3 Kasım 2018 Cumartesi

kıtmir

Bugün Muhammed'in efradı, çağının nobran, gelişmemiş ve ezilmişlikle  malul evladıdır, büyük devrimci Muhammed bunu hak etmiyor, öyleyse kusuru kendimizde aramalıyız. Çağımızı lanetleyerek bu zinciri kıramayız, çalışmalıyız ve alabildiğine yaşamak, coşkuyla hayatın tadını çıkarmak için yapmalıyız bunu, bize toprağın altındaki hengameyi, o görkemli sorgulamayı
beklemekle ömrümüzü geçirmemizi öğütleyen bilgiçlere, yıkıcı ve yıldırıcı hurafenin efendilerine uymamalıyız, onlar statükonun tanrılarıdır ve hiç bir şeyin değişmesini istemezler ve düşmanlarımızla -sömürgeciler- aşırı, azılı ve doğal bir işbirliği içindedirler, onlar size ufki vaatlerde bulunan, bugünkü ezilmişliğimize iman eden, kanıksayan ve sömürgecilerle aynı safta, işbirliği içinde olan münafıklardır olsa olsa...

Bugün biz tam da Ashab-ı Kehf'de -mağarasında- uyuyanlar gibiyiz. Kıtmir'i, Kıtrmirler'i beslemeyi de iyi biliriz. Öyle bir kesim var ki zoofil olan, manipülasyonla çağından uzaklaştırılıp, zahmetsiz, emeksiz, yararsız, ayrıksı, çağdaş olduğu sanısıyla, reel/yaşarlara karşı kapı kulluğunu çoğaltan, çağın sürkozmikliğine uzak,  tembellik yayan uğraşlara, miskinliğe, gizil bir atalete, ölüm sever, onu özler  uğraşlara, hobilere ömrünü koyan, işte azgelişmişliğin cinneti de budur çağımızda, her şeyi yadsımak ve kendi içine gömülerek, ayrıksı olduğu sanısıyla, kendini hayvanlara adamayı, onu insandan daha çok sevmeyi gelişmişlik sanan, onun sınırsızca çoğalmasını doğaya iman sanan, onların birbirlerine saldırmasını doğal yaşam kabul edip, gülümseyen,  oysa onlar kendisinden farksız yaşıyor ve görmüyor bunu, onlar da tutsak kendisi gibi, görünmeyen bağlaçların köle yaşarları değil mi onlar, işte azgelişmişliğin cehaleti emsalsizdir. Aile bağlarımız kuvvetli, ebeveynlerimiz ikinci tanrımız sanki, ama bu bizim birey olamayışımız, birbirimize ölesiye muhtaçlığımızdan kaynaklanıyor, bizi sömürenler tek başına dünyayı dolaşırken, çocuklarımız, ebeveynlerinden uzaklaşmaya, dizimizin dibinden ayrılmaya korkuyor, ayrılanlarda perişan oluyor bir yerde, paradokslar böyle, tek başımıza bir şey yapamıyoruz, yaşayamıyoruz, nedeni her konuda yetersizliğimiz ve elimizin kolumuzun bağlı olması, sorunlarını kökten çözmeye korkan kuşaklar bizim çağımız ne yazık ki...

Sanki bin yıl öncesinden, çağının içine düşmüş bir canlı gibi bu toplum.
Çağına ayak uydurmak, çabalamak, ter dökmek ona kölelik gibi geliyor, oysa gerçek köleliğin tanımı bu, kurtulmak için umutsuz olmak, çalışmayı zül saymak. Az gelişmişliğin bilenleri,  bilmeyenlerinin uzantısı gibidir... Bizim hiyerarşimiz dünyada eşsiz, bildik  sıralama, baba, anne, çocuk, kedi ve fare ve yerlerin değişmesi ölümcül sonuçlar veriyor, en tepede ise erk var, -dominant mekanizma- bütün bir toplum sanki onlar için yaşıyorlar. Oysa onlar toplum için vardı, varlar. Kitleelr hamam böceği gibi eziliyorlar doğu toplumlarında... Ve konukseverlik safsatası baş tacı, ezilmişliğin on iki levhası!.. Ve kusur daima geçmiştedir az gelişmiş de, la havle çekenle, havai dolaşan birbirinin can düşmanıdır, bu düşman kardeşliğin, bu ahmaksı cinbönlüğün gizini bulabilene aşk olsun. Tövbe ve şükürlerle hep mağarasına çekilen, pişmanlık ve nedametlerle her daim kovuğunda ömür geçiren bir doğu var karşımızda ne yazık ki... Kıyamet kopacak ve doğunun canını alacak, Azrail'in sadmesi onu cehenneme yollayacak diye ömrünü beklemekle mi geçirecek doğu diye sormak gerekir, doğuya hep bir Muhammed mi gerekir!..



