum. Niçin mi, niçin dediniz ama?..
1
2
3
4
6
4
2
2
2
3
7
9
5
5
8
1
8
1
0
0
0
0.
Her yazılan da bir albeni bulunsaydı?..
KÖYLÜ-ÝÇÝNDEKÝLER
1-
Demir Kitap
(Haikular vardýr)
2-
Sjolsky
(H2S,Bir güz öyküsü, Van kulu ve Adam öyküleri vardýr)
3-
Gülsüm (Silinmeyen bir yýldýz þiirleri-21 adet, Haberci ve Gülenay þiiri
vardýr)
4-
M1 (HÝÇ adlý deneme vardýr)
5-
Kalemakelame
Ayný adlý öykü vardýr, silgi adamýn öyküsü var.
6-
Belge 2’de Cem’in 9 adet þiiri vardýr.
7-
M’ de Bentley vardýr. DÜÞ vardýr. MÜLÖ vardýr. Asteroid vardýr
8-
Köylü, sahife 2, Cem’in kitap adlý þiiri var.
9-
Köylü Bir kýþ masalý adlý öykü var Bulgu sýnýrlarý var.
I0-
Dereye dek inmiþlerdi ama- Bir bahar ayini adlý öykü var.
11- M2 de Kohutek ve Kardiya þiiri vardýr.
12- Deneme’de Meþhur var Okeanos var
13- M 2’de Köpek adlý öykü vardýr
14- Kaydet de YOL adlý öykü var. Yazgý var
15- Kalemakalea I’ de Kripto adlý öykü var
16- Hasan’da Acente var
17- M4 de Kuþ adlý öykü vardýr.
18- Bahar da duvar geçen eleþtiri var
ÖMER CEM DEMÝRCÝ
1989 Ýstanbul doðumluyum, Yeþilköy, Halil
Vedat Fýratlý Ýlkokulu 5. Sýnýf
öðrencisiyim. Tatilde gezmek, resim yapmak,
kitap okumak ve þiir yazmak
sevdiklerim arasýndadýr. Bilim Teknik ve
bize sanat sevgisi aþýlayan Milliyet
Sanat Dergisi ailece izlediðimiz dergiler
arasýndadýr. Bende bu sevgiyi
þiirlerimi göndererek sizlerle paylaþmak
istedim.
Sevgi ve saygýyla...
ADRES
Yenidoðan mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760
Zeytinburnu/ÝSTANBUL
Tel: (0212) 582 29 03
BÝR KIÞ SÖYLENÝ
‘Kefernahum’da oturan Nefertiti, Halifeler Tarihi’ndeki av sahnelerini
okuyamadan ölmüþtür’
I
Avcý ormanýn
derinliklerine dalýyor, kar düþlerdeki gibi yaðýyor, kuþlar tüneklerinden
aðýyor, akrepler ölümlerini görüyor, anýlarla yüklü görkünç çýðlýklar,
iþitilmesi olanaksýz ninniler gibi ormaný sarýyordu. Avcý ormanýn aðzýndaki
kulübesine döndüðünde, bir kýzýl tilki, iki tavþan, üç ördek, dört su samuru,
beþ kunduz, ayrýca incecik ayaklarý omuzlarýndan sarkan bir karaca vurmuþtu.
Kýzýl tilkinin gözleri kýrpýþýyor, su samuru kýpýrdýyor, ördeklerin boynu
uzuyor, tavþanlar avadanlýklara çarpýyor, karacanýn kulaðýndan ýlýk bir kan sýzýyordu...
Daðýn doruðunda
öyle kar yaðýyor ki, kar yuðumlarý içten içe kabaran coþum ve taþýmlarla,
dertop olup patlayarak yarýklardan süzülüyor, apak fýrtýnalarýn ürkünç
esimiyle, sanki yarataný da sürüklercesine yamaçlardan kopup kayarak, ta
aþaðýlarda, ceviz aðaçlarýnýn, yaþlý köknarlarýn zamanla köhneyip kocadýðý
koruluða, aðarak, dolup taþýyordu. Ve saatler sonra, topraktaki nice tuhaf
canlýlar, kývýl kývýl kurtçuklar, karlarýn üzerine çýkarak, minicik kalmýþ
aðaçlara, tüylü dallara týrmanarak, hayranlýk veren bir dirim ve coþkuyla
yaþamlarýna kavuþuyorlardý.
Ovanýn kýyýsýnda
bir köy var. Kýþýn, duraðan, akçýl havasýnda, toprak damlý evlerin aralarýndan,
kelterli kýsa bacalarýndan, göðe karýþan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göðün
altýnda kimi zaman, tek bir insan, aþaðýda, ovadaki kararan noktalara doðru
çýnlayýþlarla haykýrýyor, çok sonrada umarsýz, boyun büken edalarla elini
kolunu sallayarak öylece kalýyordu. Ovanýn her bir ucundaki köylüklerden
dumanlar yükseliyor, her bir köþedeki evleklerden tütsüyen duman sanki sonu
gelmez akýþlarda gezinir gibi, önce birbirine yaklaþýyor, sonrada aðýr aksak
aradýðý yolaðý tamda bulmuþ gibi göklere doðru kývrýla kývrýla yükseliyordu.
Çið dolu tarlalarda böcekler koþarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarýna
kaçýyor, tilkiler arada bir durarak uzaklara bakýyor, sonra inanýlmayacak denli
dalgýn, tin tin, sapaklardan, taþlý yollardan dönüp, tepeleri aþarak kovuklarýna
yaklaþýyorlardý.
II
Aristo’ya göre
kekliðin durduðu yer, aþaðýdan bakarsan yukarýda, yukarýdan bakarsan
aþaðýdadýr. Ve söylencelere göre kuðular
ölümüyle evli kýzlardýr. Taze genler aracýlýðýyla bilgilerin aktarýldýðý
kunduzlar dile getirir: Avcýlarýn çocuklarý korularda genellikle baþtankara
avlar. Tan atýmýnda çiftelerin sesi tepelerden tepelere süzülerek ovayý
dolaþýr, beygirleri, eþekleri, köpekleri ürküterek, köstebeklerin, farelerin,
yýlanlarýn, aðaç diplerinde kümelenmiþ dað keçilerinin ve ýrmaðýn altýn
kýyýsýnda gizli ceylanlarýn bir an durup, ovaya, tepelere ve daðlara bakarak
çakýlmýþçasýna duruþundan sonra, ayný alýþkanlýkla, uykularýna,
kýpýrdanýþlarýna ve mýrýldanýþlarýna dönmesini saðlardý.
Kar tavuðu karda
görünmez. Kan
lekeleri inci olup karlara düþer. Ýz olup uzayýp giderde neden sonra tazýlar
sökün eder. Avcý kaný sever. Kaný içer. Ölü tapar. Kin tutardýr. Aramýzdan
biridir, çevremizde dolaþýr. Ýçimizde gezer .
Aðlar. Tanrýya yakýndýr. Emeðe inanýr. Yazgýya boyun eðer. Düz ayaktýr. Zamaný
yadsýr. Ve bir gün, avýn avý olacaðý ürküsünü taþýr.
‘Yüce dað baþýnda bir top kar idim
Yaðmur yaðdý güneþ vurdu eridim’
Avcý ormanýn
içlerine doðru yürüyordu.
Avýn
yaklaþtýðýný düþleyen bir avcý; kendisini gözlüyordu.
III
Suriye kralý
Zahelin’e ait kedi, altýn iþlemeli çanaðý kaybolunca açlýktan öldü. Köyde Topal
Halit vardý, Blackwell’in Siyasal Kuram Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakýþlý
tanrýlardandý. Bize bol bol Aristo’nun
mantýk
oyunlarýndan sýralar, Þaþmazlar’ýn evine giden yolun aþaðýsýnda durur, bakýn bu
yol yokuþ, yokuþu çýkýp baþa varýnca da, bakýn bu yol iniþ derdi. Sonra
Zenonvari bir tavýrla bastonuna yaslanýr, paradox dolu bilmeceler sorarak,
bizleri þaþýrtýr dururdu. Bu ayaklý ansiklopedinin, köyün altlarýnda ot
kümeleri arasýnda ölüsü bulunduðunda, uzun zaman öldüðüne inanamadým. O her
þeyi bilen ve görendi, çocukluðumun bilgesi, erenler yücesi, bir soylu
derviþti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki Selcenli’ye
gittim dediðinde, biz ona tüm dünyayý dolaþmýþ gözüyle bakardýk. Iþýklý
göllerden, aynalý sazanlardan, zeytinyaðlý lambalardan, suda yüzen yýlanlardan
söz ettikçe, bir evliya dinlermiþ gibi gözlerine bakar, ta Hadým’dan yardýma
koþan Bozoklar’ýn, Ayanlar’ýn katlediliþine nasýl seyirci kaldýklarýný,
Kýralan’da yapýlan deve güreþinde altta
kalarak boynu kýrýlan devenin sahibini nasýl aldattýklarýný, Ýcikli’de hem
kadýn hem erkek olan bir köylünün tuhaflýklarýný, Meler’in adýnýn, keler
(kertenkele) bolluðundan deðil, koyun kuzu çokluðundan Meler kaldýðýný,
Çýtak’ta keçilerin nasýl çabuk boy attýðýný ve Çivril’de hep çýlbýr denen yemek
türünün konuklara sunuluþundan dolayý Çivril adýnýn kaldýðýný aktarýr durur,
bizde edalý yürüyüþlü bu topal yalvacý aðzýmýz açýk dinler dururduk.
IV
Daha uzun yazmaný
dilerdim, daha çok þey anlatmaný, anlatmaya deðer þeylerin yok mu, neler
yapýyorsun, neler okuyorsun, yalnýzlýðýnýn dolambacýnda neler var.
Gerçeküstünün kýyýlarýnda gezindikçe neler yapýyorsun. Hep söylerim bu dünyada
kayda deðer tek þey sanat, güzel þeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir
yazardan bir anekdot var, ironiktir ama ben þaþmaz bir doðrulukla bakarým
sözüne, sana ,
tam nerede, nasýl kullandýðýný aktaramam, ama aþaðý yukarý þöyle bir þey:
Düþün, kahvenin birinde bir dolu insan var -görüntü belli- iþte ünlü yazarýmýz
oradan geçerken diyor ki: Aslýnda bunlar yaþamýyor!
Bundan daha
korkunç ve ölümcül bir çaðrýþým olabilir mi yaþam için... Ne diyeyim ‘Seni
bilemeyeceðin kadar çok sevmek isterdim.’ Þafaða bakarak ülküsünü kucaklayan
çocuk kýzlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik. Ýspanyol gemiciler okyanusa
açýlýp baþka toprak ve denizlerin haritasýný çizerken, kimi zaman majesteleri
ve sevgilileri için küçük bir adacýk çizerlermiþ haritaya, baþka bir zaman
baþka bir denizci o adayý bulamayýnca, bu durumu bilen bir baþka gemici gözünü
ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nýn adasý’ dermiþ. Bana bu rüyayý aðýndan
sarkarak bedenimde dolaþan örümcek gördürmüþtü. Fareli kapaný mahkumun suratýna
baðlayýp iþkence yapan ve salya sümük dolaþan Çinliler gibi, Dekabrist ruhum
iþte böyle yalpalýyor. Oysa Monsieur Lapalisse gibi olmak ne iyi: ‘Yaðmur
yaðarsa gökten su düþer.’ Ne denli gülünçse de acý çekmemek için ‘Ýþte bütün
mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaþý vardý, sevgiliye dil dökmek vardý. Trojan
atlarýyla virtual araçlarýn kart aðaçlarla savaþýna döndü yaþam. Renksiz,
kokusuz, tatsýz bir sývýcýl. Düþüncesiyle dünyayý ayaða kaldýran bir bilge,
ölümüyle önemsiz fýsýldaþmalara yol açýyor artýk günümüzde. Her þey tuhaf, ben
7 yaþýndayken, babam 49 yaþýndaydý ve benden tam 7 kat çok yaþamýþ ve görmüþtü.
35 yýl sonra, o 84 ben 42 yaþýna gelince, nasýl oldu bilinmez o katlar yok
olmuþ ve zavallý bende, babamýn yarý yaþýnda olan koca bir tomruktum artýk.
Benden 7 kat çok yaþayýp gören babam, þimdi nerede, zaman neden yok oldu,
yaþadýkça tükenip, hiçlenen bir þey mi zaman.
‘Yüzyýllar öncesinden kalmýþ tapýnak
Yitmiþ yanýk bir daðýn sisli kýyýsýnda...
Tahtýnda aðlayan yalnýz bir
kral
Arar solgun yüzünü sularýn aynasýnda’
Ne Füruzan
hanýmýn tavus kuþuna dönmesi, ne Talokan’da insanlarýn ölmesi, zaman karþýsýnda
hiç bir þeyin önemi yok. Ne Judas’ýn aðýr kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahþi
keçi, ne kürede noktalarýn merkeze uzaklýðý, ne güller, ne kýrlar, ne atlar, ne
zambak kokulu topraklar, ne derin ürpertici kýstaklar, ne sývý helyum ýsýsýnda
duran kimya, ne Vanuatu devleti, ne Kephissos çayýnda, mýzraðýyla, güneþli
çimenlere uzanan tanrý, ne ‘Aganta burina burinata’ ne baharda kunnayan
Trampacý Osman’ýn atý, ne kör Tiresias’ýn Liriope’ye ‘Si se non noverit’
(Yeterki kendini tanýmasýn) deyiþi, ne leylak, makas, fitil, mavi, hiç, her,
hem, sümbül, can, ayna, horoz, mayýs, fidan, lamba, barut, akasya, demet,
mantar, yulaf, kümes, fistan, palamut, ýspanak, lahana, ýhlamur, kamyon, mayo,
buket, kasket, tuzak, beton, kep, tank, berber, peçe, kanca, kart, salça,
pýrlanta, þapka, kanarya, soba, þubat, nisan ve viþne sözcüklerinin dilimizden
olmayýþý, ne su kolonunda yürüyen organizmalar, ne düþüncenin hedonist
çýlgýnlýðý, ne manyetik canlýlar, ne dýþ bükey pervazlar, ne kutsal dürtüler,
ne kýyýcý lav sfenksleri, ne çalýþmak zorunda kalmamak için konuþmayan
maymunlar, ne algýsý olanaksýz fiziksel dünya, ne kýpýrdamadýðý için kuþlarýn
yuva yaptýðý buffalolar, ne ölünce kýllarý büyüyen insanlar, ne öküzler gibi
otlayýp, saçlarý kartal tüyü gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir þeyin hiç bir
zaman yinelenemeyeceði ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baþ, ne buzdan
saydamlýðý güzelliðin, ne savaþ, ne utkularýn kozmirajik bir avuntu oluþu...
Ýç savaþta Roma
lejyoneri bir yurttaþýn kellesini uçurdu, döþeme taþlarýna yuvarlanan kesik
baþ, öldürücüye þunlarý söyleyebildi: ‘Ergo quisquam me magisodit quam ego’
-Biri benden, benim kendimden nefret ettiðimden daha çok nefret ediyormuþ
meðer.- Ne ölenin Ýsa’dan önceki ilk hýristiyan oluþu, ne alt alta her þeyi
toplayýp, her þeyi çýkaramayýþýmýz, ne iki yýldýz gibi parlayan gözlerine bir
türlü bakamayýþýmýz (Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un), ne kim bilir
nerede ‘Per oculos perit ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri oldu.- deyiþi,
ne aynanýn bronz karanlýk suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü tanrýlarý, ne
adamýn ikizi olduðu sanýsýyla omuzlarýna kocaman bir demir küre koyuþu, ne
tilki yüzlü eskil adamlar, ne bir yüzyýl yaþayýp ölen atamýz Ömer...
Bakýn; Psyke
odanýn karanlýðýnda kandille bana doðru yaklaþýrken yüzümü yaktý. Ve Eros kuþa
dönüþüp yitti; Melusine’nin balýk olmasý gibi. Diyesim ne Küba denizinde kýzýl
zambaklarýn açýþý, ne iki çift gözü olan Phanes, ne ölü çocuklarý elinden tutup
göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un hayali, ne ormanýn kýrk delikanlýsýnýn
kýþkýrtmasýyla ölen Sezarlar, ne imge kovaný, ne karþýtlar barýnaðý, ne özgürce
karþý çýkabileceðim bir tek tanrý kaldý deyiþim, ne Maenadlara korku salan
krallarý, ne tulumba fitili, ne güvercin tüyü, ne iksion çarký, ne uðuldayan
fýrtýna, ne Dis’in armaðanlarý, ne Cicones kadýnlarý, ne içilmeyince gücenen
sular, ne þiirin gizil evreninde Osmanlý miti, ne karanlýk Thomas’dan kötü belirsizlik dizisi, ne kehribar içine
hapsedilmiþ taþlar, ne de bir kýþ söyleni...
Deðilse de,
belki her þey þu, yani ‘Regina Coeli’ duasý...
‘Cennetin
Kraliçesi, neþelen, aleluya
Taþýdýðýn çocuk,
aleluya.
Göðe yükseldi,
aleluya,
Bizim için
tanrýya dua et, aleluya
Tanrý gerçekten
göðe yükseldiði için,
Neþelen, mutlu
ol,
Oh Bakire
Meryem, aleluya.’
Amin...
Her þeye amin.
ULUS
FATÝH
BULGU SINIRLARININ
PARÇALANMASI
Andromeda denli uzak bir
hiçlikte, Zeyrek’te, denize yakýn bir kýraathanede oturuyordum. Karþýda ölgün
bir kilise vardý. Duvarlarý ahþap ve sývalarý yer yer dökülmüþtü. Tepede,
kuleye yakýn bir Malta
haçýnýn gölgesinde duruyordu. Kovboy filmlerindeki, Meksika sýnýrýna yakýn
binalar gibiydi. Demek ki, öyle bir üslupla yapýlmýþtý ki bu binalar,
Samatya’dan, Fener’e, Meksika’dan, Ahtamar kalesine, oradan Prens Adalarý’na
kadar hep birbirinin aynýydý.
Derken, yanýmda kül yüzlü
bir adam belirdi ve sessiz bir
reveransla oturabilir miyim dedi. (Bugün tüm sandalye ve masalarýn boþ
olmasýnýn þaþkýnlýðýyla, ‘tabi’ dediðimi neredeyse biliyorum). Az sonra adam,
algý ve bulgu sýnýrlarýnýn parçalanmasý diye bir tez hazýrladýðýndan söz ederek
konuþmaya baþladý... Ýnsan kýlýnda bir evrenin saklý olduðunu, flüt biçiminde
gökadalar bulunduðunu, geleceðin görünebileceðini, meyvelerin içinde gizli
yýldýzlarýn varlýðýný, nesnelerdeki ölü enerjinin kinetizmini, ölümsüzlüðün
basit bir ilke, tanrýnýn ve sýnýrsýzlýðýn bir aldatmaca olduðunu, dönüþümün
varlýðýný ve kýsýtlýlýðýný, ama sonsuzluk ve ölümsüzlüðün komikliðini bir takým
kural ve teorilerle anlattý durdu. Ve tuhaf biçimde içini çekerek, evrenin
dilenirse bir nar tanesinde bile görülebileceðini söyledi. Sonunda yüzü,
‘karanlýðýn ýþýðýnda’ biçimden biçime girerek, þu an sayýlamayacak denli çok
yerde yaþýyorum ve istersem bunu arttýrabilirim dedi. Ve keçi ayaklý ilahtan
aktarýlan pitoresk bir öykü gibi, ikindi güneþi eþliðinde, yokuþa doðru yürüdü
gitti. Ýrkilerek ardýndan baktýðýmda, sýrtýnda siyah, küçük bir noktanýn hareket ettiðini görür gibi
oldum, korkuyla baþka bir yöne baktýðýmý anýmsýyorum.
...
O gece düþümde bir aðaç
benimle uzun uzun konuþtu ve sonra köklerinden fýrlayarak boþluða doðru uçtu
gitti.
KALEMAKELAME
Kutlu öðlede
kumrularýn öttüðü bir saatti. Silgi adam yaðan yaðmurdan korunmak ve
sýkýntýsýný daðýtmak için, sundurmanýn altýna girdi. Yaðmur suyunun avlu içinde
oluþturduðu küçük dereciklere bakýyordu, uzaktan suyun içinde, kývrýla kývrana
bir balýk geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasýnda durdu. Sonrada suyun
aðzýný kapatarak oradaki göletin büyüyüp taþmasýna ve hep birlikte aþaðýlara
doðru uçmalarýna yol açtý.
Adam gözünü
karþýya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlýðýn içinden
hayaletler yükseliyor gibiydi ve yaðmurun tuhaf sessizliðiyle ürpererek, loþ
avlunun garip hareketsizliðine dikkatle baktý. Birden korkunun verdiði cesaretle, su
birikintilerinin üzerinden atlaya zýplaya kahve yönüne doðru koþmaya baþladý.
Yaðmurun altýnda, alacalý günde, týpký kendisine benzer birinin, ters yönde
koþuþturduðunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut
aðacýnýn dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla
kendisinin týpatýp bir eþi olabileceði düþüncesinin olanaksýzlýðý ve
gülünçlüðüyle kalakaldý, ama biliyordu ki yeri geldiðinde, ayný sanrýyý
kendisinin de duyumsadýðýný söyleyecek pek çok insan tanýr bilirdi,
kirpiklerinden süzülen yaðmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yaðmurdan
kaçanlarý, at üstünde hýzla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taþ
oturaklardan birinde düþüncelere daldý. Ovayý gözleyerek, doðanýn göksel incisi
yaðmuru tanýmaya, anlamaya çalýþtý. Uzaklarda, göklerin içinde kaþalot
biçeminde kara bir bulut, diðer bulutlarýn süratle üzerine doðru gelerek bir
bir yutuyordu. Ayný denizlerdeki gibi diye düþündü, kitaplar denizler
tanrýsýnýn o olduðunu yazýyordu, gökte de kaþalot biçemindeki bulut diðerlerini
silip süpürüyordu. Þimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara þimþeklerle
dolu görünmez bir dev yaklaþýyor ve silgi adam doðanýn bu görkemli
karabasanýnda, yaþadýðý dünyanýn bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç
olduðu sezisine kapýlýyordu. Yaðmur delice þiddetini artýrmýþtý, birden
yanýnda kara kepenekli birinin ‘Mehdi
geliyor!’ diye, hýnçla baðýrdýðýný duydu.
Bu adam köyün, us sayrýsý çobanýydý.
Kararan havada,
çok uzaklarda buz yarýklarýnýn içinden, sanki yapay sýðýrcýklar, göz alýcý
büyüklükte siyah kelebekler havalanýyordu, çakan þimþekle ova bir an cam yeþili
bir çöl görünümüne büründü, þýrýltýlý çamurun içinden Polovec dansý yapar gibi
þaþkýn bir kurbaða hoplaya zýplaya aþaðýlara doðru kayýp gitti. Yýldýrým
yuvalarýndan elektrik çakýyor, bulut dumanýyla ilerleyen hava gemileri ortalýðý
kaplýyor, uzak daðlarýn kýstaklarýnda, sisler içinde sanki Berzah alemlerinin,
Zümmani ve Rabbani kapýlarý açýlýp kapanýyordu.
Silgi adam, köy
imamýnýn, bir zaman önce, yalnýzca kalplerin gördüðü tayy-i mekanlardan söz
ettiðini anýmsayarak, ötelerde ovanýn ortasýnda gölge yapan su duvarlarýný
köyün çobanýnýn da algýlamýþ olabileceði sanýsýyla, sormak istedi, ama
fýsýltýyla; doruktaki inci yuvalarý, is yurtlarý, yedi kardeþler, kurþun
beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs korularý,
doðuran yarasalar, arý ve iris dendiðini duydu, yanýnda kimseler yoktu ama,
kulaðýna imamýn sesine benzer seslerle
garip þeyler fýsýldanýyordu. Vaktiyle köyün destancýlarý Fegiye Teyran ve
Meleye Cizire’nin þimdi yaþadýklarýna benzer bir meseli anlatýp durduklarýný
düþündü ve aslýnda yaþadýðý aralýðýn, alemin hangi zaman dilimini karþýladýðýný
merak etmeye baþladý.
Mahallenin arka
sokaðýna dolanýp, boþ bir avludan geçerek, köyün en saðlam binasýnýn bulunduðu
arsanýn içinden ahaliyi sömüren, dolandýrýcý tüccar Kifilis’in ýþýðýnýn yanýp
yanmadýðýný anlamak istedi, bilmediði sözcükler mýrýldanýyor, dua, vali,
kaymakam gibi þeyler söylüyordu, (aslýnda) yaðmur baþlayalýdan beri baþka bir
düþünsel boyuta geçtiðini düþünüyordu, saçmalýðýna güldü ve Kifilis’in
ýþýklarýnýn yandýðýný görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam öldürme
arzusu belirdiðini görerek kendine gelmeye çalýþtý, yaþlý bir kadýn sürünerek
yanýndan geçti, durumundan þüphe edip, bir umar amacýyla, ateþlenince
çocukluðundan beri kullandýðý tek ilaç olan bir kinin yuvarladý, saçak altýnda
bekleyenleri çift görünce ilacýn etkisinin baþladýðýný anladý, yerde
Kifilis’in düþürdüðü bir senet buldu ve senetteki imzanýn
kendisinin olduðunu dehþetle gördü, yaðmur suyuyla mürekkep bütün kaðýda
daðýlmýþtý.
Kifilis içerde
maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardý. Azrail, Kifilis’e
yaklaþýyordu, köyde leylak ve zambaklarý olan tek adam buydu, puslu camdan
dikkatle baktý, biri mendille elini siliyordu, diðeri bir mektup uzatýyor,
yaþam, þiir, zümrüt gibi sözler ediyordu.
Ortada bir meclis vardý ve þiiri okuyanýnda kýz kardeþi olduðunu görüyordu, soluðunu güçlükle tutarak
kapýya yaklaþtý, cebinden bir makas çýkardý, öldürüm bir sanat yapýtý gibi
olmalý diye düþündü ve ölüm anýný bir resim gibi tasarladý, þemsiye varmýþ gibi
elini kaldýrýp indirdi, zaman akýyordu, yýl , ay, hafta , gün, saat, dakika,
saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanýn dýþýna düþtüðü, baþka bir ölçüye
tutsak olduðu, vatan deðiþtirdiði, ders aldýðý, yaþamýnýn fitilini ateþlediði o
an...
Þey dedi silgi
adam, ‘Oluyor mu?’ ayaðý dýþarýda kalmýþ buz gibi havada kötü rüyalar, kabuslar
görmüþtü ve Kifilis elinden kör makasý alýp tam bacaðýna saplayacakken
uyanmýþtý.
Çocuk okula gidecekti
ve beyaz yapraklarý olan kýrmýzý bir defter, kalem, üzerinde portre olan
kalýnca bir kitap istiyordu. Kahvaltýda nane çayý içti, zeytin yemeye çalýþarak
ayaða kalktý ve çocuðu okula götürmek üzere kapýdan çýktý. Arapça ve Farsça
bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuþu çýkýp okula giderek öðretmene okul
binasýnýn ve þu andaki varlýklarýnýn gerçek olup olmadýðýný sordu. Öðretmen tek
bedende pek çok hayat yaþanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.
(2)
Öðretmeni hem
dinledi hem de her dediðinin doðru sayýlamayacaðýný düþünerek ceplerindeki
bozuk paralarla oynadý, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül
kokusunu bile tanýmamýþ insanlarý düþündü, caný acýyordu, haftalardýr kendini
rüzgara vermiþ ama doktorun dediði üzere bir iyileþme saðlayamamýþtý, her
köylünün vazgeçilmez eðlencesi filli aynayý çýkararak yüzüne baktý, düþünde
kendi benzerlerini ararken, kendisinin baþkasý olduðunu gördü, yakýndaki bir
duvarýn dibine sinerek çevreyi gözetlemeye baþladý, korkuyordu, acaba herkes
baþkalaþýyordu da kimse farkýnda deðil miydi, sepet içinde bir horozla, bir
çocuk yanýndan geçti, dik dik baktý ona, çocuk aldýrmadý bile, o zaman
olaðanüstü bir þeyin olmadýðý kanýsýna vardý, öyleyse tüm kusur kendisinde
olabilirdi, yandaki çarþýnýn pazar yerine dalarak, pilav, niþan, nohut, pirinç,
tebeþir, tahta, çeþme, iþkembe, kaðýt, sebze, meyve, þeftali ve karpuzlara
dalarak köyün ta öbür ucuna çýktý.
Nilüferli bir
göl vardý orada, türkülerin bestelenip, aðýtlarýn yakýldýðý bir yolak üstüydü göl. Güneþi gözünün
çevrenine alarak göle baktý, göldeki güneþ bir hayal ülkesinin altýn gözü gibi
parlýyordu. Aðlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalýþýrdý insanlar, kapalý
kapýlar ardýnda, niçin prangalý bir tutsak gibi yaþarlardý, içlerindeki vahþi
içgüdü neden dinmek bilmez bir sýzýydý, neden güneþe bakmasýný bilmezler, neden
sýcakta yanarlar, soðukta alabildiðine mutsuz olurlardý, neden ikiye
ayrýlmýþlardý, neden tek bir tanrýnýn gölgesinde sabahlayýp, neden melek ve
þeytanlara inanmýþlardý. Neden çocuk doðuruyorlardý, neden doðan her çocuk
kendilerinin kötü birer kopyasý oluyordu, neden öldürmek zahmetine
katlanýyorlardý, neden eþitlik gibi masum açýmlamalarla günaha giriyorlardý,
neden atardamarlarýndaki kan ölümcül bir sývýydý, neden kaslarý geliþiyor, ayaklarý
çalýþýyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlýk doðal bir duyu olup, yemek
sosyal bir kavrama dönüþüyordu, neden denizlerin içinde baþka bir alem vardý,
baþka ülkeler, baþka sýnýrlar, neden uzay meraký oluþmuþtu, neden evrendeki tüm
bulgular hiç bir þeyi deðiþtirmeyecekti, neden her þeyin hiçbir þeye dönüþtüðü
ölümü masumca kabulleniyorlardý, neden çýkýþlarý aðlamak lý, öfkeli yada
ahmakçaydý, neden eþyanýn tutsaðý
olmaktan kurtulamýyordu, neden maddenin bir parçasý olmaktan öteye gidemiyordu;
yaþamý neden, neden anlayamýyordu.
Cebindeki
usturayý çýkararak gölün suyuyla sakallarýný kesti, Narsis gibi son bir kez
göle bakarak, acýkan iþkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrýlmakla
gerçek yaþamdan ayrýldýðýný biliyor, daðlardan, tepelerden, doðadan ayrýk köye,
yaþamýn cangýlýna geri döndüðünü düþünüyordu, orada topraktan gelen herhangi
bir þey kendine satýlabilirdi, bu satým iliþkisi tasarlanabilecek en kötü
soyutlamanýn bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda býrakacak bir
davranýþ, acý bir yükseliþ biçiminde olacaktý, her adým atýþýnda onun ederine
yaklaþacak, metada her adým atýþýnda uzaklaþacaktý, sonunda ölecek ve bayraðý
baþkasýna vererek bu yarýþý sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktý, dünya
ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuþamýyordu, benden bu kadar, buyur
sen al, benden bu kadar buyurun siz alýn, hep daha hýzlý, hep daha yüksek, hep
daha uzak, ulaþmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sirtius...’
Aðustos ayýnda
köye gelen cambazýn, kör beygiriyle gene yollara düþtüðünü gördü, mart yada
mayýsta da gelmiþ olabilirdi, cambazýn atýnýn tek gözü kör, kendisi de
söylediðine göre daltonist ve azýcýk saðýrdý, ama pembe bir þapkasý vardý,
siyah bir kaðýtla oyunlar yaparak çocuklarýn dikkatini çekmeye çalýþýyordu.
Fidanlarýn arasýndan geçip, utancýný gülüþüyle gizleyerek satýn aldýðý
çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaþtýran çayýn kenarýnda oturup
karnýný doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktý, dünyanýn aðýrlýðý dünyada
kalsýn dý, çoktandýr küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu daðladý, iyi bir
yemek mutluluklarýn en tuhafýydý. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak
lambasý, barut, loðusalar, laðýmlar, araba takozlarý, cýmbýzlar, pideler,
pizzalar ve körfezleri düþündü. Kýr serçelerinin arasýnda, karanfiller,
papatyalar toplayýp aralarýna akasya sýkýþtýrarak demet demet satan bir çingene düþledi. Sabahtan bu yana, usu mengene gibi
sýkýþmýþtý, keþke sünger gibi sýkýlabilse, yenilenebilseydi.
Kiremitlerin
üzerinde uçan bir alakarganýn ortalýðý çýnlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu,
umutlandý, az ilerde yaðmurun kabarttýðý
mantarlarýn doðuþuna tanýk oluyor seviniyordu, bodur aðacýn dallarýnda biriken
kuþ gübrelerinin kokusuyla sarhoþ oluyor, bodrumlarýn rutubetini, yulaf
ezmesini, panayýrlarýn neþesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi,
fistan giymeyi ve pilaki oynamanýn özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kýzý bir
huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgýnlýðýndan uyandý,
aðzýndan kulaklarýna bir limon tadý yayýldý, kiraz güzelliðindeki kýz
uzaklaþýrken, onun gözlerini kestaneye, parmaklarýný fasulyeye, yanaklarýný
ýspanaða, kalçasýný lahanaya, kollarýný pýrasaya, saçlarýný ýhlamura ve
salýnýþýný maydanoza benzetti.
Uzaklarda
ovadaki þoseden bir kamyon geçti, hemen ardýndan da onun tozu içinde sarsýla
doðrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peþinde ölüme (ölümüne) koþan bir
muþtu böceði diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Iþýklý Barajý’nýn
kýyýsýndan dolanarak uzak köylere doðru gözden kayboldu, otomobilse ovanýn
ortasýnda seçilmez hale gelip birden imi
timi bellisiz olup, yitip gitti.
(3)
Silgi adam
küçüklüðünde -onlu yaþlarda- büyük kentin varoþlarýndan birinde belleðine
imlediði konfeksiyon atölyesini anýmsadý, bursla okumuþ öðrencilerin çalýþtýðý
yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloþ
bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter
kokan deniz anasý patronlar, mesailer, kýsa öðle tatilindeki okey partileri,
bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kýzlar(mayo giymek herkes kadar
denize gitmiþ duygusu veriyordu), parfüm kokularý, taksi, trafik, pastane
dedikodularý, remayözcüler, overlokçular, þans oyunlarý, umutlar, televizyon
yýldýzlarý, gelecek planlarý, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler,
ustabaþý torpilleri, iþbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki
glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler,
transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlý iþçiler,
vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düþümleri, dumanlý
salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kýz tuzaklarý,
telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeþler, robot olmalar, sýr
alýp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise
hayalleri, deniz delileri, yýldýzlý oteller, arabeskler, sekreterler, sazlý
sözlü konserler, hasýlý karla, katranla kirlenmiþ, gümüþi ambalajlý karakatomp
yaþamlar.
Moteller havuzlu
mudur diye sormuþtu dikiþçi kýz, daha yanýt gelmeden bir diðeri hostes olacaðým
diye lafa karýþmýþtý, çay saatinde koltuk altlarýna sprey sýkarak. dinlenme
odasýnda spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten gelen
Olimpos gazozlarýný, kolalarý içmiþtik, hatta biri birayla kokteyl yapmýþtý
hepimizde tadýna bakmýþtýk, küçük sandviçler yiyerek, kapaðýnda; ‘Taþýn
topraðýn altýn/ Dünyanýn cennetiydin/ Seni tanýmadan önce Ýstanbul’ yazýlý bloknot defterine þiirler yazan bir
kýz vardý, gizlice yarým kalmýþ bir þiirini okumuþtuk:
ÜZGÜ
Bir sen vardýn yalnýzlýðýmda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktý
seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanýn öbür ucunda
Þiir gibi akacaktý hayat
Bir gün daðda
Bir gün kitaplar arasýnda
Resmini yapacaktýk-
...
Þimdi anlýyorum
ki baya güzelmiþ bu yarým þiir, kim
bilir o kýz nerelerdedir...
Blucini yýrtýk
giyerdi ve cesurdu, blöf yapmasýný da
çok severdi kendini tanýrmýþ casýna, birde kep takardý ki baþýna, yolda en
afili olanýmýz oydu doðrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke dolaþmaktý,
briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamýný bilmez öylece
yüzüne bakardýk imrenerek, ilk arkadaþ olduðu erkeðin arabasýnýn torpido
gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmýþtý o göz kesen. Yýllar sonra bir
barda kaþýkla ketçap yerken yakalamýþtým onu, düþlediklerinin çok gerisinde bir
yaþam sürdüðünü hemen anladým ama hiç belli etmedim, þiveside kötüydü, aðzýndan
kaçýrýnca tornistan yapýp yeniden dillendiriyordu sözcükleri, otostop yaptýðýný
söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layýk bu kýz tank gibi þiþmiþ,
paneli, formikasý bozulmuþ, jileti kayýk, smokini düþük, hacamat olmuþ, ne
idiði belirsiz bir gudubete dönüþmüþtü, ne kadar þaþýrýp, üzülürsem üzüleyim,
yaþam üzerinde oturup düþünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip teokratik,
monarþik, garip bir bileþen ; bir kimya.
O kýzýn adý
Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.
Silgi adam,
çocuðun okulunun bitme saati yaklaþýnca,
onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sýralarda, iskemlelerde beklemeye
baþladý, uzakta göz alýcý daðlar uzanýyordu, ne kadar bilmese de, bu daðlar,
yüzyýllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germiþti. Karyalar,
Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuþ, Persler , Medler, Partlarda
buradan gelip geçmiþti, o günden bugüne daha niceleri vardý ama en eski
atalarýný daha çok seviyordu nedense, belki de yüreðinde gerçekten ölü olup,
gerçekten özlenenler, bir mezar taþýnda görüp tarih öðretmeninin kahvede
Türkçelediði gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatýrasý kalmamýþ olan’lardý.
Nede olsa ötekilerin; yakýn geçmiþin,
anýlarý henüz canlý, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatýþmasý içine
girip, fikir bölünmesine uðrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada
buluþamýyorlardý. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sý bile
kalmayan bu atalarýný, bu en eski ölmüþleri, bu hatýrasý kalmamýþlarý, bu soyut
tabutlarý, solgun sandukalarý, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüþleri
seviyor olmamýz belki bunun içindir. Her bakýmdan ölmüþlere hepimizin gönlü ve
kucaðý açýktýr ve kalbin gözü onlarý çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrýlýða
yol açmayacak kadar ölüler, hasýlý onlara gönül kapýmýz açýk olup, hep
kalplerimizdeydiler.
4
Böyle
düþünüyordu silgi adam ama daðlardan doðru kucaðýnda Karya kartalýyla inen Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen
maðara adamý gibi az daha bayýlýyordu. Hykandros dev adýmlarla tam okula doðru
yaklaþýyor ve silgi adam ne yapacaðýný þaþýrýyordu, ceylan derisi tulumundan su
içerek yaklaþan bu Karyalý tam da yaný baþýna gelerek; kentlerinizdeki
gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarýnýzdaki otomobiller
hayatý bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuþ gibi baþýný sallamakla
yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacaðý bir cesaretle, bu yüzyýllar
ötesinin Musa’sýna : Geçmiþ yaþamlarýn bu günden daha mý insanca olduðunu
söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceði en güzel soruyu erdenlikle sormuþ gibide
gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanýtý ütopyalar,
geçmiþin düþleri bu günün düþüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü
gereksinim duyduðumuz güzellikler parmakla sayýlacak kadar azdý, görece bir
olgunluk içindeydik, bu günün ütopyasý, zamana, mekana ve levh-i mahfuza
sýðmayacak kadar geniþ bir bileþenler toplamý, oysa giderek en iyiye doðru yol
alýnsaydý ütopik dileklerde azalmalýydý, tam tersine istemler karelerle
küplerle artarken, geliþmeler aritmetik hýzda ilerledi, diyesim, istemler
geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleþenler aritmetik dizide
kalmaktadýr, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir
hýzla, ütopik istemler geometrik hýzla artmaktadýr, bilmem açýnlamaya gerek var
mý, kýsaca ‘bulanýkadam’ biz daha
mutluyduk, bu gün çevrecilik dediðiniz þey bizim zamanýmýza duyulan
özlemin kanýtýdýr, cennetten öte yaþamýmýzýn tanýtýdýr, insanoðlu, sizin
yüzyýlýnýzdaki kadar aç kalmadý, sizin yüzyýlýnýzdaki kadar ölmedi,
umarsýzlanmadý, ezilip horlanmadý, aðlamadý. Bugün -homofaberin- kendine karþý
artan acýmasýzlýðý, ütobik istemlerinde sýnýrsýzlaþmasýna yol açmýþtýr.
Silgi adam
bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her þeyin göreceli oluþu, belki sanýyý ve
gerçeði deðiþtirebilir dedi. Hykandros doðru ama bir tek þeyde yanýldýðýnýz
kesin oda þu deyip silgi adamýn kulaðýna eðilerek bir þeyler fýsýldadý. Silgi
adam þaþkýnlýkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince, Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den,
Mart’ýn 15’i gibi sakýnýn dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduðu sürece
ortaya çýkan paradoks bir gün tanrýnýn bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi
adam sanki bir uykudan uyanýr gibi; Okul! diye baðýrdý ve oturduðu bankýn
üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandý.
Çocuðu elinde
bir pasta dilimiyle yanýna geldi, öðretmenin yaþ gününü kutlamýþlardý, çocuk
peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiþ deyince, gözleri fal taþý gibi
açýldý ve içinde beliren sýkýntýyý kahvede saatlerce ve amaçsýzca tavla
oynamayý düþünerek atmak istedi, berberin yanýndan geçtiler, puslu camda,
köpüklü yüzüyle bir adamýn baston yutmuþ gibi duruþu ve onun yanýnda eskivler yapan
bir adam oluþu, onlara panayýrlarýn palyaçolarýný anýmsattý, masallarýn ve
düþlerin yaþamdan kam almýþ olabileceðini anladýlar, taþlý yolda Troy adlý bira
þiþesi görünce gerçekte, plastiðe geçiþin
kaynaðýnýn da yaþam olduðunu
kabul ettiler, öyleyse bir þey bulunup bir þey yaratýlmýyor, yaþamdan baþlayýp
eni sonu gene yaþama dönülüyordu demek, çok daraltýcý bir yaklaþým olduðunu
düþünüp, boþ vererek -çýðlýkla-aralarýndaki parolayý yineleyip, türkü çaðýrarak evlerinin yolunu
tuttular:
‘Þu uzun gecenin
gecesi olsam
Sýlada bir evin
bacasý olsam’
diyordu türkü.
Evde silgi adam
zavazinga kasasýný açarak öte beriyi
onardý, çocuða tahta bir oyuncak yaptý, kiriþlere asýlý üzümlere, türlü
meyvelere yetiþebilmek için bir masa çaktý, kýzý tempo tutarak onu çalýþmaya
özendiriyordu,
peçeli hanýmý ev
iþlerini yapýyor, sanki baþka ve çok kasvetli bir alemin hurisiymiþcesine,
onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu tuhaf insanýn, güneþin
doðup batmasýyla üreyen yaþamlarýna kattýðý mistik izden hoþnut kalarak,
yaþayýp gidiyorlardý. Akþam basmadan silgi adam banyo yaparak günün
yorgunluðunu attý, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanýn yaþamdaki
yalnýzlýðý bir ölçüde azalýr, kýzý ne demek istýyor gibi ondan yana baktý ama
konuþma isteði duymadýðýný belli edercesine oturduðu yerde kývrýlarak
uyuklamaya çalýþtý, adam kör ýþýða duraksamadan bakýyor ve bir þeyler
mýrýldanýyordu, bravo diye bir söz çýktý aðzýndan, bankalar, bombalar,
piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalýþtý,
onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mý!’ diyerek çekmeceye býraktý,
pantolonunun takýlan kancasýný çýkarýp düzelterek yün çamaþýrlarýyla yataða
uzandý ve uyudu. Sýk sýk olduðu gibi rüya görüyordu, Ýtalyan parlamento binasý
önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sýrtýna aldýðý kadýrgasýyla
Barbaros’ta kendisine destek verenler arasýndaydý, pipo içen Nietzche’ye benzer
biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalýna olayla ilgili yorumlar
yapýyordu.
(5)
Fellini
filmlerinden çýkma kart bir kadýn, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman
televizyon muhabirinin kucaðýna oturuyor, boyalý büyük aðzýný alabildiðine açýp
kahkahalar atarak her þey hoþ ve boþmuþ gibi sinir bozan bir lakaytlýk ve
frapanlýkla ortalýkta dolanýyordu; sonra garip bir hareketle kameralara
yaklaþarak hermafrodit olduðunu kanýtlarcasýna total bir hareket yapýyordu,
biri bütün hay huyun ortasýnda arabasýnýn krank milini çýkarýp hiç bir þeye
aldýrmadan onarým yapýyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiðini söylüyor,
patent patent diye baðýrarak koþuyor, gardiyan kýlýðýnda biri az ilerde onu
tutuklarken, göklerdeki karyolasýnda seviþen bir çift, olan biteni sessizce izliyor, þarkýcýyým, gazino arýyorum
diyen bir deli araya çýðlýk dolu türküler karýþtýrýyor, bir sporcu mihaniki
biçimde kaptanlýk bandýný takýp çýkarýyordu; bir diðeri her gördüðüne paso
gösteriyor, fotoðraftaki þüphesiz benim diyordu, bir sigortacý tüm olan biteni
-uçan sözü bile- sigortalayabileceðini söylüyordu. Bir sinema yýldýzý
villasýndan el sallýyor, bir hýrsýz yapma bir bebeðe tornavida saplýyor, bir
palyaço, yüzünü gözünü kýrmýzý ile boyuyor, görüntüleri fotoðraflayan bir
gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pýrlanta gerdanýyla orta yaþlý bir
kadýn boðazýndan asýlmýþ sallanýyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalýyor,
aðzýndan salya akan biri de peçete satýyor, seyyar bir pirzolacý -kancadaki
etlerle- herkesi yemeðe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto
oranlarýný anlatýyor, postacýysa olay yerinde olanlara mektuplarýný veriyor, bir
jandarma güruhu herkesi çembere alýyor, küçük bir çocuk annesinin verdiði
mandalinayý yiyordu. Papaklý bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaþýrým,
iskelede seviþirim diyerek, çikolata ýsýrýp, tekvando gösterileri yaparak,
otobanda hýz yapmayý severim diye ekliyordu.
Silgi adam
uyandý, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtýðýný düþünerek, sobayý
usulünce söndürdü, akþamdan kalma çayý içti, þubatta ekerim, nisanda yeþerir,
haziranda toplarým diye mýrýldandý. Bahar gelince viþne aðaçlarýnýn olaðanüstü
bir beyazlýkla açtýðýný, çevreye hafif esrik, çok hoþ bir koku yayýldýðýný
düþündü. Portakal çiçeðinin de son derece güzel olduðunu söylemiþlerdi. Sonra
gene yataða uzanýp hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandýrýldýðýný, aðzýna Kiler
balýðý ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalýþtýklarýný ve bir hipopotama
dönüþtüðü anda yine rüya gördüðünü anladý.
Elektron
yuvalarýnýn içinde batýk Vordonos adasýna doðru kýzýnýn elini tutarak
gidiyordu, güneþ silik bir noktaya dönüþüp, aðýr aðýr yok oluncaya dek
gittiler...
...
Büyük yazar
pandantif kýlýklý yazýn heveslisine bu öykü deðil, konu bütünlüðü yok, deneme
deðil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazý aksak ve bunu her okuyucu dilerse
anlayabilir diyerek notlarý uzatýp, uzaklaþmaya baþladý. Çömez arkasýndan
koþtukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalý ilaha verdikleri ant
uyarýnca, atýlan her adým da aralarýndaki uzaklýðýn yarýsý kadar
yaklaþabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamýyordu, büyük yazar dönerek,
asla bana ulaþamayacaksýn, her uzaklýðýn sonsuza dek bir yarýsý olacaktýr dedi.
Yazýn heveslisi büyük bir oyuna
geldiðini anladý. Ama hiç ummadýðý bir
tansýk gerçekleþti ve yakýnlaþtýkça devasa biçimde büyüyen yazarý yakaladý,
dokunduðu anda da onun saydam gövdesinin boþluklarýnda yitip gitti. Geriye
büyük yazarýn sembolik dev gölgesi kalmýþtý...
...
Büyük yazarýn
tilmizi olmaya özenen, küçük yazýn heveslisi, kýrýk dökük karyolasýndan taþ
döþemeye düþüp ölmüþ, tabaðýnda duran
týrpana balýðý da, göklere doðru kanat çýrparak uçup gitmiþti. Silgi adamýn
garip öyküsü böylece bitti.
ÇATALKUYRUK
Bozkýrda
kurumaya yüz tutmuþ çayýn kenarýnda yaþlý incir aðacýnýn altýnda oturan kavruk
yüzlü çocuk incir aðacýnýn yemiþlerine bakýyor neden çürük olduklarýna us
yormaya çalýþýyordu. Yaþlý babasý incir suyu sevmez dibinden su geçerse
yemiþleri kurtlu veya içinde evin olmaz demiþti. Kolaylýkla incirlere ulaþýyor
ama hepsi ya çürük ya evinsiz çýkýyordu. Sonunda çaresiz aðacýn dibine oturup
yaslanarak ovaya bakmaya baþladý. Harmanlar kalkmýþ týnazlar savrulmuþ
kuyularýn serenleri yüzyýllarca gizli kalmýþ bir dinin müritlerini
cezalandýrýldýðý çarmýhlar gibi ürküntü veren kara birer hayalete
dönüþmüþlerdi Doðudaki dað silsilesinin
tam ortayýndan tek bir kuþ süzülerek tam üzerine doðru uçup geliyordu Kaðnýlar,
manýþlarla örtülü at arabalarý kulaklarý düþmüþ eþeklerle yanlarýndan geçen bir
köy kafilesi incirin dibinde hareketsiz duran bu çocuðu neredeyse görmeden
geçip gitti, o kirpiklerini kýrpýþtýrýp gözlerini aralayarak gelip geçene dek
onlarý süzdü, kadýnlar sanki bin yaþýndaydý, ayný yorgun alýþkanlýk, ayný
kavrukluk, ayný çatlak eller, açýða vurulmayan köreltilmiþ dehþetin baskýsýnda ayný derin bakýþlar ellerdeki soluk kýnalar, sýska bedenleri
heyulaya çeviren alaca þalvarlar, kimden
çýktýðý belli olmayan aðlama sesleri ve ölene kadar suskun erkekleriyle çekip
gitmiþlerdi. Çocuk az sonra uyuklamaya baþladý ve hafif yelin yüzünü
yalamasýnýn ardýndan dalýp gitti. Düþünde tam ortadaki kýstaktan süzülüp gelen
kuþun küçücük olduðunu görüp tam tepesindeki incire konmuþtu Kuþ daldan dala geziniyor kýr sarmaþýðýnýn
kapladýðý dallarda görünmez oluyor sonra ortaya çýkýp baþ hizasýna kadar iniyor
yine çýkýyor oynuyor oynuyordu.
Þimdi kuþ
sarmaþýðýn. Çitlembiðin, incirle yaban armudunun sarýþtýðý bu çay kenarýndaki
küçük vahada incecik dallarýn arasýnda küçük cennetinde oynuyor oynuyordu. Kuþ
minicikti köylüler adýna çatal kuyruk derlerdi, kuyruðu uzun iki baðýmsýz
telekten oluþmuþtu, kuþ kuyruðunu diðer hiçbir yanýný hareket ettirmeden
oynamayý çok severdi duruþunu bozmadan ileri geri aþaðý yukarý saða sola
oynatabilirdi baþý küçücük siyah beyaz görünürdü serçegillerdendi kuru yaprak
renginde kýzýlýmsý kuzgunilikte bir göðsü vardý tutunca taþlýk oradaydý iþte
yediði herþeyi taþlýkta yuvalardý kanatlarý zarif yaðmur bulutu renginde
yumuþak tüylüydü kanat altlarý lekeli beyazdý ayaklarý üç parmaklý prenses
bileði gibi zarif ve ince minicik dirsekliydi.
Kuþ daldan dala
geziyordu yapraklara sürtünüyor inci dallarda gagasýný sürterek aðzýný
temizliyor kývrýlarak aþaðýya yukarýya bakýyor birden hopluyor bir gözüyle
yukarýlarý incelerken çitlembikleri aþaðý düþürerek bir türlü yemeyi
baþaramýyor sonra dinleniyor gözündeki saydam perdeyi indirerek dalýyor birden
týkýrtýya uyanýp çevresini gözetliyor
oyunu baþtan alýp yeniden baþlýyordu Uykusunda rüya görüyordu, bir
gergedan ksilofon çalýyordu, biri ona koþ gülsüm burada diye çaðýrýyordu. Suyun
kenarýnda incecik uçarlar yüzüyordu
saltýk karanlýða doðru uçan gökadalar geçiyordu gözlerinin önünden,
birden tanrý görünüp Ölüm hiç bir suçun karþýlýðý deðil Eyyüp diye baðýrdý,
(rüya sürsün) O çocuklar o yaþam o adam suyun suya damlamasý gibi öldü yok oldu
gitti. Buðulu gözlerle baþtan beri (baþlangýçtan beri) bekleyen ýssýz ovaya
baktý, onu öyle severdi ki, rüyalarýnda gördüðü rüyada bile (o vardý) onu
görürdü Ama her þey gibi bir gün geldi bu aþkta bitti. Ölüm onu sessizce
kanatlarý altýna aldý- almýþtý ve acýmasýz hayat tek baþýna yaþamýný sürdürdü.
Osmanlýda piyaleyken bile Copland’ý dinlerdi, Grieg’in Aðýtsal Melodisi ve
Bartok Dayý’nýn divertimentosunu dinlerdi ama gariptir Zenofobisi vardý, uysal
Leandro, savaþcý gezgin Odysseus ile Sonsuzluk anlaþýlmayanýn giyitlenmesi,
felsefe düzlem, cisim algý biçemi, soyut emek, yaþamak, 2x2= 22 gibi zýrvalar
söyledi. Cengaver, kuþ ve kuþku dedi.
DEVAMET
MEŞHUR
‘Kirke, bak! Parnas’ın yamacından o güzel çocuk iniyor!..’
I
Avlu taşlarına mavi suyun
yağdığı ev bizimki, defnelerin sarmaladığı, ışığı mavi evde Zeus’unkiydi. Güneş bir kurs gibi doğar, koyunlarla,
tarlalara, bağlara iner ve akşam batarken, boyun büken gün çiçeği gibi,
evlerimize, ocaklarımıza dönerdik.
Temmuz ayının ortasında alaca
düşerdi bağlara, keseklerin arasında, çokakların altında alacayı arardık.
Sevgilere irem olan yüce tanrının üç rengi vardı: Yeşil, mavi, kırmızı. Yeşil
salkımlar, Havva yurdundan çıkarak, Gehenna aleviyle sekileri tırmanıp, evreni
soluyarak, göğsü kızıl düğmeliye garkolduğu zaman arardık alacayı. Biraz sonra
Meşhur, gediklerin üzerinden görkemle, bereketin Artemis’ini sallayarak, kızıl
tansığın ilk sahibinin kendisi olduğunu haykırırdı. Akşama dek onu göğsüne
bastırır, gümrah Dionizos çelengini, oturduğunda bile kasık aralarında
saklardı, sonra ceviz ağaçlarının dibinde akşamı bekler, yukarıda dalların en
yücesinde, etekleri uçuşup cevizleri koklarken; kimi zamanda dalların
arasından, çılgın bir Kirke gibi işerdi. Biz de aşağıda delişmen Apollon’un,
avare Orpheus’un çocukları olarak, kollarımızı, yüreğimizi, ağzımızı açardık.
Aah ah, Meşhur’un o zamanlar öyle güzel gözleri vardı ki, tam üç renk vardı
içlerinde; yeşil, mavi, kırmızı. O gözlerin ortayı yeşil, kıyıları mavi,
derinliğine bakınca da, kırmızı alevlerin yüzdüğü elmas benekli bir küre, bir
gülen nurdu. Bağların arasında pıtrakları, şeytan çanaklarını, semiz otlarını
toplar, deli incirlerden, küstüm otlarından kolyeler yapardık. Meşhur, hiç
yoktan akşam alacasında çatalını gösterir, biz de gölde sureti parlayan Narkis
gibi, sanki hipnoz olup, şaşırır, yel yepelek kalırdık.
Çocukluğum Meşhur’a olan sevda
ile yanıp kavrulmuştu. O, gümüş endamlı, kadife bedenli nymphalarla kız kızan
olurken, ben de Herkül bakışlı, Pan
sekişli satyrlerle yarenlik etmişimdir. Nice yortularda Meşhur ve öteki perilerle eğlenmiş, bodur boylu Suriye
okçuları gibi dizilip, Sultan Selim’i bile kıskandıran kiraz küpeleriyle, nice
meyveler yemişizdir. Erythrai’den gelen yabancılara, su gelini türküsünü
söyleyip yıllar ve yıllar geçirmişizdir ki: Eyvah!..
II
Yürekten duymak isteyenlere
tanrı anlatır. Her melek, sevenlere en candan sözcükleri fısıldar. Bir gün
Meşhur’la yaylalarda sığır güdüyorduk. Benekli sığırlar akşama dek çayırlarda
yayılır, arada başlarını yıldızlara çevirir ve gene birden çayırlara dönerek,
öylece kalırlardı. İncecikten yağmur yağmaya başlamıştı, böğürtlenlerin
kırmızı, minicik incilerine düşen damlalar, kızıl tomurcukları yakuttan
alevlere dönüştürürken, ağaçlardaki hakuranlar, seke seke tüneklerine eğilip,
sokularak, bir süre sonra görünmez oluyorlardı. Arada parlayan kırmızı güneş,
uzakta dağların arasında, yıldırımlardan demetle çakarken, giderek kararan
havada, çalı çırpıları ve minik hayvancıkları sürükleyerek vahşileşen, yağmurun
seli, yaylalardan ovaya doğru köpürerek akıyordu.
O gün nasılsa yamaçta gevşeyen
bir tümülüsün dereye uçmasıyla, Meşhur’un sığırlarından biri sele kapıldı.