 

1 Kasım 2018 Perşembe

I. BÖLÜM

MARCEL AYME ve DUVARGEÇEN


Rönesans’ın ‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın yaşamında bir yeniden doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. 1966 yılında evimize birkaç gazete birden girmeye başlayınca bizim için bir Rönesans anının başladığını bilemezdim. Bu gazetelerden Cumhuriyet, bir çocuk için Malkoçoğlu ve büyüklerin oku bakayım neler söylemiş dediği İlhan Selçuk demekti. Akşam, Karaoğlan ve Çetin Altan (Taş, Şeytanın Gör Dediği), Milliyet, Pazar günleri ve Bedri Koraman, Hürriyet ise sözünü ettiğim Rönesansın nirengi noktası olan Yaşar Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması demekti. Yaşar Kemal’in İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin yerini alan Seyran’ın betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar büyüleyiciydi ki, bir gün buna benzer bir şeyler  yazabilmenin düşünü ve dile getirilmez bir hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun -ben kendi şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür.    O düşünceler hala, güzelliklere erişmek gibi bir hülya ve tiyatro festivalindeki güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın verdiği  (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin erinci)  ‘katlanılması güç’ kara duygulu sevinçler yaşatıp duruyor inanın...         
Bu düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor ki, yazarın sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk doğurduğu duyusuna kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da bu düşüncelere yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında  ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı / merhemlerden az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren’. 
(Kommageneli Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan) Sanatın o büyüleyici etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp ‘hiç değilse bir süre’ demiş, ama inanın yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın düzensizliği” karşısında, sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi ve sevgi karşısında kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice Faustlar, Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan bir risale olarak bu sahnede yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç dalı şiir, yazımı kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür. Bundan dolayı şair ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü gerçek şiire ulaşmak insanı, alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi eğip, bükerek, tozanlarına ayırabilir!  Öykü yaşama daha bağlı ve daha bizdendir, onun için bir şey; şiire yaklaştıkça nitemler değişerek, uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi kendisinden uzaklaştırır, şiir karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder, daha açığı bir şiir bir öyküyü yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla eritip yok edemez.
Unutamadığım ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan kedinin öyküsüdür, bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini öğretti, yazın günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz bucaksız sınırlara doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını düşünerek, bilinmeyenin karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok, yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu savlamak, bu bir yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü kullanmak, geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu  tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi.
Dil bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen dil, durağan toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri kalıyor demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna yeniye sırt çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir şey olabilir mi bilemiyorum.  Yakup Kadri’ye dil olarak benzemek bugünün dünyasında trajikomik bir durum oluşturur, ruh olarak benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin  kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle yetinebiliyorsa ne mutlu...  Bu duruma engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek verenler için, her çağdaşın kabul edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak, insanı güz döngüsünde düşen yaprakların üzüncüne boğuyor.



Duvargeçen’deki öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron) öykülerine benzer biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu bir prototip, çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar, bu yüzden acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli, öyküler belli bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir ‘Provans göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri de içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü salt bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin içine sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor. Fantastiğe giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze seyretmiyor, acıklı ama gülünç de olabiliyor.

Duvargeçen adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan yazmak öyküye, romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak için bu tür kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem oynatabileceği alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek alkışı hak ediyor, insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu gerçekleştirmesi kadar olağanüstü bir şey yoktur.  Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet yarışçısının konu edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi anlatmaya kalkınca, anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi çekincelerle duralıyor. Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler, öyle olaylar var ki... 
Ama bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler insanı, karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu anlar susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve Antimartinlerle doludur. Gene de  Sonuncu adlı öyküden bir bölüm sunup, ‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost kilometre taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola mı döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik bir markadandı, öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın adını bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar altında kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama Martin öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu. “tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü! Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu. Bir kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı!  “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı ben alacağım”  Portre Maillot’dan çıkıpda bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
‘Ben kardeşinin imgesini ya da gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen o boşyüce gözlemciden daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın, tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve başkasının zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben. / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayan, sabahları omzuna mavi Venüs damlayan, Haydn’la Vivaldi’yi inleyerek dinleyen, aşığının yolunu kirpiğiyle gözleyen, yıllar önce Maraton’da haykırarak ölen, insanı hayvanların şahı gösteren, kozmik bir avuntuyla içini çeken, diktatörik bir alışkanlıkla gülen, klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama benim babam Austerlitz’de savaşmıştı diyenler!..’  Işığının yanıp söndüğü boş bir odada oturuyor olabiliriz...  

“Sestos’da zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir Hero” dedi. Öteki,
“ Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara baktı.
Ne diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...
                                                                                                                     
(Duvargeçen / Marcel Ayme )


...........................................................................................................................................

 

‘GÜNDÜZ GÖZÜYLE’
ÜÇ GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların nescine koymak / o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi / ne büyük laf / ne derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen Madrid kapısındasın / biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların (...) Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey yapamam.”
Nazım’ın şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi (dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca bir yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır. 
Bir yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir. Yazar, aslında her değerli
yazın yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca  bu özel şey, kendince bir gerçeklik kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek, dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak, iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının devamı veya ona bir nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u. 
Surat Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77 sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır (yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu, özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’   Diğeri  alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında, kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer. Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu  donanma komutanı olarak atamasıyla, korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına dönüştürmüştür.