Zümrüt gözlerinde çakan şimşeği şimdi bile anımsıyorum, görkünç umarsızlığıda
yüzünün utkulu güzelliğini gittikçe arttırıyordu. İşte bir killi toprak
yüzünden, aşk için kendini kanıtlayacak Mecnun’a ilk fırsat o gün doğdu.
Çığırışlar arasında, köy altlarında güzün cılızlaştırdığı bağlara dek koşarak,
selde batıp çıkan sığırı izledim. Selin iki yanının iğde ağaçlarıyla daraldığı
Kezbanbağı kesiminde, çengelli üvendiremi sığırın boynuzuna geçirerek hayvanı
iğdelerin arasına çektim ve çelmeyi yiyerek bir kere ayağı yere basan sığır,
iri gövdesiyle ağaçlara sürtünüp can havliyle yola çıktı ve olduğu yere çöktü
kaldı. Bir kaç gün sonra kendini toplayan sığır, yine yaylalara çıktığında,
Meşhur, irem dolu gözlerindeki su durusu sevinin, en gönülçelen betimiyle
yanıma gelip, boynuma sarıldı... Tansıkla yıkanmış ve onun aşkıyla bağışlanıp
kargışlanmıştım. O bunu biliyordu, ama ona sarılmak ve çevre köylerde bile
ünlenmiş erotik kokusunu içime çekebilmek için tanrının belirlediği gün, işte o
eylül sonuydu.
Şunu tüm dünya bilmelidir ki,
sevenler için, ela kirpiklerden süzülen yaşların tenle sarıştığı biricik döngü,
sonbahardır.
III
Kış gelmişti. Hepimiz evlerin
içinde yaşıyorduk. Zeus’un köyünde karanlık çökünce, ortalık suratsız aya ve
keçi ayaklılara kalıyordu. Arada bir kandillerin kırpıştığı yollarda, tek tük
seslerin söyleştiği, tıpırtıların gülüşmelerle eğleştiği yolcular görülse de,
güneş batınca haneylerin dip köşelerine çekilir, günler ve gecelerce Meşhur’umu
görebilmek için asma kilitli kapıların açılmasını bekler, rengarenk fistanıyla
yağan karda, koyunlara, sığırlara yem vermek, köpeklerini sevmek için avludan
kıvrılarak terslikteki kulübeye doğru gidişini gözlerdim. Oradaki çıplak nar
ağacının dibinden eve doğru yürümeye başlayan Meşhur’u görünce merdivenin taş
basamaklarında durur, kutsal bir yuğdaymışçasına kımıldamaz, çarpan yüreğimle
dünyalar güzelinin geçişini izler, onun gizemli bakışının gölgesi, bir an
gözlerimde dalgalanınca, tanrıma yakarır gibi olur, bu mutluluğu bana yaşattığı
için mezmurlar söyler, dualar eylerdim.
Karlı bir gün, tüm haneyleri
dolaşan buğday sürtme işinde, sıranın bize geldiği söylenince, köyün bütün genç
kızları evde toplandı, işte Meşhur’da gelmişti ama, aramızdaki gizli sevinin
dışavurumu olanaksızdı. Ben öbür odada, dalıp gitmiş, ateşin oyunlarına
bakarken, Zübeyde’nin sesiyle uyandım, yorulduklarını ve benimde sürtme taşını
döndürmek için, el atıp yardımcı olmamı istiyorlardı. Kutsal bir şey
buyurulmuşcasına el değirmeninin kulpunu tutup döndürmeye başladım, hemen ötekilerde
yapışıp, giderek hızlanırken, yarı karanlıkta elimin üzerine yapışan bir elle
ürperdim, kim olabilirdi ki bu, kendimi çabuk toparladım, taşın hızla
dönüşünde, benim elimin üstündeki sonsuz sıcaklığın sahibi, ayaları ak, sevigen
bileği seçemezdim, ta ki yorulup taşı yavaşça durdurana dek. Kollar tek tek
ayrılıyordu, en son kolun çekildiğini gördüğümde, büyücül gözlü kızın, gülen
yüzünde, aşk çılgını çizgileri yakaladım.
Dışarıda kar, kelebeksi titreyişlerle yağıyor, saçaklardan sarkarak,
çam oyması olukları, ağızlarına dek dolduruyordu. Tanrım bu mutluluğu; dışarıda
yağan kara, göz kırpıp, benekleyerek eşlik eden kandil ışığında sunmuştu
bana...
Ne mutlu sevda çekenlere
Ne mutlu sevip sevilenlere...
IV
Bahar ağaçları
filizlendirirken, sık sık evden dışarı çıkan Meşhur’u görüyor, onun dokunuşunun
özlemiyle yanıyor, birlikte bağlara, kırlara doğru gidişimizin düşleriyle
avunuyordum. Günlerden bir gün, üzüm gözlü eşeğimize binip, bağ çapalayanlara
aş götürme işini bize bırakmışlardı, ben eşeğin semeri üzerinde, o ise arkamda
sağrısındaydı. Yemeği torbalara koyup kaşa asmış, bakraç sesleri arasında, köy
ortayından bağlara doğru gidiyorduk. Heyecandan pek konuşamıyor, yalnızca
sorduğu sorulara, yürek atışlarıyla dolu yanıtlar veriyordum. Bahar gelmişti, kelebekler,
minicik mavi çiçeklere konuyor, bağlarda, iri birer salkım olacak tozlu
çitlimlerin buruk kokusuyla, cevizlerin dibine, eşsiz kokuların yurduna varmak
istiyorduk.
Söz sevgiden açılmıştı, Aynur
İrfan’ı seviyor, Fatih, Naime’yi derken:
Sen kimi seviyorsun dedi bana... Hiç sesimi çıkarmadım, sonra aniden, şimdi
bile şaşırdığım bir cesaretle: İnsan sevdiğini söylemez, sevilen onu bilir
dedim. Bir sessizlik oldu, az sonra iki elin yavaşça belime dolandığını
duyumsadım. Hiç konuşmuyorduk, bağlara gelinceye dek soluk bile almadım. Onu
öyle seviyordum ki, elleri belimden ayrıldığında bir süre kendime gelemedim.
Bir çağrıyla irkildiğimde, uslu bir kelebeğin, rüzgarla, önce Meşhur’un
saçlarına, sonrada benim omzuma zarif dokunuşlarla konup, can alıcı renkleriyle
havalarda dönerek, çırpınışına tanık oldum. Gümenin kıyısında sümbüller
açmıştı, bademler pembe tomurcuklarıyla, arıları, kuşları çağırırken, kedi
tırnaklarının içinden, yaprak yeşili gözleriyle, Meşhur’un beni izlediğini
görünce, yüreğimin derin bir özlemle yandığını duyumsadım ve yaşamı bir kez
daha epopeler söyleyip, şarkılar çağrıyarak kutsadım.
V
Yaz, Bakılan dağlarının
arasından bereket tanrısının yüzünü gösteriyordu. Buğday başakları iri
taneleriyle doluyor, ova giderek sararıyor, tek tük ağaçların gölgelediği büyük
düzlük, çocuk çığlıklarıyla dolup taşarken, sesler öteki kuyudan, beriki kuyuya
çınılayıp duruyordu. Gürbüz başakların içinde özgürce geziniyor, oradan afyon
tarlalarında kozalak çizicilerinin arasında, sütleğen kokularının içinde
dolaşırken, ahlat ağacında ötüşen iki dikencik kuşunun prelüdüne kulak
veriyordum. Telgraf direklerindeki fincanlara, bilinmeyen dünyalarla iletişmek
ister gibi, sanki karanlığı sever gibi, taş atarken, tellerde çok uzaklardan
gelen arabaların sesini işiterek, susa yoluna çıkıyor, köpeğimiz Lortop
renginde bir jip, uzaydan gelen tuhaf bir alet, demir bir böcek gibi
yaklaşırken, tam geçeceği anda el sallayarak, önde Amenofis gibi duran yolcuyu
uğurluyor, onlarda çalan klaksonun ani sesinde bizi selamlayıp, ufukta yitip
gidiyorlardı.
Buğday tarlalarında, bıldırcın
yuvalarıyla karşılaşmak Meşhur’u şaşırtıyor, tümseklerde açan sursalların
içindeki parlak renkli böcekleri incelerken, bir mutlandan, bir başka mutlana
koşuyor, dişil buğdaylar, dirim dolu halleri, gümrah salınışlarıyla bizi
büyülerken, esen yelle, yanık ovanın içinde, tozan olup gidiyor, erenlere
karışıyorduk.
Yine bir gün, yeni uçar bir
bıldırcın yavrusunun peşine düşmüştük, kuş üç dört kulaç uçuyor, yine konuyor,
yine uçuyor derken, Meşhur, buğdayların içine yüzükoyun kapaklanıverdi. Neden
sonra eğilip onu kucaklarken, yüzünü bana döndüğünde, dudağının kenarında bir
kan sızıntısı olduğunu söyledim, eliyle aradı ama bulamayınca, gören gözlerim
kör olup: Tanrının yardımıyla onu öperek, dudaklarına bulaşan kanı görmesini
sağladım. Sonra garip bir şey oldu; birden bana sarıldı Meşhur. Ve Artemis’in
bereketiyle göğermiş biçime hazır buğday tarlalarının içinde, canhıraş bir
sessizlikte ova alevlerle yanarken; öğleden sonra, bir güneş günü, -doğa ananın
beşiğinde, melekler eşliğinde- tapınırcasına birbirimizin olduk...
Tanrı bizleri bağışlasın.
.
OKEANOS
Melek balığı okeanosun içinde
yüzüyor... Gezegenin suları içinde, planetin gölcüklerinde. Kaplan tüyü gibi
dalgalanıyor okeanos. Mavi göklerin renginde bir Poseidon suyu, perilerin
yurtluğu. Binbir gecenin Arabistan’ı,
işte mercanların, atollerin
içindeyim, irem dolu renkler biçimindeyim, salınarak dans eden gönül hırsızı
ahtapotlarla. Ve işte ah, dünya ne güzel!.. Bir flandra balığı geçiyor yanımdan,
yüzgeci uzun, ipliksi, nasıl da yüzüyor kelebek gibi, ne ilginç güzelliği var.
İşte fiyortlara dalıyorum, rengarenk süngerlerin, ışıklı, mavi yosunların
içinde dolanıyorum. Arada denizin göklerine çıkıyorum, yurtluğumuzun yücesine;
tavanına
vuruyorum. Buraya çıkabilen
elçi balıklardanım ben. Sonra aşağılara inip, gökte olanları anlatacağım
onlara,
bir ay var diyeceğim tepede,
belki onunda denizleri, belki onunda balıkları var diyeceğim. Sonra güneş
tanrıdan söz edeceğim, yaşamı
bağışlayan taçlı Helios’tan ve bulutlardan, onun göğül yağmurlarıyla okeanosun
oluştuğundan, bulutların annemiz olduğundan...
O da ne, yüzeyde, kayalıkların
bittiği yerde, bana doğru geliyor biri, her yanı kıllarla kaplı bir vahşi,
budaklı bir ağaç dalını suya vurup duruyor, güçlü kolları inip çıkıyor. Elinde
bir üzgün balığı, kayaların arasına doğru gidiyor sonra. Yurtluğun dışında,
demek ki gizil, korkunç düşmanlarımız var. Aşağıda bu canavardan onlara da söz
edeceğim.
Denizin çalkantıları arasında,
mavi suların içindeyim...
Güneş doğuyor, zaman geçiyor,
bir mavilik içinde yüzüyor melek balığı... İskorpitlerin, tilapiaların,
kiklaların, lapinlerin arasında. Beyaz gelinlikten yüzgeçler, salına salına
gidiyor, gılyanuslar, remoralar, gularyalar, horozbinalar. Şimdi bir vatoz
yaklaşıyor, ürkünç güzelliğin dehası, gök balığı kuşların okeanostaki akrabası,
görkemli bir dengeyle, frak giymiş bir soylu, süzülerek geçiyor, melek balığı
gülüyor. Okeanosun üzerinde bir sandal görüyor melek balığı. Cıvıltılar
arasında, peri güzelliğinde, fiyonklar, kurdeleler eşliğinde bir Havva,
sarıbaşları okşuyor, boncukburunlara onu gösteriyor, onun güzelliğini,
tatlılığını... Çocuklar ellerini uzatıp dokunmak istiyorlar ona, ama o suların
üzerinde gezinen, büyük, tuhaf biçimlerden korkmayı öğrenmiş ve diplere dalarak
uzaklaşıp gidiyor. İşte bir cerrah balığı geliyor, yanında cennet balığı,
arkalarında benekli pisi. Ve denizler tanrısı balina. Çok uzaklardan kornasını
çalarak, suları yara yara, kuyruğunu vura vura, küçücük gözlerinin dev cüssesine
verdiği görkül edayla süzülüp gidiyor.
Okeanos duruldu...
Ortalık tam teleskop balığına
göre; sevişen balıkları gözlüyor o, denizin tüm gizlerini aralıyor keskin
gözleriyle! Çiftleşen utangaç yengeçleri, küskün barakudaları, minicik
larvaları ve deniz dibini karman çorman edip eşeleyen, birbirini yiyip
yutarcasına sevişen ahtapotları gözlüyor. Teleskop balığının yanından melankoli
timsali bir üzgün balığı geçip gidiyor, çünkü bütün balıkların bir sevdiği var,
ama onun yok. Küskünlüğü ve üzgünlüğü bundan... Nuh, gemisine bütün balıklardan
bir çift alacakmış, üzgün balığının eşi yok diye almamış ve oda tufanın tam
ortasında kalakalmış. İşte bir folya balığı geliyor. Ben ki melek balığı ve bir
fener balığı geçiyor yanımdan, ışıklarla yıkayıp denizi! Yine yukarıya
çıkıyorum, güneşli, güzel bir hava, suların üzerinde oynuyorum, kıyıya
yaklaşıyorum, kumsalda gezip dolaşıyorum. Ama ah! koskoca bir at balığı nasıl
da çırpınıyor, daha önce gördüğüm kara adamlar çoğalmış, nasıl da çekiyorlar
balığı, gözlerimin önünde paramparça ediyorlar ve bitiyor çırpınması. Yüzey çok
tehlikeli, bunun öğretilmesi gerek, aşağıda herkese anlatıyorum, eski güzel
günler bitiyor.
II
Bir levrek geçiyor yanımdan,
kendi dünyasında ne mutlu bir balık. Kırmızı tüylü uzun kuyruklar, sığır başı
biçeminde uçuklar, ölüs gözlü, boynuzlu, tepecikli, çıkıklı, sarı çiyli,
benekli, binbir renkli, yapraksı, akcıl, karacıl, mor gerdanlı, saydam, tüysü
kayarcaların arasında doyasıya geziyorum. Eriha surlarından eskil bakışlı,
arboletsi balıklar, gastropodlar, çavdar mahmuzu gibi keskin, zehirli çiçek
gibi küskün, ürkücül canlılar, gül ve kılıcın tarihe karıştığı bu uzak
zamanlarda nasıl da yaşıyorlar. ‘Carpe diem’ -günü yaşayın- diyorum onlara.
İşte türlü inak ve inançlar; insan küçüğü güneşler, sini gibi dünyalar,
dölevsiz dağlar, kız sünnetleri, Hint elinde kadın ateşleri. Melek balığı
olarak ne yapabilirim!.. Güneşin ağırlığını ölçerim, gündüzün gücünü tartarım,
kumdan koni yaparım. Kilden şato, su kabarcığından perde, ipekten beşik,
sedeften ağ, mumdan saray ama, Vaterleo’yu önleyemem, Pearl Harbour’u
kurtaramam, Hitlersi paranoyaya karşı duramam. İşte kadırga gövdesinde bir
salyangoz, kalyon küpeştesinde deniz minaresi, hangi kötülükten haberleri var
ki... Başak burcuyla dolu ovalar var, şemsiyeyle risinlenen Markov’larda...
Kaffa kuşatmasında, mancınıkla fırlatılan vebalılar, Golgota’da ‘Beni neden
bıraktın tanrım’ diyen marangozu ve Amidli
kimsecik ozan Öngören’i unutmasam da; Prokaryat ve ökaryotlu karbonifer
dönemlerini ben de yaşıyor ve ben de ağlıyorum. Batı şakirt, doğu batıl, kuzey
vandal, güney sofu. Ne yapabilirim ki... Ölümün birbirine bitiştirdiği o
küçücük ayaklara üzülüyorum. O minik çehrelerin bahtı hiç bir zaman gülmüyor. O
buğulu, mercan gözler durmaksızın ağlıyor. Kanat ne canlı şeydir. Ölü bir
kuştan daha üzücü ne olabilir ki... Yüzgeçler hüner dolu, haz dolu, hız
doludur, ya ölü bir balık...
Gene de en kötüsü, avdan sonra,
sularda, ormanlarda, sazlıklarda, hendek ve çukurlarda, başıboş, ağlamaklı ve
sonsuza dek karşılıksız kalan çınlayışlardır diye düşünüyorum. Ağaçların
eteğinde, ırmakların ötesinde, sığınakların, barınakların içinde, kimselerin
duymadığı sonsuz çığlıklar. Ve sonsuz uykular. Denizler, ormanlar, ırmaklar,
ovalar... Uyuyan deniz, uyuyan orman, uyuyan ırmak, uyuyan ova... Lagünler,
meşeler, mercanlar arasına sıkışmış ölüm tuzakları. Hendeklerin içine, ekin
demetlerine gizlenmiş, çelik elli, ateşten oklar, adanın ortasındaki ağaç
kümesinde umarsızca yankıyan kuş sürüleri!.. İşte okeanos!.. Firavun Akhenator
gibi, elimde defne çileğiyle tebama şunları söylemeliyim: “İster karada olsun,
ister denizde, ister balık olsun, ister kertenkele, ister düşünsün, ister
düşünmesin, ister ırmakta dolaşsın, ister doruklarda, ister doğuda doğsun,
ister batıda, ister derinlerde yaşasın, ister kumsallarda hepimiz biriz. Çünkü
barış, önce barış!..” Bu belki benim en güzel şarkım. Güneşin tutulacağını
söylüyorum. Athena’nın flüt eşliğinde güzelleştiğini biliyorum. Ölümümüz bir
ses, bedenimizde küçük bir cırcır böceği olacak, başka ne istiyorsunuz diyorum.
‘İnsanlara acı veren dertler, tanrılara da acı verir. Derinlerde ne oluyorsa
yükseklerde de o oluyor.’ Islak kum tepeciği üzerinde yürürken amacım,
fırtınanın kıyıya fırlattığı deniz kuşlarını ve ayı balığı ölülerini
toplamaktı. İçimdeki kertenkeleye en acılı soruyu sormaktı. Daha ne olsun, daha
ne olsun, daha ne olsun...
III
Melek balığı okeanosun içinde
yüzüyor, ırmaktan yukarıya somonlar tuhaf bir şarkı söylüyor. Çok uzaklardan,
bulutların ötesinden, garip bir cisim, kanatlarını aça aça, kuyruğunu saça
saça, döne dolaşa okeanosa iniyor ve içinden acayip adamlar, astromanlar,
kozmodamlar çıkıyor. Yakalarında dülger balığı profili ve giysileri beyaz
dolphinden. Az sonra bu görüntünün Puvatya yada Navarinleşmeyeceğini kim
bilebilir... İçinde tüm dünyanın
gizlendiği bir çarşı varmış, insan değil en iyi deve bakarmış. Geçmişten; ölü
böcek, gerekçeli hayvan, saf hidrojen, kötülerden kötü bir dost, kart, Dekart,
kantar, Kant, Neptün ve altın atlarıyla Poseidon kalmış. Neptün’den
bakıldığında güneş yalnızca ışık saçan bir nokta kadarmış...
Varlık soruya açılır, soru
zamana, zamanda yokluğa diyorum. Semender, çipura ve üzgün balığı? Kolkola
girmiş bana doğru geliyorlar, bu denizin, rengarenk, masal bahçesi gibi
görüntüsü içinde, bu olağanüstü betim karşısında, dilim tutuluyor. Bir kayış
balığı geçiyor yanımdan, sazanlar, mersinler, güneş balığı, kum balığı hepsi
geçiyor. Kaya balığı, deniz akrebi, deniz kedisi, berber balığı, orkinos,
uskumru, palamut, yelken balığı, kılıç, atlantik, kalkan, ay balığı, zargana,
uçan balık, deniz atı, deniz iğnesi, baltık pisisi, kırlangıç, marina, fener,
ördek, tirsi, yılan, mığrı, murana, dil, som, piranha, turna, kedi, kızılgöz,
inci, mumya, tekir, ringa, çekiç balığı, sarıgöz, kaşıkçı, deniz kedisi,
mahmuzlu camgöz, testere, iğneli keler, latimerya, beluga, anaspis, kaşıkçı ve
folya balığı; geçiyor, geçiyor, geçiyor,
geçiyor, geçiyor, geçiyor...
Ama:
“Sırılsıklam ıslanmış, ıslak bavullardan kişiler seçiyordum.
Eğri bir düzlükte durduklarını görüyorum, rüzgara yaslanmış,
eğri yağmur altında, belirsiz uçurumun kenarında.
Hayır, ikinci bir yüz değil. Havanın suçu
böyle solgun oluşları. Uyarıyorum onları sesleniyorum
örneğin;
yol eğri bayanlar, uçurumun kenarındasınız. Onlar,
doğal olarak,
soğukça gülüp, cesurca karşı bağırışa geçiyorlar:
Teşekkür ederiz size de
Gerçekten de bir kaç düzine olup olmadıklarını soruyorum
kendi kendime
yoksa tüm insan soyu muydu orada asılı duran,
tıpkı belirsiz bir müzik gemisindeki gibi, hurda
ve yalnız bir tek amaca yönelik, yani batışa?
Bilmiyorum. Gözümü kapatıp dinliyorum. Zor söylemesi,
bu insanların kimler olduğunu, her biri bir bavula,
açık sarı bir uğura, bir dinozora, bir defne çelengine sarılmış
Güldüklerini duyuyor ve onlara anlaşılmaz sözler
sesleniyorum
Kafasında yaş gazeteler olan, tanınmayan kişinin
K. olduğunu sanıyorum, yolcunun işi peksimetcilik;
şu sakallının kim olduğundan haberim yok, boyalı bastonlu
adamın adı Salomon: durmadan hapşıran kadın
Marilyn Monroe olmalı
beyaz elbiseli adamsa, şu elinde siyah yağlı kağıda sarılı
notlar olan, mutlaka Dante’dir.
Bu kişiler umut dolu, ürkütücü bir erk dolu!
Bardaktan boşanan yağmurun altında dinozorların ipinden
çekiyor, bavullarını açıp sonra gene kapatıyorlar,
ve koro halinde şarkı söylüyorlar; “I3 Mayıs dünyanın
sonudur,
artık daha fazla yaşayamayız,, yaşayamayız daha fazla.”
Kimin güldüğünü söylemek güç, bu çamaşırhanede kimin
beni saydığını yada kimin saymadığını ve
uçurumun ne genişlikte ve ne derinlikte olduğunu söylemek.
Yavaşça nasıl battığını görüyorum kişilerin ve onlara
şunları sesleniyorum: Nasıl yavaş yavaş battığınızı
görüyorum.
Yanıt yok. Uzaktaki müzik gemilerinde, donuk ve cesur
orkestralar çalıyor. Çok üzülüyorum, hiç de hoşuma
gitmiyor,
öyle hepsinin ölmesi, ıpıslak, bu çiseleyen havada, yazık,
ağlayabilirim, ağlıyorum: “Ama kimse bilemedi”, diye
ağlıyorum
“hangi yılda olduğunu ne hoş.”
Ya dinozorlar nerede kaldı? Ya bu ıpıslak bavullar,
binlerce ve binlerce, bomboş ve sahipsiz,
suyun üzerine nereden sürükleniyor? Yüzüyor ve ağlıyorum.
Her şey, diye ağlıyorum, istendiği gibi, her şey yalpalıyor,
her şey denetim altında, her şey yolunda, insanlar eğri
yağan
yağmurun
altında boğuluyordur herhalde, yazık, neyse, ağlamak
için, o da iyi,
belirsiz, söylemesi güç, neden, hem ağlıyor hem yüzüyorum.”
Suyun suya damlaması gibi,
melek balığı göz yaşlarımı görmüyor, geçip gidiyor...
ARABİSTAN
Sonradan Arabistan çöllerine de
yolum düşecekti ama çocukluğum Derviş pınarın kıyısında geçti. Derviş pınar
öyle garip bir çeşmeydi ki aradan geçen 40 yıl sonra bile alnında eski yazıyla
yazılmış, küçük kemerli, mermer levhadaki Kuran dilindeki - Arabi yazının şimdi bile ne anlama geldiğini merak ederim.
Belki çeşmeyi yaptıranın adı sanı
vardır. Pınar, yanlardan iki sütun gibi çıkan, iki yükseltinin ortasındaki
yekpare taş bloğun ortasından, teneke bir olukla deyim yerindeyse söğüt dalı
gibi incecik akar akardı. Su mermer yapının hemen arkasından gümler, orada
birikir, yükselince de Derviş’in teneke çubuğundan şiir gibi akar dururdu. Ne
azalır ne çoğalırdı, yaz kış aynı sızıntı, incecik bir duman gibi durmaksızın, şiir! şiir! şiir! diye
akan, sonsuza dek bitmeyecek bir derviş
çeşmesi.
Yan tarafta Yahyalar’ın bağı ve
hemen çeşmeye komşu görkemli bir ceviz ağacı vardı. Ceviz ağacı, işte adına
çeşme yaptırılan Derviş atanın düşerek öldüğü o ulu ağaçtı. O denli yüksek bir
ağaçtı ki dibinden tepesine doğru baktığınızda, en tepedeki dallar bulutların
içinde kalırdı. Ona tırmanarak çıkmayı göze alan, akşama doğru tepesine varır,
inmeye kalkışanın ayağı da ertesi gün toprağa değerdi. Cevizlerin toplanma zamanı tüm cevizler bittiği halde o
denli büyük bir ağaçtı ki gözler her zaman yeni bir ceviz bulabilirdi. İşte bu masalsı
ağaçla inatlaşan Derviş ata, sabah çıktığı ağaçtan akşam inmeye kalkarak,
ertesi günü beklemeyince, akşam alacasında cevizin ulu dallarının birinden
düşerek ölüvermişti, ölmemiş, aylarca yatalak kalmıştı, ta ki cevizden o sıra
inmeye kalkışmamalı, sabahı beklemeliydim deyinceye dek ölmemiş, cevizin
hakkını teslim edip söyler söylemezde ruhunu teslim etmiş, bir yatalağın
çekeceği ıstıraplardan böyle kurtulabilmişti. Ceviz öyle bir ulu cevizdi işte.
Öldükten sonra oğulları onun adına bu çeşmeyi yaptırmışlar, cevizin hemen
yamacına, bu çeşmeyi yaptırarak hem öleni, hem kalanı kutsamışlar, bu kırlardan
gelip geçen, her susuzluk çeken yolcunun
da hayır duasını almışlardı.
Bu ağaçta geceleri boğa başlı
bir insanın kaldığı, ona yuvalık yaptığı, kadın düşmanı bir caninin de ağaçta
saklandığı, sonunda boğa başın onu
yediği de söylenirdi. Ayrıca gövdesi öyle kalındı ki yüzlerce yılda, yalnızca
ordularıyla oradan geçen IV. Murat’ın
kollarını kavuşturabildiği de söylenir.
İşte o Derviş pınarda geçmişti
çocukluğum. Derviş pınarın küçük ahırında büyümüştüm ben, kimi çocuklar
cesaretle bu ahırın içinde yüzüp yıkanırken, ben kurbağalar bedenime yapışır,
ahırında gizlenip, kendini göstermeyen nice tarih öncesi hayvan, koelakant,
dehşet dolu simasıyla dülger balığı, nice su ejderi, yosun yiyen dinozorlar ve
testere dişli mürenler bedenime yapışır korkusuyla, asla o ahıra girmezdim.
Giren çocuklara imrenir, onların başına bir iş gelmemesi içinde dua ederdim.
Her an onların çığlıklarla bir koelakantın minik bedenlerine, vantuz gibi
yapışmış köye doğru haykırarak kaçışlarını veya bir dinozorun ağzında bir
çocuğun çırpınışını yada bir mürenin parçaladığı ayaklarıyla, baygın annesinin
kucağında yatışını hayal ederdim. Duacıyım ki hiç bir zaman böyle bir şey
olmadı ama ben yinede bir gün böyle bir şey olacağını, burgaçlı bir şeyin,
meleksi, aldatıcı görünümlü bir cinin
sabrettiğini, bu işin zamanı gelmediğini düşünmüşümdür yada milyonlarca yıldır
saklanan bu canlıların ortaya çıkarsa yer yerinden oynayacak, tüm köyün çeşmede
cinler periler varmış diye başına toplanacak ve belki de çeşmeyi bozup
dağıtacakları için, onların bile bile ortaya çıkmadıklarını düşündüğümden ben
gene de önlem almayı elden bırakmazdım. Suyun içine bakınca, orada, o tarih
öncesi hayvanların yavrularına benzer minicik canlıların diplerde oradan oraya
süzüldüğünü görür gibi olur, dehşetle başımı kaldırarak, sakin, açık ve
tehlikelerden uzak dünyama geri dönerdim. Böyle düşünmeme asıl neden, Derviş
pınarın suyunun avuçlarımda apak, küçük taş ahıra dökülür dökülmezde kapkara
oluşuydu. Bu şu demekti, su ağızda tatlı, aşağıya dökülür dökülmezde tuz
tadında ve acı oluyordu, bu nedenle her tür hayvan barınıyordu, yılan, çıyan,
insan, ejderha. Su karaydı. Avucumuzda yalancı aldatıcı bir aklığı vardı. Ama o
aslında her canlıya yarıyor, bugünün ve geçmişin bütün yaratıklarının su gereksinimini sağlıyor,
barınmalarına yarıyordu. Bir keresinde el büyüklüğünde yan yan yürüyen bir
yaratığın, aşağıda kıpırdamaksızın durduğunu, tepede parlayan güneşin, bu
hayvanın sırtına vurdukça, binlerce dikenli pulcuğun renkten renge girerek,
yanıp söndüğüne tanık olmuştum ki binlerce küçük yengecin kabuk üzerinde
kıpırdaştığınıda korkuyla görmüşümdür. O
garip yaratığı ne ertesi gün, nede başka
zaman bir daha görememişimdir. Onlar kendilerini ara sıra bana gösteriyorlardı
belki, onları anlayabildiğim için bana görünüyor, güveniyorlardı, ötesini
bilemem.
Kızkardeşim çeşmenin cinli
perili olduğuna inanıyor ve orada cinlerin perilerin kendisini paylaşamadığını
ve kendileriyle oynaması için ona yalvardıklarını söylüyordu. Gülüyordum
kardeşime, kızcağız, dinozorları, deniz fillerini, aygırları, atları, kuş
aklıyla cine periye benzetiyordu sanırım, bir gün başına iş gelecekti
biliyorum, ahırda akşama kadar kıyısında oturup oynuyor, bir gün elini
kaptırıp, ahırın küçük deliğinden yeraltı okyanuslarına, su canlılarının
cehennemine dalıp gidecek, komodo
ejderlerinin arasına katılacak diye korkuyordum. Onu böyle bir tehlikeye karşı
hep tetikte beklemişimdir, bu halimi sezen koelakantların akıllılıkla buna
cesaret etmediğini biliyorum. Ama kızkardeşim bilisizce benim bu bekçiliğimden
habersiz çocukluğu boyunca cinlerle perilerle oynadı.
Çeşmenin arkasında suyun
gümlediği kabarık gümrah toprakta her bahar sümbüller açardı, ben ön tarafta
suların kararıp, acayip canlıların yüzüp durduğu ahırdan korktuğum için arkada
toprakta oyalanmayı sever, orada çocuk tini gibi açmış sümbüllerin, düşlerle
dolu kokusunda, bağlara, ceviz ağaçlarında ötüşen kır serçeleriyle, uzakta,
orda -Anka rengindeki- arı kuşlarının gurik gurik diye gurklamalarına,
çıtlıklarda öten sinekkapanlara ve uzakta mezarlıktaki ayrık otlarının içinde
uyuklayan minik kaplumbağaların hayaline dalar giderdim. Oradaki sümbüllerin
biçimini, kokusunu ömrümce unutmadım.
Hemen aşağıda ahırın uzantısı küçük oluklu gölette, ki atlar, eşekler,
inekler, öküzler, keçiler, koyunlar su içerdi oradan., onlara eskil canlılar
zarar vermezdi, bilirlerdi ki öküzden daha prehistorik hayvan yoktur, bir
keçiden daha mitik, antikite bir hayvan daha yoktur, attan tuhaf bir at daha
var mı ki, bunu bilen ejderhalar hiçbir zaman onlara zarar vermezlerdi zaten.
İşte o ahırın ucunda öyle nar ağaçları vardı ki o kadar güzel açarlar, o kadar
güzel kokarlardı ki... Narlar gözümüzün önünde tomurcuk olur, büyür irileşir en
sonunda da dünyaya bu gezegenin kutsanmışlığına daha fazla dayanamayıp,
Cemşid’in alev renkli şarabı, yerinde duramaz zalim bir Vezüv gibi ‘bang’ diye
patlar, kızılgerdan ötücüğü gibi köyü sevince boğardı Köyü, ovayı, tanrının
kızıl bir simgesi, kokulu bir gözü gibi süzer dururdu. Patlarda ne olurdu
diyeceksiniz, söylemek isterim, elbet söyleyeceğim, buyrun dinleyin: Yaşayanlar
ki hiç birimiz, hiç bir şey bilmiyoruz! hiç bir şey anlamıyoruz! hiçbir şey
düşünemiyor! hiç bir şey konuşamıyoruz!.. Bu kadar.
Sonraları ne mi oldu, düşleri,
rüyaları, çeşmeleri, narları ve cevizlerin kokulu yapraklarını bırakarak gurbet
ellere, sılaya gittim, nereye mi Arabistan’a!.. İngilizlere karşı savaşmaya
değil, işçi olarak bir fabrikanın şantiyesinde çalışmaya....
II
Bindiğim kara tren Hicaz
demiryolu üzerinde makas değiştirip, bir yaprak kurdu, güneyin sessizliğinde
süzülen bir kırkayak gibi ilerlerken, hiç yerini değiştirmeyen, bir gölgenin
eşliğinde sisli-puslu pencerenin önünde aylarca, gölgeli serinlikleri özleyen
“ Buzdan dudakları ezgiler
mırıldanıyor alaycı bir bükülüşle” şarkısını buhurlu bir nihavent gibi
takırdayıp nakaratlarla yinelerken ardımdan sallanan son mendili gözden
yitirinceye dek geriye dönüp baktım. Birbirinin aynı yüzlerce kasabayı
geçtikten sonra bir dairenin içinde dolaşıyor sanısıyla, Şam ipeği yüklemek
için yıkılmış develerin arasından Damascus’a girdik. Tozun, sarının ve kara
renkli cariyenin Damascus’una... Hiçlik varlığın başlangıcıdır, kentteki,
dipsiz kuyuya benzeyen yokluk, kül rengi yüzler-yüzsüzlük ve kederin insanın
bağrını kemirdiği, sessiz hummaya bakakalarak ilk kez gerçekten yaşadığıma
inandım ve öyleyse varlık kavramaktır dedim. “Biber ağacı yaprağı, söğütün
kuzenidir.” der gibi. Yalnızlığımın aruzla yazılmış bir şiir gibi olduğunu
düşünmeye başlamıştım ve kendime öylesine sahiptim ki kendimi unutmuştum. Aruz
sanki usumda çakan karanlığın şimşeği ve yaşantımın ve Damascus’un yıldırımsı
kırmızısı, kızıl soydan ipeğiydi.
“Cuma adında bir tepe”yi gezdim
ertesi gün ve buralarda 53 yaşında olduğunu söyleyen bir çocukla karşılaştım,
bir kalabalığın tam ortasındaydı, illüzyondu belki de, gerçek bir illüzyon, 53
yaşında bir çocuk düşünün ve bu gerçek olsun!
Lut gölünün-Gor çukurunun
kıyısından geçer mi bu tren diye sordum birine, bir Surlu idi, Lut mu ha bir
yeryüzü parçasından söz ediyorsun, adı Lut gölü dedi, şaşkınlıkla baktım ona,
orada mola vereceksiniz dedi, 2 gün.
Akşama doğru güneş cenin gibi küçüldü batarken, cenin gibi kıvrıldı ve
kendi içine doğru gömülerek yitti gitti. Doğuda bu ellerde her şey tersineydi,
zaman uzuyor, tren tanrısal bir değer
kazanıyor, gölgeler çaprazlamasına yön değiştirip, geziyor, kuşlar hep aynı
yöne -güneye- uçuyor, güneş batarken küçülüp silikleşerek yitiyordu. Tepeyi
inerken Z harfi biçiminde bir çember yuvarlıyordu bir çocuk, toprak rengindeki
çemberi seçtiğimde Z’nin bu kırık çembere sarılarak tutturulmuş çubuklar
olduğunu anladım. Çocuk öbür elindeki kum zambağını birden elime tutuşturunca,
nedendir bilmem 'Altın Venedik!' diye bağırmışım, sanırım şeylerden etkilendim
ve gariptir çocukta beni Sakallı kuş! diye yanıtladı. Aşağılara doğru koşarak
düzlüğe geldiğinde benden 5 dinar isteyince bütün bunların düzmece bir oyun
olduğunu anladım, zaten bende topu topu 42 dinar vardı, bir kemer satın alarak
2 dinarı zorlukla verdim.
Şam’daki tuhaflık bitmedi.
Barcelona yakınlarındaki Moya kentinde ‘derin ve karanlık’ bir derenin Baus
diye bir adı varmış, işte o derenin coğrafik simetrisi Şam’daymış, bir gezgin,
ben II. Baus’u burada arıyorum dedi. Baus’un ikizini arayan bu garip misyonere
el sallayarak Damascus’tan ayrıldım, dilim kendi derinliğine gömüldüğü için kaç
günlerdir konuşmadan gidiyordum, “varlığın en uç noktasındaki dile” bile uzak
“dilin en uç noktasındaki varlık” olarak çölün saman beyazlığında akarak
gidiyorduk.
“Yıldızlar, ayakkabılarım, Üsküdar’daki
gözyaşları, lokomotifler, söğüt ağaçları, kadınlar, kapakları yırtık sözlükler,
usumdan geçerken, Sırp köylerine benzeyen ağaçların arasında, Modigliani sarısı
evlerle dolu bir köye geldik. Tren inanın korkunç hıçkırıklar arasında güç bela
durdu. Altı yedi yaşlarında, melek kadar güzel bir çocuk trene koşut bir iz
içinde yürüyor, uzun ince bir üvendireyle sanki hayvannı dürter gibi trene
parmağını sürtüyordu. Çocuğun omzunda bir kuzu derisi vardı ki sattığı şeyler
bu olmasa siz onu rönesans ressamlarının betimlediği, Aziz Jean Baptiste’e
benzetirdiniz ve 'Gecenin yarısında Drakula / Yarasa kanatlarıyla, biner
kısrağına' diye haykırırdınız. “O gün hiç bir şeyde yaşayıp, her şeyde öldüğümü
gördüm" düşümde ve kimbilir kaç yıllar sonra gelecek ölümüme, ağlayıp
durdum.
Levhasının üzerinde mezar resmi
bulunan bir otelde kaldık geceleyin, otelin adı Sonsuz Barış’tı. Sonsuz
barışa ancak mezarda ulaşılabileceğini ima ediyormuş, ertesi gün
ne çocuğu gördüm, nede sattığı şeyin başka bir yerde satıldığını, sanki düş
görüyordum, erkin ve gücün insanın yetilerini ve barışı bozucu olduğunu
söyleyen batılı feylesof Kant'ı düşündüm o ara...
Bizi Hicaz’a götüren demir
yılanın gücü karşısında ezildiğimi duyumsayarak alıştığım kompartımana bindik
ve hareket ettik. Hareketle, geride kalan nesneleri ve şeyleri düşünerek
Vikinglerin, Miklagard dediği Stanpoli’yi anımsadım, orada olsaydım o sevdiğim
arkadaşımla buluşacak, Salacak’taki içkievinde zamanın ve eşyanın göreceliliği
üzerine tartışacaktık. O geceye çok iyi bir biçimde hazırlanmış olarak gelecek,
Newtoncu fizikle, Euclid geometrisini, Einstein mantığından uzak belki de
Parmenidesci gözlemle tartarak zamanın geçmesiyle, nesnelerin hızı arasındaki
bağıntıyı ve kısalan eşyaların tuhaf görüntülerinden söz edecektik. Birden
kararan havayla garip bir ürküntüye kapıldım, karanlığın içinden geçip giden
tren, anlağımı çarpıtan bir takıntıyla, sanki geldiğim ve geçtiğim yerlere bir
daha hiç dönemeyecekmişim gibi bir korku yarattı bende, dahası Üsküdar’daki
arkadaşımın birden öldüğü sanısına
kapıldım. Yaşamımda onu bir daha göremedim, buda bende ölüm duygusunun göreceli
olduğu saplantısına yol açtı. Buralarda bu uzak ellerde gerçekten ölümün ayrı
pek çok anlamları olduğunu anladım. Geçtiğim kasabalarda (hızla geçerken!) gördüğüm
ve bir daha asla göremeyeceğim ve üstelik yüzünü gözünü bile seçemediğim
silüetler, gerçekte hep birer birer ölüyordu ve dahası onlar için belki de
trenin içinde kimsecikler yoktu, ben yoktum.
Oysa yaşam tanrınındır, ama
ölüm onun olamaz, hepimiz yaşıyorduk kısacası ve hiç bir zaman ölmeyecektik,
ölümsüzdük ve tanrının olduğu yerde ölüm olamazdı, ölümün olduğu yerde de
tanrı. Öyleyse hepimizin küçük birer tanrı olduğu bizler nasıl oluyor da ölüm
duygusuna kapılıyorduk, bunu yaşamın bir tecellisi, daha doğrusu tatlı bir
sürprizi gibi düşünmek gerektiğini algıladım, tren gidecek bende yaşayacaktım.
Pencereden başımı çıkararak yukarılara yıldızlara baktım; Venüs’ün güzel ışığı
karanlık gökyüzünde titreşiyordu, gözyaşlarıma engel olamayarak şu dizeleri söyledim.
“Ey kuğu, ne anlatmaya
çalışıyorsun bükük boynunla
olmayacak düşlerin peşinde
gezinen, kederli adımlarınla?
Çiçeklere karşı ilgisiz, sulara
karşı zorba,
güzel ve beyaz olmandan mı bu
sessizliğin?”
(Vicente
Aleixandre)
Ey ölüm!..
“Ah Montaigne! Nunez haçı gördü
kalktı,
ve buldu saygıdeğer
Vencedora’nın yanıbaşında Sfenks’in donmuş cesedini.” (V. Aleixandre)
Öyle bir dünya ki şöyle bir iki
yumuşak esinti dolu dizelerden sonra, mutlaka başka bir dörtlük bir dize
çıkmasın ki huzurunuz bozulmasın, tadınız kaçmasın. En iyisi düşüncenin tadına
bırakıp kendinizi, hiç konuşmamak, hiç mırıldanmamak. Hiç bozmamak eşyanın duru
tadını.
İlk gecelediğimiz istasyonda
bir Arap Türk’üyle tanıştım, Köse Paşa babasıymış, yaşlılık çağında sakalını
oğluna kaptırmış. Oğlu yeni tanıştığımız -Veli- zorbaymış, koynunda ilahi
kelam, boynunda çıngıraklı yılan, kolunda -peçeli doğan, altında at, ardında
seyis, düşüncelerinde çıyan, geleceğe
hızlı ve hırslı bir derebeyi olarak hazırlanmış, parayla vezirlik satın almış,
sırasıyla sarayda kapıcı başı, sonra
voyvoda, mütesellim olmuş, Sivas, Diyarbekir, Rakka ve Halep Valiliği yapmış.
Ama bir gün her şeyi ve her
şeyi, tacı, tahtı ve veliahtı bırakarak çöle açılmış, adı sanı yok olmuş. Bir
meczup gibi adsız kasabaların kitapsız ademi, esvap ve akıldan eşkalden ayrı,
anadan üryan o istasyondan bu istasyona, o kasabadan bu kasabaya dolaşmış
durmuş. O benden ben ondan ayrılırken değil el sallamak, bakmadı bile, çok
uzaktan duvarın dibindeki birine, belki bir sonraki yolcuya yaklaştığını görür
gibi oldum, belki de öyle yapacağını düşündüğümden, belki de istediğimden. Ama
sanki ışık hızında yaşıyordu, çöl yavaşlığında sürüp giden geçmişin görkemini
terk edişi asıl aldatıcı olan yanıydı. Çünkü her an yeni biriyle tanışıyor, bir
öncekini hemen unutuyordu. Bu onun için şu demekti, bir anlaktan başka bir
anlağa ne kadar çabuk geçerse o kadar çok yaşayacağını umuyor ve böylece
evrenler tanıyacağını umuyor, belki de ölümsüzlüğü düşlüyordu. Tren hareket
ettiğinde onun için çoktan ölmüştüm. Sadi’nın Gülistan’daki hayali gibi solup,
yokolmuştum.
Tuhaf biçimde tacın tahtın
devletin paranın, atanın olmadığı bir dünya düşleyerek, sömürgen ve sömürülen
topraklarda ilerlemeyi sürdürdük, çölde şimdi Hemedan’daki çiftçiler, kırlar
kimbilir nasıldır diye düşleyerek ilerlerken, Bizantik surlarla kaplı, Hint
sümbülü kokulu, gizli bir cennete geldik, kıraç Dakota toprakları gibi uzanan
çölden, meleksi Devon köylerine benzer yeşillikte bir diyara gelmiş olmakla ne
kadar şaşırdığımı bilemezsiniz, çocukluğunda sünnet olan arkadaşının acısına
dayanamadığını yazan H. Poincare gibi ‘ Bilim aynı zamanda hem çeşitlilik ve
karmaşıklığa (us dışılığa) hem bütünlük ve basitliğe doğru kesintisiz bir süreç
izler’ Bu bakımdan, ipin ucunu kaçırmamak için şaşırmayı bıraktık, şehirde,
beyaz kuğulu göller, yelpazelenip, salınan yosun ve eğreltiler ve sürekli
açılıp kapanan, sonsuzca çiçekler, binbir renkte kuşlar vardı. İnsanların sesi
cam gibiydi, sesleri görebiliyor, nesneleri işitebiliyorlardı., hani bir
masalda Eschberg köyünden akan Emmer deresinin yatağındaki Petri kayasında
yaşanan olağanüstü olaylar ve nice tansıklar gibi... yollarda gezinen tül
balıkları bile aralarında konuşuyorlardı. Gümüş bir servi gibi, güneş hemen tepemizde tatlı bir ısı
yayıyordu, cadı gözünün öldürdüğüne can veren İsa neferi gibi, ılık bir koku
yayıyordu ayda.
Kadınların kirpikleri gönülleri
delip geçen oklar gibi uzundu, erkekler Mısraim'in Yusuf’u gibi güzeldi.
Triangulum yıldızı gece gündüz aynı yerde parıldıyor, serpantin gibi değişik
biçemlerle yanıp sönüyor, parıltısı azalıp çoğalıyordu. Aristo’nun kitabındaki
gibi ‘gülmemek’ yasaktı. Ve gelmiş geçmiş tüm seslerin saklandığı bir ‘Müzik Katedrali’ vardı. En gözde
uğraşlardan biri org körükçüsü olmaktı burada, org çok seviliyor hatta bizimde bulunduğumuz bir
ayin sırasında, körükçünün biri balkondan düşerek öldü, daha doğrusu başka bir
simetriye geçti, burada ölüm için böyle diyorlar.
Hani Arjantinlinin Aleph adlı
yapıtında ‘Savaşçı ve Tutsağın Öyküsü’ nde bir gün kavmiyle, kuşatım ve
fetihler amacıyla, Ravenna önlerine gelen Lombardialı barbar Droctulft’tan söz
edilir, Droctulft, ülkesinin ormanlarından geliyordu, cesur, günahkâr ve
acımasızdı, bildiği tek yerleşim birimi ormandaki kulübelerdi ve şimdi ilk kez
bir kent görüyordu. Onu ufukta yavaş yavaş beliren Ravenna’nın duvarlarını, kulelerini ve daha
önce hiç görmediği başka şeylere bakarken düşleyebiliriz. Kentin servileri ve
mermerleriyle, düzensizlik yaratmadan bir araya gelmiş pek çok öğenin
bütünlüğüyle, tapınakları, bahçeleri, sütunları ve süslemeleriyle, düzenli ve
açık alanlardan oluşmuş bir çoğullukla karşılaşır. Henüz inceliği bilmeyen, ama
ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan ölümsüz bilgiye sahip Droctulft,
kentin beklenmedik sürpriziyle vurulur, kavmini terkeder, Ravenna için çarpışır
ve ölür. İşte bizde Droctulft gibi bu gizli cennetin sakinlerinden olduk kısa
zamanda kırılacak bir kristal gibi nazenin davranıyorduk, surların içinde görüp
yaşanan her şeye. Her şey o kadar şaşırtıcı idi ki, yaşam bizim yaşama
benzemiyor, ölüm bizdeki ölüme benzemiyor, etik bizdeki etiğe benzemiyordu.
Yanımdaki tren yolcularından
biri birden bir şey keşfetmiş gibi oğul bizdeki etik olan ve etik dışı olanda
adi ve seviyesizce başka bir şey bulmalıyız, oluşturmalıyız dedi. Uzun uzun
güldüm, çünkü umutsuzdum. Belki sizde güler misiniz bilmem ama, örneğin
gıdalar, evlere dağılan doğal gaz gibi dağılıyor, sayrıların doğal-bünyesel
istekleri belirlenip ona göre bir beslenim uygulanıyordu. Ayrıca kavga
görmedim, yüksek ses yada bir patlama duymadım. Yaşam yalın bir matematığe
indirgenmiş, karmaşık bir bütünlüğü andırıyordu. Ve insanlar bilim yada esin
için çabalıyorlardı, bir çaba içindeydiler. Gene de büyük bir aylaklık ve sanki
hiç çalışma yokmuş gibi bir görüntü vardı. Neden sonra aylaklığın görevin bir
parçası hatta kendisi olduğunu fark ettim. Düşünmek çok uzun zaman alıyor,
eylemse kısa bir anı kapsıyordu. Ve bilmiyorum demek, bilmek gibi saygı
görüyordu.
Bir kuş bomboş gökyüzünü
devindiren canlı uçuşlarla geçti, (bankta) oturan bir adam gözlerime bakarak
“Zaman içine kıvrılsaydı yalnızca geleceği anımsardık” dedi.
Burada bir hominidin torsosunu
(kolsuz ayaksız, başsız gövde) sanki bütün uzuvları varmış gibi canlandırıp, konuşturabildiklerine
de tanık olduk. Nokta hareket ederek çizgi, çizgi hareket ederek yüzey, yüzey
hareket ederek cisim olmamış mıydı. (Demokritos gibi) ve ‘Si on soit riche ou
sans un sou; sans amour on n’est rien du tout!” ‘Aşk yoksa hiç bir şey değiliz
biz!” ...öyle değilmiydi.
Elest aleminden beri sınanan
insanoğlu gibi, elle tutulup gözle görünen evren birden durmuştu. Günün son
ışıkları altında kent neredeyse bir düş kadar soyuttu, (buzağı dili gibi
kızaran) buzağı gibi sıcacık, damak gibide pembemsi, naif. minyatüri bir
manzarası vardı. Sanki bütün bu olanları ‘Mısır’ın Ölüler Kitabı’ndan izleyip
anlıyorduk.
Ayrıksı düşünceleriyle,
insanlığı yaşadığı cinnet parametrelerinde sarsmaya çalışan kuramsal terörist
Baudrillard’ın paradoksal düşünceleri yada ‘Sisyphos Söyleni’ gibi yaşamın
saçmalığı ve gülünçlüğü karşısında uyumsuzlaşan insanın en temel felsefi
sorunsalının canakıyış olduğunu söyleyen sahte görünüşlerle donatılmış bu
hiçlikler evrenini, bir cinayetin kusurlu görüntüsü olarak algılayıp, gerçekliğin
zerresini bile barındırmayan bu yanılsamalı göstergeler dünyasında, yüzümüzü
yapıştırdığımız soğuk cam bizi iletmiyordu artık.
Donuk, ölü bir zaman manzarası
karşısında iç geçirip, sanallığın kefeniyle gerçekliğin ölüsünü sarmalıyorduk.
Yitik çığlığımızı aramak için geri dönerken, tüm yıldızlar bir bir sönüyordu,
gökyüzünde karanlık bir rüzgar soluğumuzu çekip alırken, sürükleniyorduk
Üzüm, incir ve kâlp (yürek
burkan) dolu bir manzara karşısındaydık Yemameli Müseyleme’tül, Kezzab ve Ansi
gibi yalancı peygamberler için
üzüldük... Mademki yalnızca duyu dalgaları ve kokuyla iletişim olacak,
Mozart bir efekt sayılıp, burun kılı makinası ve pigme tıynetindeki kuvvet
aşağılanacak ve Tiber ırmağı gereksiz bulunacaktı... Hasılı yapılanlar ve
yapacaklarımız boş bomboştu. Bütün bunlara ne gerek vardı.
Derken, kutsal kitaplarda “iki
kızdan biri haya ile yürüyerek Musa’ya geldi.”
diye yazan gibi, bizde birden gizli cennetten ayrılıverdik, trenimiz
hareket etmişti.
Kompartıman komşum ilk kez
konuşarak, “Yanıp yıkılan hep sevendir kardeşim, sevilen sakince uyur, otolara
biner, evinde saka besler, duymaz, görmez ve konuşmaz. Seven ise ateştir, kül
olur, kül içinden Anka olur. Bilir misin dünyayı sevenler ayakta tutar, bütün
özveri onlardadır, sonsuz başlangıcın masalı gibi, güneyin kalbinden bir
sardunya geldi, Fal-ı Reyhan-ı Sultan Cem gibi seven hep sevdi, hep sevdi dedi.
Adam geçmişin panteist hurufiliğinden gelmiş biri gibi beni etkiledi. Yani pek
ilgilenmediğimi anlayınca daha saatlerce özdeyişler püskürüp, nice kıssalardan,
masallardan söz ettiyse de ben uyumuşum.
Ama uyumadan anımsıyorum, bir
şey daha söyledi bak Keje 2x2=1 eder, birbirinin aynısı şeylerin tümü tek bir
şeydir dedi. Onlar çoğalmaz, azalmaz, bölünmez ve toplanmazdırlar dedi.
“Elf leyle vü leyle” (devam
eden masallar demek) Sanki İthaka’yı arar gibi, bir Haçlı gibi Sümer, Elam,
Akat, İbrani, Arami, Süryani, Nabat, Semut topraklarından gelip geçiyor ve
Richard gibi gidiyor, gidiyorduk. Palmir ve Habeş’ide arayıp bulacaktık.
Durakladığımız ilk vahada, ne
ot ne balık ne tırtıl, karada yan yüzen, suda yürüyen, gözleri ayrı yere
bakabilen, at başlı , bukalemun vücutlu, cinsiyetsiz, doğuranın küçülüp,
doğanın yerine geçtiği, doğanın ani gelişimle doğuranın yerini aldığı ve bu
döngüyle ölümsüzlüğü ve doğuran safhasına gelince doğanın yerin alıp sonsuz
gençliği yakalamış bu canlılar bölünerek çoğalıyor ve her seferinde yeniden
bölünerek sonunda ik yavruya dönüşen bu canlı ölümsüzlüğü ve sonsuz gençliği
yakalamış görünüyordu Üstelik ne yaparsanız yapın ölmüyor süngersi kauçuk bir
madde gibi kopuyor, eriyor, ama eksilmiyor. Yavrulamanın dışında
parçalanmıyordu, hayranlığımızı saklayamadık, tutulmuyor da akıyor, kayıyor,
uçuyor sanki, görmek gerek diye bitirelim. Hakepa platosundan 1000. Yüzyılın
ilk şafağını izleyen serüvencilerde oradaymış, adı “zaman yayında titreyen
prens” anlamına gelen önderleri var, kanlı, ışıklı tırpan ve oraklar silahları,
kefenler, terazilenmiş tüyler, kanatlı zamanla, boşluktan kelamın kurban olduğu
yerlerde gittik diye bir sürü şeyler anlattılarsa da dinlemedik
Trende birden karşımıza çıkan,
orta yaşlı, nur sakallı biri, aynı Kuran’daki gibi ancak sezilebilen şeyler
nakletti saatler boyu “Çöl kenarına kurulmuş yalnızca tek bir omurgadan bileşik
tuhaf bir şehir varmış bir zamanlar, o vücudumuzmuş, ruh vücut uyuyunca
buharlaşır ve öte dünyadan gelen rüzgarın önünde başıboş bir yaprak gibi
sürüklenip, kof bir kozaya dönüşürmüş. Gövde yani vücut, tüneğimiz olup,
uykuda, ruh tüneğinden uzaklaşır, gövde ıssız, terk edilmiş bir hal alır.
Yıldızın yavaşlama kavsi buhar tabakasının mihak gecesidir. Her Arabi ay
balçıktan cenin doğurur. Ayna yüzlü, ay halesi biçeminde vücutlar, doğu kıble
semtinden, gaybi hüviyet yüzünden, güneş efrenci yardımıyla tlût (balık) ve
ferkadan sayesinde, Hamel burcunun seyyaresiyle doğar. Bu Utarit ve sudur. Hımareyn’de göğün titrek
kısımlarını sevenler şua açısından ahadiyet mertebesine erdiğinde , Hâke, Yele,
Su ve Sevr, Sünbüle, Cedy ve Toprak olurlar.
Zeval’den önce Hind dairesinde,
mikyaslı çubuğun gölgesi dağa vururmuş. Matl-Silbar kertesinde mihverin kuzey
ufuk işaretini araştıranlar Hamel burcu feleğe erdiğinde Cevza ve Seretan’ın
yanına gitmişler. Kutb-i Süheyl’de, Esed’le beraber çölde, Mizan yönünden
kervana katılmak üzere gelirmiş. Akrep, Kavs ve Cedy’i birlikte sokunca Delv,
Hut’la onlara yardım etmiş. Kamerin yörüngesine gelince, develer fezanın taksim
şekli ve bürûc dairesinin devrini tartışanlar, mikyaslı çubuğu yerinden sökerek
gölgeye ve tartışmaya son vermişlerdir.