Oysa Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen, zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan.  Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle, değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla, eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş, tarihe geçmesinin yanısıra.  Maria’nın eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın ardından canına kıydığı için’
Bilinir ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları da vardır.
Antonin Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun:  “Bok, yani et sahibi olmak için, ve öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası varken ve kazanılacak bir varlık yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı. Hayvanlarda yedi onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi. Tat aldı bundan kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi. Şu pislik tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından mı, yoksa dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza dek korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı. Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır ki...  Chevrolet’lerin Buick’lerin kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya  aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner yine okur’ dedirtmemek için okur!
Nazım’la başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler bağışlasınlar diye okunsun,  çünkü aşk akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden kalan hayale / halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle / balından mahrum bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve asi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...” 
‘Eleştirmenin amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
                                                                                                             
                                                                                                                                   
Bir Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud  


...........................................................................................................................................

ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor, hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                             
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                       
                                                                                             ULUS FATİH * 15.08.2003  

Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife


.......................................................................................................................................






DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2000li yılların Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir paradoksla gençliğimizde geleceği, yaşlanınca da geçmişi yaşamak istiyoruz.


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca  umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandır dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH

                                                                                                         01.09.2003

 

Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /

Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife




...............................................................................................................................................






      ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”

‘İyi bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir uzantısı, kesenkes onun bir parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde düşündüğünüzde son derece anlamlı olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu konudaki pişmanlıklarını biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, barış ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat performansı olmasın ki ölüme çağrı, zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı başarması, bilim alanına “Çin’de bir kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örneğin; köşe başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı hizmetin sanatsal bir yönü olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların estetik duygularını geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara ulaştırdığı gıda maddesinin sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri olduğunu  kabullenip, satımı içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür duygulanımlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde alışılmadık, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin alışkanlıktan öte, inaksal formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden değişemez mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür ya da görmek isterken, inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygılarından ötürü bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .

Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hırsına bırakınca, şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç) hırsızlığına dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki  birgün içimizdeki şiddet genini denetler, kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /           
ve fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım / dünya benimdir’.                                            
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. /
Anne ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne... benim annem kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&

                                                                                                                 ULUS FATİH
                                                                                                                    18.10.2003  

Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /

El Yayınevi /  72 Sahife


........................................................................................................................................................



‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞİİRİMİZİN UÇARI PRENSİ
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi  aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.

Bir şairdi Ercüment Uçarı, ama az konuşur olmak nasıl insanları tuhaf bir gizemle sarmalarsa, Uçarı’nın şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşılmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandır kimsenin pek ilgi göstermediği ancak özel bir yaklaşım, eleştirmen veya yazın tarihçilerinin üstünde oturup düşünebileceği analitik bir çabanın anlaşılır kılabileceği bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayalı, her sözcük kendi içinde bağımsız bir düzenle diğerine ulanıyor, dizeler böyle akıp giderken, Beykoz’dan Paris’e, oradan çocukluğun bir imgesine ve oradan uzaysıl bir simgeyle çevren dışına çıkarken yine örneğin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu. Abartıyor sayılmazsak hiçbir şiirinin başladığı ve bittiği düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akışı ya da otomatik metine bağlanmış mekanize-motorize sözcüklerle yazıyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel bir amaç taşımadan, çağrışımdan çağrışıma geçen, dizelerinin son derece öznel sürüklenişinde, hiçliği ve hepliği dışlayan bağımsız ve öyle ki bu Ercüment Uçarı şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşımla dünyamızın, letrist akımından bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini harmanlayıp, duygu ötesi; düşkıran bir sonülkü’nün peşinde akıp gidiyordu... Ve öylece de veda etti gitti.

Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazılmış olması en şaşırtıcı yanıydı, bu gizem ancak yazı ile gerçekleştirilebilirdi. İnsan kendisinin tutsağı sayılabileceğine göre; Uçarı şiirselliğe bu denli uzak bir şiire neden bağlanmış olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dışa vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin diğerlerinden ayrılmasını, ilk bakışta adının, sanının sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazınsal ontolojisi, ‘sığmazlık gerçeği’ karşısında, gerçek, gerçeküstü, letrist, dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayışını olması gerekenden çok uzağa, olmaması gerekeninde pek yakınına düşürebilir, bu ikisi farklıdır. Bu öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayısıyla bizim büyük şiir dediğimiz her şiir aslında insan anlağının sınırları içinde bir algıyı karşıladığı için bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayılabilir. Çünkü sınırlarımız dışındaki her şey katıksız bir anlamsızlık ve determinist kavramın dışında sayılacağı için insani sayılmaz, bu şiir içinde böyledir.

Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak etmektedir.                   


Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.  

Onun  tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’  kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’

İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli / istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs / üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri / ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının / dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar / iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına / boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı kasketine’ 
 Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister  tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.

12.11.2004
ULUS FATİH

.............................................................................................................................................





GALERİ X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2003’de Cumhuriyetimiz tam 80. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler
dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2003’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                 
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 27 sanatçının yapıtları sergilenecek, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün Erbil’den Nilüfer Çile’ye dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.

Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        07 / 10 / 2003



.......................................................................................................................................................






 

                                                                                                                                 Hiç kimse ...