Mesteki’nin Misk ve Uduhindi’den
Hithit’le anlaşmazlığına gelince Cümle-i Asğâr’ın Cavi ve Besteki adında iki
ağacı varmış. Besbase ağacı, Kafur ve Sandolos ağacı ise yokmuş. Burlu Sünbüle
kokan ağaçsa çene ve omur ağrılarına iyi gelirmiş. Rabia ki kızıdır, bu
sayrılığa yakalanınca önce derman sonra cefamı diyerek salisen ağacı kesmiş.
Mağyeb-i Tir’de duyulan bu olaya Misk ve Hithit gülünce bunu duyan Mesteki
Matla-i naş ve Kutb-ı Cah’dan akan suların yönünü değiştirerek Matilyun yada
Matliklil olarak tanınan bu kişilerin o
yörenin sularını kesmiş olmakla canlarına okumuş. Matl_ı Tair ve Matl-sımak,
Mağyeb-i Tur’da bu duruma karşı çıkarak kavgaya son vermişlerdir.
Eşeğin efendi olduğu bir köy
vardır, hizmetkar olan adam her gün tam üç öğün eşeğe büyük bir sepet içinde
küspe, elma, bağ yaprağı, çavdar, yulaf ezmesi ve hasıl getirir, dereden
kovayla su verir. Eşek, semender gibi, at gibi semirmiştir orada, gözleri
anlamlı bakar eşeklerin, kulakları dimdik olup yuvalıdır. Eşekler yaşar
insanlar hizmet eder. Her şey tersinedir. Bir gün eşeği (Süveyş bülbülü gibi)
süs olmaktan kurtarıp her işe yaradığını gösterecek olan bir panayır sahibi
gelir köye, eşek tekme atmakta, koşmakta, ağır yüklere bana mısın dememekte,
dağa taşa çıkıp inmektedir. Bezgin ve miskin olan köylüler eşeğin böyle bir işe
yarayıp, kuş gibi beslenmediğini, üstelik semerde vurulduğunu görünce usları
şaşalayıp, daha da kötüsü bedenen sayrı olup yatağa düşerler. Kutsal bildikleri
hayvan zavallı bir şey olup çıkmıştır. Dahası gözü yaşlı köledir. Köylüler bu
yeni duruma alışmaktansa kutsal hayvanlarını semadan sahraya düşmüş işaretçi
bir yıldız gibi kargışlayıp kurban ederek köyün girişine buzdan bir nöbetçi
gibi putunu dikerler Bir zamanlar eşeklerin efendi olduğu bir köydür orası.
Yular insanların, altın gerdanlık eşeklerin boynundadır orada.
Mizantrop (insansevmez biri
anlattı bunları) birindendir dinleyin, Isfahan sokakları niçin her gün lale
sularıyla yıkanır, Hafız yeryüzünün en güzel mücevherlerini sonunda kime sattı.
Şiraz’da, Tebriz’de güneş niçin dağların tepesinden önce rüzgarda sallanan bir
kamışa vurur. Rey’de bir nakkaş, şarap testisinin üstüne yaşlı bir adama şarap
sunan ve elinde mavi gündüz safası tutan genç kadını çizerken, resimdeki
testinin de üstüne ve iç içe aynı resimleri sonsuza kadar nasıl nakışlar.
Kimbilir...
V
Şahlanmış bir ata binen ve
elindeki kılıcı sallayan ceset ve ölü cenini karnında taşıyan hamile kadın,
Seliak hastalığı olan insanlar, “Eppur si muove!” ‘Yine de dönüyor!’ diyen
Galile, iki atın çektiği gümüş tekerlekli arabasıyla göklerde dolaşan tanrıça
Selene, “Yalnızlığını kanıksamış kule”
“bir güneş İsa’dan önce” “Üzerinde bir kuğunun ışıldadığı göll” “gölün
ötesindeki bahçede güneşin yumurtalarına benzer bal kabakları” Akheron’da
kayıkçının verdiği silik para, cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol
diyen Mevlana, efsanevi Krosios, Midas’ın yurdu ve Korinthos kıstağında
Phaiakların adası. Sais ile Eski Atina arasında silah arkadaşlığı. Babil, Allah
kapısı demektir ki, Mekke ve Medine yolu üzerinden gidilirdi. Cenk arabaları ve
telepatik tanrıları vardı Babil’in.
Atina, Babil, Mekke, Smyrna,
Roma, Maya veya... tunç çağı denizcilerinin güçlü kuzey rüzgarlarıyla Mısır’a
kadar inip yarımadaya yerleştikleri ve Hicaz’da dünyanın ilk kolonisini
kurdukları, metalurjinin beşiğinin, Etiyopya olduğu, o zaman güneşin kuzeyde
göründüğü ve güneşin soğuk ve uzak olduğu ve hız limitinin de saatte 50 km ye vardığı, Kafkas
atlarına binerek yolculuk yapıldığı, bir Miken teknesiyle Pamir dağında yol
alındığı, Oberon ve Umbriel adlı kaşiflerin iki büyük uyduyla Basra’ya indiği
ve Nereid ilinin yüzeyinin buzdan oluştuğu, Kuiper kuşağı kökeninden olduğu
düşünülen bedevilerin bir kuyruklu yıldız ailesi olan Sentor’larla yakın
akrabalığı. İnsanların sevgililerini sabah çiğinde aradığı, suları çöl renginde
bir koya bakan prizmadan kraliçenin göründüğü, sesinde evren boyutunda bir kin
ve sonsuz bir utku taşıyan kralın, her gün kraliçenin boynunu vurdurduğu ve
güneşin batmasına yakın kraliçenin prizmanın içinden gene doğduğu,
alacakaranlıkta ormanı gözetleyen tanrı, çift yüzlü Janus’un kraliçeyi kaçırarak prizmaya olan
tutsaklığından kurtardığı ve kehribarda saklanır gibi kralın prizmaya girerek
sonsuzluğa kavuştuğunu sandığı, tozlu bahçelerde öten gece kuşlarının ötüşerek
bu durumu bütün şehre yaydığı, zındık bir ölünün buna inanmadığı, kralın
prizmanın içinden zındığın ikinci kez öldürülmesi buyruğunu verdiği, zındığın
bir kez bunu yaparsa sonsuza dek yapmak zorunda kalacağını, çünkü zaten ölü
olduğunu, ayrıca insafı varsa bunu yapmamasını bir kurdun bile sıkıştırıldığında
kaçmadan önce durup, bir daha göremeyeceği düşmanına son bir kez baktığını, ölü
bile olsa yaşamın ne kadar tatlı olduğunu...
Suya damlayan su gibi saf
maddenin ürkütücülüğü doldurdu odayı bir an. Sonsuzluk, bakışımlı iki ayna,
Capet kravatı da giyotin oldu artık dedi.
VI
Tulkarem’de kadınlar fanilaları
öküz ödü ile yıkarlar, kundaklanmış Mısır tarlalarının yanıbaşında Mısırlar
bataklıkların kenarındadır ve bataklıklarda yaşlı balıklar, kanatlı balıklar
ile yüzgeçli kelaynaklar bulunur. Samiri’nin yaptığı buzağı heykellerine tapan
inançsızlar gibi bu kadınlarda, balıklardan ürker ve onlara taparlar. Beşbin
yıl önce Mısır’da Atlantis yıkımından gelen bir terzi yaşamaktaydı, yüzbin
yıllık bilinç diyalektiğinin oluşturduğu bir dille konuşurdu, soyunduğunda kuyruk sokumunda yüzgeç izleri olup, böğründe
de pençe izleri vardı, bıyığı da kedi bıyığı gibi sarkıyor ve tel teldi.
“Yeşil gözlü siyah bir parsı”
rüyasında görenler o terzinin soyundan gelen Tulkarem’li kadınlarmış onun için taparlarmış balığa, kocaları
gibi sayarlarmış onu. Siyer, Sarf ve Tecvid’le, Damat Ferit’de onların soyundan
gelmeymiş. O kadınlar, o yaşlı balıklar için şöyle yas tutarlarmış, ağıt
yakarlarmış şöyle, aynı soydan geldikleri hasebiyle kutsarlarmış.
“Kadın bedeninde kadersin sen
Ve ben bu kadere boyun eğmiş
Şimdi seni uzaklaştırdılar ey
efendim
Ağacından uzak yeşil yapraklar
gibi
Ve ben senin çığlığınım ey
efendim
Bir ah gibi uzayıp giden
patikada...”
Nizar Kabbani
30 yıldır daha bir
canla ve çığlıkla yakılırmış bu ağıt, ama otuz yıldır yapılan bir şey Kronos
bakımından gerçekten otuz yıllıktır, Kairos ise zamanın süresini değil,
içeriğini, yani düşünsel değerini anlatmak için kullanılır. Bu bakımdan otuz
yıllık bir şey Kairos bakımından bomboş bir şey sayılabilir. Tiberli biri,
Heratlı birine ama -boşlukta- göreceli bir şey değil midir demiş ve çok daha
tuhaf bir şey söylemiş ardından;
“Vanitos Omni
Vanitatem”
“Her şeyin
boşluğudur boşluk.”
Bu bakımdan dolu
nedir ki, Mudanya ile Napoli arasında bir kara parçası mı, Sıffin savaşı mı,
ortası delikli halkaya benzer evren mi, Hubble sabiti, Fourier çözümlemesi gibi
kozmolojik parametreler mi, kafirler ve zındıklar mı, feniks kuşu mu,
Kafernahum’da cebinde polonyum elementiyle dolaşan çaşıtlar mı, müon nötrinosu,
Çerenkov ışıması, akseleratörde yapılan deney mi, Nomad ve Chorus dedektörü,
Van Allen kemeri, Zarya (gündoğumu Rusça) , Mongolizm, Kuvaga (Afrika yaban
eşeği) Triangulum kandili, Hitler mi, Hititler mi, Metshta (Rüya mı),
Capricornus mu...
İskender’ide,
Byron’uda, Dante’yide anofel ısırığı öldürmüştür. Filden fare olacaktır.
Lalende yıldızına gidip, Oort bulutuna sokulacaktır. Ama kendi gölgesi, kendi
boyuna eşit olunca piramidin boyunu bulan Tales gibi, halk beni çok sevmiştir.
Halk kamçılayanı sever, nükleer reaktörün kalbindeki büyülü mavi ışık gibi
bayılır. Ama halk yok artık. Holografta 3 boyutlu aktris evimde yaşıyor. Ay
ışığının yanında. Gerçeği ara sıra bu iletişim ve tanışma bantlarını
denetliyor. 120.000 kişinin içinden beni seçti. Çünkü yazacağım aşk öyküsünde
holograftaki aktrise aşık olan bir yazarın sanal ve trajik aşkını anlatacaktım.
VII
Pelios mızrağını
kuşanan demirboğa Perseus, gönül verdiği Hint güzeli Andromeda’yı kırlara
kaçırdı. Pompei’nin gölgelik yerleri ve Akra yamaçlarında kuzularla, dolaşıp
durdular. Orman çakalları önlerine çıkıyor, posta tatarı olan bir Frigya
delikanlısı ve yanındaki kız kırlarda, kırıtarak yanlarından geçiyordu.
Hercules arslanı
kızı istedi, kanıt için kırlangıcın göğsündeki kan beneğini gösterdi. Korken
ödülünü alan bir Romalı da önlerine çıkarak Baküs’ün boynuzlarından daha kutlu
bir nesnenin olamayacağını, kendini Thalia’nın arabasıyla kaçarak ağaca asan
Byblis’in, akboğa Ceres’in ekinlerine çürümüş toprak olduğunu söyledi.
Zehyrus’a aşık Cephalus ortaya çıkarak ipin ucunun kaçtığını ve başa dönmesi
gerektiğini bildi. Oysa karısı Procris onu ormanlarda arıyordu. Cephalus esen
yelle dinlenirken Procris anlıyor ama Cephalus bir yırtıcı sanıp, onu okla
vurup öldürüyordu. Ammo’nun boynuzlu bilicisi ile Aurora’daki Phoebus’un üç
ayaklısı idi bunları anlatan.
Anlatan “korkunç
bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli,
geçmiş kadar geriye döndürelemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul
ettirmeli. İnsanın öteki insanların yaşamlarının belli anlarında onların
düşmanı olabileceğini, ateş böceklerinin, sözcüklerin, bahçelerin, akarsuların,
günbatımlarının düşmanı olamayacağını.” anlamalı. Başka biri ; kafirlere daha çok güvenirim,
müminlerin içtenliğinin kanıtı nasıl belli olabilir ki” dedi. Biz ise uçurumda
vaklayan ördekle dolaştık, yankı yapmayan ördek sesi yerimizin kolayca
bulunmasını sağlayabilirdi. Hadardaki mağaralarda işte böyle birbirimizi
yitirmeden dolaşabildik. Mesyanik bir Marksizm teması içinden, Frankfurt
ekolünün sapkın figürü Benjamin av arkadaşımızdı. Çisentili poyrazda uyuz bir
keçi vurduk, Cenab-ı hak onu vuranın, onu kılavuz edinenin, ona bağlananın
boynuna keçinin yularını taksın. Et değil labada ezmesi yeseydiniz, ciğer
püryanı, horoz ibiği otu kaynatın. Suffe’de (medrese) bunu öğretin.
Gadirihum’da vasi ve halife atananı sevin. Bulut kükreyip çakal yağmuru yağsa
da, buz erintilerinin üstünde Konstanz gölünden atla geçerken ikiz leoparlarla
, tilki yavrularını izleyerek dağlara bakın. Av avlamayın.
2x2=22 bilinirsede
şu uzakta ki son iç çekiş köyüdür dedi. Kör melekler ve kamçılar sergilenir
orada. Pegasi yıldızı Aralık’ın ortasında köye iner. Ve yıldızdan gelenler
gözlerimizin içine bakarak, dünyada yaşamın olmadığını savlayabilirler. O zaman
son iç çekiş köyünün en yaşlı sakini der ki; Öyleyse yaşam yok ve ben
yaşamıyorum ama bunun bir ayrıksılık olduğunu düşünelim ve diyelim ki ben bir
ayrıksıyım, öyleyse ayrıksılığında bir ayrıksılığı olmalı, öyleyse yaşam yoksa,
bir yerlerde yaşam olmalı dedi. Son iç çekiş köyü halkı bu paradoksla Nefertiti
gibi gözlerini yumdu ve uyudu. Var ve yok, yok ve var.
VIII
Trenimiz ahiret
melekleri gibi içimde kımıldayıp giderken Medine peygamber ölüsü ile tüccarlık
eden bayağı ve ahlaksız simsar yuvalarından biriydi. Hafir’de serap ve kum
bahçeleri arasında kabile bayrakları dalgalanıyordu. Ravza’nın yeşil
kubbesinde, peygamber sanduka örtüsü içinde ahsız iskelet gibi yatarken,
kabirlerde çürüyen atlas örtüler, maden çanaklar, kandil yakmalar, Hama ve
Humus develeri, kasabalar, iskemle, hasır, porsuk eti, kerpiç ve kafesler
vardı. Küveynat neresidir diye sordum? Buhara katırlarıyla, Isfahan beygirleri
arkamda duruyordu. Nerelisin hangi şehirdensin dediler. İçimi çekerek geldiğim
yerin içinden soğuk su geçer dedim. İskorpütlü çocuklar, çürük diş, Türk
yavruları ve çekirge turfuğu yiyen insanlar vardır dedim. Tanrıları otomobile
biner, Arap kursağı (kısrağı mı!) orada da vardır. Hicaz hurması satarlar,
Kamame papazları avcunda yıldız tozu gezdirir, Kudüs’ün hançerli putu,
pancurlara fesleğen saksısı ve Balfur’un söylevinin Davut’un mezmurundan daha
etkili olduğu bir yerdir dedim
Soyguncu Urban’ı
tanımazlar, ağlama duvarının aşınmadığını görerek yalvarmanın ne menem boş bir
şey olduğunu düşünmezler dedim. Güldüler. Biri bende Pozantı’dan geldim dedi.
Devenin üstüne merdivenle tırmanmaya çalışan Avusturyalı subay, kanalı geçmek
için Taberiye gölünde tulum idmanı yapan Sivaslı nefer ve boğularak öldürülmüş
Arap kadınlar çevremi sardı. İsa, Nasıra’da marangoz çırağı idi dedim.
Halife alayı geçti
yan sokaktan, Arap gırtlağı mahalleyi çınlattı. Erbaa vaburat li Dicele tu vel
Fırat diye bağırdı biri. Hurma korusundan bir kız çıktı. Yüzleri yırtık, meşin
keseli, kirli bir urban Beyrut’ta Bassul
oteline vardı. “Zehiy tasavvur-u batıl, zehiy hayal-i muhal” diye söz edenlerin
arasında koştum durdum. Meğer Rayak’ta bir tren kazası olmuş. Diken yığınına
sarı boynunu uzatan deve gibi ölmüşler. Şam’ın, Barada ırmağı kıyısına
gömmüşler. Zahle’nin dağ yollarında ağlama sesleri bir türlü kesilmemiş.
Sukulgarp’te
çobanlar yaraları sarmışlar. Havran’da gün batımında Arap sazı inim inim
inlemiş. Ayin Sofar’lı biri gece boyunca içmiş. Kont Kavur kılıklı biri
Lübnan’a kar yağarsa Beyrut’ta bahar vardır. Sofar’da nisan İstanbul’daki
gibidir. Şam bahar gülüdür derler, Kudüs’lü kışı tanımaz demiş bir vodvil
esprisiyle. Piedra ırmağının kıyısına oturup ağladı oda dedim
XI
Medine’de bulunan
Hazreç kabilesinden Es’ad bin Zürare, Rafi bin Malik, Avf bin Haris, Kutbe bin
Amir, Ukbe bin Amir, Cafer bin Abdullah adlı altı kişilik bir grupla Akabe
mevkiinde karşılaştı. Ubeyy bin Halef, Bedir’de öldürülen kardeşi nedeniyle bir
düşmandı. Allah-ü Teala’nın en çok buğzettiği kimseler, Katade bin Numan onun
çevresinde çarpışırken gözünden okla vuruldu ve gözbebeği yanağının üzerine
aktı ve o gözbebeğini eline alıp yerine koydu ve Katade’nın bu gözü diğerinden
daha dayanıklı daha güzel oldu. Güneş batıdan doğuncaya kadar tövbe için açık
kalır dedi Tirmizi Sığırı kesip bir uzvu ile ölüye vurunca dirildi ve kendi
dili ile katilini söyledi. Camius-sağir’in sözüne göre miskini ve fakiri sev ve
cennete git. Allah düşmanı Samiri. Kuba’dan bir Cuma günü Ranuna vadisini
geçerek Vedd, Suva, Yegüs, Nesr adlı putlar Medine’ye gelmiştik. Medyen halkı.
Aya şehadetle işaret etti ay derhal ikiye ayrıldı, şak oldu yarısı Safa tepesi,
diğer yarısı karşıda Kaykaan tepesi üzerinde göründü. Allah-ü Teala Vetekaddes
Hazretlerinin fail-i mutlak olması gibi. Fil hadisesi, tuğyan eden bir kavmi
yok etmiştir. Beyt’i korumuştur. Ebabiller, Ebrehe’nin ordusunu kum taşıyla
-ayak ve gagalarındaki- helak etmiştir. Y gibi bir adam belirmiştir. Kum
zambağı elindedir. Cuma adında bir tepeye gelmiş ve 53 yaşında panteri dağa
bakan bir çocukla karşılaşmıştır. Çocuk bedeninde bir güneş parlıyordur. Hayvan
ruhu gibi bir gölge hiç yerini değiştirmiyordur. Sakallı kadınlar dolaşıyordur.
Her şey taş kesilmiştir. Develerle Şam
ipeği gidiyordur. Garip bir üçgen havada asılı kalarak sağa sola kayıyor, bilge
şair Basho koltuğuyla-kulübesiyle beraber yaşıyordur.
XI
Badiyelerde oturan
aşiretlerin şeyhleri kurnazdırlar. Ne kadar güven verirseniz veriniz, baba oğul
bir arada gelmezler. Casuslar dilenci kılığındadır. Nur-u Şalan gelirse oğlu
Nevvaf çölde kalır. Lübnan’da Nevvaf’ı konuk etmiştik. Şam ve Bağdat arasındaki
sonsuz çölün büyük bir parçası Ruvale aşiretinin hükmündedir. Nevvaf ve babası
orada hükümdardırlar. Suvareke kabilesinin kabzalı bıçaklı ve devesine bir
türlü binemeyen Hintlisi gibi Hilaliahmer’e bir gün Bağdat’a karadan ve çöl
ortasından nasıl gidileceğini sordum. Size bir yıldız göstereyim birde mühürlü
bir kağıt vereyim, hecine binip on gün on gecede gidebilirsiniz dedi. Nevvaf’ın
dediği doğruydu, ama mühürlü kağıdı başka aşiretin adamları görürse bu Ruvale
bedevisi için ölüm fermanıdır. Aşiretlerin çölünde Nevvaf’ın göstereceği yol
yıldızından başka birde Aman yıldızı vardır: Altın! Altın kuma atıldığı zaman
sesten başka her şey verir. Salta’da, Amman’da, Yukarı Necid’de, payitahtı
Hail’dir. Medayin’de, Sebi’de, Cedide’de, Katya’ya hakim tepelerde, Mahdes
taraflarında sadık ve cesur ceylanına binenlerin elinde, Şeyh Utvan’ın yerinde
bu hep böyledir.
Türk topuna
sarılmış olarak parçalanan Osman 333 senesi Haziran’ının 3. Günü Medayin’de o
vadide tuzağa düşerek ölüp gitmiştir. Marn’dan sonra, kartal yuvası, Kap’ta,
kılıçlı Medini nişanı, Ebuasab tepesi, Nebi Samoil siperleri; çöl ölü bir
şeydir. Çölde insanın ayak izlerinde bir cesedin çarpan kalbini ve dirilen bin
canı görebilirsiniz. Tih sahrasında Urban (fakir bedevi) vardı. Cefir badiyesi,
Tih badiyesi, Sina badiyesi, Ariş’ten geçenler, Ümran destanı, Hafir ile Nahil,
arpa yiyip, kemik kemirenler, yağmur çukurları, böcek ve mikrop dolu idi.
Kantara, Ferdan,
İsmailiye, Şalof ve Tarsum taraflarından Asluç’ta süslü bayraklar vardı.
Kuseyme’de bir su için demir boru şebekesi vardı. Çığtave ve Emden’de.
Ökçelerimle mezarın toprağını sıkıştırdım. Neccablar, Gor çukurunu kazdılar. Bu
yahudi topraklarını bizim kadar kimse sevemez. Vadii Sarar’dan, peygamber
İsa’nın yıkandığı Şeria’ya girdik. Kaç defa türbe, mezar, ağaç ve ateş
parçaları senelerden beri ılık mezarlarının içinde ölülerin kemikleri bize
kadar geldi. Taluşşeria’da dağ kümeleri vardı. Ölü tank cesedi ne acıklıdır.
Demir küre ve demir tarlası bulduk. Şeyhi köpek ve tilki sesiyle taklit eden
bir bedevi korkuttu. Katya muharebesinde çok kakule (sedye) kullandık. Rumani
harbde, Kerbela’da, Balat yahudileri vardı.. Magdaba Telürrefah’da 0x3=0 eder
ama 3x0=000 eder dediler. Dağları kumları ve ufukları ölü doğan çölde yaşayan şeyler
iki kat yaşıyorlar. Ceylan gözleri, çölün gözleri gibi. Sanki çölde pek çok
esrarlı göz doğuyor ve batıyor. Çöl insanının yalnız gözleri güzel, yaşayan,
dönen ve derin bakışlarla yanan gözler. İnsan kum üstünde ölü bırakmaya
dayanamıyor. Çünkü ne mezarı ne izi kalıyor. Bir denizde bile insan ancak bu
denli kaybolabilir dedim. Çin flütü, yada firavun güvercini (akbaba) gibi
Afrika’da tamarind ağacının altına bile gömülenler vardı. Son olarak Yukatan’da
altına hücuma katılanlardanım. Yaşamımın son günlerinde, işitmek için duymaya,
görmek için bakmaya kesinlikle gerek olmadığı ve güneş pleksüsünün, hiç farkına
varılmaksızın bunların yerini tuttuğu izlenimine varan Desplein gibi, bir incir
ağacının dibinde doğrularak uyandım. Kutsal öğlede ılık bir rüzgar usul usul
kirpiklerimi yalıyor. Reşide tam tepede dallardan ayırt edilemeyen yemyeşil
gözleriyle üzerime doğru çişini yapıyor, ağzımı açıyorum.
Birinci kıtası başlamıştır
Akrabam belalım olmuş, kendisini yerden yere atmış ve
çıldırmaya başlamış ve intihar etmiş. Kendisi çok güzel bir uykuya dalmış.
Uykuda Allah ona (bir güze)l dua etmiş. Öldüğüne çok ağlamışla. Ve tam tamına
ölmüş. Herkes üzülmeye başlamış.
Birinci kıtası bitmiştir.
İkinci kıtası başlamıştır.
Kadir gecesi, kadir gecesi. Sevgili peygamberimiz
aleyhisselamın ve Ashab-ı kiramı’ın yemek konusundaki uyugulamalarına
baktığımızda günde sadece bir defa yediklerini görüyoruz. Ebu Said el-Hudri
şöyle anlatıyor. Resul-i Ekrem sabah yemeğini yediği zaman akşam yemez, akşam
yemeğini yediği zaman sabah yemezdi.
Üçüncü kıtası başlamıştır.
İslamın binasını teşkil eden temel esaslarından ve en
büyük erkanından birisi de Ramazan orucudur. Hakkcelle ve ala hazretleri ayet-i
kerimesinde; ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç
sizede farz kılındı. Taki korunasınız buyuruyor. Bakara 183 Oruç niyet ederek,
tanyeri ağarmaya başladığı zamandan güneş batıncaya kadar yemek içmek makarna
et gibi şeylerden uzak durmak demektir.
Dördüncü kıtası başlamıştır
Bütün evlerimi satmışlar, sokakta kaldım yalnız başıma
her zaman dilenci oldum ne param yok ne ev yok bir ev bile tutamadım keşke
ölseydim arkadaş bu iş çok zor kendini sıkma canım bir ev tutarsın
Beşinci kıtası başlamıştır
Birgün 350 tane televizyonum vardı. Sonra pazardan
dönünce bütün televizyonumu çalmışlar çok çıldırdım, artık kumar oynamaya
başyladım artık hep kumar oynucam birisi 850 milyon varmı tam 350 televizyon
alır kendini sıkma kardıeş ben parasını veriyorum Kaçtı 850 milyon ama olamaz
650 milyon var Ama kadeş o kadar param yok ki o zaman alamazsın bana Ben bu işi
bıraktım biz verelim dedik ama napalım çok pahalıymış.
Beşinci kıtası bitmiştir
Altıncı kıtası başlamıştır
Her gün 3 kilo domates alıyordum Domatesi eve bırakıp
gitmiş ve o adamın çocuğu gelmiş eve ama kapı kilitliymiş babasıda Kadıköy’deymiş
Ve çocuk hemen Kadıköy’e doğru hareketle geçmiş tam gemi kaçarken gelmiş ama
gemi gitmiş 1 daha Kadıköy’e gitmek için 33 saat bekleyecekmiş Ve gemi gelmemiş
sonra eve dönmüş ve kapıda beklemeye başlamış
7. kıtası başlamıştır
Sahil yolları vardı bak gide gide sahil yolundan geçerken
arkadaşına uğradı hey hey baksana demiş gel senle İstanbulu gezelim Sen cadı
gördünmeü Görmedim ben gördüm sahil yolu kaç metredir biliyor musun Biliyorum
kaç ? 5 metredir hayır bilemedin kaçtı biliyor musun 7 metreydi
8.Kıtası başlamıştır
Bu haberlerin vahiy olduğuna hiç şüphe yoktur.
el İsmet (günahsız) el-Tarık
Son.
Bittiğini nasıl anlarız!..
VAN KULU
Topal Halit diye biri vardı, çok
bilgili adamdı, bütün köy düşüncelerini dinler, dağarcığından yararlanır, sever
sayardı.
Bizim köyde gazeteler sabah kente inen
otobüslerin, akşama doğru dönüşlerinde gelir ve gün batımında kahvelerde,
sandalyede ya da taşın toprağın düzeltilerek yapıldığı sekilerin üzerinde hep
birlikte okunurdu. Topal Halit bize olağanüstü gelen düşüncelerini, bir gün
olsun kaleme almadı, okuduğu romanları, öyküleri, felsefi şeyleri harmanlayıp
bir roman, bir öykü biçiminde satırlara dökmedi, isimsiz bir şövalye, adsız bir
bilge olarak bu dünyadan gelip geçmeyi yeğledi, şimdi kimselerin bilmediği
Araplar Tepesi’ndeki mezarlığında uyuyor... Rahmi adında başka biri vardı,
havacılıktan atılma bir genç adam, bütün gün şarap içerdi, bir derya olduğu
söylenirdi, aynı zamanda şu sonsuz yaşama derin bir muhalefeti vardı, şimdi
bile ürperiyorum, cesedi; rüzgarlı bir gün, dağlara yakın bir bağevinde; onun
önündeki, eskil, bir o kadar tuhaf, çıkrıklı kuyunun içinden, uçuşan yapraklar
eşliğinde çıkarılmıştı... Üzüldüğüm, düşüncenin kayda geçenini, felsefe, şiir
ya da roman, bunları bilip, tanıyoruz, ya yazılmayanlar, yazılmayan düşünceler,
dile gelmemiş roman, şiir, önerilmemiş idealar nerede, işte onlar ne yazık ki
toprağın altında, yazmaya bile hacet etmemiş, hortlak bile diyemediğimiz,
kendini bile hiçlemiş Don Kişotların elinde, bilinmeyen bir yüz, görünmeyen bir
dünya, sonsuz ve anlamsız bir yalnızlığa göçüp giden gerçek kahramanların
dilinde toz olup, sonsuzluğa karışıp gitmeyi yeğlemişler. Lügat gibi denilir
ya, bu tip insanları tanıyanlar bilir, onların bu tavırları karşısında tuhaf
bir ikiyüzlülük içinde yaşayıp gittiğimiz düşüncesi bir türlü insanın peşini
bırakmıyor, günün birinde karşılaşırsak giz çözülür demekten başka elden bir
şey gelmiyor!.. İşte yaşama benzer gözlerle bakan yitik bir heimatlos, onlar
kadar olmasa da; iyi, kötü, yalın, karma, kuru, saçma, tam bir kargaşa içinde
bana şunları anlatmıştı, dilerim belleğim bir önyargıya sürüklemez, dilerim
anımsadıklarımdır...
‘Anımsıyor
musun; / Işık selindeki o göz kamaştıran geceyi, / Önceydi, çok çok önceydi,
long ago? / O gece karşılaşan iki yüreği / Önceydi, çok çok önceydi, long ago?
/ O gece orada doğan o garip sevgiyi’.(1) Şiir çağımızda ‘Asansörde keçi var’ demeye
benzer bir etki yaratıyor artık insanlar üzerinde. Öyleyse de,‘Gündelik ve
sıradan nesneleri bilinçaltının süzgecinden geçirip harmanlamak, varlık ile
ölüm arasındaki zamanı yıllara ve saatlere bölmek kadar keyfi ve keyifli bir
şey olabilir’ ve ‘Tanrı tüm sonlu olanların yadsınmasıysa, o zaman sonlu olanda
tanrının yadsınmasıdır’ diyebiliriz. Yalnız, sevginin olmadığı yerde doğunum da
(gerçeklik) yoktur. Salt bir şey seven kişi bir şeydir; hiçbir şey olmamakla
hiçbir şey sevmemek özdeştir. Kişi kendini ne kadar geliştirirse o kadar çok
sever, ne kadar çok severse o kadar gelişir.’ Aşık, ışıktan gelir.
Britanya’da, anamalcılığın ve kentlerin
sisli, puslu havasının özellikle Eliot’un şiirini etkilediği ve İngiliz
şiirinin anlamsal kaynağını oluşturduğu ileri sürülür. Sadık Yemni’nin ‘Çözücü’
adlı romanındaysa İstiklal Caddesi, Taksim Meydanı’ndaki bir uçuruma insan
döken bir deli ırmak gibi betimlenir. Başlıbaşına bir öykü konusu olabilecek
bir şey bu.
Hepimiz doğum tarihimizi biliriz, ama
ölüm tarihimizi bilmeyiz, yaşam gariptir, zamanda doğrulan siyah bir gül gibi;
‘Yeni ortaya çıkan Varlık’la yüzleşen ilk
günün güneşi sordu / “Kimsin Sen?” / Yanıt gelmedi. / Sonsuz yıllar geçti
aradan. / Batı denizinin kıyılarındaki sessiz gecede, son günün güneşi sordu: /
“Kimsin Sen?” / Yine yanıt gelmedi’. (2) Kadınlık nedir; ‘on ne nait pas
femme; on le devient’ İnsan kadın olarak dünyaya gelmez, zamanla kadın olurmuş.
Sınırsızdır kadınlık, yüreklerimizde hiperbol bir yay çizer ve gider
sonsuzluğa... Güzellikte maddeye dökülmüş uyumdur denir.
Heredot’u öyle severim ki; barışta
çocuklar babalarını gömerler, savaşta ise babalar çocuklarını der. Din ruhani
bir sorunsal olup, tanrı kavramının soyutluğunu hepimiz kabul ederiz, o halde
tanrı var demek onu somuta indirgemek olacağından kim ki tanrı var diyordur,
yalan söylüyordur. Beckett’se ‘Nokta için tanrıya şükür, biz müsrif
boşboğazları sıfırı tüketmekten korudukları için’ diye söylenir. Godot’yu
Beklerken’in ikinci perdesindeki tek değişiklik Pozzo’nun kör olması ve kuru
ağacın bir iki yaprak açmasıdır. Godot, God, Tanrı’dan mı gelir. Kuru ağaçta
çarmıhı mı anımsatır... ‘Sonsuz anın içine gömülmüş bir tanrının görünüşü gibi
bir görüntü nasıl yaratılabilir’. Keynes, Wittgenstein için karısına, ‘Tanrı
yeryüzüne indi, onunla 5.15 treninde karşılaştım demiş’. Eh, Celile’de her gün tanrılar ölüyor,
hayaletlere duyulan bir inanç şu teoloji...
Don Kişot’u severdim ve
bahçedeki lahanalarımızın muharebe düzeninde dizildiklerini hayal ederdim. Ne
ki Cervantes’in bu romanında Don Kişot’u maceraya sürükleyen aslında kendi
içinde kaynaklanan dürtüler değil, zamanın en popüler şövalyelerinden Amadis’in
başarılarını anlatan kitaplardır. Don Kişot’un bunları okuyup, onun gibi
olmaya, onu taklide özenmesidir. Mavi yeşil karışımı kuşlar ve ‘evler karanlığa
gizlenmiş birer hayvandır’ desek. Mea Culpa ne demek... Büyük İskender’in
başında hekimlerin iyi edemediği, sığır boynuzu gibi bir kemik varmış. ‘Nemo me
impune lacessit’ ‘kimse işime karışmaya cesaret edemez’ İngiliz yargıçların
kürsüsünde yazılıymış, bir açıklama gerektirmiyor değil mi!..
Güneş yol boyu altın bir toz serper,
açıkta deniz geyikleri görünür. Çürük Pantheon, ne saçma imge. Beyaz istektir.
Yaşam içinden enerjinin geçtiği yüksek derecede örgütlü maddedir. İstanbul’un
fethinde Konstantin, ‘Kerkoporte’ adındaki gizli kapıyı açarak kuşatmacılar üzerine
hücum etmek için asker çıkarmış, nasılsa kapatmayı unutunca, bir kısım Osmanlı
neferi içeri dalarak, hücum edince Rum askerleri dağılmış ve Konstantin, yalnız
başına kılıç savururken Likis vadisinde aldığı iki darbeyle ölmüş, ardından
İstanbul düşmüştür. Tarihin görkemi diye, insanın umarsızlığı ve zaman
koridorunda hayaletler oluşturan yüzyıllara denir... Bir uzay yolculuğundaysa,
Sirius’a altı yılda gidilirse, dünyada on yıl geçecektir, ayrıca tüm eşyaların
yerden tavana düşmesini önlemek için aracın yarı yolda ters yöne çevrilmesi
gerekir, bu uçuşu engellemez ama süreyi iki katına çıkarır. Yazmak asla
göründüğü gibi kolay değildir, Ettore Scola’nın Teras’ında yazma eylemiyle
sorunlar yaşayan senarist, yaratım bunalımlarının sonuncusunda, baş parmağını
kalem tıraşının içine sokar... Güneş biçimli porfir yer döşemesi gibi
‘Gerçekte, ek boyutlara sahip bir uzay-zamandaki bir zar üstünde yaşıyorsak, bu
zar üzerindeki kitlelerin hareketleriyle üretilen kütle çekim dalgaları diğer
boyutlara ilerleyecektir. Eğer ikinci bir gölge zar varsa, kütle çekim
dalgaları geri yansıyarak iki zar arasında sıkışacaktır’. Yazmak zor evet,
Heinrich Heine, kadın bile dokuz ayda çocuk doğuruyor, dokuz günde kitap
yazılır mı diyor. Birde düşünür dururum, Osmanlı, bir adamın adını alan başka
bir imparatorluk var mıdır.
Buzdan atlarla çöller geçilince, Hz.
Cebrail Bedir’de “Ukdum Hayzum” diyerek atını sağa sola koşturarak düşmanları
kırbaçlamıştır. Resulullah, bedeviye, Allah’tan başka ilah olmadığını söylemiş,
bedevi delilin var mı demiş, Resulullah şu ağaç diyerek ağacı yanına çağırmış,
ağaç tam derenin kıyısında bulunuyormuş, yeri yara yara gelmiş ve üç kere
şehadet etmiş, sonrada eski yerine dönmüş, bedevi, bende kavmime gideyim kabul
ederlerse, seninle beraber olurum demiş. Kavramlar bazen nasılda yanıltıcıdır,
Aztek kralı Montezuma, Hernan Cortez’i doğudan gelmesi beklenen tanrı
‘Quatzelkoatl’ sanmıştı’. Deniz gergedanları da, soğuğu böldüm gelebilirim diyor. İmgelere
bak, gölgeleri ölüm saçan yılanlar, yakup otları, minimalist elektro-rock
amalgamı.
Kur’an sevin der. Geçen salı Gimpel,
Yellowstone’daki Kumpar köyüne tanrı görünmüş. Entropi bozulup, gökadalar
titrerse melekler yeryüzüne inermiş. Şu gerçekten ilginç, yakında devletler bir
kartel gibi satışa çıkarılacak ve çok uluslu tröstler, devletleri satın
alacaklar ve gene yakında e-mail devletler ortaya çıkacak, her şey sanal
olacak, sevgi, açlık, savaş, barış. Arjantinli Borges, Museviler, İsevi ve
Muhammedilerin yalnız bu dünyaya inandıklarını ileri sürer. Çünkü der; bu
dünyadaki edimleri, doğru ve yanlışları, günah ve sevapları için öteki dünya
yalnızca bir armağan olacaktır. Gerçekten bir varsayımdır bu, günahtan uzak
durup, sevap işleyince cennete gideceksin, bu dünya öteki dünya için bir
koşuldur artık, inanılıp, bel bağlanır mı buna, ahret yaşamının tümü, öbür
dünyaların hepsi, bu dünyanın bir ödülü ya da cezası olmaktadır. En yoğun en
karanlık cisimler bile ince varaklar halinde kesilirlerse saydamlaşırlar.
Hiçlikten evren yaratıldığına göre boşluk korkunç bir kapasitenin ifadesidir.
Aristoteles hiçlik, usun olmadığı yer dermiş. Ama bilimsel teoriler, çürütücü
kanıtların yokluğunda varlığını sürdüren şeyler, illüzyon krallığı. Bacon’a
göre: Eğer bir şeyin tekrarlanması, onun olasılığını artırıyorsa, daha uzun yaşayan,
daha çok sabah görür. Öyleyse başka bir sabah daha görme olasılığımız,
yaşadığımız her gün ile birlikte, biraz daha artar. Bu us yürütmeye göre,
gerçekten öldüğüm gün, ölüm olasılığımın en az olduğu günde öleceğim demektir.
Ama işte sağduyu tümevarımın bu sonuçlarını bir kenara itmemizi gerektirir.
Kant evinden her gün aynı saatte çıkar, komşusu Almanlarda saatlerini
ayarlarmış. Buda bir tümevarım olabilir mi... Canına kıyan Yesenin için,
Mayakovski şöyle der: ‘ Şu yaşamda / en
kolay iştir ölmek / Asıl güç olan / yepyeni bir yaşama başlamak’.
Mavi boynuzlu sığır var mıdır, belki
Çelebi’nin Cihannüması’ndadır. Belki de üç damla kan öldürülmüş bir kediden,
bir kanaryadan ve belki de yetim malı gibi
bir kumrunun boğazından gelmektedir. Uzaklarda denizin içine doğru dağ
büyüklüğünde gri bir kurt dalmaktadır. Metal bir meyveyi kemiren minotaur,
Macar üzümünün kolları arasında uykudadır. Rus ceketi giyen kadın şövalye, ona
aşkını haykırmaktadır, bu tip metinler için ne düşünmek gerekir. Doğu
mistisizmi yaşar, batı onu yaratır. Actium savaşında karşı karşıya gelen
Octavianus ve Antonius, Jül Sezar’a Velletri Tefecisi derdi. Avgustus
barbarlara karşı yufka yürekliydi belki, ama bir Romalının doğal olan para
hırsının ateşten çemberiyle sarılıydı, siyah fulya koklardı, bir leopar gibi,
kemerlerin altında kızıl aşka, acımasızlığa ve avını parçalamanın ateşli
zevkine, taze geyik kokusuyla yüklü yele özlem duyduğunu söylerdi. Zaman onu ve
İsa’yı gören son gözlerinde kapandığı günü tanıdı. Oklar Thermoplai’de güneşin
ışığını nasıl kesmişse, yıldız gemileri, zamanı yenmek ve İsa’yı yıldızların
gecesine gömmek için kutsal kompütürle çatışma içindeydi, ekrandaki ise eski
bir Romalı yada Hintli bir ermiş gibi duruyordu.
Artık unuttuğumuz bir şey var; boşluk
sıkıştı ve madde oluştu, Oturan Boğa ne der; bir madde olan yeryüzü halkım için
kutsaldır, parıldayan çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanın sesi, her
ağaçsız bozkır, vızıldayan böcek, halkımın düşüncesinde ve deneyiminde
kutsaldır. Ağacın içinde yükselen özsu, bizlerin anılarını içinde taşır.
Toprağın parçasıyız, oda bizim parçamız, koku saçan çiçekler, geyikler, at ve
kartal kardeşlerimizdir. Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar, vadi ve insanın
vücudu hep aynı aileye ait. Manitu, bir gölün üstünde rüzgarın şarkısını sever, yağmur ile yıkanan o rüzgarın kokusunu
da... Çamların salınışı, durgun hava çok
değerlidir, hayvan onu soluyor, ağaç, insan, her şey. Atlas bizi korur mu?
İnsan artık nükleer hayvan.
Bütün peygamberler şairdir, bilinen ilk
şiir antolojisini, İsa’dan önce I. yüzyılda, yaşlılığını Ege’nin Kos adasında
geçiren Yunanlı ozan Meleagros derlemiş, her yazarı çiçeğe benzeten tanıtıcı
bir şiirle başlarmış bölümler, bu nedenle adı ‘Stehhanos’ ‘Güldeste’ adını
almış. Zaman İsa’dan önce I. Yüzyıl. Fareler kusmaz, yılanlar duymaz, zürafalar
yüzemezmiş. İstakozun kanı mavi, develer üç kaşlı, filler zıplayamazmış.
Drakula yemek yemez, aynada görüntüsü, yolda gölgesi yokmuş, yarasaya dönüşür,
duman haline gelip, incecik bir yarıktan geçebilirmiş!
Sartre’a göre varoluşçuluk, insanda,
özden önce gelir, ama Weil’e göre o bir bunalım, Mounier’ye göre bir
umutsuzluk, Hamelin’e göre kötümserlik, Wahl’e göre başkaldırış, Marcel’e göre
özgürlük, Lukacs’a göre idealizm, Benda’ya göre usdışılık,, Foulque’ye göre
saçmalıktır. İnsanın görecelilik kuramı bu mu yoksa diyesi geliyor. ‘Çıkış
özdeğiyle varış nesnesi arasında hiçbir töz ilişkisi algılanmaz olunca, çelişki
en son noktasına ulaşır; iskambil yapımcısında, oyun kağıtları bir boşluktan,
kartonun deliğinden doğar; yapay çiçekçinin atölyesinde, hiçbir şeyin çiçeği
anımsatmaması bir yana, burada sürdürülen işlemler de sürekli olarak çiçek
düşüncesine ters düşer; zımbayla delmeler, çekiç vuruşları, kesmeler;bu güç
deneyimleriyle dağlalesinin ya da düğün çiçeğinin çiçeklenişinin bağıntısı ne?
Bir insansal bağıntı, insanın hiçten her şeyi çıkarabilen güçlü ediminin
bağıntısı. Düşcül alışkıların, sorgun yöneyleri. Tümceler ya da dilegetiriş
bazen aldatıcıdır...
...
Anımsadıklarım bunlar. Bu onu yansıtmak
değil, onun bende yansıması sayılır, onun kılayım derken, bozup dağıtmış
olabilirim, o bunu anlar, iki kişi konuşurken bile altı kişi konuşuyor zaten
derdi. Ondan çıkarsadıklarım gerçekten bitti. O ise konuşmalarımızdan birinde,
bittiyse de şöyle tamamlayayım demişti: ‘Söylediklerimi yeniden düşündüğüm
zaman, sağırları kıskanırım’.
(1) Catherine
Clement
(2) R. Tagore
KIRIK TABLET
(Şiir)
Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa’nın Linear
Algebra’sından, Apollonius’un konik kesitlerine, El Haitam ve El Cebr’ini yazan
Ömer Hayyam görünüyor. Sıvı demir, Selçuklu bir gürz ve üşüyen Karya kuşu höyük
içinden bana bakıyor. Meşhed’e giden hacılar ve develer toz bulutunun içinde. Savrulan bir Nişabur’da
Hayyam’ın mezarına tükürmek için Hayyam uyanıyor ve bana mezarım Belh’te mi
diye soruyor. Rübailer sillogizmler halinde akıyor içime ve mantık.
Denizlerin nautilusu ve altın oran,
tuhaf mimari ve işte Pisalı Fibonacci. LSLLSLSLLSLL. Arı ve tavşan ve her
şeyden daha kötü kokan çürümüş leylak. Bir pankreas içim, kardiya ve yaş
yapraklar üzerinde gezen su sevisi nergis.
Gece. Güneş ve ay elektron uykusuna
yattı. Ant verdiler uyuyanlar ve yüzünün revnakı kaçtı yağışlarla besili
ırmaktan. Tonkünstler Orkestrası 9. Senfoniyi çalıyor. Marx gözyaşları içinde
‘Corruptio optimi pessima’ (aldatıcı iyimserlik gerçek kötümserlik) heceliyor.
Karanlıkların atası uçak. Pistte sorun
çıkarmadan uzun süre taksi yaptı. Güney cephesindeki rift kuşağına sokuluyor
askerler.
Vikingler İstanbul’a Miklagard der.
Elizabeth, Novum Organum kuru ve can sıkıcı. Sylvia’da can sıkıcı. Bulutlarda
taksi yaptı.
Allahın gölgesi üzerimize olsun.
Meholalı Barzillahoğlu Adriel’e beş
çocuk veren Saul kızı Mikal adına. Aygır ve kısrak bilir ki, taşıllar ve
Velpecule (Tilkicik yıldızları) gündüzde parlıyordur.
Kendisinden eşit uzaklıkta, nitelik ve
nicelik bakımından eşit iki ot yığını arasında kalan eşek, hangisini yiyeceğine
nasıl karar verecek. İstenç özgürse açlıktan ölecektir. İstenç özgürse.
Buridan’ın eşeği!. Safevi Hatayi ki
İsmail. Yakup’un düşünü görür.
Yaşlandım ve Pluton karesine girdim,
canıma kıymayı düşünüyorum, orakl sorusu, Kinzalı adamına, Kadeş krallığı
geldiniz der.
Babam tanrı olunca (ölünce) tahta
kardeşim Arnuvanda geçti. Pekiştirmek için inanır, inandığımız için yanılırız.
Bebeklerdeki Moro refleksi, her şeyi
iten ve dış dünyanın gerçekliğini kanıtlayacağım diye her önüne gelene elini
kolunu gösteren George Moore’un ölümü de kendi elinden oldu.
1919 yazı çok sıcak, hele sabahın erken
saatlerinde yapacak hiç bir işimiz olmuyor, güneş doğar doğmaz, çoğu zaman
papaz okulunun damına çıkıyor, güneşte ısınmak için boylu boyunca uzanıyor ya
da Ludwigstrasse’de yaşamın uyanışını gözlemek için damın kenarına oturuyorum,
yanıma Platon’un bir kitabını almayı düşündüm, başka şeylere kayma isteği,
Yunanca ve Timaios’u okumaya zorladı beni.
Atomları gösteren o ünlü gravürü yapan
ressam, bunu yapmadan önce Platon’u okusaydı çok iyi olurdu dedim.
Aynı tarihte, 1919’da, başı dertte olan
Türklerin önderi Samsun’a çıkarak Kurtuluş’u arıyordu, bir savaşı... Biz neyiz,
onlar ne...
Zamanın göreceliliğine iyi bir örnektir
bu.
Sonra tanrım dedim oldu mu? Keops
piramidini ve Giza platosunu seçmişti. İkindi güneşi gibi. Sözcükler
taşçıklarım. Prosodisi çok iyi onun. Deniz leoparı gibi izi belli, yaban
armudunun kovuğunda uyuyacak kadar sakin ve dingin.
Küba’nın yemyeşil latifundiyalarından,
zarif dansçılarıyla tanışmaya, Ancor’un
gizemli tapınaklarından, Sakkara’daki aşınmış mastabanın kumlu katmanlarına her
yeri gezdi dolaştı. Merkür geçişi, Venüs Sümbülü, Uranus Keçisi oldu.
Batı Hun imparatoru Attila’ya
gönderilen elçi Priskos ve Klikyalı Zemarkos’un Göktürkler’e elçi olarak
gönderildiğinde yazdıkları ve Hoca Gıyasüddin
Nakkaş’ın Acaibül Letaif adlı yapıtı Türk gezi türünün en eski örneklerindendir.
Silezya sürahisi, kozalak, Lutzen
savaşında ölen Kralımız Gustav ve Sadalmelek gibi.
Paris yakınlarında, Arlington’da bir mezar taşı; “Burada /
İki ninenin yanında iki kız torunu / İki kocanın yanında iki karısı / İki
babanın yanında iki kızı / İki ananın yanında iki oğlu / İki bakirenin yanında
iki anası / İki kız kardeş yanında iki erkek kardeş / Yatıyor ama topu
topu altı kişi gömülü / Hepsi de meşru doğmuş, hiçbiri fücur işlememiş / Bilin
bakalım bu nasıl olur”.
Hatem Tai bilir.
Tereza adında bir Lehlidir. Bir kaç
kuşağı boğabilecek kadar derin gölcükler var, düşünde nalın giymiş Arapların,
semiz kara atların, helezoni adamların, saltık karanlık ve çocuk İsa’nın
hafakanları bastı. Pisa deneyleri önemli. Galilei’nin Aristotelesçiliğe karşı
olduğunu açıkca dile getirdiği, skolastiğe halk önündeki saldırısını başlattığı
andır bu.
Libra, iye kemiği, Lepus, Oğul Davut, metal
taytlar, Volans, Pisces, Serpens ve Caput ile Dimetoka’da kumpanyadan dönen
Shakespeare yanan Reischtag’a bakıyor. Kin gibi tohumlarınızla düşman olacak,
onun topuğuna saldıracaksın.
Klossowski’nin (Baphomet) romanı
Nietzsche’nin sonsuz dönüş kuramından yola çıkarak, bedenlerinden ayrılan
ruhların soluk halinde varoluşlarını sürdürmelerini ve bu solukların içine
girecekleri bedenleri arayışlarını anlatır.
Pelagonik asit. Buda herhalde Devonyen
devir asidi olmalı. Kadının yüzü kalp şeklinde ve kemikli.
Kambur Rigoletto, Mantua Dükü’nden kız
kardeşini kurtarabilir mi,
Çek köyünde Nazilerle işbirliği yapan
‘oportünist Sekal’ın ölümü hak etmeli mi, Hector Berlioz ve Dvorak parçaları
söylemeli mi
Soğdça, Beluci ve Avesta dilini iyi
bilirdim, deniz ifritlerini, ‘Araba Camı Yıkayıcılarının Baladı’nı,
Koçi Bey’in Risale’sini
R.Paşa’nın mal varlığı, Anemas
zindanına doldursan sığmaz, Binyediyüz köle, ikibindokuzyüz savaş atı,
binyüzaltı deve, yediyüzbin sikke-i hasene, beşbin dikilmiş kaftan ve urba,
binyüz adet üsküf, altıyüz gümüş eyer, beşyüz altın eyer, binbeşyüz gümüş at
başlığı ve yüzotuz çift altın üzengi, ayrıca kalıp altın, nakit altın ve
gümüşle karışık altın, gümüş eşya ve mücevherat ve ziynet.
“Ben bir hırsızım
ve bu da yaptıklarım, / Toledo’daki bu antika kitapların odasında / ölü
profesörlerin yapıtlarını karıştırıyorum,
/ onların kutularını inceliyorum. / İş şuna geliyor; sağlam bir kutu; /
içinde de son dekanın küllüğü, kisvesi, / mührü, piposu, / golf kupası ve
sigara keseceği. Amin.” (1)
Bağdatlı Cüneyt, Sana Çölü’nde gezerken
kocaman bir köpek görür. Vaktiyle av peşinde yelden hızlı koşan köpeğin dişleri
dökülmüş, tüyleri kırçıllaşmış, bedeni miskinleşmişti; eskiden bıldırcınları
sektirmeyen, tavşana kanat açtırmayan, tilkiye soluk aldırmayan av köpeği,
yerinden kımıldayamıyordu, Cüneyt hayvana bir lokma ekmek verdikten sonra dedi:
Köpek! Yarına hangimiz çıkar bilinmez ama sen benden iyisin. Hayvanda dile
gelip sordu, Neden? Cüneyt dedi ki; Bugünden yarına imanımın ayağı kayarda
tökezlersem doğru cehenneme gideceğim, oysa senin başında böyle bir bela yok.
Köpeklerde ahret anlayışı yok mudur...
Bir kadının ‘Ben en güzelim’ demesi
gerçeği ne kadar yansıtırsa, bir belitsel sistemin ‘Ben tutarlıyım’ demesi de
gerçeği o kadar yansıtır. Söz konusu kadının en güzel olduğuna kendisi değil,
başkası karar vermelidir. Ama o başkası, evrensel estetik değerlere sahip
olmayabilir. Dolayısıyla onun kararının doğruluğuna gene bir başkası karar
vermelidir. O bir başkasının kararının doğruluğuna, gene bir başkası karar
vermelidir. Bu sonsuza dek yineleneceğinden, söz konusu kadının en güzel
olduğuna karar verilemez.
Prensesin göğüs uçları sertleşmiş,
minyatür bir et kulesine dönmüştü, fallik bıçak girip çıkıyor, vajinal ve
klitoral orgazmı ilk kez duyumsuyor, gözyaşlarını tutamıyordu, durup gökyüzünün
ötesine baktı ki orada da görebildiği gene yalnızca gökyüzü idi, mırıldanarak
‘carpe diem’dedi. Leylakların altında
gezinen ruhlar gibi. Hades görünmeyen demekmiş. Lerna bataklığı. Nemea aslanı.
Pallas kız demek. Sihirli bir tolga onu görünmez yapardı.. Odise onikibin dize
demekmiş. Herkül dünyanın batı ucundaki tanrı bahçelerinden Hesperidlerin altın
elmalarını çalıp getirdi, ona bu işte
Atlas yardım etti. İnek gözlü Hera. Kamçılanan kız çocukları. Bach hep
ölümsüz kalacak, fa majör prelüdü hep var olacak, çünkü prelüdü Voyager uzay sondasıyla uzak dünyalara doğru
yol alıyor. Macaristan suyu (parfüm) sürdü. Beni Kaynuka savaşı yahudi ve müslümanlar arasında
geçmiştir.
BURADA KALDIK OLMAZ BÖYLE İŞİ UZUN
1300’de Karakurum’dan yola çıkan, Moğol ve Tatarlar, Çuçi Han
komutasında Rusya yani Kıpçak steplerine giderken, bir kol kuzeyden Alaska’ya,
oradan da Amerika’ya geçip, Siyu ve Apaçi kızılderililerine dönüşen kabileleri
oluşturmuş. Son Mohikan Katerina II ise sıcak denizlere açılmak için Boğazlar’ı
ve Ege Denizi’ni ele geçirmek zorundaymış. Çeşme’de yaşanan kanlı savaş, Kont Orlov’un
isteği üzerine Rus bir ressam tarafından resmedildi. Ressamın gravürü daha
gerçekçi yapabilmesi için Kont Orlov, St Petersburg kıyılarında Rus
kalyonlarıyla özel olarak savaş gösterisinde bulundu.
Çirişli elleriyle görünümü ürkütücüydü.
Offili’nin fil gaitası üzerine
yerleştirdiği ‘Kara Meryem’ tablosunun kopardığı gürültü gibi. Puhu, kuduzumsu,
kavranası ve kireç ocağında kımılayan cenin, birlikte Moğolistan kırlarına
baktılar. Bir ara bir çığlık ve yüksek bir suya çarpma sesi duydu, ileride bir
yerlerde bulunan göle bir kuş konmuştu, kapının önünden geçip dükkanın
vitrinine bakmak için iki blok öteye yürürken parktaki ördeklerden biri onu
acımasızca yuhaladı. Vitrinin camında Mart kırağısının buzdan çiçekleri açmaya
başlamıştı. Tüm sorunlara tepeden bakan kolonadlı tapınaklarını tavaf
ediyorlar. Mağara ve mağazaya aynı anda giriyorlardı.
‘Yaşamak
öldüğünü görmektir, / Yaşlanmak budur işte’ (2)
Kraliçe Elizabeth II, yeryüzünde bir
ağaca prenses olarak tırmanıp kraliçe olarak aşağı inen tek kadın, tırmandığı
ağaç Kenya’da bir incir ağacıydı, üzerinde adı Treetops olan bir ağaç ev vardı,
5 Şubat 1952 gecesini o evde geçirdi, şafakta prenses aşağı inip hayvanları
filme çekti ve güneşin doğuşunu izlemek için yine ağaca tırmandı, aşağı
indiğinde artık kraliçe olduğunu öğrendi. Baktria ve deniz leoparı. İlerde
bütün insanlar şehirlerde toplanacak.. Bağdat’ta Eltâk kapısında. Bütün taş ve
demir sanayii baş parmağın, felsefe ve edebiyat gibi boş hünerlerde anlağın
becerdiği yapıtlardır. Tansıyan su aynanın külsü rengi içinde, yaşlı kemikli
kolları ölümle sevişiyordu, uyuşuk bir hava vardı. Turing: Günün birinde
hanımlar bilgisayarlarıyla birlikte yürüyüşe çıkarak birbirlerine o sabah
bilgisayarlarının ne gülünç şeyler söylediğini anlatacaklar dediyse de 7 Haziran
1954’de siyanüre batırılmış bir elma yiyerek yaşamına son verdi, 41 yaşındaydı.
Bu gün yazıp okurken, geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina gibi
uyuyamadım. Serçe yağmurları, kır çiçekleri ve kırların sessizliğinden
uzaktaydım... Atım (hayvan) yelesini sallayarak güneşe doğru yüksek sesle
kişnedi. Organist orgu flajoler ve diğer hafif seslerle çalıyordu ve ilerdeki
meşenin budak deliğinin yanında bir baykuş duruyordu. Su çölünün üzerinde
yayılan geceye bakıyorduk, demirle öpülmek ya da demir bir öpücükle, ay adayı
doğudan aydınlatınca, orada, denizde boğulmuş bir kaç beyaz koyun iskeletiyle,
oraya nasıl gittiği bir türlü anlaşılmayan bir at iskeleti gördük. Kuşun cam
güzeli gibi bir göğsü vardı. Atın Araplarca beğenildiği gibi yüzünün etsiz
olduğunu gördü. Yüzünde bir çift ateşli sarı göz vardı ve bakıyordu, yamaç
serçeleri eşlik ediyor, tozlu yoldan arabalar gelip geçiyordu, yandaki keçi
yolunu sönük bir ay aydınlatıyordu. Kanopus gezegeninin de bir ayı var ve ne
yaparsanız yapın orada suyu kaynatamazsınız. Gufran ve mağfiret günleri geldi
Züleyha hala Potifarlara mı zorunlu dedi. Ukaz panayırında ‘yaklaşıyor,
yaklaşmakta olan!..’ diyordu Kus b. Saide. Sesi ıssız düzlükte yankırdı.
İbriklerden su içer, hacıları getiren atların inlemeden, kişneyerek gelmelerine
üzülür, Mavera’dan ses duyarlar ve Fussilet:34 ne söyler ne anlatır derlerdi.
Ölüleri kör kuyulara atar, üzerini örten biteylerle bir zamanın direyi sarışır
toprak olurdu. Ki zürefa bahsindedir: Bu hayvanın başı ile ayakları deveye
benzer ve boynuzu öküze benzer, derisi kaplana benzer, kuyruğu geyiğe benzer.
Bu hayvanın yapısının böyle çeşitli oluşunun nedeni; bir yaban öküzü bir Habeş
devesi ile evlenir. Bu evlilikten bir hayvan doğar ve hayvanda geyikle evlenir
ve bu evlilikten zürefa doğar. Geyik bahsindedir. Geyik hayvanlar içinde
insandan en çok kaçanıdır. Bu geyik iki türlü olmaktadır, birisi doğru geyik,
diğeri ise misk geyiğidir. Bu misk geyiği daha fazla Hindistan’da bulunur.
Göbeğinde kan olur ve taşların üzerine akıp misk olurlar. Ama bir düve bile
zulüm, zındıklık ve sapıklık bilmez. Ama insan bilir, yalancı peygamber Gulam
(Ahmet) Kadiyani vardır ve emr-i maruf ve nehy-i münker yapılır. Daniel,
Kaldeli büyücüler sayesinde iyi bir düş yorumcusudur. Aristofanes’in pazularını
o kadar övdüğü Mısırlı hamallar bile böyle miydi, ne dedin deyince ‘Tanto
monta, monta tanto İsabel como Fernando’ dedi. Taht üzerinde eşit haklara sahip
olmak gibi. O insanı yalnız öldürmekle kalmamış değerli suyunu akıtarak,
kanallarını boşaltmış kurutmuşlardı. O ara Hz. Peygamberin Ravzasının yemyeşil
kubbesi göründü. Bakara 246’da komutan Talut içinde Melik ifadesi
kullanılmıştı. Palanga ve Arşimet vidası.
I.Murat bir anlaşmaya avucunu mürekkebe
bulayıp ‘pençesini’ vurarak onayladığı, tuğranın da bundan alınan ilhamla
düşünüldüğünü söylerdi. Temeşvar, Şerezöl, Aps ve Gulet’in hükümdarı Osmanlı.
Medine, daha önceleri Yesrib’di. Tulonoğulları vardı. Kezzap çok yalancı
demekti. Selanik dönmesi ve Kuba’ya yerleşense Ömer’dir.
Açıklamasıdır, ‘Sanat tıpkı bir ırmak
gibi ya da bir aşk gibi kapılıp gidilen ama daha en başında yolundaki
nakısaların kuşkusunu gizli bir tohum gibi yüreğinde taşıyan bir ergenleşme
büyüsüdür.’ Halid bin Velid’in Ecnadeyn’de bozguna uğrattığı Bizans ordusundan
arta kalanlar Ürdün yakınlarında Fihl’de toplandılar. Müslimler
başkumandanlıktan alınarak bir savaş birliğinin başına getirilen Halid bin
Velid’in kumandasında bunları izleyerek Beysan geçidini aştılar ve Fihl’de
Bizans ordusunu tekrar yenerek Dimaşk’a çekilmek zorunda bıraktılar. Aynı zamanda
kuzeyde bulunan Hims üstüne de başarılı bir baskın yapıldı. Halid ilerlemesini
sürdürerek Kinnesrin’i aldı ve karargah durumuna getirdi. Şurahbil Beysan ve
Ürdün’ün fethini tamamladı. İran kumandanı Behmen, Nersi ve Calinus yenilgiye
uğradı. Bu sırada Behmen yeni bir orduyla Fırat yakınında konakladı. Mer İran’a
gidecek orduya Bad bin Ebi Vakkas’ı başkumandan olarak tayin etti. Sad ordu ile
Kadisiye’ye geldi. Burada büyük bir meydan savaşı oldu. İran ordusu
başkumandanı Rüstem öldürüldü. İranlıların yüzyıllar boyunca düşman eline
geçmeyen bayrakları Derefsi Gavyan ellerine geçti.. Küfe ve Basra kuruldu.ve
sonra Halife Ömer’in emriyle Mısır’da Fustat şehrini kuran Amr ibn ül As
yakınlarından Ukbe bin Nafi el Fahri’yi Kuzey Afrika’nın fethiyle görevlendirdi.
Ve dedim ki:
‘Sonsuza dek
yatabilen ölü değildir / Ve tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir.’ (3)
Dağın doruğundan aşağıda kalan
gökyüzüne baktım. Gökyüzü dölü yada göklerin döllediği, kirli köpüklerle yüzen
şeytani kalyonlar gibi, kambur gökyüzü, uzak zamanların sisleri arasında zardan
kanatlarla uçup uzaklara kaçan güneş gibi karanlıkta koyu elle tutulur gibiydi.
İşte ki gökyüzünde hafif bir tan belirtisi vardı ve Hz. Muhammet ifritten hiç
hoşlanmazdı. Kara kedim, kanatlı bir Mısır tanrısı gibi yanımdan kayıp gitti.
Yaşamını Çin dağlarının ölümsüz önderine borçluydu. Sönük ayda can çekişen sarı
akrep gibi. Aynaya bakınca ölen insanlar ülkesinde yaşlı birini bulamazdınız,
bir kirpik bile yaratmayan bu insana gönül Kabe’si verilir miydi. Tağutlarla
canciğer muhabbet içinde geçinip giden dindar müselmanlar vardı. ‘Men lâ
yerham, lâ yürham’ Acımayana acınmaz.. Gök çiçeği, ten çiçeği vardır. Ay
sarısı, sarıcıl. Cebrail’in altıyüz kanadı vardır, ikisini hiç açmamıştır.
Onları ancak Kadir Gecesi’nde açar. Kadir gecesi geldiği zaman Allah (c.c)
Cebrail’e emreder. Süvari meleklerle yeryüzüne inerler. Elinde yeşil bir bayrak
vardır, onu Kabe’nin damına dikerler. Can alıcı güzelliğin monarklığı, is yapan
telaş, hiçsellik ve ulumalar ve ‘Sağapo / Yeti ise esa’ ‘Seni seviyorum / Çünkü sen sensin’ derdi.
Derdi çünkü;
La ilahe illa Ente
/ Subhaneke İnni / Kuntû minez zalimin.
İslam donanması ve ordular kısa sürede,
Hint’de İndüs kıyısında, Çin’de Kanton limanında ve Büyük Yunanistan’daki
Napoli’de görüldü. Çünkü oruçlunun kuruyan dudakları, kıyamette iki gözünün
arasında nur olacaktır. O, Kur’an’da yer alan çok soyut ve çok genel
postülaları ile ilim gerçeklerine feyz veren İlm-i Ledün’dür. Ve günde onüç
defa Rabbena Âtina duası okur. Hz. Peygamber İbn Revaha’yı zekat toplamak üzere
Hayber’e gönderdi dedi. (Cassas, Ahkamu’l Kur’an, 1.507-508). Üzgü, kör yılan
Tiber kırları, sönük ay, öğle sıcağında kısık sesiyle öten kuşlar. Çınlayan
ova, Muhammedî bir neşe yayıyordu.
Muhammed’in Züheyr’in oğlu şair
Kâab’a verdiği hırka gibi, değerliydi.
Yusuf’un gömleğinin kokusunu Mısır’dan duyan Yakup, Kenan kuyusundayken onu
nasıl göremezdi. Dervişlerden biri öyle yoksuldu ki evi Medine’nin iki kara
taşlığı arasındaydı. Yusuf sonra Mısır’a sultan olmuştu. Çöle kurularak deniz
yolunu gözleyen sfenksin gücü, minotaur böğürtüsü, deşilen sol böğrü. Ebu
Davut’un Sünen’inde, Beyhaki’nin Sünen-i Kebir’inde, Hakim’in Müstedrek’inde,
Ümmi Varaka’nın ev halkından söz edilir. Örülü saçları ay ışığında kuş kanadı
gibi parlar, sütunların devrilen gölgeleri arasında şahin başlı kanatlı
adamlar, kara mermerden iri kediler bir görünür bir kaybolur sonra leylak
büklümleri arasından kokular yayılırdı. Yaşamını iç içe yer alan sonsuz sayısız
biçemde iç içe yer alan sonsuz sayıda dairenin birbirinin içinde yer alan
sonsuz sayıda dairenin, birbirine olan göreliliği üzerine şaşırtıcı
araştırmalar yapmaya adamıştı. Sonsuz sayıda iç içe yer alan sonsuz sayıda
dairenin birbirine göre olan sonsuz
göreceliliği üzerine birbirine olan sonsuz sayıdaki konumunun birbiriyle
oluşturduğu sonsuz görecelilik üzerine şaşırtıcı bulgular elde etmeye adamıştı
(Dizgi hatası). Düğünler, toyraklar, monarklar, suda yankıyan öz, Ficar savaşı
ve Muhammet, çiğle kaplanmış otlar gibiydi. Pakistan’da Hunzalar bölgesi
insanları uzun yaşarmış, Jules Verne’in Keraban adlı öyküsünde Osmanlı
zamanında Avrupa yakasından Üsküdar’a geçmeyen biri, devletin yüklü bir vergi
istediğini görünce, inat bu ya bütün karadeniz kıyısını dolaşarak üç yılda
Üsküdar’a geçmiş, Bulgaristan, Romanya. Rusya, Kafkasya'yı dolaşarak, işte buna
Keraban taktiği denir. İrani bir adam karşıma çıktı, can çekişen köstebek ve
tavşanları göstererek, iğdeler de ağlar, hayvanlarda öldürülür dedi. Öküz başlı
minotaursa, Latince ‘Risus abundat in ore stultorum’ Gülmek aptalların
ayrıcalığıdır dedi. Matematikçi Apollonius'un Konika adlı kitabı, Amarna
krallarından Ay arlı firavun der ki, sanki Uhuru (Klimanjora) zirvesine çıkmış
gibi sevindi, Zişan Efendi çağırmış gibi koştu, ki insan zamandır dedi. Ve
Obsessif kompulsif krizler, karanlık bir
hırs, Seram adasının Masohi kenti, Aceh eyaleti, Halmahera adası, O affeden,
çok sevendir (Büruc14) . Ebu Hureyre kedi dostu idi, birgün kedinin biri
giysisinin üzerinde uyuyakaldığından, onu uyandırmamak için giysisini kestiği
söylenir.. İsa isi çamurdan kuş yapıp uçurmuş, anadan kör doğanların gözlerini
açmış, gökten sofra indirmiş, mezardaki ölüleri diriltmiştir. Din kardeşlerimiz
Uhud harbinde şehit düşünce Allah-ü Teala onların ruhlarını yeşil kuşlar
halinde yarattığı bir takım şekillere koydu. Şimdi onlar cennet ırmaklarına
varıp sulanırlar, cennet meyvelerinden yerler. Arşın gölgesinde asılı altın
kandillere konup rahat ederler. .
O ara uzayda
parçacıkların tanrısı olan Higgs parçacığını bulduk, gökteki Kış Üçgeni’ne
benziyordu. Aracımız 1.4 güneş kütlesi
olan Chandrasekhar sınırı aşılınca patlayan kütleler gibi patlayıverdi. Kütle
olmasaydı evren içinde parçacıkların ışık hızıyla sağa sola uçuştuğu delicesine
çalkantılı bir denizi andırırdı. Piramitsi, üçgensi, prizmatik biçemler uzanıyordu
önümüzde. Üçgensi yeşillik, piramitsi örüntüler, prizmatik, konik nesneler,
şeyler devasaydı ayrıca. Çamların altında küçük bir kuş ürküp kaçmıştı. Alevler
aç gözlülükle bedenini yalıyordu. Yeni açan ceviz yapraklarına baktı, ne buruk
ne esimli bir kokuydu...
Ölümseyen bakışlarla, dizginlenemeyen,
gem vurulamayan duygularda var mıdır dedi, kül sesli insanların yurduna
gelmiştik. Resul-i Kibriya uzakta duruyordu. Talut’un yasak sudan içmeyen
erleri vardı, tüfekyan ve silahşöranlarla savaşıyorduk, biri Emirdağ
Lahikası’nın kırkikinci sayfasındaki gibi savaşın diye bağırdı, tepede bir
kadın usdışı bir erotizm görüntüsüyle dans ediyordu. Savaşanların geride kalan
küçücük çocukları, anasız babasız ölüp, boşluğa karışıyorlardı, yanımdaki
cenkçi onlar boşlukta sönük yıldızların olduğu yerdedir biz göremeyiz, orada
küçük kuşlar gibi kolları açık uçuyorlar ve sonsuz bir düşte gibi uyuyorlar
dedi. Ve sonsuza dek bizimle kalacak tek şeydir ölüm dedi. Bu sıra Annabalı bir
yiğit öne çıkarak haykırdı bizde arkasından silsilelerle atladık.
Bir keçi damının içinde uyandım,
başımda duran köylü bir dağ gezintisine var mısın dedi. Prizmatik, piramitsi
örüntünün ardındaki yeşillikte, külsü düzlükte, kül sesli adamla, bir plazmanın
içinde, bir atın dizginleri elimde, üçgensi örüntü uzakta, konuşuyorduk.
Gravürdeki dişi domuz bir çocuk öldürmüştü ve 1386’da Falais’te asıldı. Bir
adamı öldüren at 1389’da Dijon’da asıldı. Bir batında doğurduğu yedi yavruyu
beslemekte olan başka bir domuzda Savingy’de bir çocuğu öldürdüğü için idama
mahkum edilmiş, ama domuz yavruları suç ortaklıklarının kanıtı olmadığı
gerekçesiyle suçsuz sayılmışlardı. İris çiçeği gibi, bir Çin atlısı geldi, Paul
Celan’ın Ölüm Oluğu’ndan söz ettiler, müjdeleyen, muştulayan şeyler söylediler.
Köye gelen kör hasırcılar gibi, deniz ifriti, ya da piramitsi dingin
yeşilliklerin, kül sesli prizmatik örüntülerin bağ evi gibi. Barış için sorguç ve öküz kuyruğu
sallarlardı. İmparator ırmağı geçip batı yönüne gitti, Atlarını Hua dağının
eteklerine bıraktı ve bir daha binmedi. İnekler çam ormanlarının boş sahalarına
dağıldı, bir daha kullanılmadı. Arabalar ve zırhlı giysiler kana bulaşmıştı,
yeraltı odalarında saklandı, bir daha kullanılmadı, kalkan ve mızraklar kaplan
derisi ile sarıldı. Önderler derebeyi olarak atandılar. Silahlar kılıflarına
kondu. Bundan sonra tüm yeryüzü Wu Wang’ın silah kullanmayacağını ve asla savaşmayacağını öğrendi. Ekinlere bit ve kırmızı örümcek kenesi
dadandı. Taftazan’da dünyaya gelen Sa’d gibi. Can çekişen, çiğli, çirişli otlar
gibi. Galile, Taberiye gölü, Kızılağaç ormanlarında küçük çulluk ve domuz
avlardık. İran-Turan, Kayrakan dağında, Gobi balığıyla, kör karidesin ortak yaşarlığı gibi dosttular, yılan gözü
gibi parlıyordu göl, güneşe bakabilen tek kuş kartaldı. Ağaç perileri vardı.
Dudakların dişi bir keçi kanının akmış olduğu nazik ezik çiçeklerdir.
Kaplanların sevdiği yatağına aldığı kadınlar, at irisi ve arı gövdeliydi. Orada
tanrı sol topuğu üzerine oturmuş düşünüyordu. Dağ kekiğiyle kuşatılmış su
köpüğüydü. Antep’e Küçük Buhara derdi.
Havrani kürkü, çuha ferace ve elvan boğası renklerinde. Denizaltı mağaraları
Galile denizi Lut gölü Gor çukuru gözleri balık gözü gibi bakıyordu ‘Yengeç
dönencesinin birazcık kuzeyindeki kutsal Medine kentinde o gece ay görünmedi.
Sydney gribi gibi, uzayın hiçselliğinde
havlayan köpekler, ağlayan kediler. Hz İsa’nın şakirtleri bir köpek ölüsünün
yanından geçiyorlardı şakirtin biri şöyle dedi: Köpek ne kadar kötü kokuyor.
İsa şu cevabı verdi: Ne kadar beyaz dişleri var. Muhammet köpek için halis
siyahını, iki noktalısını öldürmeye bakın çünkü o şeytandır dedi. Boşnak
tüfekçilerle Fas çayı kaynatıp içerdik
Kötü zamanda fasık ve dinsiz olanlar saygılık görürdü, gıybet ve bühtan
çoğalmıştı. Güneş batıdan doğuyordu, Mehdi zuhur etmişti, Dabbetü’l arz adında
bir hayvan yeryüzüne gelmişti, Ye’cüc Me’cüc çıkmıştı, doğu batı ve
Arabistan’da üç bölge yere batmıştı. Kabe yıkıldı. İnsanlar kafir olup Kur’an,
mushafların sayfasından ve insanların kalplerinden silindi. Songün geldi.
Ashab-ı Kehf mağara arkadaşları demektir. Kehf suresinde anlatılır. Bir takım
gençler devrin inkarcı kralı Dikyanus’un zulmünden bir mağaraya sığınacak
Kıtmir adlı köpekleriyle orada üçyüzdokuz yıl kalacaktır. Yalancı
peygamberlerin yalancılıkları onları daha zor duruma düşürür. Müseyleme’nin tek
gözlü birinin gözü açılsın diye gösterdiği gayret sonucu adamın iki gözünün de
kör olması gibi. Kinâne kabilesinin Arap’ı gibi. Ben Gıfar’dan bir kişiyim
dedi. İlk Hicret Bi’set’in (peygamberliğinin beşinci yılında bir ağaç kovuğunda
canı alınan Zekeriya gibi. Muhammet’in Mute savaşı. Suraka geldiği yerden geri
döndü. Zehirleniriz diye Acve hurması yedik Asyut’ta (Mısır) doğdu. Nahle
vadisine geldik. Tanrının sol topuğunu kaldırırsın, göreceksin ki taş kırıktır.
Kumrular adamıştık. Kalp rikkati kalmamıştı ve aramızda dünya sözleri geçti.
Cabir (r.a) anlatıyor.
Zâtu’r-Rikâ savaşı olduğu gün Rasulullah (s.a) ile
birlikte idik. Gölgeli bir ağacın yanına geldiğimizde, onu Rasulullah’a (s.a) bırakırdık.(Burada da öyle yaptık)
Derken müşriklerden bir adam çıkageldi. Rasulullah’ın (s.a) kılıcı ağaçta asılı
idi.. (Hemen Hz. Peygamber’in (s.a) kılıcını alarak) kınından çekti ve
Rasulullah’a (s.a) ‘Benden korkuyor musun? dedi.
Rasulullah (s.a) -Hayır cevabını verdi.
Müşrik -Şimdi seni benden kim koruyabilir dedi, Efendimiz ‘Allah’ buyurdu Ebû
Bekr el İsmail’in Sahih’inde rivayet ettiği hadiste Müşrik :Seni benden kim
koruyabilir demiş Peygamberimiz (s.a) Allah demiş. Ravi diyorki: Bunun üzerine
hemen elinden kılıç düştü. Bunun üzerine Rasülullah kılıcı aldı ve - Şimdi seni
benden kim koruyabilir dedi Müşrik’de ’Yakalayanın hayırlısı ol' dedi. Tan
yerlerinin sülbü ve sası çiçekler gibi.
Öyle bir rüya görmüştü ki gökyüzünün nur serpen aydın ayı süzülüp kendi
üzerine inmiş ve onu ışık ışık parlatmıştı. Rüyasını zevcine anlatınca Sekrân
şöyle demişti -Ya Sevde! Şayet rüyan
sadık ise, ben yakında öleceğim sen de benim vefatımdan sonra evleneceksin.
İşte o an Sevde’nin gönlü acılarla dolmuş, gözlerinden şebnem katresi yaşlar
akmıştı. Kısa bir zaman sonra Sekran öldü. Ve gündüzler ve geceler sonra
Allah’ın Sevgilisi ol zaman ve mekanın
ve bütün mahlukatın peygamberi ona talip oldu Sevde Hazretleri, gökten ayın
kendi üzerine inmesinin manasını şimdi daha iyi anlamış oldu. Işığın altında
tatlı bir ömür sürdü . Takvâ ve verâ sahibi
idi, ömür ırmağını kevserleştirip Cennet gölüne akıtmasını bildi. Mekke
kumları üzerinde Habbab’a işkence görevi Siba İbn-i Abdilüzza ve kabilesine
düşmüştü. Su vermez ve çıplak gövdesine
demir zırhlar giydirirlerdi.
Başını kızgın demirle dağlamaya
başladı. Dağlamanın verdiği acılardan baş ağrılarını unutmuş oluyordu.
Habeşistan ve Urbanistan’a gitti. Matese gezegenini gezdi. Atalarımız
ökaryotlarla, kuzenlerimiz bitki, hayvan ve mantarlarla dolaştı. Seni atının kuyruğuna bağlayacağım, güneş
Sulieyka tepelerinin, arkasından kayboluncaya kadar seninle ormanlarda dörtnala
dolaşacağım, Kanatlı at, Maya tekerleği, kesilmiş su, göçer kent ve dört köşeli
üçgen gibi. Tepeyi aşınca çölde bir tavus çıktı karşılarına. Tavus konuşuyordu
çölde bir tavus, o an anlaşıldı ki konuşmak insana özgü bir şey değildi.
Selefkoslara doğru yürüdüğümde paramızda Erbil’deki profilim vardı. Otrar’dan
Curcan’a kadar gittik, sonra Urfa yakınlarındaki Edessa’ya geldik, Zengîlerin
egemen olduğu yerdi burası, Hipparion’un ansızın ata dönüşmesi gibi garipti her
şey, Hintli Kahraman, gökte Herkül gibi süper kümeler görünüyordu. Hyksosların
hükümdarlığı zamanında başkent
Avaris’ti. Bir zamanlar Bizans’ta bile eşkiyalar türemiş. Kozmonot Mars’ta öldü
mezarı ordadır. Somali’de kızlara İstanbul adı verilirdi, İstanbul’da bir incir
ağacına da Yavuz Sultan Selim adı verilmişti. Fırat vadisindeki Bandola ovası
yakınlarında tutsak düşer önce Moskova’ya sonra kuzeydeki Vetluga kasabasına
götürürler Kim’dir adı. İslam, kız çocuğunu hurma ağacına asıp ok talimi yapan
vahşi Arap’ı insanileştirdi. Valsler, polkalar, galoplar, kadriller besteledi
Strauss, Tunus gülü koklardı yel gibi giden iki Fas kısrağının üzerinde. Bir
Yehova oğlu gibi kavgada ‘Samson seçimine’ geldi dayandı iş, yani eğer
beni öldürürsen sende öleceksin ve cehenneme birlikte gideriz oyunu. Bu üç ülke
arasında (Benelüx gibi) geçmişteki Delos Birliği öyküsünde olduğu gibi.
Plevne’nin sonu ise şöyle oldu: 1879’da bir Bristol gazetesinde şu haber çıktı:
’30 ton insan kemiği Plevne’den Bristol Limanı’na getirilmiştir.’ Ufacık bir
Balkan kasabasını ele geçirmek için hayatlarını verenler, İngiliz topraklarını
gübrelemekte kullanılıyordu. Maveraünnehirden gelen Kapisa Kiyonitleri Bamyan’a göçettiler. Heftalitlerin geçişinden
sonra Baktriyadan, Pencab’a kadar barış geldi ki, yılan gibi kıvrılan yol
Taganroglu Anton Pavloviç’in ölümünü duyuruyordu. Ve öyle iştahla silip
süpürüyordu ki adam önündeki eti bir an köpek görüyorum sandım. Bütün bunlar
geçip giden anın sölpük tutkusu. Kenan ilinin keçi çobanları veya Roma’da
geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina gibi iki kere iki gözümü uyku
tutmuyordu.
‘Şimdi yokuş çıkıyorum / Ama bunu herkes söyler.’
Sezar tam bir katışıksız tam bir
kreoldu dedi, yalan dedim bütün insan saf ya da melezdir yani, Kenan ilinin
keçi çobanları gibi yani. Pinar ağacının gölgesinde dedi, berkliydi, ebabil
kanadından hızlıdır. Ebrehe kinli biri. Son bir soluk verdi. .Zambak özlemli
çocuktu, tepişir gibi sevişirdi. Sümbüllü derelerde. Evdemonist türküler.
Telgraf çiçeği ve Merkep köprüsü teoremini bilir. Trake solunumu kurbağa, bu
denizde bir zamanlar Bakha’ların dansettiğine inanılır, uzayın derinliklerinde
çatırdayan kalkanlar, sığırların gözyaşlarını içen böcekler, kedi pençesi,
gündüzleri Hz. İbrahim’in çadırından sızan hafif ışık, şafakta bilmediği bir
şeyi arayarak yürüyen biri, kuşun alev süslü tüyleri süzülür aşağı diyen
Stevens, Tebeşir türküleridir, Eflatun’un cini...
‘Yirmi karlı dağın
arasında / Kıpırdanan tek şey / gözüydü karakuşun.’ (4)
Filizlen filizlen ey ilkel yürek, ahşap
yol, güneş, iki kişi arasındaki hendeğe
çırılçıplak uzanır. Evin sahibi lambayı söndürünce, karşı duvardaki rafta,
Beyaz Leydi’sinin imgesini görür... Bir titreyip bir yanarak uyumaya çalışır.
Tam o anda, uzaktan küçücük görünen Beyaz Gül raftan inmeye başlar ve yanına
yaklaştıkça canlanır. Siyah Adam öldüğünü sezer.
Utanç içinde yattığı yerde
çivilenmişken Bakirenin adını seslenerek yanına diz çöküşünü izler. Bakire
onun, Beyaz Adamı öldürdüğü elini tutup öper. Çocuğuna kıyılmasına
dayanamayarak ağlaya ağlaya mermere, balmumuna, tahtaya, fildişine dönüşen
Bakirenin öç almak için, onu öldürmesine yardım ettiğini öğrenir. Bakire
Tristan’ı ödüllendirmek ister ve yanına
uzanır; kendi üstündeki giysileri çıkarması konusunda adamı zorlar.’ Bizans’a
Azap askerleriyle Fener tarafından saldırdık. San Romano kapısından Urban
ateşiyle içeri daldık, onlarda Grejuva ateşiyle karşılık veriyorlardı. Adada
aslanlar, kara tüylü tavuklar yün giyiyorlar, balıkların kanatları, kuşların
pulları var, taşlar yüzüyor, tahta batıyor, kelebekler geceleri büyüleyici bir
güzelliğe bürünüyor, sular içildiğinde baş döndürüyor, bir keklikle bir keçi
alt alta üst üste oynaşıyor. Curcan’da, tuzlu Ceiba ve Hülagü oğlu İlhan bir
şiir söyledi, İlhanlı imparatoru ve tüm bunlar sütleğene övgüdür dedi.
Bir balık gördüm gök içinde, izliyor,
bir soprano çınlatıyor cehennemi, balığın ağzı açılıp kapanıyor, balık ışık
yılı, balık beyaz, gümüşlü, bir şiir değişkesi gibi. Çekirgeler, ateş üfleyen
bir ejderha, berbat bir hava, fırtına ve rüzgar, iri, ceviz büyüklüğünde dolu,
pusatlı insanlar, kurt sürüleri ve işte deprem... Her gün bir tabak yumuşak
mamut eti ve uzun azı dişli kaplan ciğeri, az miktarda fok yağı, bizon beyni ve
kemik iliği, kucak dolusu lifli yabanıl sebze, türlü yemiş ve buruk tatda meyve
ama ekmek ve tahıl yok.
‘Sticklgruber’ -Hitler’in asıl adı. Çarmıha
gerilmişçesine uçan ilk yarasaların dışında kimseyi görmedim, bir keçi
tutuyordu boynuzundan. Ölüyordum, deniz gökyüzü, dağ, adalar yanaştı ve iyice
abandılar üzerine, sonra güçlü bir kasılmayla uzayın en uzak sınırlarına
çekildiler. Boğaziçi’nin en dar yeri olan Asomaton (Bebek) köyünde Rumeli
Hisarını yaptırmıştı. 13.Yüzyılın Selçuklu Konya’sı, Renaissance’ın beşiği
olarak karşımıza çıkmıştır. Varoluşçuluk’un Herakleitos’dan sonraki ilk ve
gerçek temsilcisi 1200’lerin ortalarındaki Anadolu’nun Mevlana’sıdır. Yüzyılın
başında Gabriel Marcel’in “sen, ben’in karşısında oturan ben’dir” şeklindeki
motto’yu ortaya koymasından sekizyüzyıl kadar önce, Mevlana, ‘benimle senin
aranda ne ben, ne de sen vardır’ demiştir. Sufi kimdir, Fatih şarap içer miydi,
Hançer-i Dahhak nedir. Başta at nalı taşıyan rakip midir, çengel çiçeği, baba
ve oğul arasında iki mektup mudur, çılgın aşıklar ve serhatlar , Galata,
sultanlara kafa tutan şairler, at ayağına serilen kumaşlar, kağıt sunanlar,
başta ateş yakanlar, bayram ve bayram ertesi, hat geldi!.. Kuran Mekke’de
inmiş, Kahire’de okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır dedi mi. Şimdi Dulkadiroğulları denilen Türkmenlerde kadınların erkekler
kadar yiğit savaştığını, böyle otuzbin kadın savaşçı olduğunu söylüyorlar.
Dulkadiroğlu demek anası savaşta ölmüş
yetim demektir. Sertrandon, Halep civarında sekiz atlı Türkmenle karşılaşıyor,
bunlardan biri kadın ve bir kalkan taşıyor. Bizantik, Tekfur sarayı ve
Artukoğulları, Grieg’in Solveig’in Şarkısı’nı söylemeye başladı.
Dil ve iletişim dört bileşenden oluşur, bu dört bileşen
şunlardır: Sözcük Bilgisi, Gramer,
Prozodi ve Kinesis. Anadolu’da keçi güdenler ve deniz kozalağı. Beyaz giysiler içindeki bir piskopos,
harabeye dönmüş antik kentin içinden geçerek üzerinde haç olan bir tepeye
vardı. Haçın önünde diz çöktü. Bu sırada askerler, oklarıyla ve ateşli
silahlarıyla piskoposu öldürdü. Arap keçi gözü gibi deli incirlerin sırıttığı yoldan, kente girdik ve insan
ölümsüzlüğü değil bir zamanlar ölümü aradı ve onu buldu. Yaşamdaki en büyük tansık
ölümdür. Allah’ım, kalbime bir nur ver.,
önüme, arkama, sağıma ve soluma bir nur ver. Üstüme ve altıma, kulağıma,
gözüme, etime ve derime bir nur ver. Kanıma ve kemiklerime bir nur koy. Madde bir
bulutun bulutunun bulutunun
bulutu gibi bir şey dedi.
Tuhaf bir İnka kuşu gibi. Hermon dağından geçerken yılan
kuşları sardı çevremizi, renkçil, çağırtı, böğürmeler, çanak yapraklar, yüz milyon
yıl önceki Gondwana kıtası ve Protestanların
I960’da Protestan Oranga tarikatı lideri olan William’ın Katolik kral
II. James’in ordularını yendiği Boyne savaşının yıldönümünde, kum zambağı,
orada kral Antiochos’un tanrıyla el sıkıştığı anın işareti aslanlı
horoskobu dahi görmüştük. Başkırtça,
Kırgızca, Yakutça, Kazanca, Altayca ve Özbekce gibi diller. Gün ağarırken,
firavun öyküleriyle, dağlarda yaşayan cüceleri anlattı. Gökleri ateşe veriyor, insanları toprakta
yetiştiriyorduk. Boşluğa övgü, hiç ve eros dedi. Babil ırmağı kıyısında Sion’u anıp ağladık,
Katagülli, kadrajlı dom!. Kızıl ağaç ormanı. Nostromo... Tukan yıldızı, Rigel
yıldızı, yeşil saçıntı. Sığır keneleri, yeleleri rüzgarda dalgalanan Korsika
atları. İris çiçeği. Denizler firavunu, nemrutu..
“Zifiri
karanlıkta / Kurbağanın ağzından / Çıkıyor ay”
Atina’da Altis korusunda yapılan
olimpiyatlar, tanrının hızıyla koşan Rodoslu Leonidas gibi. İris ki ölülerin
çiçeğiydi. Judea dağının karları gibi beyaz bir yüzü vardı Robotlar balığı, balık maymunu, maymun seni,
sen robotu yarattın, efendi benim artık, her yaratılan yaratanın efendisi
olmuyor mu sen hayvansın güç erk bende artık. Bundan sonrası mı bende o’nu
tanrıyı yaratacağım ve o hepimizin efendisi olacak. Osmanlıda piyale ve piyadeyken bile Copland’ı
dinlerdi. Grieg’in Ağıtsal Melodisi ve Bartok Efendinin divertimentosunu
dinlerdi ama gariptir Zenofobisi vardı, uysal Leandro, savaşcı gezgin Odysseus
ile sonsuzluk antlaşmasının giyitlenmesi felsefe, düzlem, cisim, algı biçemi, soyut emek, yaşamak gibi bir takım zırvalar söyledi, derinlerdeki
boş mavilikten bir uçan daire onu gelip aldığında, otantik düşün bunda
katkısının ne çok olduğunu düşündü yekpare plakalar ve Solaris gibi. Öyle ki
Hipokrat’ın mezarının üzerinde arılar yuva yapmıştı ve ürettikleri balda
çocuklardaki pamukçuk hastalığına iyi geliyordu. Karanlıkta 400 parça gemileriyle limana
yaklaşıyorlar, limandaki dünya ölüm uykusunda, nöbetçiler hayal gördüklerini
sanıyorlar ve liman ateşe veriliyor.
Ukaz panayırı. Mısır koçanı, kundağı,
kapçığı. Omurgalılarda C değeri olarak bilinen genom boyutu, foto galvaniz,
parabolik oluklu santral, yakıt peteği, ay ağırlığında kondritlerden oluşan ek
kaplamalar, kantonlar, Kelt destanlarında ve büyük Frederik’in saklandığı mağarada Muhammet’inki gibi
örümceğin ağ ördüğü yazılıdır, Muhammet görünmeyen bir tepeden iner gibi garip
ve önemli bir yürüyüşü vardı, bir uzak doğu pagodasında tapınırdık, Netanya’da,
Ürdün gölü kenarında otururduk. Sıkıcı bir öğle üzerinde ne tür bir ölüm hangi
renkte gözyaşı döküyordu acaba, hobi yerine sevit derdi, incir ağaçlarının
dibinde cinler, kara dutun dibinde eşek arıları yaşardı, Pribilof adaları
vardı, kilise kulelerinin haçlarına konmuş kuşlar Villon’un Asılmışların Baladı’nı okur gibi.
‘Körbilim boş
toprakları sürer / Çılgın inanç kendi tapınağının düşünde yaşar / yeni bir tanrı yalnızca bir sözcüktür. /
İnanma da, arama
da; herşey saklıdır’ (5)
Janist rahip diyor ki: ‘Bu vücutların içinde ne işimiz var / Belki de
içlerinde yolculuk ediyoruz' Kendine özgü
Kantemir notası yarattı. Ben Marco Polo,
Alamut yani Akbaba yuvası denilen yeri gözlerimle gördüm. Piranhalar
takımı gelince de savaşı kazandık.. Asaf Cemil’in Düş Tutanaklar’ını yazarken
mistik bir süreç içinden geçtiği söylenebilir mi? Bu soruyu onu daha iyi
tanımamın yanı sıra, roman ile profan aydınlanma arasındaki ilişkiyi
irdeleyebilmek için soruyorum. Anemas
zindanı nerede, uzayda uçan kuşların varlığı.
Dünyadaki tekçil-monist düşünce yapısı, Antartika’daki Vostok gölü
Omega, Erboğa, Küresel Yıldız Kümesi,
Balık kemiğinden korsesini çıkaran koyunlar harabelerden geçerek aşağıya
indiler. Tanrıça Kibele tüccar karısı Lamassi, Karya kraliçesi Ada. İlk kadın tarihçi Anna Komnena Karya ve
kalinikhta, Eski Mısır’da İbis tanrıların habercisi Hermes’i simgeleyen kutsal
kuş Golgatam, kafa kemiğimi, solsuz solfej, Medine’deki meçhul mezar, mezarsız
yalvaç, çarmıh kanadını açmış kuş İbis? 13. Yüzyılda Artukoğulları sarayında
Cezari adlı bir mühendisin yaptığı otomat, insanlara ibrikle su, havlu ve tarak
sunardı, Dekabrist ruhum söylüyor bunları, sifilis hastası ruhum. Karadelik
güneş sisteminin içinden geçse bile tüm gezegenlerin yörüngesini değiştiriyor,
böyle bir durumda dünyamız ya elips bir yörüngeye çekilerek şiddetli iklim
değişiklikleri yaşayabilir, ya da güneş sisteminden kovularak uzayın dondurucu
boşluğunda yitip gider. Et yerken bazen kendimi köpek gibi hissediyorum dedim,
arkadaşım şüphesiz yüzü insana benzeyen biricik hayvan köpektir ve yalnızca
onların yüzlerinde keder sevinç ve sıkıntının pırıltıları, iz ve esinlerini
görebilirsiniz, bu başka hiç bir hayvanda yoktur dedi. Sirte körfezi, hologram,
doğurgan olmayan dölevi akıntısı, Kız kulesinin antik çağdaki adı Damialis yani
Dana yavrusu demekmiş ve Mercidabık.
Salamis harabeleri, Riminili katır
tüccarları, ahret, argonot, üç köstek taşı nedir bilen var mı, Angloma nedir
ki. ‘Kasırgalar iblisin salladığı orak’
gibi, Gut hastalığı yani Nikris yani
damla hastalığından öldü, ölümüne doğru
Hubyar Kadınla görüştü, Samur ve Amber devriydi. hidivlik verdiler.
Wilson’un Yalnızlık Çağı dediği, Parnassos dağında dedi. İçinde triptofan
bulunan yiyecekler yer ve kendini hep iyi hissederdi. Zagros dağları adını
verdiği. ‘Akan suda ikinci kez yıkanabilmişti Eflatun’. Garip bir bilim
adamıydı, atom bombası atılırsa, atmosferin tutuşabileceğini söylüyordu. Örümceğimsilerden migallerde
trake bulunmaz.
Merihli’lerin ağaç yazıları gibi
Tiberius Capri adasına da öyle çok köleyi uçurumdan aşağılara attırıp ölümüne
yol açmış ki, kemikler yığılarak siyah bir kayalığın oluşmasına neden olmuşlar
ve Curzio Malaparte o kara kayalıkların üzerine sayfiye evi yaptırasıymış, yani
kölelerin kemikleri üzerinde oturuyormuş Malaparte.
Anghiari Savaşı adlı duvar resmi yarım
kalan, da Vinci gibi, kitap bastırmak zordur, bir keresinde yayıncıya Tevrat’ın
fotokopisini götürdüm, ilk 150 sayfa fena değil, tuttum ama adını Kızıl Deniz
Haydutları olarak değiştirirsen basım için 3 yıl sonraya gün verebilirim dedi,
Eco söyledi bunu Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgalinde mermiler boşa harcanmasın
diye ülkelerinin işgaline karşı direnen Mısırlıların ensesine basarak Nil
Irmağında boğuşları. İngilizceye en yakın Hollanda ve Almanya kıyılarında
konuşulan üç Frizye dili içinde tehlike çanları çalıyor. Nietzche Sifilis hastasıyken genç bir eros
kapısını çalar elinde iris çiçekleri, Sahaf’ın keçisi yanındadır, Venüs çiçeği
gibi Perseus, kötü niyetli kral
Polydectes tarafından Gorgonlardan biri olan yılan saçlı Medusa’nın başını
kesmekle görevlendirilir. Bu hiçte kolay bir iş değildir, Medusa’nnı görünüşü o
kadar korkunçtur ki ona bakanlar anında taşa dönüşür. Bunu bilen Perseus
tanrılardan yardım ister, Athena ona görünmez olmasını sağlayan bir kask verir
ve Medusa’nın yalnızca gölgesine bakması için uyarır. Haberci Merkür’de ona kanatlı ayakkabılarını
ve sihirli kılıcını verir. Perseus,
Medusa’yı uykusunda yakalar ve kılıcıyla başını koparır. Görevi bitip geri dönen Perseus, prenses
Andromeda'nın çığlıklarını duyar. Deniz canavarı prensesi bağlamıştır ve yemeye
hazırlanmaktadır. Prenses çantasından Medusa’nın başını çıkarır ona bakan deniz
canavarı anında taşa dönüşür. Perseus prensesi kurtarır, Perseus ve Andromeda
birbirine aşık olurlar. Kahraman Perseus’un başını kestiği Medusa hala
gökyüzünden bize göz kırpar...
Davut, Fırat yakınındaki Hamat’ta Tsoba
kralı Hadarezar’ı yenilgiye uğrattığında bin cenk arabası ve yediyüz atlıyı
tutsak etmişti ve yürümesinler diye ayaklarını kırdırmıştı. Harun Reşit oğlunun
düğününde yağmur gibi inciler serpmiş tüm davetlilere birer misk topu
dağıtmıştı ki armağanlar ayrıdır.
Doğada eriyen plastik üretecek bitkiler
vardı, maymunlar düşünmeyi düşünebilselerdi değişebilirlerdi, parçacıklara
kütle kazandırdığı söylenen Higgs bozonunun peşindeydi, en çok dikkatimi çeken
şey kapının önüne tüneyen kuğu olmuştu. ‘Quo vadıs, domine?’ Nereye gidiyorsunuz, efendimiz?..
Keçi memesini andıran bir tepenin
üzerindeki, ufak bir mavilikten bir yıldız çıkar. Osmanlı Ahılkelek kalesini
alınca savaşı kazandığını sanır. Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını
sananlar gibi. Hangi kral Akitonyalı Eleanor’la evlenmiştir? Henry II,
Arabistan çiçeği, Horgörü, develerimizin üzerine, diril gece indi ve gölgeleri
örtündüler, avunç büyüleyici kırlarda, yorgun çiçekler bürümüş. Diğer mimari
ilginçlikte alınlıkta yer alan üç küçük kapının ilahi bir olay için kullanılmış
olması. Bu kapılar yılda bir kez kutlanan İsiteria Bayramı’nda “Epiphanie”
olarak adlandırılan ve “tanrının kendini göstermesi, varlığını kanıtlaması”
olarak yorumlanan olayın sembolik olarak
yinelenmesi amacıyla kullanılıyordu. Magnesia Artemis’ gece tanrıçasıydı.
Dolunaylarda Artemis Tapınağı’nın tam karşısına, alınlık, orta kapı ve Artemis
heykeli ile bir doğru oluşturacak şekilde ve belli bir açıyla geliyordu. Bu
dolunaylarda altın kaplama heykel, ay ışığı ile aniden aydınlanarak, kendisini
tapınağın dışında bekleyenlere gösteriyor, bu olayda izleyenler açısından
gerçek bir ‘epiphanie’ olarak algılanıyordu. Erivan’da yoksullar kültürle
doyabiliyormuş.
Bekir’in babası Ebu Kuhafe, annesi
Ümmü’l Hayr Selma binti Sahr’dır. Dölleyerek çiçek açımlarını uçuyordu arılar,
Saturnus çağındaki yaşlılar gibiydik. Uranus’un oğlu gibi görkemliydi,. Yaşam
ve ölüm sağrağını sundu ona, ay İris yayı gibi yükseldi başlarımızın üzerinde,
İris’in sessiz yayı (gökkuşağıydı). Anahtar deliğinden giren bir Arap atı, suları,
vadileri doyuran Türk ırmağı, kana kılıç suyu derdi. Gorgonlar diye bir
şeyden söz ediyordu. 8. Yüzyılda Tang Hanedanı döneminde cırcır böceği olarak
yaşamış bir Japondan söz ediyor ve 17. Yuzyılda Çin’de yaşayıp ruhu otuz ayrı
isme bölünen Şitao’dan sözediyordu, Şitao’nun
Portekiz’deki reenkarnasyonuda Pessoa’ydı.
Talut ve iman edenler ırmağı geçti ama
Calut askerlerine karşı koyacak güçleri kalmadı. Trianglum yıldızı, güneş
kızdönümüne girdi. İnsan, Kant’ın yaklaşımı uyarınca, öz istencinin nedenselliğini sadece özgürlük idesinde aramalıdır, çünkü
özgürlük duyular dünyasının belli nedenselliklerinden bağımsızlıktır. Bu yüzden
özgürlük idesi ile özerklik kavramı ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlıdır.
Özerklik kavramı ise akıllı varlıkların eylemlerinin temelini oluşturan ahlaksallığın genel ilkesi
ile bağlantılıdır. Kant, ulamsal bir buyrum nasıl olanaklıdır? Sorusu
bağlamında özerklik (otonomi) ve bağımlılık (heteronomi) kavramlarını açımlar
ve şu saptamaları yapar. Usçu varlık, kavrayış dünyasına girer, onun kavrayış
dünyasına girmesini sağlayan nedenler bütünü,
ya da nedensellik ‘istenç’ dir.
Etiyopya ile Hindistan’ı hep birbirine karıştırdık. Xeroderma
Pigmentosum sayrılığından derbeder yani
güneş ışığına çıkınca deride derin yaralar oluşuyor. Hindistan ve Srinagar, helezonik gizlem, halk
sözcüleri, uzayın %99unu kapsayan karanlık bölge. ‘Emir erlerinin tarihi bu güne kadar neden yazılmamıştır
anlayamam’. Yazılmış olsaydı, Toledo kuşatması sırasında açlıktan gözü dönen
Almavira dükünün, emir eri Fernando’yu açlıktan nasıl hapur hupur yediğini
öğrenmiş olurduk. Dük hazretleri, anılarında, emir erinin yumuşak, körpe etinin
tavuk etiyle, eşek eti arasında bir tadı olduğunu anlatır.’ ‘1890’lı yıllar,
Avrupa, Strauss ve Schönberg’in yeni ritm ve ses renkleriyle tanışıyordu. Zola
gerçekçilik akımını, Dostoyevski Slav demonizmini, Rimbaud lirik söz sanatının
ince örneklerini göstermişti. Nietzche felsefede devrim yaratmıştı. Klasik,
süslü mimarlık, yerini işlevsel üsluba bırakmak üzereydi. O dönem yazın
sanatının eleştirmenleri, her türlü yeniliği, bir kargaşalık, bir gerileme
olarak algılıyordu. Bir sanatçının ün salması için, orta kuşak tarafından
denenmiş olması gerekiyordu. Bugüne benzeyen keskin, hiyerarşik bir ilişki
vardı. Öte yanda gençler,
Gerhart Hauptmann otuzunda Alman sahnelerinde söz sahibi olmuştu. Rilke 23
yaşındaydı ve arkalarından başkalarınıda sürüklemişti. Kaşla göz arasında ‘Genç
Viyana’ grubu ortaya çıkmıştı. Ancak Hofmannsthal, tam bir fenomen olarak, o
kuşağın güçlü tutkularını dile getirmekle kalmamış, 16 yaşında bir genç için
büyük bir edebiyat olgunluğuna ulaşmıştı. Bu sanat hayatında süregelen
usta-çırak ilişkisinin o kasvetli, uzun yolculuğuna tuhaf bir karşı yanıttır
Hofmannsthal’in yaratımı. Loris takma adıyla gönderdiği şiirler, dergi
editörleri tarafından usta bir şairin yeni bir üslubu olsa gerek, diye
yorumlanırken, karşılarına, sıska, soluk benizli, ince sesli, bir erkek çocuğu
çıkmıştı.
Barba Vasili paltosuna girdi
uyudu. Pelion dağı, Fars dünyası, Meotis gölü (Azak denizi), rüya tanrıçası
Serapis, Vitzliputzli (Meksika tanrısı) Talokan’da, Hint Kerala’sında, şiir
umarsız Penolope’dir. Emanuel von Froben; Büyük Seçmen Prens Friedrich
Wilhelm’in ahır yöneticisidir. 1675’te Fehrbellin savaşında kendi atını prensin
atıyla değiştirerek efendisinin yaşamını kurtarmış ancak kendisi yaşamını
yitirmiştir. Lizbon’a Lizboa diyorlar. Vasco de Gama’nın Mekke’den dönen Hintli
hacı dolu bir gemiyi içindekilerle birlikte yaktığından sözediliyor. 17. Yüzyılda
bir rahip, denizin yuttuğu yüzlerce Portekizliyi kastederek, ‘Tanrı
Portekizlilere küçük bir ülke verdi ama, dünyayıda onlara mezar etti demiş.
Portekiz’in en meşhur şairlerinden Sa de Miranda’da ‘bir kimyon kokusu için
halkını yitiren krallık’ diyor Portekiz için. Keltler, Fenikeliler, Vandallar,
Kartacalılar, Romalılar, Yunanlılar, Gotlar, Moritanyalılar, hepsi gelip geçmiş
o sahillerden. İber yarımadasında beş yüzyıl kalan Müslümanlar balkonda o kadar eğlenememişler,
1147’de Portekiz’in ilk kralı Alfonso Henriques’in İngiliz, Alman, Fransız ve
Flaman haçlı birliklerinin desteğiyle Lizbon’un tepesindeki kaleye bayrağını
çekince, çekilip gitmek zorunda kalmışlar.. İkinci Dünya Savaşında, Hitler’in
Alman general Rommel’i zehirlettiği söyleniyor, Portekiz’deki ormanlık ve
yeşillik Cabo da Roca’da, yüzkırk metre yükseklikteki bir kaya üzerine
çıktığınızda, hava açıksa Newyork’un bile görülebildiği biliniyor. Portekiz’de
yerli halkın kökü İberyalı’lardır. Selahattin’in iskeletleri, ardıçların
tepelerinde ölüyor, ötüyor av borularının boğuk sesi. El Greco ya da Toledo’nun
gizi. Kara evren. Bulut allahsı dumanlar, Isfahan ki dünyanın yarısı, Buhara ki
yasaklı kenttir. Olanaklarım arttıkça,
yapabileceklerim, arzularım yavaşlıyor vb...
(1) Ken Smith. İngiltere-ABD
(2) Juan Luis
Panero. 1942
(3) Theodor Storm.
Almanya
(4) Wallace
Stevens. ABD
(5) Alvaro de Campos
ADAM
“Rosetta
taşından alınmıştır”
Hafik’teki Sofular köyünde doğdum.
Gençliğimde Mehdi olup Ravza dağında gizlendiğim söylenir. Baltık Denizi’nin amberi,
Thüle’nin kalayı, su meleklerinin boynuz
kapısı ve Perikles’in evlenmek istediği Miletoslu
entelektüel Aspasia’ya hayranımdır. Araplara yenilen Sasani hükümdarı
Yezdigird’in kızı Şahbanuyla evlendim,
bazıları telef olmuş yirmibir çocuğum vardı. Abbasi davetçilerinden Hidaş gibi, Helen
gnostizmi ve Ebu Süfyan’ın güvercin donunda
(biçiminde) gelen İkiz Güçler’ine değer verir ve inanırım. Varlıkların özü anlamına gelen ve yanan
çalı sembolüyle gösterilen Yaave
bizim de simgemizdir. Gadir’i Hum’da, Cemel ve Sıffin savaşında bende vardım. İkisinin musahip (?) olduğu Tanrının
Aslanı ve Orphee Yumurtası lakaplı
dört ayaklı kutup eşeğine
bir gezi sırasında
bende binmişimdir. Başta Şiiliğin gulat kolu olmak üzere, Argos gemisinin tekniği,
‘Haber geldi bana ki Büşr Yemen’e gelmiş’ diyeni
selamlayan Vişnu’nun atmacasıyla,
Seretan ve Yengeç beygirinin gelişip değişmelerine
benimde pek çok katkım olmuştur.
Mandregiri dağını
gezdim. Akrep zehiri gibi yakıcı
buğular içinde dolaştım. Bir kapışma
üzerine Komodo ejderlerinin de bir
dile, hatta bir uygarlığa sahip olduğu
anlaşıldığında; bu (değerli) bili gene
bana nasip olmuştur. Hasır taburelerde
çok oturdum. Tanrının varlığına olan
kararsızlığın boş olduğunu anladığım zaman, çok geç kalmıştık. Sığırtmaç adam Bootes, Krişna,
Jesüs ve Baküs iyi
dostlarımdır. Urumiye gölünde bende yüzdüm, ay ışığında üzerinden
leylekler, minik kuş sürüleri ve
üzeri sarı yıldızlarla dolu kuğular
geçer ki hala unutamam. Soluk
benizliyimdir, alayla Romantürk
dedikleri de olmuştur. Beserabyalı
değirmencinin oğlu Kuyucu Murat, Kansu
Gavri ve Sadettin Köpek’le
uzaktan da olsa akrabayım. Mavi sırtlı
somonla, İran keçisi, Etiyopya arısı ve göz yapılarından ötürü balina yemeyi
çok severim. Her yemek
yiyişimde, gizli bir iğrentiyle
dolduğumu da, yalnızca ben bilirim. Yunus arkadaşımdır, Yafa’ya geldiğinde, Tarşiş’e gitmek üzere bindiği gemide
tanıştım. Bu Saffat’ta da yazar. Bir
söylenceye göre gemi, Hınzır Burnu
önlerinde fırtınaya tutulup batmış
-Yunus denize atılmış- Payas
Harabeleri civarında balık
karnından tıpkı yeni doğmuş
çocuk gibi çıkmışsa da, -ışık
olsun ki!- kimseler bilmez, onu ben
kurtarmışımdır. Bir ağacın gölgesine
götürmüş ve sütleğenden peyda sütle beslemişimdir. Bu yüzden
o süte ‘cennet taamı’ der.
Her
şeyin dönüşüm içinde bir
boşluktan bileşik olduğunu anlatmak
için gaitalarını yiyen
Zelanda’nın güneyindeki Utahlara
bende katıldım. Utkularımızdan Sıffin
kutlamasında (3 rub-u asır
sonra), bir cenkçinin karısı
Cüdaye’yi, ölünün kahraman
eşi olarak anmak
istemiş ve yaşlı
Cüdaye törendeki şatafata dayanamayıp ölmüştü.
Bunca zaman evvelki Sıffin’in
son kurbanı Cüdaye
olmuştu benim gözümde. Öldüğümde imrenilen
ve uzun yılları
kapsayan yaşamımdan geriye
hiç bir şey
bırakmadım. Yaşam vahşi
yırtıcılığın cirit attığı,
kör kötürüm bir çalı yığını.
Bu ahmakça süsü bildiğim
için geriye yalnızca
şu övüngeyi bıraktım yaşamımda;
(Kayıp kuzu kabusta bulundu
/ köyün altında / denizin içinde
dönüp duran / Mevlana heykelinin orada / Hani
kimlik sorunsalını umursamayıp / herkesi
taşraya çağıran / ve adada mekanik
çılgınlıklarla dönen / Mevlana heykelinin dibinde. /
Karşıdaki çıplak adaya doğru bakıp / denize atlıyordu) gibi dizeler
yazan lanetli ozanlara
öykünüp, bir zamanlar
bende yazdım.
Ey okur, sakın gücenme, o’nu yalnız sen biliyor ve yalnızca
sen anlıyorsun:
‘Karawane’
jolifanto bambla
o’ falli bambla
grossiga m’pfa habla
horem
e’giga goramen
higo bloiko russula
huju
hollaka hollala
anlogo bung
blago bung
blago bung
bosso fataka
ü üü ü
schampa wulla wussa
o’lobo
hej tatta gorem
eschige zunbada
wulubu ssubudu uluw
ssubudu
tumba ba-umf
kusagauma
...
Hoşcakalın...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder