......................................................................................................................................................
KRİTERYUM
I. Bölüm
'Açılış'
(Kanossa Kapısı)
.......................................................................................................................................................
(PAR'ONOYA)
Tanrı karanlık bir evrene doğurmuştu onları.
Bir örnek sonsuz sayıda dünyalar,
hiç bir anlamı olmayan, bir diğerinden kopmayan,
kurt delikleriyle dolu, pulsarlar
kuasarlar, irili ufaklı taşlar,
yörüngeler, dönenceler, ejderhalarla,
birbirini tüketen ve hınç dolu doymak bilmez içgüdülerle yaşayan.
birbirini tüketen ve hınç dolu doymak bilmez içgüdülerle yaşayan.
Tanrının kaprisleri uğruna kurulmuştu bu düzen.
Bu görkünç dünyalardan birinde doğmuştu
Adem. Hunok ise, adına Babil dedikleri kovuklarda öğrenmişti abeceyi
Şeytanı anlayabilmek için.
Öbürü melekleri sevdiğini söylerdi, adını
bir uçurumun kenarında öğrendiği.
Et ve kanın ekmek ve şarabın hükümranlığında, bir kez görebildiler birbirlerini
özleyişten başka bir şey olmayan zamanlarında.
Kimisi İblis'ti, kimisi Mesih.
Birlikte vardılar tanrının karşısına.
İkisi de cehennemin volkanlarında şimdi.
Bir bildiği vardır belki de Tanrı'nın
Anlaşılmaz bir şey yazmak -ya da yaratmak gibi.
....................................................................................................................................................
(Parodigma)
'Yaratılış'
.......................................................................................................................................................
Ne kutsaldır göğün sonsuz karanlığında avunmak, bir başına, hiçliğin yurtluğunda, uçurumlarda bir uzay salı, tanrının ruhuna tutsak olup; kanında yükseldiğini, oradan boşluklara yayılıp, ilkinsil tözle bütünleştiğini duymak!
Aşağı, yukarı demeden, tüm olasılıkları estirmek acunda, uçtukça her yerde varlıkların soluduğunu, kımıldadığını, devinerek birbirine sarıldığını, yaklaşıp kucaklaştığını duyumsamak; gerilere bakmak ve ufukta doğurgular gözleyen bir tanrı gibi, varlığın kanatları tüm evreni kuşatsa bile, ne bir canlıyla ne de bir kımıltıyla karşılaşmak evrenin basamaklarında...
Ne kutsaldır sıradan doğumların bir okyanus gibi kaplaması tüm kozmosu ve tözün bir tanrı buyruğu gibi güvençli, düşüncenin; başına buyruk bir volkan gibi ilerlemesi, oluntularla, bozumlarla süslü, onun büyülü gerdanından çağlayarak dökülen cevherler gibi.
İzlemek, yitip giden varlığın tözünü, geride bırakmak tanrı parçacıklarını, varlığın o çıldırtıcı hengamesini; gurur içinde yükselen, kibir dolu meleklerini, sürgit kanatlarını çırpan. Elveda demek yaşamı kutsamaya, aldanışa ve sevdaya, geride bırakmak umut tacirliğini, ilk töz nasıl yadsırsa varlığın efendilerini.
Sonsuzluk kovuklarda yiter, varlığın rengi solar, töz kılıcını sallar gözdağı verircesine ve canevinin adımlarını, yuvalarını kıskanırlar ey yaratılış; ama karanlıktan korkarlar; oysa bir ninni tutturur, Odysseus gibi yürür durursun hiçliğe doğru; bağrının altın tüyleri ve kozmosun şanlı materyalleriyle.
Ey yaratılışın nenleri, bilirsin o atarcaya karışmaz, sessizliğe boyun eğer, gölgesi bile düşmez bastığı yere, sen ki her türlü ustalığı edindin, ey varoluşun becerileri, artık ne onun ne de ötekinin izleri döndürür seni yolundan; sen bilirsin varlığın cinlerinin göründüğü kozmik gölgeleri, içindeki düşlerin su içtiği derinlikleri bilirsin, bütün gizemler usundadır senin, var etmek belleğindedir dilediğini, pusu kurup hiçliklere; tılsımlarla, tasımlarla, kama gibi ışınlarla.
Uçurumlardan yükselip aydınlanırken yüzün, titremler içindeydi soylu bedenin, gözlerin kristal gibi parıldamış; yıldırım gibi, ışıklar saçmıştı bakışların gökadalarda, bu varlıksız evrenin ilahı, renk renk tüylü, o vahşi Quetzalcoatl'ı tahtından etmek için.
Sonsuzlukta görkünç zamanlar, gerdanlarında muskalar, hiçlikleri dev adımlarıyla sarsan korkunç varlıklarla geçti, yeni günün tanrısı evrenin ortasında durdu, zaman kurtuldu zincirlerinden ve yavaş yavaş, sınırsız, soğuk maviliklere, o bitimsiz, büyük karanlıklar çöktü; eski, şangırdayan avadanlıklarıyla kocamış tanrılar, uçsuz bucaksız boşlukları sarsan, umarsız naraları, evrenin bütün uçurumlarını dolduran gözyaşlarıyla yitip gitti...
Ne kutsaldır sıradan doğumların bir okyanus gibi kaplaması tüm kozmosu ve tözün bir tanrı buyruğu gibi güvençli, düşüncenin; başına buyruk bir volkan gibi ilerlemesi, oluntularla, bozumlarla süslü, onun büyülü gerdanından çağlayarak dökülen cevherler gibi.
İzlemek, yitip giden varlığın tözünü, geride bırakmak tanrı parçacıklarını, varlığın o çıldırtıcı hengamesini; gurur içinde yükselen, kibir dolu meleklerini, sürgit kanatlarını çırpan. Elveda demek yaşamı kutsamaya, aldanışa ve sevdaya, geride bırakmak umut tacirliğini, ilk töz nasıl yadsırsa varlığın efendilerini.
Sonsuzluk kovuklarda yiter, varlığın rengi solar, töz kılıcını sallar gözdağı verircesine ve canevinin adımlarını, yuvalarını kıskanırlar ey yaratılış; ama karanlıktan korkarlar; oysa bir ninni tutturur, Odysseus gibi yürür durursun hiçliğe doğru; bağrının altın tüyleri ve kozmosun şanlı materyalleriyle.
Ey yaratılışın nenleri, bilirsin o atarcaya karışmaz, sessizliğe boyun eğer, gölgesi bile düşmez bastığı yere, sen ki her türlü ustalığı edindin, ey varoluşun becerileri, artık ne onun ne de ötekinin izleri döndürür seni yolundan; sen bilirsin varlığın cinlerinin göründüğü kozmik gölgeleri, içindeki düşlerin su içtiği derinlikleri bilirsin, bütün gizemler usundadır senin, var etmek belleğindedir dilediğini, pusu kurup hiçliklere; tılsımlarla, tasımlarla, kama gibi ışınlarla.
Uçurumlardan yükselip aydınlanırken yüzün, titremler içindeydi soylu bedenin, gözlerin kristal gibi parıldamış; yıldırım gibi, ışıklar saçmıştı bakışların gökadalarda, bu varlıksız evrenin ilahı, renk renk tüylü, o vahşi Quetzalcoatl'ı tahtından etmek için.
Sonsuzlukta görkünç zamanlar, gerdanlarında muskalar, hiçlikleri dev adımlarıyla sarsan korkunç varlıklarla geçti, yeni günün tanrısı evrenin ortasında durdu, zaman kurtuldu zincirlerinden ve yavaş yavaş, sınırsız, soğuk maviliklere, o bitimsiz, büyük karanlıklar çöktü; eski, şangırdayan avadanlıklarıyla kocamış tanrılar, uçsuz bucaksız boşlukları sarsan, umarsız naraları, evrenin bütün uçurumlarını dolduran gözyaşlarıyla yitip gitti...
.......................................................................................................................................................
(Parodya)
Vega doğumsuz karanlıklar boyunca
Işıldamakta.
Başsız bir tanrı
Buyruklarıyla uçurumlardan akmakta.
Orion'da, nötronlar
Kulaç kulaç yutmakta gölgeleri ve hiçliği.
Yitip giden siborglarız biz, birbirini
Klonlayan öteki siborgların;
Bellatriks ile Proksima.
(Paronis)
Belki Ülgen'e, belki başka bir gezegene giderim, dedin,
bundan daha iyi bir başka planet bulunur belki.
Her tasım, tanrının kıyıcı bir engeliyle karşı karşıya;
-bir fosil gibi- umarsız ruhum.
Daha ne kadar avunup, oyalanacağım yeryüzünde?
Batıya gitsem, doğuya dönsem, güneyi denesem,
hep kara yazgısını görüyorum dünyanın,
olan bitenin, yıldırıcı yinelemenin; bu ellerde.
Yeni bir gezegen yok.
Bu bulutlar, bu gökyüzü arkandan gelecektir.
Sen gene aynı dolambaçlarda uykuya dalacak, aynı yurtlarda kocayacaksın;
aynı kabuslarda uyanacak, aynı girdaplarda kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp başladığın yere geleceksin sonunda. Başka bir şey umma.
Seni anlayacak tanrı yok, kucaklayacak umut yok.
Nasıl kurduysan yeryüzünü, neler düşlediysen bu yerlerde,
Öylesi bir yaşam öylesi bir dünya bekliyor seni tüm evrende de.
...................................................................................................................................................
(Paroli)
Yüzyıllarca önceydi
Beyaz bir gezegende
Yaşayan bir pericik vardı bileceksiniz
Adı; Paroli
Hiçbir şey bilmezdi yaşamdan
Yaşamaktan başka bir şeyi
O sanki bir giz bense sevdiği, yöremiz
O beyaz gezegendi
Bütün bütüne tutkuluyduk biz
Ben ve Paroli
Gökleri yaratan tanrılar
Çekemezlerdi bizi
Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O beyaz gezegende
Oncağızı sardı bir bulut
Ben ve Paroli
Acımadan ayırdılar
Bırakıp gittiler bizi
Lahdi ordadır şimdi
O beyaz gezegende
Biz gerçekte mutlu sayılırdık
Tanrılar kıskandı bizi
Bu yüzden tanığım herkes ve beyaz gezegen
Bir gün sardı o tuhaf bulut
Yok olup gitti Paroli.
Sevda olsun da ne olursa olsun
İleri ya da geri
Ayıramazlardı bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne uçurumların devi
Hiç biri ayıramazdı bizi
Canım Paroli
Ay doğar beyaz gezegene, seni görürüm
Ey seviler perisi
Orda karanlıklarda seni beklerim
Paroli Parolim benim
O vahşi gezegende
Lahdinin başında seni...
Belki Ülgen'e, belki başka bir gezegene giderim, dedin,
bundan daha iyi bir başka planet bulunur belki.
Her tasım, tanrının kıyıcı bir engeliyle karşı karşıya;
-bir fosil gibi- umarsız ruhum.
Daha ne kadar avunup, oyalanacağım yeryüzünde?
Batıya gitsem, doğuya dönsem, güneyi denesem,
hep kara yazgısını görüyorum dünyanın,
olan bitenin, yıldırıcı yinelemenin; bu ellerde.
Yeni bir gezegen yok.
Bu bulutlar, bu gökyüzü arkandan gelecektir.
Sen gene aynı dolambaçlarda uykuya dalacak, aynı yurtlarda kocayacaksın;
aynı kabuslarda uyanacak, aynı girdaplarda kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp başladığın yere geleceksin sonunda. Başka bir şey umma.
Seni anlayacak tanrı yok, kucaklayacak umut yok.
Nasıl kurduysan yeryüzünü, neler düşlediysen bu yerlerde,
Öylesi bir yaşam öylesi bir dünya bekliyor seni tüm evrende de.
...................................................................................................................................................
(Paroli)
Yüzyıllarca önceydi
Beyaz bir gezegende
Yaşayan bir pericik vardı bileceksiniz
Adı; Paroli
Hiçbir şey bilmezdi yaşamdan
Yaşamaktan başka bir şeyi
O sanki bir giz bense sevdiği, yöremiz
O beyaz gezegendi
Bütün bütüne tutkuluyduk biz
Ben ve Paroli
Gökleri yaratan tanrılar
Çekemezlerdi bizi
Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O beyaz gezegende
Oncağızı sardı bir bulut
Ben ve Paroli
Acımadan ayırdılar
Bırakıp gittiler bizi
Lahdi ordadır şimdi
O beyaz gezegende
Biz gerçekte mutlu sayılırdık
Tanrılar kıskandı bizi
Bu yüzden tanığım herkes ve beyaz gezegen
Bir gün sardı o tuhaf bulut
Yok olup gitti Paroli.
Sevda olsun da ne olursa olsun
İleri ya da geri
Ayıramazlardı bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne uçurumların devi
Hiç biri ayıramazdı bizi
Canım Paroli
Ay doğar beyaz gezegene, seni görürüm
Ey seviler perisi
Orda karanlıklarda seni beklerim
Paroli Parolim benim
O vahşi gezegende
Lahdinin başında seni...
PAROLİ
Yıllarca, yüzyıllarca önceydi
Mavi bir gezegende
Yaşayan bir pericik vardı, bileceksiniz,
Adı; Paroli.
Hiçbir şey bilmezdi yaşamdan
Yaşamaktan başka bir şeyi.
O sanki bir giz, bense sevdiği, yöremiz
O mavi gezegendi.
Bütün bütüne tutkuluyduk biz
Ben ve Paroli.
Gökleri yaratan tanrılar
Çekemezlerdi bizi
Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O mavi gezegende
Sevdamızı sardı bir bulut
Ben ve Paroli,
Acımadan ayırdılar.
Bırakıp gittiler bizi.
Mezarı ordadır şimdi
O mavi gezegende.
Biz gerçekte mutlu sayılırdık
Tanrılar kıskandı bizi.
Bu yüzden tanığım herkes ve mavi gezegen...
Bir gün sardı o acımasız bulut
Yok olup gitti Paroli.
Sevdadan yana ne olursa olsun
İleri ya da geri
Ayıramazlardı bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne uçurumların cini
Hiç biri ayıramazdı bizi.
Canım Paroli.
Şimdi, ay doğar mavi gezegende,
Seni görürüm
Ey seviler perisi
Orda karanlıkta, seni beklerim
Paroli, Parolim benim
O vahşi gezegende
Kabrinin başında seni...
PAROLİ
Yüzyıllarca önceydi
Mavi bir gezegende
Yaşayan bir pericik vardı, bileceksiniz,
Adı; Paroli.
Hiçbir şey bilmezdi yaşamdan
Yaşamaktan başka bir şeyi.
O sanki bir giz, bense sevdiği, yöremiz
O mavi gezegendi.
Bütün bütüne tutkuluyduk biz
Ben ve Paroli.
Gökleri yaratan tanrılar
Çekemezlerdi bizi
Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O mavi gezegende
Sevdamızı sardı bir bulut
Ben ve Paroli,
Acımadan ayırdılar.
Bırakıp gittiler bizi.
Mezarı ordadır şimdi
O mavi gezegende.
Biz gerçekte mutlu sayılırdık
Tanrılar kıskandı bizi.
Bu yüzden tanığım herkes ve mavi gezegen...
Bir gün sardı o kara bulut
Yok olup gitti Paroli.
Sevdadan yana ne olursa olsun
İleri ya da geri
Ayıramazlardı bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne uçurumların devi
Hiç biri ayıramazdı bizi.
Canım Paroli.
Şimdi, ay doğar mavi gezegende, seni görürüm
Ey seviler perisi
Orda, karanlıkta seni beklerim
Paroli, Parolim benim
O vahşi gezegende
Kabrinin başında seni...
PAROLİ
Yıllarca, yüzyıllarca önceydi
Mavi bir gezegende
Yaşayan bir pericik vardı, bileceksiniz,
Adı; Paroli.
Hiçbir şey bilmezdi yaşamdan
Yaşamaktan başka bir şeyi.
O sanki bir giz, bense sevdiği, yöremiz
O mavi gezegendi.
Bütün bütüne tutkuluyduk biz
Ben ve Paroli.
Gökleri yaratan tanrılar
Çekemezlerdi bizi
Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O mavi gezegende
Sevdamızı sardı bir bulut
Ben ve Paroli,
Acımadan ayırdılar.
Bırakıp gittiler bizi.
Mezarı ordadır şimdi
O mavi gezegende.
Biz gerçekte mutlu sayılırdık
Tanrılar kıskandı bizi.
Bu yüzden tanığım herkes ve mavi gezegen...
Bir gün sardı o acımasız bulut
Yok olup gitti Paroli.
Sevdadan yana ne olursa olsun
İleri ya da geri
Ayıramazlardı bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne uçurumların devi
Hiç biri ayıramazdı bizi.
Canım Paroli.
Şimdi, ay doğar mavi gezegende,
Seni görürüm
Ey seviler perisi
Orda karanlıkta, seni beklerim
Paroli, Parolim benim
O vahşi gezegende
Yattığın yerde seni...
.....................................................................................................................................
(Paronoma)
Burada, bu yarı karanlıkta, Hint akasyası ve çiğdemler, yasemenler ve sümbülden oluşan bunaltıcı akşamda; uykulu, arıların konser verdiği kıvırcık sakallarında, burada, biricik kokunun yeryüzüne yayıldığı ve dölütünü yalnız rüzgârın taşıdığı, o her şeye egemen sonsuzlukta; burada yalnız bir kerecik tanrı gözden yitecek; belki bir kez daha göremeyeceksin, gerçekliğin tözüyle kavrulmuş giz dolu alevlerin ufkunda; nice tansığın ardına gizlenen, büyülerle, tütsülerle aldanmış, senin kandırdığın, tözüyle, bedeniyle çaldığın. Böylece arınarak senin saf tomurcuğun ya da tinin çatından sıyrılarak; bir an için kurtulacak sevdayla bağlandığın özündeki tutsaklıktan, yaşamın ve ölümün amansız baskılarından.
(Parodama)
Göklerde, ışığın yurtluğunda
zamandan bir şey beklemeksizin
gökadalardan, pulsarlardan
yayılan o sonsuz yalnızlıkta;
orada, bütün gözleri senin düşlerin olan
ve ölümün yaşam olduğunu ve tininin
yansıdığı o her şeyi kapsayan bulutsuda
yukarıda, belki ışık yolundan kısa
tanrı gene gelecek, belki de gelmeyecek
ve bir daha dönmeyecek senin maskeni ışıtan
onun sonsuz varoluşu olduğu halde
kızıl yıldızların akıntısında
ve karanlığın buyrultusunda
ötekinin zorbalıkla, barbarlıkla yontulmuş
senin yücelttiğin, unutuşla anılmış
yadsımayla yortularla kutsandığı
işte sonsuzlukta dağılan bir ışık gibi
ya da çıplak bir tin gibi teninden sıyrılarak
bir an için kurtulacak özündeki tin
tanrının ve yaşamın amansız isterlerinden.
......................................................................................................................................................
(Elektronal)
Amonyağı yakıta dönüştür
Ey katalizör ağacı!
Makinsanlar'ı nasıl buluyorsun orada
Tanrılar çıldırmış olmalı!
Makob onları mavi gezegende topladı.
Aldair'deki yuvalanmalar
Zalevsky'nin çılgınlıkları!
Geoit ziyafeti var yıldönümünde Stuart
Antilop kanyonu ve falezlerde balayı!
Ve jips kristallerinin üzerinden
Hierapolis kentini ziyaret
Varanisi'de ölüm kalım provaları!
Pelin otlarının ışığı hepimizi yok edecek
Vektörler yaşamasın istiyor Akhilleus
Viral hemorajik ateşler içinde Venüs!
Sars akıntıları yeniden çiziliyor
Mollusca grabenine taşınmalıyız
Balmumundan tatarcık istasyonları
Polimer ağlarından plantasyonlar
Polivinül klörür sanatoryumu
Soğuk ışık siloları ve kambur balinalar
Son iç çekiş fabrikaları!
Işık cennetinde ışık yığını onlar
Hiç bir işe yaramıyorlar!
Tribolüminesanslar
Ve karanlık tanrımızdır diyen filolar
Ve güneş ormanları
Burada da var!
Burada da var
Osmanlı Avrupası
Kutluk Han'ın oğulları!..
Amonyağı yakıta dönüştür
Ey katalizör ağacı!
Makinsanlar'ı nasıl buluyorsun orada
Tanrılar çıldırmış olmalı!
Makob onları mavi gezegende topladı.
Aldair'deki yuvalanmalar
Zalevsky'nin çılgınlıkları!
Geoit ziyafeti var yıldönümünde Stuart
Antilop kanyonu ve falezlerde balayı!
Ve jips kristallerinin üzerinden
Hierapolis kentini ziyaret
Varanisi'de ölüm kalım provaları!
Pelin otlarının ışığı hepimizi yok edecek
Vektörler yaşamasın istiyor Akhilleus
Viral hemorajik ateşler içinde Venüs!
Sars akıntıları yeniden çiziliyor
Mollusca grabenine taşınmalıyız
Balmumundan tatarcık istasyonları
Polimer ağlarından plantasyonlar
Polivinül klörür sanatoryumu
Soğuk ışık siloları ve kambur balinalar
Son iç çekiş fabrikaları!
Işık cennetinde ışık yığını onlar
Hiç bir işe yaramıyorlar!
Tribolüminesanslar
Ve karanlık tanrımızdır diyen filolar
Ve güneş ormanları
Burada da var!
Burada da var
Osmanlı Avrupası
Kutluk Han'ın oğulları!..
................................................................................................................................................................
(Prokyon)
Fichte, istenç özgürlüğü verdi dün;
Tanrımız, Denver'in şerifi
Neptün koyuna...
Sit alanı zorunlu diyor Gadamer
Göksel primatlara.
Fiyortları kamulaştıracaklar.
Dilthey'e öykünüyor uçurumlarda...
Bakın Sancho ne denli sakin
Eşeğiyle, kozmik dolambaçlarda.
Eseme, eseme, eseme
Ölümün kollarında Sindirella uykusu.
İç evren tinselliğinin adıyız biz.
Levni'de bulutları göremedi
Tutsaklığın bitişini göklerde
Sonsuzluğun aşkı gölgelediğini.
Doğa ötesi varlıklar tümel düşman.
Adem'in öyküleri gülünç kılıyor bizi
İçlerine almıyorlar.
Belleğin varlığı tümüyle yararsız çıktı,
Gördüğünüz gibi.
Tanrımız, Denver'in şerifi
Bir 'Parator' o ant veririm ki
Juliet bağırdı ona
Tristan'ın egolarına göz yumdu diye
İsolde ince sayrılıktan gitmedi mi?
Üç tarih anlayışımız da uyumsuz.
Kozmikistan mı bizim yuvamız.
Değerler alanında hiç yerimiz olmadı ki...
Bilinç; ürün çıktı.
Düşünsel yasalar tümüyle yapay.
Yaşamı kavrayamadılar.
Tanrılar düşsel prangamız işte
Odysseus gelir gelmez haykırdı
Tüm gizleri Erebos'tan;
Kuvöz yaratıklarıyız biz.
Melekle, üç Meryem tropeye
Geri dönmeliymişiz.
Tanrıları gördüm ben,
Kayıklarını da.
Denize girip saklandılar
Arkon rıhtımında.
Patikalardan geçtiler ve
Sessizce; yanlarımızdan.
Yelkenlerini açtılar ufukta
Bizlerde hiç kıpırtı yok ki
Onların işleri yolunda!..
.......................................................................................................................................................
(Sistine Şapeli)
.......................................................................................................................................................
(Sistine Şapeli)
Dağların yeşil elinden
Kuzeyin çiftliklerinden
Merkator topraklarına
Yeni bir modül saldılar.
Gökmenler boşlukta yürüyorlar
Ak deliklerde sondaların yarışı sürüyor.
Vega'nın gezegenlerinde
Vahşice yok ediyorlar primatları,
Sanal dünyanın yarışları uğruna
Puan topluyorlar.
Paralel evrenlerde hiç dinmiyor tinsel savaşlar.
Bedenimiz tutsak ama düş gücümüz tanrısal.
Gölgelerin kolezyumu ve zaman paketleri moda.
Kitlesel düellolar hiçlik sınırında.
Varlık yokluk kavramsalı
Ölümün tiratları.
Erimsiz bir aşkınlıkla
Somut yüklemeler bitti.
'Nicel anlamlandırma'
Ve türün öbür bireyleri yitti.
Tanrı tahtından indi.
'Neondertallar'a transferi söz konusu
Dün kenar semtlerdeydi.
Soğurmalar ve uydular
Öyle süratli ki
Güneşin doğması için
Işık hızını geçmesi gerekli.
Gelecek geçmişi örüntülüyor burada.
Aydınlık yaralarını sarıyor.
Düşüncenin döngüleri,
Kozmik ötesi ürünlerle dolu.
Kara çağ anı. Minos ölü...
Kuzeyin kalçaları gemileri batırıyor
Buzul kelebekleri denizlere ağıyor.
Negrotik kalkan ve karbon salınımları
Görkünç ağlar örüyor.
Kançılaryalar izliyor.
Homohome (*), homohome, homohome çığlıkları!
Nöropinefri, Lothar kristali, Çin Tang
Ve mezar figürleri;
Borobudun-Taino tören oturağında
Karancıl aşkın Kudüs Krallığı;
Pers saraylarında...
Sayısız yürekleriyle varlıklar
El kol işaretleriyle masal anlatmama
Bayılıyorlar.
(*) Kafes insanları
Vega'nın gezegenlerinde
Vahşice yok ediyorlar primatları,
Sanal dünyanın yarışları uğruna
Puan topluyorlar.
Paralel evrenlerde hiç dinmiyor tinsel savaşlar.
Bedenimiz tutsak ama düş gücümüz tanrısal.
Gölgelerin kolezyumu ve zaman paketleri moda.
Kitlesel düellolar hiçlik sınırında.
Varlık yokluk kavramsalı
Ölümün tiratları.
Erimsiz bir aşkınlıkla
Somut yüklemeler bitti.
'Nicel anlamlandırma'
Ve türün öbür bireyleri yitti.
Tanrı tahtından indi.
'Neondertallar'a transferi söz konusu
Dün kenar semtlerdeydi.
Soğurmalar ve uydular
Öyle süratli ki
Güneşin doğması için
Işık hızını geçmesi gerekli.
Gelecek geçmişi örüntülüyor burada.
Aydınlık yaralarını sarıyor.
Düşüncenin döngüleri,
Kozmik ötesi ürünlerle dolu.
Kara çağ anı. Minos ölü...
Kuzeyin kalçaları gemileri batırıyor
Buzul kelebekleri denizlere ağıyor.
Negrotik kalkan ve karbon salınımları
Görkünç ağlar örüyor.
Kançılaryalar izliyor.
Homohome (*), homohome, homohome çığlıkları!
Nöropinefri, Lothar kristali, Çin Tang
Ve mezar figürleri;
Borobudun-Taino tören oturağında
Karancıl aşkın Kudüs Krallığı;
Pers saraylarında...
Sayısız yürekleriyle varlıklar
El kol işaretleriyle masal anlatmama
Bayılıyorlar.
(*) Kafes insanları
......................................................................................................................................................
(Parçalanmış Gerçeklik)
Biricik ideolojimdir bu benim
Katıksız cinaidir haber bültenlerim
Delileri yanında götürdü Kolomb amcanız
Ve tütünü yüklediler Avrupa köylerine
Burnu çorbaya girer Kleopatra'nın
Sakınsaydı 15 Mart'tan Sezar dediler
Haçlılara yol vermeseydi Jüstinyen
Ve kitapları ateşe sundu Hülagü
Parçalanmış gerçekliktir yüzyerini titreten
Havva avcılıktan tarıma geçelim dedi
Adem tanrısından beri oportünisttir
Habil tan atımı geçti Kabil'in sınırını
Bitki dünyasını kana buladı centilmen
Parçalanmış gerçeklik elmanın tadı avın eti
Guguk guk guguk guk guguk guk!..
(Düşkıran)
Laleler koklar ve adını saklar Zehra
1789 teyzeyle, şu Lozan hâlâ
Bir sadakor akar her daim
Boynunun gümüş ovasında.
Bir jüponluk ağıtlarda biter işi
Haminneler aç gözlü cin bardaklarda
Severler birbirlerini gizliden düşmen!
Bir kombinezon yakar gene de
Aydın değil Deniz'lisi.
Bloody Mary içmek şöyle dursun
Başında eser bir kavak yeli
İşte marleyde kaplama dişler
Kan ter içinde zaten Siena yokuşu
Düşer düşlerinden, varoş leydisi!
.............................................................................................................................................
KRAL MEZARLARI
Göklerdeki yurtluğunda uyuyan Teb kralları, çalan gonkla uyandıklarında, Nil'in Musasını kendilerine bakar buldular.
Kleopatra'nın 'Sevişmek Ayindir' kitabını okuyordu Musa ve Sara dans ediyordu bulutlarla...
Bakır düdükler Nazaret'in Ezrasını da davet etti panayıra ve Tiberius da karar verdi katılmaya, 'Özgürlüğün Kızı' (*) dönüp duruyordu aralıklarla...
Tarşiş'te ağıt yakan kayalık geyikleri, sıra sıra durmuşlar izliyorlardı olan biteni...
Kösnül avcılar ağızlarında duman yayan çubuklarla, keyif içinde bağdaş kurmuş, Sodom'da düzülmüş sofrayı yağmalıyorlardı.
Kızıl güneşte, dört nala atlılar sökün etti, ellerinde Kudüs çiçekleri çekilin diye bağrışıyorlardı.
Çölün yalnızlığında herkes şaşkındı.
Lotüs, elinde paşa kılıcıyla Avusturya'yı çağırdı.
Ludwig diye biri geldi karanlıklardan, ok gibi gagaları, yelken gibi kanatlarıyla iri kuşlar çıkmıştı kıyıdan köşeden.
İrdelenmemiş yaşam ve zamanın platonik aşıkları diye sınıflar bir bir saf tuttular.
1848 devriminin kargaşasına girdiler.
Ve Balzac hışımla çalışma odasına geçerek 'Gerçekliğe Dönme Zamanı Geldi' Feliks dedi.
Filyos son anda yetişti arkadaşını kurtarmak için.
Yettim ya Harun dedi sallanan bir yaprak gibi toplanmış kalabalığa ve seçilmiş kral haykırarak, bundan sonra hepimiz arkadaşız dedi ölümseverlere...
Onlar kara kanatlı kuşlara bindiler ve Yahudiye devletinin içlerine doğru uçup gittiler.
Ve yıllarca düş gördüler, -ışık savaşlarının kararttığı- evrenin uçurumlarında yuvalanarak, yaşamın ve ölümün baskılarından gizlendiler.
Her tuttuğu altın olan Krezüs ve kulaklarını eşek kulağıyla değiş tokuş etmiş Midas'ı bulut dağlarının içinde gördüler.
Ve sanayi mahallesi diye bir borunun içine girerek, Astoria gezegenine doğru hareket ettiler...
...
Sonra alıntılar bitti diye haykırdı tanrıları, bugünlük yeter demişti Eloah onlara...
Onlarda ayaklarına kapanıp geri çekildiler.
Ve Kral Mezarları yüzyıllarca ziyarete açık olmayı sürdürdü.
...
Bir gün, -beyaz mı beyaz katırıyla- bir adam geldi ve azık torbasının içinden bir şey çıkardı...
'Kısacık bir prelüttü bu' diye mırıldanıyor alet yanıp sönüyordu.
Kahkahalarla güldü.
Ve deleteye bastı birden;
Her şey silinip gitti.
...
Kıpırdaşan ışık yongaları, yarı karanlığın solgun gölgeleri ve örümcekler yaşamayı sürdürdü...
..........................................................................................................................................................
(FANTOM AĞRISI)
Seni çok seviyorum!.. Sonsuza dek benim olmalısın!..
Simaycığına söylüyordu bunu adem!.. Simay... Ada'da yaşayan bir Azeri kızıydı. İşini bilen, gün görmüş ve konuşmazdan önce olabileceklerin önlemini alan biriydi; nazik, sınırlarını bilen, ataklığın handikaplarını sezen... Saat Kulesi'nin karşısında bir apart hotel işletiyordu ve 'İşçi Patron'uydu oranın. İş dünyası sonsuz açılımlar, alabildiğine geniş olanaklar ve öngörülemez olasılıklara sahip olmakla; güzel sanatların dallarından biridir!..
Herkesin güvenini kazanmış becerikli biriydi Simay...
Ama bir yazgı değilse de, olmazsa olmaz bir halleri vardır Simayların ve ne yazık ki diyerek, günahlarına ortak olmadığımız bilinsin ister söz sahipleri. Bu türden çoğun gibi bir belalısı vardı onun. Zahir!..
Her başarılı erkeğin ardında bir kadın, her başarılı kadının ardında da bir köstek; erkek vardır mottosunca, bütün dertlerinin buzdağı olan bir Zahir'i vardı onun. Her işine burnunu sokan, hiç bir getirisi, pozitif hiç bir dünyalığa vesile olmayan, olamayan, ama her şeyin içinde olan, yer alabilen bir ur, bir kanserojen, çağdaş sayrılıkların artık habis bir tümör diye adlandırdığı, demode, modası geçmiş dünyaların antik bir incisi gibi sırıtan bir ademoğlu. Bir mahalle kabadayısı artığı.
Simay bir kraliçeydi işinde ama, erkeksiz bir hiçti, onun bir göçmen oluşu, zamanla bunun kendi ruhunda bir sürgünlüğe dönüşmesi, onun sosyopsikolojik dünyasını, dış dünyalara kapatmış, çoktan bir set çekerek görünmez kılmıştı. İnsan yaşanabilecek, deneyimlenebilecek her dünya işinde başarılı olamaz, para denizinde yüzersin, bir tek candan arkadaşın yoktur, güzeller güzelisindir ama tanrı güzelliğin acılarıyla boğuşmayı nasip eyler sana, her sınavı kazanırsın ama işinde öylesine bir seviyede ömrün geçip gider, daha nice şeyler. Bu yüzden Simay, az sayıdaki çalışanlarına buyruklar yağdırıyordu ama Zahir'in kayıtsız koşulsuz kölesi olmakla; çelişkilerin armağanı bir dünyamızın, ilginç yaratılmışlarından biri olmanın önüne geçemiyordu. Bunu ona söylediğimde, anında demişti ki; Hepimiz gibi!.. Gülümsedim tabi...
Simaycık, yaşamında mutlu ve başarılı duyumsuyordu elbette kendini, başka bir yurtluktan, beş parasız gel ve bir apart hotelin kraliçesi ol, o bir yana her şey senden sorulsun. Muhasebe, vergi, çalışanların ücreti, eli nurlu; her soruna çözüm bulabilen, onların özel sorunlarının büyücülükten gelmiş peygamberi, ne yapalım sizce sorularının, duraksaya duraksaya dile gelen özdeyişleri ve taçsız kraliçe Simayımızın bitip tükenmez kehanetleri. Şu yalan dünyada, bu doğrumlar herkese kısmet oluyor mu ki, işte Simay iç dünyasında geldiği noktanın ne olduğunu, adı gibi biliyordu, daha ne olsun!..
Zahir, adının ne anlama geldiği hiç bir zaman çözülememiş bir adamotuydu, belki hiç soranda olmamıştı, ama merak ederdim ben, sormayı düşünemezdim ama, Zahir için böyle bir sorunun; yaşadığı dünyayla en ufak bir ilgisi olmayan bir zıp çıktılığın tezahürü olduğunu bildiğim için.
Modası geçmiş bir dünyanın kabadayısı, hala İspanyol paçalı bir meczubuna bu tür sorular sormak; onu yaşadığı mağarasında dürtüp, uyandırmak anlamına bile gelebilirdi. Onunla lafa tutuşmak, dalgalı bir denizde, artık sahilin hiç bir zaman görünmeyeceğine dair bahse tutuşmaya benziyordu. Kabadayı geçinirdi o, bu yüzden konuşmanın sonu, bıçakların altın gibi parıldayışı, yazgılarımızın yarışı, durup dururken gammazlanmak, yok yere geçip giden bir insanın boğazına sarılmak, iş uzamak gibi bir talihsizliğe varırsa, gırtlağının tadına bakmak... Bu olasılıkların varlığı bağlıyordu Simaycığa onu.
Zahir'in görünmez varlığı, Simay'ın sorumluluklarına karşın, nasılsa, bu tür tehlikelerden uzak modern bir dünyanın içinde yaşadığını duyumsatıyordu ona, ama İngiliz Uluslar Topluluğu'nun olmazsa olmazı, ponponlu muhafızlar, kırmızı topuklu kunduralar, mücevherle süslü, gümüş rengi taçlar ve sanki ölmüş de, mumyalanarak balkona çıkartılmış, yüz kasları dondurularak, sonsuzca gülümser gibi katılaşmış bir kraliçenin, sıradan insanlarca ne işe yaradığı, egzotik bahçelerin bir tavusu gibi, tropik kuşları andıran bir orijin yaymaktan öteye geçemeyip, komik bulunmaktan kurtulamadığı gibi, Zahir'de, bize göre, bu kendi çapında efsaneler yaratmış Simayımız için bir anlamı olmaktan uzak, fi tarihinden kalma ürkütücü dürtülerin, kadük ve de utanç verici olmak bir yana, dünyamızı tehdit eden alışkanlıkların fütursuz ve göz dağı gibi duran ve gerçekte gözbağcı, hiç bir işe yaramaz bir görseli gibi geliyordu bize ve gizil bir nefret uyandırıyordu hepimizde, hiç bir zaman dile getirilmeyen!..
Zahir'in özelliği yaşamı boyunca çalışıp çabalamamış olmasıydı, tıpkı kral ve kraliçelerin; çalışanların, kolu bacağı kırılanların veya düşüncenin teriyle çarpmayan elektriği bulanların seremonisinde boy göstermek gibi hazıra konmak ve tebaasına bu mutlu günü adabınca duyurmak gibi bir acayipliğin cinperileri olmaktan başka bir -forslarının- olmayışı gibi!..
Estağfurullah diyorum ama kadınlar cellatlarından çok hoşlanır!.. Stockholm Sendromu denir psikolojide bu ahvale, birebir gerçektir bu aganigi naganigi!.. Diyesim Zahir ömrünce kadınlardan geçinmiş bir adamdı, kolunu bile kaldırmamıştır bir iş olsun diye, -Dur- diye bir soytarılığın kendinden menkul, ucuz meşalesi gibi -arada bir- yukarıya kaldırmaktan başka!..
O dehşet provalarının, koma terapilerinin sahte kabadayısı gibi geçinerek namını yürütür, böylelikle kadınların beğenisini kazanır, gözdesi olurdu.
İşi buydu, kimsenin başaramayacağı ve gizlerini bilip anlayamayacağı, şeytansı bir tansığın; şaşırtıcı biçimde meleklerin sunduğu, gösterişli ve dokunulmazlıkla süslü bir tanrı bağışı!...
Onun görkemi her insanın zulmette, kadın-erkek böyle bir dünyanın kahramanı olmanın özlemiyle yanıp tutuştuğu, bu özlemin yürekte ve bilincin derinlerinde açıkça duyumsanıyor olmasıydı.
Belki kırk yıla yaklaşan yaşamı boyunca en az kırk kadının, deyim yerindeyse sırtından geçinmiş bu adam, kadınlar sancağı düşürse bile, Zahir'in cesedi bir türlü katafalka konulamadığı, tüm bir dünyaca bu tür bir insiyak gösterilemediği için, hiç bir zaman ondan kurtulamamış, bağımsızlık ve 'oh be' çığlığıyla karışık, gerçekte Zahirliğe özenmenin nişanesi 'doydun mu' narası bir türlü sergilenememişti!..
'Yaşam sonsuza dek, her şey vardır ama hiç bir şey tam değildir dünyamızda' mottosundan başka bir şey olamazdır belki de...
Çünkü bayrağı dalgalanmıyorsa artık Zahir'in, onun sırada bekleyen bir aftosu, bir hayranı, bir kurbanı veya ağa takılan bir sazanı her daim bulunurdu bu dünyada... Onu bırakın, gizli uğraşılar boyunca, eni sonu, onu elinden kaçıran kadınların gözyaşları, Atlantik'in dalgaları gibi acı verir, buhur gibi ürkütücü bir pişmanlık yayardı. Gizemle dökülen, tükenmez gözyaşları sel olur akar, önüne gelen her engeli aşarak -Kanossa Kapısı'na- ulaşır ama ne feryatlar, ne dualar bir daha Zahir'i geri getirmez, getiremezdi ne yazık ki...
Zahir denen, bu kadınların celladı olmakla nam salıp; ömrünü onun tam zıddı olarak, -efemine namı yakıştırılmış berber Nazmi'ye göre- beyhude yaşayan, bu mahalle haramisinin, ahir ömrü böylece geçip gidiyordu işte...
Zahir'le onarılmaz semptomlar, irsi olmayan sara alışkanlıkları ve gizem dolu cinsi törenlerle süslenmiş ilişkisi, belki yıllarca yıllar kadar yıl sürdü Simaycığın... Gelip geçen dünya gaileleriyle haşır neşir olurken, insanlarla ilişkim en çok bir ya da bir kaç yıl sürebildiğine göre, ne kadar acı verici, ürkütücü veya şaşırtıcı bir şey olsa da gene de hayranı olmaktan kurtulamıyordum Simay'ın...
Bir gün Simay'a, dünyamızın melankolik hüznünü, değil sen, belki kraliçe ya da inan bir tanrı bile değiştiremiyor femme fatalem, evin barkın kundaklansaydı da keşke kurtulsaydın bu dertten, böylesi yaşamaktan dedim. Aynı şeyi yineledi tabi, hepimiz anlamına gelen o sihirli sözcüğü; 'Cümlemize' dedi!..
Bu dünya, polyglot varyantlar, yalan rüzgarıyla dolu topraklar ve envaı çeşit olaylar, insanlarla dolup taşan bir canlı denizidir sanırım...
Olayların sonu şöyle geldi diyebilirim.
Bir gün Simay'ı madden ve ruhen öldürmeye ant içmiş ve bayrağı devralmaya yemin etmiş, hayatın ve ölümün amansız baskılarına yenik düşmüş, yeni bir karadul araya girince, Zahir'le ölümüne birbirine girdiler... Görünmez bir bıçak ışıldıyor, Simayımız her şeye karşın kaçacak delik arıyor, Zahir efsaneyle doyurulmuş yeteneklerini, bu acayip ve saralı ilişkinin ulaşılacak hedefi kalmamış doruklarında, usta bir silahşor gibi kullanıyordu.
Şöyle bitti masal, buradaki gibi birden ve kısık, duyulmaz bir ıslık ve o bildik -son iç çekişi- andırır gibi...
...
Zahir'den kaçarken, bir odaya kilitlemiş kendini Simay, kurtarın diye çığlıklar atmış, çok uzaklardaki yakınlarına yardım edin diye mesajlar çekmiş, az sonra kapısının kırılacağı aşikar olan, karanlığın odasından. Kırılmış kapı ve ilk bıçak darbesi, Simaycığın kanserli göğsünün -bu kanser kederli dünyasının acıları, düş kırıklıkları ve pişmanlıklarıyla dolup taşan yaşamının toplamından başka bir şey değildir- tam ortasından aşkla doldurduğu yüreğine saplanmış ve bir ıslık çıkmış ağzından, bir kuş yavrusunun, henüz ötüşe benzemeyen, yalnızca çaresizlik ve açlık dürtülerini imleyen, o minicik haykırışı gibi.
Ama Simay'da bu korkunç ve acımasız dünyada nice deneyimler edinmişti, yere düşerken, o da bir şey saplamayı başarmış Zahir'in sol bacağına...
Kaval kemiği bayram etmişti Zahir'in...
Yaşam biçimimiz neyse bünyeniz onun açlığını duyarmış!..
Ve ama böylece ölüp gitmişti Simay...
Derin bir yarık, kırmızı bir uçurum açılmıştı Zahir'in bacağında, sanki ölüm sakaratında, yaşamı boyunca hastaneye, postaneye uğramadığı için, krallığını ilan etmiş gibi duran bu adam, müdahalede bile isteye gecikmeye yol açtığını bildiğimden sanırım, ayağından olacağını bilemezdi elbette!..
Zahir'in bacağı kesildi ve Ada da bir efsane böylece bitti. Yaşamdan çekildi. Öyle ya da böyle o da çok sevmişti Simay'ı, ama seçtiği yaşam düsturunun görünmeyen kuralları onu bu yola itmiş ve Simay'ın gerçekte; nasıl sona ereceği öngörülebilen yaşamı da Ada mezarlığının -Hiçkimse- denilen, belki de kimi kimsesi olmayanlara ayrılan, süssüz ve bir tümsekten ibaret bölümünde sona ermişti.
Doğrusu budur belki de...
Ama Simay'ın karşılıksız, hep bağışlayan, hep özveride bulunan taraf olması, onun ölürken bile Zahir'in kurtulmasına yol açabilecek, iyilikler iyisi bir davranış göstermesine yol açmıştı.
'Ölümünü gördüğü an!', içgüdüsel tepkiden kaynaklanabilecek hareketi, Zahir'in, bir anlamda meşru savunma addedilebilecek nedenlerle, indirime giden bir cezayla kurtulmasına yol açmış, kısa süre sonra Zahir yine Ada sokaklarında arzı endam eylemişti. Üstelik 'eril egemenliğin dünyasında', artık kabadayılığıyla değil, bir başka açıdan; kader kurbanı olmak sıfatıyla!..
Garip bir bileşim bu. Dünya, gerekçesi ne olursa olsun, ölmüşten yana tavır koyamıyor!.. O, yaşam nasıl sürerse sürsün der gibi, şiddetten yana, savaştan yana ve belki tümüyle haksızlıktan yana bir dünya!..
Saf paradoks diye buna derler işte!..
Zahir yine de, çok sevmişti belki de Simay'ı, öyle ki kesik bacağında, zamanla Fantom Ağrıları başlamış ve bu dinmeyen ağrılarını; Hiç bir ilaç, antibiyotik, penisilin, emar, aşı, terapi yahut kemoterapi gibi cin işleri bile dindiremez hale gelmişti.
Ama Zahir'in böylelikle, boş zaman sektörü ve işsizmin desteğiyle geliştirdiği krallığı bitmiş, şayiası tükenmiş ve dünyadan elini ayağını çekmişti.
Fantom Ağrıları'yla geçirmişti kalan ömrünü, -hayalet ağrı- deniyordu buna halk arasında...
Ada halkına göre; bu ağrı kesinlikle, ölmüş Simay'ın ruhunun, artık -kendisi gibi yaşamayan- bir bacakta konaklayıp, hâlâ bu dünyaya dönmenin özlemiyle tutuşan ve kahırlarla dolu bir sığınma çabasının göstergesiydi. Düşünüldüğünde, içler acısı derecede üzücü ve ürkütücü bir şey. Ama bu gerçekte bir kinden mi kaynaklanıyor, bir öç duygusundan mı, yoksa dayanılmaz bir özlemin çalkantısından mı hiç belli değil.
Ağrı, Simaycığın öbür dünyadan, bu dünyaya kadar uzanan çığlıklarının göstergesiydi gerçekte, kesin olan bu... Evet Simay ölmüştü ama, onun kıymetini bilmeyen Zahir; onun özlemiyle bütünleşen; olmayan bacağının -varmış gibi- duyumsadığı ağrılarıyla geçirmek zorunda kalmıştı kalan ömrünü...
Düalistik yaklaşımlar bunlar ama her iki açıdan baktıkça da; oldukça tuhaf ve bayağı dehşet verici!..
Son pişmanlık acıları gerçekte bunun adı...
Ve gerçekte Simay'da, Zahir'i çok sevmiştir belki de...
Son anım şu bu trajedi de, Simay'ı bir gün avucunda, hiç görmediğim bir kuşu tutarken gördüm, yazık ama, sal gitsin onu dedim. Hayır dedi, 'İnsan Tarihi'nin bir parçası yaptım ben onu diyerek, üst perdeden yanıtlamıştı her zamanki gibi.
Şimdi gözlerim yaşarıyor ve 'Cinayetler Tarihi'nin bir parçası oldun Simay diyemiyorum, bir anının parçası olmak, üzücü bile olsa, o anının sahiplerinden biri olmaktır ne yazık ki...
...
Gerçekte onun yaşamının özeti şuydu...
'Seni seviyorum Simay, bildiğin gibi değil! İçimden 'yok etmek' geçiyor ama olsun!..
Sonsuza dek sahip olmak, başkaca nasıl olabilir ki...
Ruhlarda olup biten şeylerin, bir tanımının olamayışı gibi...
Güzel sanatların tümü, şiir, resim, müzik ve yaşamda ki bütün soyutlamalar gibi...
Aşk belki de; böyle bir şeydi işte!..
..................................................................................................................................................
BİR ÖYKÜNÜN ANATOMİSİ
(Fantom Ağrısı)
Sanat abartılıyor belki de, işine özen gösteren bir marangoz, bir Sevil Berberi veya bir konfeksiyon atölyesinin yaptıklarından farklı bir şey değil oysa, sanat işe yaramıyor gerçekte, oportünist o, günoğulcu, evren ve dünyamızın kahır verici gılırı, diyesim sistematiği değiştiğinde işlevini yerine getirebilir belki o... Zoo kurgu, tekno kurgu gibi şeylerle değil, mantalitemizi kökünden değiştirmekle olası bu.
Sanat abartılıyor belki de, işine özen gösteren bir marangoz, bir Sevil Berberi veya bir konfeksiyon atölyesinin yaptıklarından farklı bir şey değil oysa, sanat işe yaramıyor gerçekte, oportünist o, günoğulcu, evren ve dünyamızın kahır verici gılırı, diyesim sistematiği değiştiğinde işlevini yerine getirebilir belki o... Zoo kurgu, tekno kurgu gibi şeylerle değil, mantalitemizi kökünden değiştirmekle olası bu.
Ada'da bir cinayet olmuş gibi öykü yazmak sempatiyle karşılanacak bir şey değil. Bu öyküyü bir kaç günde tasarladım, öyküleri ya da metinlerin çatısını bir günde kurarım. Kronik yanlışları düzeltmek zaman alır.Yazma hevesi, hırsı bazen, düşünsemenin önüne geçer, hatalar olur. Ada'da gerçekten Saat Kulesi'nin karşısında apart hotel işleten, Azeri bir kadın var, beni sever, arada oraya gider sohbet ederim. Tebrik ederim hep onu, başarılı kadınsın kendine acımasız davranma derim!.. Dedi ki geçenlerde, ben de bir gün öykülerinde yer alırım, beni de yaz dedi. Kesinlikle dedim ama bu öykü onun öyküsü değil, o daha sonra belki...
Ada'da engelli yurttaşımız çok, bu tip insanlar çok değerlidir gözümde, çok şey öğrenirim onlardan, çünkü az hareket bilgiyi artırır, zamanı çoğaltır ve bir özü olan şeylere yönelme olanağı artar. Biri var ki içlerinde kütüphane gibi, onunla sohbet ederken duyduklarımı kayda alırım!..
Geçenlerde içlerinden biri kaybettiği uzvu için Fantom Ağrısı oluyor bende hiç geçmiyor dedi. Hayalet Ağrı derler ona diye bilgiçlik tasladım, bilmezmiş gibi. Ama bir şimşek çakmıştı bende, bu ilginç bir konuydu ve kesinlikle bir öykü yazmalıydım bu sözcüğün anısına!..
Ertesi gün, Gratis adlı parfümeri mağazasında, yanımda iri yarı bir bayanla dolaşıyordum. Oldukça ağırsak, arkadaşımdan eksik kalmayan görevli bir kızla sohbete daldılar. Bu iri yarı bayanlarla çok iyi anlaşırım ben, onların bende her zaman yeri ayrıdır. Çok safiyane ve açık sözlüdürler, sevecen ve art niyetten uzaktırlar. Platonik aşkımdır onlar ve ama işte o görevli kıza hemen laf attım, okulun yok mu senin burada ne arıyorsun dedim, tınmadı bile, liseyi bitirdim ben dedi. Onları onurlandırmak görevlerim arasındadır. Dedim ki ona, hiç kaygılanma sakın, şaka yapıyorum ben, liseyi Aristoteles, akademi, yani yüksek okulu Platon kurmuş. Aristocular liseyi tercih edermiş, Platoncularsa akademiyi... Sen Aristotelesçisin demek ki, ne mutlu sana... Gülümsedi doyasıya!..
Sonra adını sordum, Simay demez mi, bir şimşek daha çaktı bende, dedim ki Serçin diye bir kız tanımıştım senin gibi, sırf adının hatırına bir 'Ada' öyküsü yazdım ama henüz okumadı bile, bu güzel ismin için öykü yazmam zorunludur artık benim için dedim. İsimler başlı başına esin kaynağım olabilir. Raşel diye birini tanımam ama Raşel, başlı başına bir öykü kaynağıdır benim için. Öyküler bu yüzden gerçeğin, düşlerle kaotik bireşimidir.
Peki Zahir kim, akşam lisesini bitirdim, o kadar sıradan bir öğrenciydim ki okulun ilk dönem mezunlarından yalnızca ben kazandım üniversiteyi, o zaman okulun öğrencisi olduğumun farkına vardılar, Emin, Halit ve Zahir Zakir Alpaslan vardı, ismi hoşuma giderdi Zahir'in, yaşlı öğrencilerdi ve birbiriyle yarışırlardı, mahşerin dört atlısı gibi, dördüncüsü geride kalan tüm öğrenciler. Zahir ve Zakir'in ne demek olduğuna sözlükten bakmıştım ama yıllar ve yıllar sonra o ismi bir yerlerde anımsayacağım kesindi, Fantom Ağrısı'nın kabadayısı olmak varmış serde, dediğim gibi sırf isimler için elime kalem alabilirim. İsimler beni düşlere sürükleyebilir. Pek çok öyküyü bu nedenle yazdım, örneğin Mahzun adındaki öyküyü, adı Mahzun olduğu için dramatize etme gücünü gösterdim, bu komik gelebilir ama değil, insanın içinde edindiği bilgiler bir köşede durur ama onun öykü veya bir motto içeren görüntüye kavuşması için bir roket atara gereksinim var, bir rakete diyeyim daha doğrusu... Bu tür konularda parola işlevini; öykünün adı, konusunun orijinal, el değmedik bir çağrışıma yol açan bir imgelemi anıştırması görebilir. Parola öykü dünyasına geçişi sağlar düşünsel dünyamızda...
Kassandra'nın trajedisi demek bu isim düşünüldüğünde anlağımıza yağan, yığılan kahredici olaylar zinciri demek, o isim söylenir söylenmez çektiği tüm acılar yaşadığı talihsizlik veya kaderin oyunları üşüşür -edebi nitelemedir bunlar- düşün evimize... Kassandra denildiğinde yazabiliriz ona ilişkin bir trajik şarkıyı, yoksa hiç bir çağrışımın olmadığı, trajik bir öykü yazmak bizi daha çok zorlar. Simgeler, çağrışımlar, isim, resim ve ele aldığımız olayın dayanılmaz bilitleri, o konuda edindiğimiz objelerin varlığıdır bizim için yazmayı kolaylaştıran. Soyadım demirci örneğin, köyde bu konuyla ilgili çok anım var, yaz bir demirci öyküsü deseler, demirci sözcüğünün çağrışımları hazırdır artık ve kolaylıkla yazabilirim. Sözcük burada motor işlevi görür deyim yerindeyse... Elma ya da Havva da öyledir, söylenir söylenmez düş gücümüz harekete geçebilir.
Fantom Ağrısı, apart hoteli çalıştıran ve hayatla boğuşan Azeri dostum bayan, Zahir ve Simay... Artık öyküyü yazma zamanı gelmişti. Akşam bilgisayarın başında omurgasını kurdum öykünün. Cinayet nereden çıktı diyeceksiniz, bu kesinlikle sırf öykü orijinalite kazansın, ilgi çeksin diye baş vurulmuş bir yöntem. Çünkü bu kaygı düşünülmediğinde, öykü olmayan çok şey yazıyor insan. Yazmak kolay olduğu kadar, oldukça zordur da....
Süleyman rüzgara emir verdi ve Belkıs'ı tahtıyla yanı başına getirdi ve onunla evlendi.
Sanat güneşin ayetidir, kusurlardan arınmış ve tanrısal bir estete kavuşmuş olmalıdır, bizi gösteren salt bir ayna olsaydı eğer o; hiç bir anlam taşıyamazdı.
Kâbuslar ruhumuzun, Fantom Ağrısı bedenimizin halüsinasyonlarıdır. Ruh kadar, bedenimizde tanrısal ve şeytani yetenekler gösterebilir, bedenimizi de sevmeli hatta ona aşık olmalıyız diyemedikçe, sanatla iç içe olmak şöyle dursun, estetin evrenimizin yaratılmasında ki ilkinsil amaç olduğunu ne kavrayabiliriz ne de sanatın bu yolda tanrısal ve eşsiz bir yöntem olabileceğini ileri sürebiliriz...
Sanat, yaratmak ve yaratılmaktan korkunç bir haz duyabilmenin biricik yoludur.
...........................................................................................................................................
AŞK
IAşk tanımlanamaz diyebilir ya da arzulamanın bir türevidir diye bakabiliriz... Aşkı, aşık olanı küçümseme eğilimi taşır bireyler. Neden?.. Çünkü aşk, türün bireyleri için, cinsel edimi çağrıştıran, özü göz önüne getirildiğinde, tümleci karşı cinsle bağdaşan ya da oluşturulabilen, tinsel bir vurgudur.
Birey, sonuçta bir cinsel çağrışımın, ötekine yönelik, sevecenlik içeren bir halüsinasyonun, bir düş ediminin, bu denli yıkıma, acıya ya da tutkuya dönüşmesine şaşkınlıkla bakar, ta ki kendini o denli bir dolantının içinde buluncaya dek.
Aşk arayıştır. Kendini aramak gibi bir klişeden öte... Sığınma duygusu, ışın körlüğü, mitosa ve tanrıya tapınma, yüceltilmişe tutku, erişilmez olana ve ulaşılmazlığa bağlanım, yok etme ya da yok oluşa; ölüme duyulan özlem, tekçil kozmolojiyle birdeşlik, saldırganlık içgüdüsünün gizil varyasyonu, açınsız kindarlığın güler yüzlü görümü, tinselliği kuşatım, soruların ötesiyle buluşma, yanıtlara kavuşma, ilkinsil olana erim ve barbarlığa duyulan açlık biçiminde kendini gösterebilir. Aşk, kozmik yaşamın tüm niteliklerini içinde barındıran, manik bir evrene benzer. Varlıksı töz, bir tür nükleik.
II
Küçümseme her durumda varlığını sürdürebilir. Cinsel varlığı doru ve esen, eşeysiz ve rahim olan, erselik tutkunun, uyuşturan güneş, zeh'rle dolu tan atımı ve ilençle yoğrulmuş savaşımla, gülümseyen barışın denizlerinde yüzenlerde aşık olabilir. Öyleyse aşk, salt cinsellik ediminin yüceltilmesi, ululanmış birliktelik, ulaşılmazlığın sınır tanımaz senfonisi olamaz.
Bir ironi veya paradoksun hükümranlığında, aşk bütünleşmekle özetlenebilir belki, öyle belirgelerle bezenip, varlıksı olan için öyle tanıtlanıp, soyutlanabilir. Arzulama bütünleşmeyi gerektirir denilebilirse de, tüm arzuları yerine getirilen türün bireylerinde, aşkı gözlemlemek olasıdır. Kuğular ve krallarda da görülebilir bu eğilim.
III
Aşkın yurtluğu, göksel dünyalar mı, yeryüzünün duyu bozumcu engebeleri midir diye düşünebiliriz. Aşk anakaraların gerçemi, aşkınlıkla süren bir olut, insanlığa ve yaratılmışlığımıza ilişkin algısıdır ki, onun özdek yuvası kıta topraklarıdır. Öncüllükle, evrende başka canlılar var mıdır sorusunun ilk yanıtı biz olduğumuza göre!..
Onun tanrısallıkla ilişkilendirilmesi, bizi kozmosun efendisi kılar. Öyleyse aşk kozmiktir, ulaşılmazdır, sonsuzca bir arayıştır ve birini seviyorsak, evrenin başka bir noktasında, kesinkes sizi seven bir başkası daha vardır. Saltık yalnızlığımızı gideren, öteki yarımıza kavuşmakla, paylaşımı ikileme dönüşmüş, umarsız ve onulmaz biricikliğimizdir aşk...
IV
Elle tutulup, gözle görülen varlığın, cismani olanın, tinsellik çabası, yokluğun tanrısal bir töze dönüşmeye kalkışması, hiçliğe özlem, objeler ve süjelerle serimlenmiş, hınçla süslenmiş bir ölüm provasıdır aşk.
Kendini unutarak, ötekinde erime, en büyük gize ulaşım ve onu elleriyle tutabilme gerçelliğinin izinde, olasılığın sanrılarıyla avunmuş, çılgınlıkla taçlanarak yoğrulmuş ve acıya doyurulmuş, bir prelüdün yaşamıdır o!..
V
Her şey gibi aşkta olanaksızdır. Bu nedenle aşk, yaşam denli üzünç vericidir. Kozmos, aşkın ve yaşamın olanaksızlığına karşın, düşüncenin efendisine, ölümü armağan ederek, hoşnutlukla zamana hükmetmeyi ve istençsiz bir arzunun pençesinde düzenlenmiş bir edim, paradoksal bir seviyle bütünleşmeyi önerebilir.
İstemimiz dışındaki her arzu, her nen, her oluşum kavuşmanın gerçelliğinden uzaktır, o duyumu veremez. Öyleyse aşk sonsuza dek olanaksızdır. Olanaklı olan hiç bir şey aşkı barındıramaz.
Sonuçta aşk bir gerçekliği sürdürmek değil, gerçekliği gölgeleyen şeyin peşine düşmektir belki de... Belki de, gerçekliği gölgeleyenin, gölgesini aramaktır. Belki de gölgesinin, belki de...
VI
Suyun denizde saklanamayacağını bilmek, varsayımı var saymak, hiçliğe doğru koşmaktır aşk!..
...........................................................................................................................................
JAMAİS VU
Tanrım işte femme fatale. Dişi kara koyun. Yazgım tırmanıyor bayırı ve bakırı. Işığın körü yaratıklar. Ve kurtların yağması. O bir dolphin. Dolgun, çılgın, aşeren. Bir miyase karadul. Geceler pusatlı. Kılıç ışıldar. Kamalar saplanır. Ve çıkar. Aylandız gece. Kanla yazılır geçmiş. Çırılçıplak ayaklar. Hac ve haçın çivisi. Kaptanıderyalar. Bir serdengeçti. Dönüyor boşlukta fendi. Anlamını yitirir Capella. Füruu kemiriyor Satürn'ü. Kanıksanır yazgılar. Görürde Avernus'...u.
Tanrım işte femme fatale. Dişi kara koyun. Yazgım tırmanıyor bayırı ve bakırı. Işığın körü yaratıklar. Ve kurtların yağması. O bir dolphin. Dolgun, çılgın, aşeren. Bir miyase karadul. Geceler pusatlı. Kılıç ışıldar. Kamalar saplanır. Ve çıkar. Aylandız gece. Kanla yazılır geçmiş. Çırılçıplak ayaklar. Hac ve haçın çivisi. Kaptanıderyalar. Bir serdengeçti. Dönüyor boşlukta fendi. Anlamını yitirir Capella. Füruu kemiriyor Satürn'ü. Kanıksanır yazgılar. Görürde Avernus'...u.
Yaralı gövde. Vulva terörüdür. Titriyor erimsizlik. Afrodit körü. Gök gürültüsüdür Zeus. Acunlar yakınmaz artık. Demir tozunun gözyaşı. Ilık filiz - Canhıraş tomurcuk. Kuru ekin sapları. Fildişi okları, balık derisi. Ve subayları başbuğun. Sarkan söğüt. Sadaklar. Ve yalınayak. Vortisist Konfüçyüs'ün. Yürek tefecin havalar. Telli turna yeşili. Kedinin - Elektriğin efendisi. Taç yapraklarının hortlağı. Arşidükle yatan aşiret kralı. Boğuldu Finikeli. Ve suyun ölümünde sarsılıyor ay.
Pars iskeleti. Çil mermer. Horoz düğün yapıyor. Alevden annenin kolları. Su perileri. Tepeleri arşınlar Azev. Kıkırdayan düşlerin. Usulca süzülür yılan. Kovuğunda sıçrıyor sıçan. Ağlayan pisi. Durgun su krallığı. Avlaklardan av. Balçıklar suyu. Gençlik. Ağda imparatorlukları. Ve pörsük ruhu dağ hayvanının.
Kör gururlar. Gergef örer Arakne. Aynı divanda oynayan güller. Terleyen ırmak. Alçalıyor şafak. Köpek adalarının kelebeğinde - Kanat çırpan bizon. Sıyrılıyor kınından. Ağlıyor kemik. Burgaçlar ekimozu. Düşten güzeldi çok eskilerde. Hayaletler ve kulelerden baş aşağı. Dut ağacının hası. Uyuyanların yüzü.
Sus diyordu sus.
Ölünün ruhu toprağı gördü...
.........................................................................................................................................................
.....................................................................................................................................................
DENİZ
'Utku, şu paganizmin dökülmekte olan son gülü'
J.L. Borges
Pars iskeleti. Çil mermer. Horoz düğün yapıyor. Alevden annenin kolları. Su perileri. Tepeleri arşınlar Azev. Kıkırdayan düşlerin. Usulca süzülür yılan. Kovuğunda sıçrıyor sıçan. Ağlayan pisi. Durgun su krallığı. Avlaklardan av. Balçıklar suyu. Gençlik. Ağda imparatorlukları. Ve pörsük ruhu dağ hayvanının.
Kör gururlar. Gergef örer Arakne. Aynı divanda oynayan güller. Terleyen ırmak. Alçalıyor şafak. Köpek adalarının kelebeğinde - Kanat çırpan bizon. Sıyrılıyor kınından. Ağlıyor kemik. Burgaçlar ekimozu. Düşten güzeldi çok eskilerde. Hayaletler ve kulelerden baş aşağı. Dut ağacının hası. Uyuyanların yüzü.
Sus diyordu sus.
Ölünün ruhu toprağı gördü...
.........................................................................................................................................................
İKİLEM
Bir gün, soycul tanrılardan ikisi, can verdikleri melek yüzlü bir varlığı; hangisinin yarattığı konusunda kavgaya tutuşmuşlar ve yüceliğin katlarında yazık ki bir türlü paylaşamazlarmış. Gürültülerine şeytan gelmiş ve anlaşmazlığın nedenini sormuş. Tanrılar olan biteni anlatmış, şeytan sakalını sıvazlayarak, doğruluğun erdemi, sapkınlığın dehşeti ve doyunç dolu, karanlık koridorlara sürükleyen, kışkırtan arzuların senteziyle süslü, üç boynuzlu yabasını eline almış ve ...meselenin kolayı var, bu baştan çıkarıcı, büyüleyici varlık ikiye bölünsün, anlaşmazlık bitsin demiş!..
Bir gün, soycul tanrılardan ikisi, can verdikleri melek yüzlü bir varlığı; hangisinin yarattığı konusunda kavgaya tutuşmuşlar ve yüceliğin katlarında yazık ki bir türlü paylaşamazlarmış. Gürültülerine şeytan gelmiş ve anlaşmazlığın nedenini sormuş. Tanrılar olan biteni anlatmış, şeytan sakalını sıvazlayarak, doğruluğun erdemi, sapkınlığın dehşeti ve doyunç dolu, karanlık koridorlara sürükleyen, kışkırtan arzuların senteziyle süslü, üç boynuzlu yabasını eline almış ve ...meselenin kolayı var, bu baştan çıkarıcı, büyüleyici varlık ikiye bölünsün, anlaşmazlık bitsin demiş!..
Tanrılardan biri bu tuhaf çözüme olur verirken, ötekisi perisil varlıkla ilgili hakkından anında vazgeçmiş. Şeytansa, sevinçle havalara zıplayıp, bağırarak, varlığı yaratanın, hakkından vazgeçenin olduğunu söylemiş!..
Çünkü, gerçek bir tanrı; seviyle yarattığı, büyücül bir varlığın ikiye bölünmesini isteyemez, acısına katlanamazmış...
Enbiyalar ve sözüne güvenilir dervişler, meseldeki kıssadan hissenin ise, şu olabileceğini söylüyor; İnançsız bir insan; canlar canı bir varlığın bölünmesini kabul eden, benimseyebilen bir tanrı mutlak kötü olacağı için, onun varlığına bir türlü inanmak istemez!..
İnançlı olanda, sevdayla yaratılan bir tinden vazgeçenin, erdemli ve sonsuzca iyi bir yaratıcı olduğunu sezip görebileceği için, yazgısının tutsağıymışçasına ona inanır!..
Denilesi, biri tanrının sonsuz iyi olduğuna kanarak, uyum ve coşkuyla inanıp, kendini sorgusuzluğun uyuşturan kollarına terk ederken, diğeri ölümcül bir kötümserliğin süreğeni diye, ona katlanıp kabullenmek istemez, inançsızlığın burgaçlarında, bıktırıcı belirsizliğinde, umarsızca çırpınıp durur.
Ne ki, öbür dünyada inançsızlar, tanrının mutlak kötü olduğuna inandıkları ve 'düşün'lerinden ödün vermedikleri için, iyicil tanrı tarafından, -doğru ve haktanır bir davranış sergiledikleri gerekçesiyle- bir 'kutsiyetle' korunup kollanırlar.
İnançlılar ise, salt iyiliğe bağlı kalıp, boyun eğerek, aldanılır bir adalet tanrıçasının gözbağcılığına körü körüne kapılırcasına, ışıktan gözleri kamaşırçasına -adil olamadıkları, somut olanı göremedikleri için- katışıksız kötülüğün tanrısı tarafından görkünç biçimde sevilip, gözetilirler...
Gökler katındaki ilahi yargının kollarında, inananlar, açıklamasız kötülüğü görmezden geldikleri düşünülerek, teoremde; ironi ve humordan yoksun bir yaratımın, tapılası ve sevilir olamayacağı dolayımıyla cehenneme yuvarlanırken, inanmayanlar; saltık iyiliğe kapılmayarak, kötücüllüğe direndikleri ve erdemli kalabildikleri için, insani ve çekilir olabilen bir cennetin yolunu tutarlar!..
Evrenselliğin basamaklarında, bu bir sınavdır ve sonsuzluğun gerçelliğinde tanrılar tektir!..
(*) Teist kaynaklarda iblisçe düzenlenmiş metinler olduğu savlansa da, Samara'daki bazı yazıtlarla, Mısır-İsrail üniversitelerinin işbirliğiyle çözülmüş Okült papirüsler ve Aramice kimi tabletlerde şeytanın; üçe bölünsün, biri sana, biri bana, biri ona dediği söylenir.
Çünkü, gerçek bir tanrı; seviyle yarattığı, büyücül bir varlığın ikiye bölünmesini isteyemez, acısına katlanamazmış...
Enbiyalar ve sözüne güvenilir dervişler, meseldeki kıssadan hissenin ise, şu olabileceğini söylüyor; İnançsız bir insan; canlar canı bir varlığın bölünmesini kabul eden, benimseyebilen bir tanrı mutlak kötü olacağı için, onun varlığına bir türlü inanmak istemez!..
İnançlı olanda, sevdayla yaratılan bir tinden vazgeçenin, erdemli ve sonsuzca iyi bir yaratıcı olduğunu sezip görebileceği için, yazgısının tutsağıymışçasına ona inanır!..
Denilesi, biri tanrının sonsuz iyi olduğuna kanarak, uyum ve coşkuyla inanıp, kendini sorgusuzluğun uyuşturan kollarına terk ederken, diğeri ölümcül bir kötümserliğin süreğeni diye, ona katlanıp kabullenmek istemez, inançsızlığın burgaçlarında, bıktırıcı belirsizliğinde, umarsızca çırpınıp durur.
Ne ki, öbür dünyada inançsızlar, tanrının mutlak kötü olduğuna inandıkları ve 'düşün'lerinden ödün vermedikleri için, iyicil tanrı tarafından, -doğru ve haktanır bir davranış sergiledikleri gerekçesiyle- bir 'kutsiyetle' korunup kollanırlar.
İnançlılar ise, salt iyiliğe bağlı kalıp, boyun eğerek, aldanılır bir adalet tanrıçasının gözbağcılığına körü körüne kapılırcasına, ışıktan gözleri kamaşırçasına -adil olamadıkları, somut olanı göremedikleri için- katışıksız kötülüğün tanrısı tarafından görkünç biçimde sevilip, gözetilirler...
Gökler katındaki ilahi yargının kollarında, inananlar, açıklamasız kötülüğü görmezden geldikleri düşünülerek, teoremde; ironi ve humordan yoksun bir yaratımın, tapılası ve sevilir olamayacağı dolayımıyla cehenneme yuvarlanırken, inanmayanlar; saltık iyiliğe kapılmayarak, kötücüllüğe direndikleri ve erdemli kalabildikleri için, insani ve çekilir olabilen bir cennetin yolunu tutarlar!..
Evrenselliğin basamaklarında, bu bir sınavdır ve sonsuzluğun gerçelliğinde tanrılar tektir!..
(*) Teist kaynaklarda iblisçe düzenlenmiş metinler olduğu savlansa da, Samara'daki bazı yazıtlarla, Mısır-İsrail üniversitelerinin işbirliğiyle çözülmüş Okült papirüsler ve Aramice kimi tabletlerde şeytanın; üçe bölünsün, biri sana, biri bana, biri ona dediği söylenir.
.....................................................................................................................................................
DENİZ
'Utku, şu paganizmin dökülmekte olan son gülü'
J.L. Borges
Güneş Halki'den batar...
Yapraklar dökülünce deniz ortaya çıkar dedi. Evin balkonundan ta uzaklara, dünyanın öbür ucuna bakar gibi. Ağaçların arasından deniz zorlukla seçiliyordu. Ağaç denizi de iyidir dedim, ben dağlarda, kırlarda büyüdüm, denizi bilmem.
Deniz sonsuzluk duygusu verir, dalgaların hırçınlığı, yaşamın zorluklarına işaret eder, yenilgilerin geçiciliğine, çünkü deniz varsa, dalga her zaman olacaktır.
Yenilgi sözcüğü itici ama dedim, neden böyle algılıyoruz yaşamı... Uygarlığımız böyle dedi, henüz o zamanlara varmış değiliz, sözlüklerimiz de ne yazıyorsa biz oyuz. Güldüm biraz, o da güldü...
Gaspar David'in resimlerinde sis dağılınca ay ortaya çıkar dedim. Dağ ortaya çıkar, deniz belki de diyerek bu kez kahkahayla güldü. Ay için Delvaux gibi düşünmeliyiz, o sonsuza dek vardır ve ay kozmik dünyamızın kanıtlarından biridir, o varsa evrenimiz de vardır kuşkusuz!.. Delvaux'da ay, yaşadığımızın kanıtıdır ilginçlikle, ona yaslanır böyle şeyler için o...
Adım dedi Deniz benim, sevgi der gibi, yumuşak ve kadife gibi bir tınıyla söyledi bunu. 1999 depreminde tüm yakınlarımı yitirdim ve bu adaya geldim. Panik atağın pençesinde, yarı şizofrenik bir ömür benim ki...
Birden sarıldım ona, insanlar gerçekte tüm bir yaşam boyunca ağlıyorlar, üzülme dedim. Nasıl der gibi gözleri, gözlerime baktı... İçin için ağlıyorlar dedim, gerçek bir ruh şu yaşamda mutlulukla oyalanacak kadar pervasız olabilir mi, gazeteler, televizyonlar, yaşam kavgası, sanatsal, bilimsel tüm gelişmeler, zamanın, dünyamızın damarlarından fışkıran tüm fonksiyon ve atraksiyonlar ruhlarımızı tahrip etmek için ateşlenen birer rokete benzemiyor mu...
Ağlamaya başladı. Bir kez daha sarıldım, seni üzmek değil amacım, dingin bir ruhla dünyayı dinleyebilmemiz, izleyebilmemiz içindi dedim... Ayrıca dedim, yaşadıklarımız kadar, hiç bir neden yokken bile, sonsuz bir melankolinin içine düşebilir insan benim gibi dedim!..
Neden dedi değişen yüzü, hafifçe gülümseyerek...
Freudyen şeylerdir belki dedim, çocukluğumdan kalan bir aşk kırgınlığının bir türlü geçmeyişi, görünmez travmalar, yaşamın gerçekte bizi yaşıyor olması gibi; tüm benliğimizi ele geçiren, harap eden düşünceler...
Bir kaç saka kuşu, sabah serinliğinde, küçük bahçede ötüşüyor, çiçekleri gagalayıp, tepetaklak dönerek, uçuşuyorlardı.
Ada dedi bir dinlenme değil, tüm bir yaşamı sorgulama, bir hesaplaşma yeri sanıyorum ben, katlanmak çok zor, insan bir an önce uzaklaşmalı buradan dedi...
Burada dedim, yaşadığımı duyumsuyorum ben, sorgulamak fırsatını bulduğum için tüm bir geçmişi, cehennem azabı içindeyim belki de, ama gidecek yer de yok, kendi içimizden başka...
Ada, yeryüzü gibi, kalabalıklar, fütursuzca konuşmaların yinelendiği kahveler, pahalı yerlerde, yaşamını satın alınabilirliğin keyfiyle, bir gücün hegemonyasına teslim etmiş, görünmeyen acımasız bir kavgaya rehin bırakmış, ruhunu bir türlü geçip gitmek bilmeyen zamana ipotekle, geçip giden, gitmekte olan kimseler.
Son derece sakinler, son derece özgüven içindeler, ta ki Demokles'in kılıcını kullanmak gereği duyana dek!.. İşte o zaman gerçek yüzleri ortaya çıkıyor, kitleleri bir sürü gibi algılıyor ve güçlerini sergilemeye kalkıyorlar, rezidanslarda, amfilerde, konferans salonlarında, VIP salonlarındaki selamlaşmalarda bu vahşi içgüdünün izlerini görebiliyorsunuz.
İyi ama, herkes kendisi dışındaki dünyayı suçluyor. Suç kimin, suç kimin diye yineliyor şairler sürekli diye araya girdi.
Suç tanrının demek bile bir klişeye dönüşüyor artık dünyada... Suç yaşıyor olmak demekte yetmiyor diye sürdürdüm.
Adadan uzaklaşırsak yaşama karışırız ve suç suç olmaktan çıkar!..
Solaris'te dedim yaşadığımız gezegen, düşünen bir okyanus biçiminde, beynimiz gibi. Düşünce evimiz evrilmedikçe biz yok edici ve cehennemi varlıklar olmayı sürdüreceğiz sanırım.
Bir çözüm olmalı ama dedi.
Şu durumda zor inan ki, depremler, savaşı kışkırtan ruh, acımasız bellek ve uygarlığın anomalileri, vb. vb. vb. dedim.
Buldum diye bağırdım, biz kendimizden kurtulmalıyız!..
Bir kahkaha attı, tüm konuşmalarımızı anımsatır gibi...
Çaylarımızı yeniledik ve ağaçların arasından gözlerimiz bir kez daha denizi aradı.
Deniz sakinleştirir insanı dedi. Fırtınalar, dalgalar ve karanlıklar olsa bile...
Öyle tatlı gülümsedi ki, öptüm onu...
Gözleri doldu birden...
Belki de dedi yaşam dediğimiz şey, yalnızca bir öpücüğün verebileceği dinginlik ve doğallıkla yayılabilecek bir mutlulukta duyumsanan sonsuzluk arayışıdır.
Belki de yaşam sonsuzluk kadar uzun, sonsuzlukta yaşam kadar kısadır dedim!..
Gülümsedi...
Kuşkuyla bakar gibi, sen dedi bütün bunlardan bir öykü çıkarmaya kalkışırsın artık!..
Küçümsedi mi veya bir alışkanlığı mı ima etti;
Yoksa insanlığa, yaşama ilişkin, ürkütücü, korkunç bir gizi mi paylaşmak istedi; evrenin ağırlığının yaşama yansımasının bu denli hafif ve bir yineleme, bir kopya olduğu sürece, hiç bir şeyi değiştiremeyiz mi demek istedi anlayamadım!..
................................................................................................................................................................
YALTIRIK
..................................................................................................................................................
BOSPHORUS
................................................................................................................................................................
YALTIRIK
Sönüşe, yok oluşa meyil vermiş. Bu doğru ama şu anlamda söz konusu olabilir, yal, hayvan yemi, küspe, tatsız tuzsuz anlamında kullanılıyor yerel dilde, yal tek başına -yansıyan- ışık anlamında olabilir ama, ikinci anlamı hayvan yemi olduğu için yaltırık'ın ikinci anlamından türetilmiş bir sözcük olması daha kuvvetli, yal, yalım, yalaz gibi sözcüklerden, yaltırık gibi bir sözcüğe dönüşüm zor, çünkü tırık genelde olumsuz bir ek, argoda zottirik, kıytırık gibi. Burada yaltırık olumsuz bir önerme sözcük olarak, yaltırık derdi köylüler ama onu güvenilmez, yalpalayan, hem sağa hem sola meyilli gibi, kararsız veya ağır kaçsa da iki yüzlü gibi algılardım anlam olarak.
Sonuçta yaltırık olumsuz bir anlam içeren sözcük, büyük olasılıkla, ama tatsız tuzsuz, kararsız veya güvenilmez kadar, ışık anlamında yanıp sönen, sönmeye yüz tutmuş veya sönmek üzere gibi anlamlara da gelebilir. İkisi de yakın anlamlı, ışıktan yoksun, yararsız, güvenilmez ya da yalpalayan anlamında...
Anlam birliği var, sözün içerdiği, yüklendiği anlam bakımından, her iki halde de olumsuz sonekli bir sözcük. Yerel dilde yanar döner diye bir kavram var, gene güvenilmez, sözünde durmaz anlamında, bir o yana, bir bu yana olabilir anlamında, yanar sönerden evrilmiştir belki, yaltırıkta aynı anlamda, tadı tuzu yoktur, rengi seçilmez, belirsizdir gibi, yal gerçekten tatsızdır ve bir hüküm vermek zordur tadı tuzu konusunda, bu da şu demek, ne olduğu, ne içerdiği, düşündüğü bilinemez deyimine evriliyor artık sözcük.
Köylüler ışkırlak gibi derdi, gerçek anlamını bilmiyorum, ama parlayan, ışıldar anlamında algılardım. Işık yayan anlamındadır belki. Saçını kökten kestiren birinin başı için, parladığından dolayı ışkırlak gibi derlerdi, parıltılı giysisi olan içinde bu sözcük kullanılırdı.
Türkçe çok kullanışlı, üremeye yatkın ve kadim bir dil. Bakın suni, yapay demek, ne kadar güzel ve derin bir anlam içeriyor ve ne kadar ustaca üretilmiş.
Türkçe yetersiz bir dil diye büyütüldük biz, şimdi bu anlayışın nedenini düşünüyorum, çünkü bir ülke geri kalırken, o geri kalıştan rant sağlayan ve o geri kalışın tersine bir dönüşle yol değiştirmesinden korkanlar ve ülke geri kalış yolculuğunda, sömürü çarkını kendi sınıfı ya da grubuna yönlendirenler öne sürüyor bunu. Bunlar seçkinler, aydınlar oluyor doğallıkla, alt sınıf grupları olacak değil ya, gerekirse sosyalizmi biz getiririz mantığı bu demek oluyor, yani ne olacağına biz karar veririz demek, bu da geri kalmış ülkede Türkçe yetersiz, bizden adam olmaz ve en önemlisi Türk sıfatını kullanmak ırkçılıktır gibi yaklaşımların versiyonlarıdır. Bu bir paradokstur ama, çünkü buna karşı çıkarsanız cumhuriyete karşı çıkmış olursunuz, çünkü cumhuriyet basınıyla, görsel medyasıyla, kolejleri, dernek ve fasonist -kur tak sat- üretmeden tüketmeyi ve emeksiz kazancı körükleyen sömürgelere uygun mantığıyla külliyen onların elindedir. Nazım vatan haini, çıplak kabloyu eliyle tutan da Kemal Sunal filmlerinin hayranı bir canlı kurbandır artık. Kazada ölen, hapse giren, inşaattan düşüp cennete gidenlerin tümü de kader kurbanıdır. Düzen sürsün diye arada bir af çıkar ve Allah'tan önce affedenler çıkar sizi ve sırtınızda sıvazlanır tabi!..
Sonuçta, İngiliz, Fransız, Alman sözcüğünü, ağzının salyasıyla, yarı kırma, yarı İngiliz aksanı bir Türkçeyle savuranlar ve Shakespeare, Goethe, Rilke veya Rimbaud, Sartre diyerek, kibir dolu bir ahmaklıkla afra tafra yapanlar, sonuçta kültür hegemonyasının bilinçli ya da bilinçsiz ahmaklığına soyunup, Yunus'u dindar, Nazım'ı komünist diye -gerçekte köylü, işçiden yana!- diye görmezlikten gelen sözde yurtseverler, sonuçta gizil bir ayak oyunlarının mimarlarıdırlar. Geçmişinize küfretmek, atalarınızı reddetmek ve el kapılarında dilenmek kaderinizdir artık.
Bu düzenin çarkçıbaşı olanlar, ülkenin geri kalmasıyla yücelmiş, semirmiş ve en ufak bir değişiklikte, canını verecek, ülkeyi feda edecek kadar yaltırıklaşmış, yanar döner! sinir krizi geçirip, ortalığı ateşe verecek kadar -delirium transı geçirip, Truva Atı olmaya teşne olmuş, maskeli beşlerdir artık ne yazık ki...
Sömürü için önce batının kültürü ululanacak ki, bütün yabancı mallar içeri girsin, saç bakım deodorantı, Brigitte marka epilasyon kremi bile Çölemerik'de boy göstersin, yurttaşlarım bakın benim (boğazımı sıkan) kemerim bile Pierre Cardin!.. Ye iç yan gel yat, kış uykusuna yatan ayı gibi ol, ne fark eder ki!.. El yapar sen bakarsın değil ha, ilk kullanan sen olursun iphonu, 500 tl lik zamazingoyu 5000 tl ye alırsın ve dolar aya çıkarken kemiklerini bile sıyıracak kadar soyulursun o başka, taciz tecavüz, terör ve şiddet, vatan millet edebiyatı arşı alaya çıksın o bize yeterde artar bile inanın, yüz yıldır başka ne var ki şu ülke de!..
Utanmayı yitiren bir toplum, atına bile Napolyon, kızına bile Elizabeth adını verecek kadar şaşırır böylece ve Bayburtlu Zihni'de Rolly Royce'a biner artık öyle mi, işte batı kültürüne karşı çıkmanın özü bu, yoksa onun malları ve dolarlarıyla daha çok yüzyıllar geçireceksiniz ve çocuğunuz anne demeden önce Lady Gaga demesini öğrenecek ve ama yerli üretimi rantabl değil, kalitesiz gibi burun kıvırmalarla, don lastiğini bile dışardan edinecek artık.
O yiyecek içecek, yan gelip yatacak ama efendisini görünce temenna çakıp hazır ola geçecek. Köleler daha mutlu bu dünyada inanın!.. Bilmiyor ki aşağılık bir oyunun tasmalı maymunu olmak, parası pul olmuş bir ülkenin canlı kuklası, gönüllü palyaçosu olmak yolunda, kurbanlık bir koyun gibi mezbahaya koşturuyor!.. Vatansız Yurtseverler Kumpanyası'dır bu senaryonun adı.
Her kavram gözden geçirilebilir dünyada, yurtseverim der insan belki ama gerçek görünmeyebilir, sezilmeyebilir. Nazım yurtsever değil bir haindi bu ülkede, daha kimler bu duruma düştü bir gözden geçirin, öyleyse o kavram ne hallere düşmüş varın siz düşünün. Nazım'ın Avrupa'yı, Batıyı eleştiren bir nolu sanatçı olduğunu da unutmayın. Nazım baştan sona batının emperyal ve barbar yüzünü göstermeye adamıştır kendini, ona sahip çıkanlar bugün bile batının kuyrukçusu, dolar tapınakçısı birlik beraberlikçiler!..
Örneğin, batılı bir şarkıcının abartılarak, konser bileti yüksek bir bedelle satılıyor ve bu bir alışkanlığa dönüşüyorsa, türkünüz küçümsenir, şarkınız horlanır hatta edebiyatınız hiçlenir ki uyduruk bir batılı şarkıcının konserine bir aylık meblağınızı yatırma alışkanlığı sürebilsin. Basın bunu körükler ve bizim basın öteden beri Türki cinsiyetini yitirmiştir.
Bu takım elbette Türkçeyi küçümseyecek, Bosphorus sözcüğünün bile İngilizce olduğunu ilan edecek, Drakula-Vampir öykülerinin Evliya Çelebi'nin verdiği bilgilerle bir Osmanlı-Türk kültürünün ürünü olduğunu bildiği halde Bram Stoker'in romanıyla dünyanın bu kavram ve kültürle tanıştığını söyleyecek, tiyatronun anavatanında perdeyi Shakespeare'le açıp kapatacak kadar kimliğini ve kişiliğini yitirecek, benliğini kaybedecek ve en acısı bunu bile isteye hatta gerekirse, halkın birbirine düşmesine bile göz yumarak sürdürecektir.
Bu ülkenin diline, kültürüne sahip çıkarak, kültür emperyalizminin kıskacından kurtulması ve içerdeki işbirlikçi ve kültürümüzü aşağılayan yerli misyoner ve batı kültürünün gönüllü kültür elçilerinden ve tasmalı zihindaşlarından kurtulması gerekir.
Çünkü kültürümüz yalnızca dışardan alıyor, tıpkı sınai ürünler ve tüm temel gereksinimleri ithal ettiğimiz gibi, ama dışarıya hiç bir şeyi pazarlayamıyor, iletemiyoruz. Bu da bizi bir tür sömürge yapıyor.
Ülkemizin her alanda kendi ayakları üstünde durması ve ulusal kimliğini dünya arenasına yansıtabilmesi için bir kültür devrimine gereksinimi var.
Klasik batı müziğinin -yorumcusu- bunlar sanatçı da değil, salt piyano çalan insanlar yetiştirip, Shakespeare sergileyerek dünya arenasında saygınlığa kavuşacağımızı sananların hali pür melali ortada, gümrüklerde donlarına kadar aranıyorlar. Gerektiğinde aşağılanıyorlar, çünkü onların kültürünün birebir taklitçisi, özenti dolu maymunlar olduğunu biliyorlar.
Ama dünyanın karşısına; Evliya Çelebi operası, dünyada felsefeyle şiirin sentezini ilk başaran Yunus'un dizeleri ve Nazım'la, Yaşar Kemal'le, Nuri Bilge Ceylan sinemasıyla, antik çağın en zengin kalıntılarıyla dolu müzeler ve Türkçemizin bilimsel, edebi ve astrolojik, altın bir dil gibi parıldayan tüm yapıtlarıyla ve öz benimizle yoğrulmuş tüm ürünlerimizle, Mustafa Erdoğan'ın -değeri bilinmiyor- Anadolu Ateşi gibi özümüzden fışkıran folkloruyla, dans ve oyunlarıyla çıkarsak, eski çağlardaki güç ve saygınlığımıza kavuşabiliriz. Dünyanın kültür ihraç eden ülkelerinden biri olabiliriz. Önceleri olduğu gibi.
Ama başkalarının yapıtlarını yüceltip, kendi toprağımızı küçümser ve sırtımızı çevirirsek daha çok zamanlar, sağda solda, gümrük geçişlerinde ve göç ettiğimiz el kapılarında aşağılanmaktan kurtulamayız.
Çünkü başkasına benzemeye çalışırsanız, bunu becerip becermediğinize onlar karar verir, ama kendiniz olmaya çalışırsanız, buna ancak siz karar verebilirsiniz!..
Çağımızda biz, bu toprağın insanları, esaret altında; dili, dini, kültürü dizginlenmiş bir toplumun çocuklarıyız ne yazık ki...
BOSPHORUS
Ada da karanlığın yüzdüğü bir gecede yürüyorum, tek başıma, Marmara Adası'nda, tepelere doğru çıktım, ne bileyim bir otlaktır belki buraları.
Karanlıkta, ay ışığının oyunlarında, ürkütücü, kulübeye benzer bir şey çıktı karşıma, epeyce uzağımda ama, bir şey var önünde, nasıl bir kulübe ki bu!..
Kocaman, tuhaf, biçimsiz bir karaltı, dev gibi de duruyor ama, kulübenin bekçisi ya da bilinmeyen bir dünyanın zebanisi midir ki!..
Yol taşlı, sessizce yürüyorum, hayalette sfenks gibi duruyor, yaklaştımsa da, dondum kaldım artık, iri yarı bir canavar bu, kesinlikle...
Kıpırdamıyor. Sanrılarımdan kurtulmak için gözlerini seçmeye çalıştım, bir kaya mı acaba bu, karanlıkta bir bohça yığını, yüklenişi sabaha kalmış çuvallar mı yoksa, içi üstübeç, yakacak dolu...
Tanrım ne bu, gece vakti, kulübenin önüne, fırtınanın devirdiği bir ağaç olmasın, Tuba gibi!..
Canavar tümüyle hareketsiz. Öylece duruyor, kıvrımları var, uzayan bir şey, tehditkâr devasa bir lobut sanki.
Ne ki bu tanrı aşkına!..
Yüreğimi elime aldım. Yeryüzünün, yaşamımın üzerine ant içerek, tümüyle o şeye, yaklaşmaya karar verdim sonunda. Pek anımsayamıyorsam da öyle olmalı!..
Cep fenerini bir ok gibi yüzüne tuttum. Ooo, ne kadar da mahzun gözleri var bunun. Bir canavar oysa, nasıl olur ki bu. Göz yaşı döküyor gibi de bakıyor bana!..
Karanlık sanrıların, durgunluk veren yalpalayışları mı bu yoksa...
Saldıracak mı, öldürecek mi bilmiyorum beni bu hayvan!..
Aman tanrım!..
Bir inek bu, bir inek!
Ama ne kadar da mahzun...
Ne kadar da insan!..
Yarı melek, yarı...
İşte onu bilemiyorum ki...
..................................................................................................................................................
DEİZM
Deizm tanrıya inanmayı öngören ama dine ya da onun temsilcilerine, elçilerine inanmayı kabule karşı çıkan bir anlayış. Bugünün dini anlayışına karşı çıkan, alternatif bir gelişim olduğu ileri sürülüyor.
............................................................................................................................................
YABANSILIK
...........................................................................................................................................................
NOSTALGHİA
İngilizler bin yıl önce barbardı desek, ne gibi tepki verilir? Ama şimdi öyle değil derler sanırım. Peki, Türkler, Osmanlı veya Selçuklu düne kadar çadır toplumuydu desek ne tepki verirler? Şimdi daha berbat durumdayız diyenlerin sayısı, yok değil diyenler kadar vardır sanırım.
Demek ki eleştiri, eni sonu bugünle bağdaşan bir kavram. Atalarınızı yerin dibine de geçirseniz, şimdiki halinize bakıp son yargı veriliyor. Bir filozof diyor ki, şimdiki zamandan başka bir şey yoktur. Bir soyutlama ama gerçekliği var bu görüşün. Çünkü yaşayanlar, bizler için her şey, yarında bizden sonrakiler için. Bugün ne durumdaysanız osunuz. Yarın ne durumdaysanız o olacaksınız, geçmişinize ağıt yakarak, ne geçmişi, ne geleceği ne de kendinizi kurtaramıyorsunuz.
Ülkemizi eleştirelim, 193 Birleşmiş Milletler ülkesi arasında, 149. sıradayız. Baştan beri, borçla geçinen bir yarı sömürgeyiz. Terör cumhuriyetiyiz. Üniversiteler ve tüm altyapıdan yoksun bir baraka
ülkesiyiz. Her gelenin değiştirdiği programlar ve yasalarla maymuna dönmüş 80 milyonluk bir kitleyiz. Darbe cumhuriyetiyiz.
Bunlar en iyi yaklaşımlar, gözümüzü karartacak olsak, dışarı kaçanlardan içerde insan kalmaz.
Peki ne yapmalıyız... Bir kere sorunları geçmişe bağlamak ve başkalarının üzerine atmak sahtekarlığı ve sabit düşüncelerimizin bekası uğruna konuyu saptırarak, sırf egolarımız için değişkesiz mantık silsileleriyle avunmaktan ve yararsız tutumlarda ısrar ederek, geri kalmışlığımızla yaşamak, onunla arkadaş olmak, bizden adam olmaz kestirmeciliğiyle kendimizi yüceltmek mazohizminden vazgeçmeliyiz.
Osmanlıdan ne nefret ediyorum, ne seviyorum. Bir olgu ve tarihsel bir durak o, cumhuriyet ilgilendiriyor gerçekte bizi, objektif olarak her eleştiri yapılabilir elbette ama bu bir hezeyana ve bizim en büyük vazgeçilmezimiz ve bize empoze edilmiş en acımasız düsturumuza dönüşmüşse, nedir o; Kendimizi aşağılama alışkanlığına, işte o zaman şöyle düşünüyorum, yazık, geçmişine ağıt yakarak, şimdi devletler arası statüde ki adam yerine konmazlığına umarsızca çareler yaratıp, kendini kurtarmaya, aklamaya çalışıyor.
Buna herkes gülüyor ve vah vah diyorlar tabi dünya arenasında, alay ediliyor üstelik, kimler, yedi düvel, kimler olacak, bağımsızlık savaşında senin dize getirdiğini zannedip, seni düşünsel afyonlarla zehirleyip, maskarası olduğun batılı devletler, barbarlar.
O kadar zavallı hale gelmişiz ki, onlara barbar deyince tüyleri diken diken olan yurttaşlarla dolmuş Anadolu... Artık sözün bittiği yer işte bu, başkalarına hayran olup, kendi ülkesini, geçmişini aşağılamakla ömür tüketen ama kurtulmak için bir parmağını sallamaktan bile aciz hominidler!..
Onlar için çare, ülkeden kaçmak, olmadı bir diğerini aşağılayarak ömür geçirmek ya da kur farkıyla hırsızlık yapmayı akıl ederek, ezilmişlere ve tükenmişlere tebessümlerle akıllar vermek!..
Fason bir dünyanın, yeryüzünün rekabet alanlarında hiç bir prestiji kalmamış sürülerine çobanlık yapmak!.. Bir tür Beberuhilik!..
Kısa keselim.
Kaligula diye 4 saati aşkın bir film var izlediniz mi, Roma İmparatorluğu'nun kirli çamaşırlarını, belki de dünyanın en estet, en görsel filmiyle dünya sahnesine sunuyor, imparatorların delilik ve sapkınlıklarına kafa yormuyorsunuz filmde, bir film, tarihi bir kurdele, nasıl bu kadar estet ve nasıl bu kadar o günkü yaşamı korkunç bir görsellikle sunabiliyor diye düşünüyorsunuz. Dudağınız uçuklamıyor artık, kendi aczinize yeteneksizliğinize ve nelerle avunduğunuza bakarak, kendinize ve hatta içinde bulunduğunuz tüm bir topluma acıyorsunuz.
Bu ülkenin daha Selçukluları, Göktürkleri, Kaligula gibi şanla, parmak ısırtacak kadar görkemle dile getirilebilecek Osmanlıyla ilgili, tek bir filmi yok.
Bu ülke bilim kurgu diye bir film çevirdi, dünyanın en garip, en kozmikomik -utanılası- filmleri arasında birinciliği kimselere kaptırmıyor. Yirmi birinci yüzyılın kapısında uçan daire diye, tencere kapaklarını, tarihi film diye kollarında Hıslon marka saatle rol kesen -artiz- garibanlarıyla yer almaya çalışıyor bu ülke dünya arenasında!..
Bu ülke hala Nuri Bilge Ceylan'ın sanat ve başkalarıyla gerçekten rekabet edebilen filmlerine kırk kişi, İvediklere utanmasa kırk milyon kişiyle gidecek! Mangalda kül bırakmayan kıro-magnonlarım benim!..
Kim onlar ben sen o, biz siz onlar!..
Söylenecek çok şey var. Osmanlıyla, hamamla, haremle uğraşacağınıza, Kaligula'yı izlemeyi öğrenin önce, bir film nasıl akıllara durgunluk verir onu öğrenin. İvedikleşerek doldurduğunuz salonlarda, ağzınızın şapırtısıyla insan mı, maymun mu bunlar soruları doluşacağına zihinlerimize, başkalarıyla nasıl rekabet edebiliriz, dünya uygarlığının beşiği Anadolu'yu nasıl bu hale düşürdük, nasıl rezil oluyoruz böyle el aleme, ona kafa yormayı öğrenelim de, sabıkalı Cumhuriyetiniz aklansın önce, sonra 'İnsan nasıl insan oldu' kitabını okuyalım artık!..
Sürçü lisan ettikse af ola, bu ülke en iyi 'sözlerimi geri almasını' öğretti bana!..
...............................................................................................................................................
MATEMATİK KÖYÜ
...............................................................................................................................................
Deizm tanrıya inanmayı öngören ama dine ya da onun temsilcilerine, elçilerine inanmayı kabule karşı çıkan bir anlayış. Bugünün dini anlayışına karşı çıkan, alternatif bir gelişim olduğu ileri sürülüyor.
Çağ tabularını yaratıyor ve çağdaşlaşıyor, modernist yapılarla, ileriye gidiyoruz derken, ruh ve içerik olarak geriye gittiğimizi düşünemiyoruz. Hiç olmadığı kadar barbarlaşıyor insanlık örneğin, çağımızda ölümün sürati, her hızın, her gelişimin üzerinde... Işık hızıyla insanın öleceği -öldürüleceği mi demeli-, günler her şeyden yakın, bunu denedik de, Hiroşima ve Nagazaki'de, ama insanın unutmak gibi bir mutluluk aracı var, kim ki Hiroşima diyor, diğerinin ağzında bir gülümseme, o kadar karamsar olma, insanlıktan umut kesilmez.
Kim bilebilir ki, bir gün bu düşünceden eser kalmayacak, üzerinde ot bitecek, çöl sessizliğinde bir yel esecek. Kıyamet geliyorum demez; demeyelim yine de!.. Evrenin insana bağımlı olabileceğini düşünemeyiz, insan evrenin açılımlarından biri, bir parantez o, ama onun açılımları o kadar sonsuz ki, sonsuz olabilir ki, geriye;
'Onu aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim' ağlatısı kalabilir.
Evren insana yuvalık yapıyor, yuva geriye kalandır belki, kuş her zaman uçup gider biliyorsunuz. Nereye, eni sonu ölüme, şimdilik de olsa böyle bu, ölümsüzde olsak bir kurtuluşun bizi beklediği kesin değil ne yazık ki...
Çünkü karıncanın, mastodonun veya bir çekirgenin varlığı bizi mutlu etmiyor bu konuda, insan; kendini bile aşmak istiyor, bütün sorunda bu zaten, evrende kalıcı, ona layık bir varlığın eşdeğerlikle sürüp gitmesi, amacımız bu, gizlentide dile getirilemese de...
Ama hedeflerimizde öyle şaşırıyor ve öyle güçlükler çekiyoruz ki, Habil ve Kabil meselini yinelemekten başka bir becerimiz bile yok bizim, yok henüz, göreceli ataklarımız, bir yinelemeyi öngörüyor yalnızca, gerçek değişke, insanın birbirinden aldığı elektriğin, pozitif uçların yanmasından, yansımasından başka bir şey olmayan çağların özlemi içindeyiz...
Peki deizmle ne ilgisi var bu açınların...
Var, diyelim ki inançlarımız, içrek yapımızdan süzülüp gelen yeni vargılarımız deizme bağlanmamız ve onu ululamak olsun. Bu teizmden daha geriye gitmek inanın ki...
Çünkü tanrı kavramı, insanın varlığından bağımsız düşünülemeyen bir olgu... Biz olmadığımızda -görecelilikle düşünebilen yaratık- varlığını sürdürebilen bir olgu, o kadar sonsuz açılımlara el veren bir düşünsemeye dönüşür ki; tanrı var demek komik kalır artık bu varsayımda, biz yoksak örneğin, her şey vardır artık, her şey yoktur da diyebiliriz bu çılgınlıkta, çünkü varsayımlar illiyet bağını yitirdiğinde sonsuzlaşabilir de, yoksanabilir de!..
Deizm işte illiyet bağının yitirilmesidir, insanın özgün varoluşunda yanardağ alevleri gibi yükselen düşüncelerimiz, illiyet bağını yitirdiği an, anlamsızlaşır ve varoluşuna kaynaklık eden zemini yitirerek, öznel değerini yitirir, yok hükmünde olur artık, varsaysak bile... Çünkü mantık silsilesinden koparak, her esine, her düşüne, her mottoya elveren bir anlamsızlık uçurumuna doğru uçan, bir çürüntüler yığınına dönüşür artık.
Sınırsızlıktır asıl dogmalara sürükleyen bizi belki de, çünkü kargaşa ve kaos yıkımdır evrende, biz düzeni tanrıya yorduk ama... Tanrı bize düsturlar verdi çünkü, deliliğin eşiklerinden kurtardı, bedenimizi taşımayı öğrendik onunla, diğer canlılardan -tözlerden- ayrıldık ve yine o düşünmeyi öğretti, varlığının derleyip toplayıcı ve onun karşılıklı, hoşnutluk veren bağımlılığıyla...
İnsan yarattı tanrıyı, çıldırmamak için belki, düzen vermek için belki, yaşamı güvence altına almak için belki, yalnızlığını paylaşmak, sevgiyi yaratmak için belki...
Bundan ötürü, o var olsa bile, eğer onun yarattığı töze sınırlamalar getirir, ben onun elçilerini tanımıyorum, düşüncelerine karşıyım, ayetlerini saçma buluyorum derseniz, gerçekte tanrıyı da yadsımanız gerekir artık.
Bunun karşılığında tanrıyı kabul ederseniz eğer, onun varlığını yayından çıkmış bir ok gibi, uçsuz bucaksız dogmalar, usa sığmaz tabu yığınları, en korkunç saçmalıklar ve insanın ırkını, varlığını yadsıyacak, yok edecek en dehşet verici olasılıklar bizi bekliyordur artık.
Nedeni şu, bizi düşüncelerimizin sınırsızlığı değil, sınırlılığı mantıklı kılar. Bizimle bağıntısını yitiren düşünce, (taşda aşık olabilir, tanrı tuvalete gidiyordur gibi, sonsuzluğun varyantlarında kozmik bir esemeye dayansa bile, absürtizmin, zeminden uzak, yararsız kollarında uçmaya başlarız artık!) hümanist ve evrensel töze uygunluk gösteremeyen her açın, vampirik bir dehşet ve cehennemi bir yargıya sürükleyerek, yoklukla hükümlenmiş bir kıyıcılığa götürür bizi... Bunun için tanrıya bağlandık biz, bir düstur, bir vesile o, eğer ondan kurtulmak ya da salt ona bağlanmak, insanı aradan çıkarmak istiyorsanız, ki haklı olabilirsiniz, yapacağınız şey, deizmi öne çıkarmak ya da ileri sürmek olamaz. Bu skolastik bir yinelemedir çünkü...
Çağımız henüz tanrının olmadığı, onun yanılgılarla süslü, kıyıcılığı olumlayan sürümlerinin henüz önüne geçemiyor belki, ama bunun karşılığı deizm olursa eğer, bu diktatik bir insani monarşizme el veren, sonsuz bir yok ediciliğin izin alabilmesini de doğurur varlığın indinde, deizm tek elden bir varsayımın, monistik bir görüşün, tüm evrene sahip olarak, Jim Jones'un Cehennem Tapınağı'nda siyanürle canına kıymakta hiç bir beis görmeyen şizofrenik kitlelere dönüşmesi gibi, bizi yok oluşa bile sürükleyebilir.
Bu olasılık deizmden daha çağdaş ve insan eliyle büyüsünü kazanmış, tütsüleri gözle gören, kulağıyla duyan varlıklarla belirlenmiş teizmden daha büyük felaketlerle karşı karşıya bırakacaktır bizi... Din soyutlamadır ama somut verilerden yükselir kaçınılmazlıkla... Ateş yakar, kin öldürür, sevgi çoğaltır, sel yıkar, aşk sersemletir der o doğallıkla!..
Deizmse, her şeyi tanrının salt yargısına bırakan faşistik bir yapılanmaya kolaylıkla dönüşebilecek bir Truva Atı'dır insanlık için. Büyük olasılıkla... İnsanı uzak kılan, ortak paydadan uzaklaşan her düşünce, kendi dinamiğinde birer dogmadır sonuçta, tanrıyı yadsımak zındıklık sayılır, kör eşitlik peşinde koşmak günah, aileyi yok saymak anarşizmdir bizim görünür dünyamızda...
Doğruları var kılabilmek için, eylemlerin ve yapı sökümün kendine yer edinebilmesi ve varlığını açıkça ortaya koyabilmesi, yaşama uyum gösterebilmesi gerekir göklerin süslediği yeryüzünde... Ama biz henüz pek çok değişimin uzağında kalan, genlerinin, içgüdülerinin tutsağı olmuş ve düşünceyle kavrulmuş, şahlanmış ve yıkılmış yaratıklarız ve bir düzen, bir kozmik ölümsüzlüğe -sonsuz uyuma- adapte olamamış canlılarız henüz.
Biz gene de insan eliyle enginlere açılmaya, yalvaçlar yaratmaya çalışmalıyız, insanı yadsıyarak, salt tanrıya bıraktığımızda var oluşumuzun gizlerini ve esemelerini, bizi daha büyük yıkımlar, yokluklar ve daha fatalistik algılar-yargılar bekliyor olabilir inanın ki...
Din ruhani istemlerimizin, içrek yapımızın, umarsızlıktan, evrenin görkemi altında ezilen ve birbirini yok etmeye-sevmeye yargılı insanlığın arayışlarının dışa vurumudur ve köklerimizi arayıştır umarsızca, ondan korkmak, bilimin negatif uzantısı patlayan atomlardan korkmak kadar doğaldır belki de... Onu sevmek, henüz bilinçten yoksun bir bebeğin gülümseyişi kadar kutsal ve dokunaklı, kılıç suyunun gölgesinde, uygarlık arayan insanlık gibi ürkütücü ve tanrısal olmalı!..
Deizm geriye dönüştür, pagan çağlarda yalnızca tanrılar vardı, onu insan eliyle ehlileştirmek istedik, kadın annemiz, erkek babamız olsun istedik. Öldürmeyeceksin dedik!.. Deizm bizim için doğaüstü bir şey olur ve kendimizi yitirmemize yol açabilir...
Eğer teizmden nefret ediyor ve bir değişke arıyorsanız, deizm bir yol açamaz, bir kurtuluş, bir umar olamaz -insan kavmi için-.
Gerçek değişim için, inançsız, tanrısız bir yolculuk olabilmelidir. Ama henüz ona da hazır değiliz diye düşünebilirsiniz, deizm bu yüzden bir geriye dönüştür ne yazık ki, bir yineleme...
İki arada bir derede olmaktan kurtulabildiğinde insanlık, bir çobana gereksinim duymadığında kurtuluşu olasıdır belki de... Söylemesi güç belki 'Tanrısız bir evrendir bunun adı...' Ruhumuzun bilinmeyenlerin tutsağı, varsayımların kölesi olmaktan kurtulması için yüzyıllar vardır belki de. Uygarlığımız günahkar ve nobran bir sürükleniştir elbette...
Çoban sürülerini kaybetmiş ve ben nasıl hesap vereceğim diye ağlamaya başlamış, öyle hıçkırıklar ve çığlıklara dönüşmüş ki feryatları, gürültüye köylüler yetişmiş;
'Sürü çoktan köye döndü, yolunu kaybeden birisi varsa o da sensin' demişler!..
YABANSILIK
İngilizler Yaşar Kemal'i Yashar Kamal diye yazıyor. Çünkü son derece ulusalcı, geleneklerine bağlı, yazılı anayasası olmayacak kadar statik, kibirli bir ülkenin çocukları. Biz Şekspir'i Shakespeare diye yazıyoruz. Eğer biz onlar gibi yazsak Şekspir diye, onlar bizim gibi yazsa Yaşar Kemal diye yazmaları gerekir.
Hangisi doğru, başka kültürlere hayranlık besleyen, kuyrukçu toplumlar birebir taklide bayılır ve kendileri olmaktan korkarlar, kimlik erozyonuna uğrayarak, öz benliğini yitirirler, tıpkı bizim gibi...
Günün birinde Marquez diye bir telaffuzda bulundum, İngilizce bilen bir şairle konuşurken (Aaa türk yazarsanız bilgisayarda T harfi kendiliğinden büyük harfe dönüşmüyor, İngiliz yazarsanız İ harfi otomatikman büyük harfe dönüşüyor, bu bile bu topraklarda yaşayan biri için en aşağılık bir durum! yazıklar olsun bu topluma! yazıklar olsun İzmir Marşı'yla afra tafra yapanlara!)
Şair hemen beni Markez diye düzeltti, genelde tepki vermem, çünkü öğrendikçe bilmediklerimizin çoğaldığını bilenlerdenim. Ama konuşacağım tuttu, sen dedim Kolombiya da hangi dilin konuşulduğunu biliyor musun, bilmiyorum dedi, İspanyolca belki de Portekizce dedim, öyleyse dedim dürüstsen, onların ana dilindeki gibi telaffuz etmelisin Marquez'i, haklısın dedi.
Düşünün adam Markez diyerek bilgiçlik taslıyor ve tasmalı bir insan, kültür hegemonyasının kurbanı bir hominid olduğunun ayrımında olmadan, yüz kızartıcı bir duruma düşüyor.
Türkçe söylese anlayacağım, Kolombiya nın ana dili İspanyolca söylese gene hoş göreceğim ama adam ilgisizce İngilizce telaffuz ediyor sözcüğü, bu Mao Çse Tung'u bilmem artık ama Moy Çe Tan demek gibi bir aşureye dönüştürmek oluyordur her halde!..
Tanrı Türkü korusun ne diyeyim, binmiş bir alamete, gidiyoruz kıyamete!..
Yıllar önce şiir aşkıyla konuşurken, aynen Baudelaire dedim, Fransızca ile hiç bir bağım yok çünkü, yakınım olan şahıs Bodler dedi, büyük bir kibirle değil ama; bana öyle geldi, çünkü foyam meydana çıkmıştı, Bodler'i biliyorum ama nasıl telaffuz edildiğini bilmeyen bir garibcik durumuna düşmek var serde!..
Baudelaire yazacak ve Bodler diye okuyacaksın sömürge T.C nin şanlı evlatları!..
Yetmedi, Yevtuşenko derken, Bokassa derken, Güneş Kral Louis derken, Claudius derken, Russel derken, Mario Vargas Llosa derken mutlak surette onların dilinde yazacak ve onların dilinde telaffuz edeceksin ama onlar Yachar Kamal diye tatlı bir şiveyle gözlerinin içine bakacak...
Ha Çukurovalı Yaşar'dan söz ediyor diye küçümseyecek ve -toalet- deyince de kenefe varana kadar onlara eşlik edecek, yetmedi ilahi kıçının gereksinimleri dinene kadar, kapıda bekleyeceksin, ey şanlı Türk'ün şanlı evlatları!..
Bütün dünya dillerini bileceksin gibi bir mankurt zihniyeti var bunun sonunda ama biliyorum İngilizce ötmeniz için bütün çaba... Rehberleri her iki cihanda hem Londra'da hem Ankara'da Sakson dilini çeken yurttaşlarım!.. İngiliz'in bekası için gurk tavuk gibi gıdaklayan yoldaşlarım. Simültane çağlarının bile geri kaldığı bir dünya da hem de!..
Ama gene de başkalarının alfabesinde proton nötron yazarken, siz gene de uyu uyu yat deyinde tohumlarınızın boyu el alemi geçsin iyi mi!..
Biz ulusalcı bir toplum değiliz, biz birbirimize düşman bir toplumuz, biz doların esir aldığı, bye bye diye birbirine on kere el sallayan -vallahi şahidim- bir ırkın kesirleriyiz kardeşlerim.
Kerizleriyiz diyen var ama ben o kadar açık konuşamıyorum.
Ne diyeyim ben, sözümü uzatsam ne yazar, kırk dereden su getirip, beni yere seren yurtseverlerimizle baş edemediğimi biliyorum.
Bir şey daha biliyorum, bu mantığın, bu zulmün ve bu rezilliğin sonunda, BM'nin 193 ülke arasında bize ayrılan yerin, 149. sıraya kazık çakmak olduğunu da biliyorum.
Bir şey daha biliyorum, bu ülkenin Türklerin tarihi boyunca, en geri, en etkisiz ve en tasması boynunda bir ülke olduğunu da, bunu söyleyen ben değilim ama...
Vallahi yukardakileri de söyleyen ben değilim, dinlediğim, duyduklarımdan seçmeler canım kardeşlerim!..
...........................................................................................................................................................
NOSTALGHİA
İngilizler bin yıl önce barbardı desek, ne gibi tepki verilir? Ama şimdi öyle değil derler sanırım. Peki, Türkler, Osmanlı veya Selçuklu düne kadar çadır toplumuydu desek ne tepki verirler? Şimdi daha berbat durumdayız diyenlerin sayısı, yok değil diyenler kadar vardır sanırım.
Demek ki eleştiri, eni sonu bugünle bağdaşan bir kavram. Atalarınızı yerin dibine de geçirseniz, şimdiki halinize bakıp son yargı veriliyor. Bir filozof diyor ki, şimdiki zamandan başka bir şey yoktur. Bir soyutlama ama gerçekliği var bu görüşün. Çünkü yaşayanlar, bizler için her şey, yarında bizden sonrakiler için. Bugün ne durumdaysanız osunuz. Yarın ne durumdaysanız o olacaksınız, geçmişinize ağıt yakarak, ne geçmişi, ne geleceği ne de kendinizi kurtaramıyorsunuz.
Ülkemizi eleştirelim, 193 Birleşmiş Milletler ülkesi arasında, 149. sıradayız. Baştan beri, borçla geçinen bir yarı sömürgeyiz. Terör cumhuriyetiyiz. Üniversiteler ve tüm altyapıdan yoksun bir baraka
ülkesiyiz. Her gelenin değiştirdiği programlar ve yasalarla maymuna dönmüş 80 milyonluk bir kitleyiz. Darbe cumhuriyetiyiz.
Bunlar en iyi yaklaşımlar, gözümüzü karartacak olsak, dışarı kaçanlardan içerde insan kalmaz.
Peki ne yapmalıyız... Bir kere sorunları geçmişe bağlamak ve başkalarının üzerine atmak sahtekarlığı ve sabit düşüncelerimizin bekası uğruna konuyu saptırarak, sırf egolarımız için değişkesiz mantık silsileleriyle avunmaktan ve yararsız tutumlarda ısrar ederek, geri kalmışlığımızla yaşamak, onunla arkadaş olmak, bizden adam olmaz kestirmeciliğiyle kendimizi yüceltmek mazohizminden vazgeçmeliyiz.
Osmanlıdan ne nefret ediyorum, ne seviyorum. Bir olgu ve tarihsel bir durak o, cumhuriyet ilgilendiriyor gerçekte bizi, objektif olarak her eleştiri yapılabilir elbette ama bu bir hezeyana ve bizim en büyük vazgeçilmezimiz ve bize empoze edilmiş en acımasız düsturumuza dönüşmüşse, nedir o; Kendimizi aşağılama alışkanlığına, işte o zaman şöyle düşünüyorum, yazık, geçmişine ağıt yakarak, şimdi devletler arası statüde ki adam yerine konmazlığına umarsızca çareler yaratıp, kendini kurtarmaya, aklamaya çalışıyor.
Buna herkes gülüyor ve vah vah diyorlar tabi dünya arenasında, alay ediliyor üstelik, kimler, yedi düvel, kimler olacak, bağımsızlık savaşında senin dize getirdiğini zannedip, seni düşünsel afyonlarla zehirleyip, maskarası olduğun batılı devletler, barbarlar.
O kadar zavallı hale gelmişiz ki, onlara barbar deyince tüyleri diken diken olan yurttaşlarla dolmuş Anadolu... Artık sözün bittiği yer işte bu, başkalarına hayran olup, kendi ülkesini, geçmişini aşağılamakla ömür tüketen ama kurtulmak için bir parmağını sallamaktan bile aciz hominidler!..
Onlar için çare, ülkeden kaçmak, olmadı bir diğerini aşağılayarak ömür geçirmek ya da kur farkıyla hırsızlık yapmayı akıl ederek, ezilmişlere ve tükenmişlere tebessümlerle akıllar vermek!..
Fason bir dünyanın, yeryüzünün rekabet alanlarında hiç bir prestiji kalmamış sürülerine çobanlık yapmak!.. Bir tür Beberuhilik!..
Kısa keselim.
Kaligula diye 4 saati aşkın bir film var izlediniz mi, Roma İmparatorluğu'nun kirli çamaşırlarını, belki de dünyanın en estet, en görsel filmiyle dünya sahnesine sunuyor, imparatorların delilik ve sapkınlıklarına kafa yormuyorsunuz filmde, bir film, tarihi bir kurdele, nasıl bu kadar estet ve nasıl bu kadar o günkü yaşamı korkunç bir görsellikle sunabiliyor diye düşünüyorsunuz. Dudağınız uçuklamıyor artık, kendi aczinize yeteneksizliğinize ve nelerle avunduğunuza bakarak, kendinize ve hatta içinde bulunduğunuz tüm bir topluma acıyorsunuz.
Bu ülkenin daha Selçukluları, Göktürkleri, Kaligula gibi şanla, parmak ısırtacak kadar görkemle dile getirilebilecek Osmanlıyla ilgili, tek bir filmi yok.
Bu ülke bilim kurgu diye bir film çevirdi, dünyanın en garip, en kozmikomik -utanılası- filmleri arasında birinciliği kimselere kaptırmıyor. Yirmi birinci yüzyılın kapısında uçan daire diye, tencere kapaklarını, tarihi film diye kollarında Hıslon marka saatle rol kesen -artiz- garibanlarıyla yer almaya çalışıyor bu ülke dünya arenasında!..
Bu ülke hala Nuri Bilge Ceylan'ın sanat ve başkalarıyla gerçekten rekabet edebilen filmlerine kırk kişi, İvediklere utanmasa kırk milyon kişiyle gidecek! Mangalda kül bırakmayan kıro-magnonlarım benim!..
Kim onlar ben sen o, biz siz onlar!..
Söylenecek çok şey var. Osmanlıyla, hamamla, haremle uğraşacağınıza, Kaligula'yı izlemeyi öğrenin önce, bir film nasıl akıllara durgunluk verir onu öğrenin. İvedikleşerek doldurduğunuz salonlarda, ağzınızın şapırtısıyla insan mı, maymun mu bunlar soruları doluşacağına zihinlerimize, başkalarıyla nasıl rekabet edebiliriz, dünya uygarlığının beşiği Anadolu'yu nasıl bu hale düşürdük, nasıl rezil oluyoruz böyle el aleme, ona kafa yormayı öğrenelim de, sabıkalı Cumhuriyetiniz aklansın önce, sonra 'İnsan nasıl insan oldu' kitabını okuyalım artık!..
Sürçü lisan ettikse af ola, bu ülke en iyi 'sözlerimi geri almasını' öğretti bana!..
MATEMATİK KÖYÜ
Çalışma hayatından çekileli beri işim gücüm gözlem yapmak, toplumu, aydınları ve fırıncı, pansiyoncu, muhasebeci, emlakçı, işsiz güçsüz kim varsa... Şimdi en son söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim, gözlemlerim sonucu, en sabit fikirli, söylemini hiç değiştirmeyen ve bildiklerini yineleyen tek kesim kim biliyor musunuz;
Aydınlar!..
Kendilerinden o kadar eminler ki, karşılarında bir başka aydın olsa da sonuç değişmiyor, tekerlemeden başka bir şey bilmiyorlar. Deneyin görürsünüz.
Aydın kim, entelektüel kesim, ressamlar, küçük çaplı akademisyenler, edebiyat heveslileri, dil bilen rehberler, başarılı, başarısız mürekkep yalamışlar!.. Düşünmeyi iş edinenler diyeceğim ama kusuruma bakılmasın gözlemlerim yanıltıyor beni, çünkü şöyle bir söz var, geri kalmış ülkenin aydını da doğallıkla geridir, hatta uygar batı her şeyi forse ediyor, her şeyi, her bulguyu o ortaya koyuyorsa ve geri kalanlar barbar, bilisizliğin pençesinde kıvranıyor, fason ve hazırcı bir hayatla yarı sömürge bir yaşam sürüyorsa...
Batı yani gelişmiş dediğimiz bu uygarlık, öncülüğünü yaptığı diğerleri tümen bir az gelişmişliğin içinde sürükleniyorsa, doğallıkla o öncüler, geride kalanların tümü, ona -bir soluk kadar- bile yaklaşamayan kitleleri oluşturuyorsa, böyle gelişmemiş bir kitlenin öncüleri de doğallıkla...
Ancak onların yapısına, anlayışına, hizmet ve gereksinimini göz önünde bulundurup, onlara hitap edebilecek atraksiyon, felsefe ve teknoloji üretmeye kalkışacakları için, kaçınılmazlıkla, onlar da barbar, az gelişmiş nobran uygarlar ve bir tür gerici plantasyonlardır diye de bir yaklaşım var!..
Fren ve gaz ayarını arabanızın yapısı belirler!..
Çünkü okuma yazma bilmeyen bir ergene, Galile veya Einstein olsanız dahi, öncelikle okuma yazma öğretmeniz gerekir ki sizin seviyenize gelebilsin, sizin seviyenizi onun belirlediğini çok sonra anlayacaksınız tabi, öyleyse Einstein büyük kesimi, açlık, sefalet ve manipüle savaşlarla oyalanan ve ozon tabakasının kuraklığa yol açtığını bilmediği için, yağmur duasına çıkan kitlelerin Einstein'i olmakla, azılı bir gericidir sonuçta, şimdi sıkı durun, doğrudur bu, çünkü atomu parçalayıp, Hiroşima ve Nagazaki'ye gösterdiği nezaketin aracısı olmakla zaten günahkar ve bir katildir o!.. Ama Kabil'in çocukları olmak ve birer karınca ezen olarak hepimiz onun tilmizleriyiz.
Bunu ben söylemiyorum ha, pişmanlıklarına bakın anılarında, buna yakın bir sözü var onun, çok açıkça dile getiremez tabi, neden, dediğimiz gibi linç edilmeyi mi beklesin adam ey vahşiler, at sahibine göre kişner!..
Ama yine de unutmayalım, Kabil'in çocukları olmak ve birer karıncayiyen olarak hepimiz onun tilmizleriyiz. Uygarlığımız öylesinedir bizim.
Bir sorun daha var, muhasebeci aydın mıdır ya da bir fizik profesörü... Bizim aydınların insanlara saygı noktasında korkunç arazları var, ne de olsa sonradan görme bir toplumun, uygar olma uğraşısı veren mudileri... Bir kere şunu bilmeli onlar, muhasebeci aydındır evet, bir fizik profesörü kadar, kimse fizik bilmek zorunda değil, aydın kişi işinin erbabı, bu konuda derin fikirler edinmiş, sözüne güvenilir kişi demek, mesleğinde yol alabilmiş herkes aydındır, çoban ve çobanın az gelişmiş yaratıklarla dolu ülkelerde ki azılı düşmanı, başkentimiz Samsun diyen manken bile!..
Mesleğini etüt etmiş, kitaplar hatmetmiş muhasebeci kesinlikle aydındır, muhasebeci dili o kadar farklıdır ki -fizik gibi- envanter, poliçe, kur, vasıtasız girdiler, plasmanlar sayamıyorum çünkü bilmiyorum, ama o dilin ne denli anlaşılmaz, özel bir alan olduğunu ve korkunçluğunu biliyorum, muhasebeci demek bir kere Marks'ı biliyor olmak demektir, bu kadarı yeter sanıyorum.
Oysa fizik profesörü elbette aydındır ama o Marks'ı bilmeyebilir, muhasebecide Frank Oppenheimer'i, ikisi de aydındır sonuçta, ama biz öyle ön yargılara sahip bir toplumuz ki, bir muhasebecinin aydın olacağını asla kabul etmeyiz, gözlemleriniz yetecektir bunun doğruluğuna, çünkü toplum, hangi alanda korkunç bir geri kalmışlığın içindeyse, ona hayranlık besliyor, teknolojimiz sıfır düzeyinde, öyleyse çıplak kabloyu eliyle tutabilenlerin ülkesinde, bu işin abc sini öğrenen ya da öğreten fizikçi kutsal isyanın, kutsal adamıdır.
Normal!..
Peki Matematik Köyü neden eleştirilmeli; açınlar bunlar işte, geri kalmış toplum, Don Kişotlar ve şövalyelerin, bir karınca adımı ilerleyebilmek için, ölümü göze alanların ülkesi olduğu için... Ağzına bir parmak bal çalarak uykuya dalanların, -açıl susam açıl kapılarının- ecinni masalları, mağara diyarları olduğu için!..
Ama iş diye yapılan erdem dolu ahkamların, Koçeroluk namına yapılanların hiç biri gerçek bir kalkınma ve dönüşüm için; Bir işe yaramıyor, tam aksine geri kalmış ülkelerde kaçınılmazlıkla, sönmeye mahkum mum alevleri bunlar, geri kalmış ülkelerin tek bildiği şey Don Kişotlar yaratmak zaten, onlarında bir kurşunluk canı, bir sıkımlık boğazı var.
Çünkü bu tür çabaların, beyhude Köroğluculuğun -üstelik danışıklı döğüş- saltanatında, boşa kürek çektiğini bilmeyenler, bilmek istemeyenler, renk dolu vahalarında, çiçekli bostanlarının, dikensiz, 'çoban aldatan namlı' gül bahçelerinde ne sonbaharı görmek isterler, ne yaklaşan kışı, ne de nükleer kışı!..
Basın bu varyetecilerle çalkanır, bir kamulaştırma yaygarası çıkar köylerine, bin kişi toplanır, bayrak sallarlar, çığlık atarlar, makinenin önlerine yatarlar ve Ali Nesin'in babası gibi eğreti bir heykelini dikerler sonunda ve konu kapanır. Sonra... Devam muhasebeciyi küçümseyen masallarıma, devam aydınlık dolu şarkılarıma... 'İzmir'in dağlarında oturdum kaldım'.
Oturacaksın hem de ölene dek!..
Ali Nesin, Türkan Saylan bu bilinçli haramiliğin ve boşa çekilen küreklerin hem kahramanı, hem kurbanı ve hem de göz boyamakla ömür tüketen işbirlikçi Hanusenleri, yani hainleridir!..
Buna da şükür diyenlerin toplumunda, avunarak ömür geçiren, bir bardak çay parası için kavga edenlerin yurtluğunda -haklılar, gelir dağılımı adaletsizliğinde ve 'özgürlükten yoksun basınları' , -yalan haber üretiminde-, dünya birinciliğini kimselere kaptırmıyorlar çünkü -bakınız basın!-, doğallıkla heykelleri dikilir onların!..
Bu aydınlar, tek sesli olmakla övünen bu Don Kişotlar, böyle bir ülkede bu tür bir girişimin ödül alacağını, barbar batı uygarlığının alkışlarına mazhar olacağını bilmezler mi, ama neden yarın yok olup gidecek bu girişimlerin, keyfe keder münadileri -çığırtkanları- oluyorlar da, toplumda gerçekten eksikliği hissedilen bakış açıları ve düşüncelerin savunmanı olmuyorlar... Olmazlar, çünkü başlarını kaldırdıklarında, 'Karşı koymak bile bir tür işbirliğidir' sözü var Fransız düşünürün!..
Gelir dağılımının adaletsizliği olduğu sürece, üretmesiz, dolar kaçakçılığının ve bina ile zina toplumu olduğumuz sürece, benim darbem, senin darben tasmasıyla dolaştığımız sürece; Matematik Köyü'nün bir çakmak taşından yükselecek kıvılcım olduğunu bilmiyorlar mı...
Kurdukları derneklerin bağışıyla -ot gibi biten, okumasız kızcıkları- eğiterek cehaletin önüne geçilemeyeceğini bilmiyorlar mı....
Biliyorlar ama kısa yoldan derviş dede olmak gibisi var mı dostlarım, kısa yoldan heykelleri dikilmek gibisi var mı, kısa yoldan, yalı balkonlarından, havuzlu köşklerden % 25 lik komisyonculara afra tafra yapmak gibisi var mı!,,
Gerisi teferruat...
Bir kere aydınsan eğer, fason burjuvazini eleştirmeyi bileceksin, burjuvazin dış güçlerle bir olup bir adet marulu 7 tl ye satacak kadar vatansız, yalnızca marketler zinciri kurarak iş görüyor, montaja iman ediyor, hiç bir teknolojik girişimin altına elini sokmuyorsa yüz yıldır, halkı sömürmek gibi allahsız ve kitapsız bir imansızlığın tasmalı maymunluğundan başka hiç bir şey bilmiyorsa eğer, sen Matematik Köyü kursan ne olur ki, sana -marulcu- market zincirlerinden bir -bağış gelir- arada bir ve onlar marulculuğa, sen de iki kere iki her zaman dört etmez yavrularım zıp çıktılığına, alfabetik gevişlerine ve gevelemelere devam edersin, yalnızca o olur!..
Dışardan profesör geliyormuş, ah Macarlar geldi bu ülkeye, Almanlar geldi, Avusturyalılar geldi, gerçi İngilizlerde geldi kesmek için ama (!), üstelik en çok onları sevdiniz, Stokholm Sendromu kurbanlarım benim, celladının aşıkları!
Peki ne değişti, dışardan gelen ve başkasının eşeğini ıslık çalarak güden bu meymenetsizlerle, size kendiniz olun demedi mi Büyük Önder... Demedi!.. Vallahi ben sizinle baş edemem!..
Batının verdiği tüm ödüllerden kuşkulanıyorum. Örneğin, Bush geldi Orhan Pamuk, Nobel alabilir dedi mi, demedi mi... Ve aldı, buyurganı kim bu işin, Irak'ı kan gölüne çeviren, tarihi eser haramisi bir ülkenin Nemrut'u...
Daha neler, bunu es geçtikçe, görmezden geldikçe siz 2,5 kız çocuğunu okuttuk diye daha nice Fields madalyaları alır, -nah-oş demesinler!- ve nice Nobellere kavuşursunuz dostlarım!..
Çünkü Yaşar Kemal'e verilseydi ödül, Anadolu'nun mitik, dillere destan kültürü ve edebiyatı dünyaya şan olacak, adımlarımız hızlanacak ve coşkuyla koşacaktık biz. Ama Orhan Pamuk diye dünyanın her yerinde geçebilecek, kimliksiz ve dili cinsiyetsiz, yani Türkçe olması dışında Türki hiç bir öğe barındırmayan, son derece yeteneksiz ya da bilinçli bir seçim olarak bu yolu izlemiştir ki -bu doğrudur-, böyle kolonyalist bir romancıya verdiler bu ödülü...
O da, onları utandırmadı, 'Kafamda Bir Tuhaflık' gibi herzelerle önce yoksulları -cümle Mevlutları- günah keçisi ilan eden bir 'aydın-meczup!' kisvesine büründü, ödevini bitirdi -oysa bu sade suya tirit, klişeci muharririmiz, otu-çöpü roman sanan kelamcımız, böyle bir zihniyetin, -koca-karı-çocuk-kedi zincirinin bir halkası olduğunu bizden daha iyi bilir, sonunda bir de fare vardır bu oyunun tabi- ve sonra beklendiği gibi, sahibinin sesi kıvamında bir rütbeye terfi etti ve Einstein gibi, farklı kulvarda bir mareşalimiz olarak; 'Göçmen' statüsüne geçti ışık hızıyla, yeni dünyada yeni romanlarını patlattı, Nagazakiler üzerinde!.. Şimdi bütün eblehler iman ediyor ona!..
Adını bildiğiniz piyanistimiz, sırf batıda konser veriyor diye, Mozart'a eşdeğermiş gibi bir algı yaratılıyor, medyamız -dışardan- denetim altında zaten bizim, bu zat bir yorumcu oysa -tanımlara göre, sanatçı statüsünde bile değil- başkasının melodilerini tıngırdatıyor, o da olayın farkında tabi, eleştiriler artınca besteye yöneldi, Nazım'a adanmış bestesini dinlediniz mi, Nazım logosunu sömürmeyen ne komedyen kaldı bu ülkede, ne de manifaturacı, bir kaçımız hariç!..
Bu beste -bir kolaj kolaylığı ve tınmazlığıyla örülmüş!- o kadar kötü ki, utandım demeye utanıyorum ve duygu sömürüsü bu kadar olur diye düşünüyorum artık, haksız mıyım, öyleyse biraz Bach, biraz da Schubert dinleyin de senfoni neymiş, beste neymiş anlayın ve iki kulaklı müzisyenlerin, hangi amaç ve buyrultularla, Nazım'ın, onun bunun gölgesine sığındıklarını görün!..
Ölmüş eşek kurttan korkmaz ve çıkmadık candan ümit kesilmez ama!..
Tarih Barbiana Okulları, Finlandiya Reformları, -çocuklarının ölüm ve sefaletine göz yuman- Jean Jack Rousseau'nun eğitim üzerine fermanlarıyla dolu dostlarım, hepsi birer anı oldular, geri kalmış ülkeler geri, sömürenler, barbarlar ve dünyanın despotları hep ileri, hep uygar ve hep kan içici, ne değişti sorarım!..
Batıdan gelen her ödül Truva atlığının işaretidir ve onu alanlar bizi içerden vuran işbirlikçilerdir. Bu bir görüş saygı duymak zorundasınız, nasıl aydınlarınız yalnızca giyim kuşam üzerine geveliyor, yapılan her şeyi yerin dibine batırmak skolastikliğiyle ömür geçiriyor ve üniversite açmayı bile, k-ırk dereden su getirerek!- zul görüyor.
Bize dört yüz aydın yeter diyen ve -gaita- yemek işkence değildir diyen fizikistlerinizle ömür geçiriyorsanız, erkleri, hükümetleri eleştirmekten başka hiç bir şey bilmeyen, ama nasıl oluyorsa -onun arka bahçesi- fason burjuvaziyle işbirliği yaparak, 'İt ürür kervan yürür' ideolojisine taparak, savunarak, eğilerek yürürlüğe koyan bu -mason, fason ve işbirlikçi, kara'ydınlıkçı, falcı ve dindarlığını evinin gizli köşesindeki mihrabında uluyarak geçiren aydınlarınız yol gösteriyorsa size-, beni de dinlemek zorundasınız, onlara çok görmediğinizi bana da görmeyin ne olur...
Korkmayın bir şey değişmeyecek!..
...
Ella
Kaşları otoban gibi,
gözleri balık,
burun mantar,
dudaklarsa yumurta.
Oval ofis gibisin,
tanrım, bu nasıl rüya!..
...
Ne alaka mı
Ha ha ha!
...
Ella
Kaşları otoban gibi,
gözleri balık,
burun mantar,
dudaklarsa yumurta.
Oval ofis gibisin,
tanrım, bu nasıl rüya!..
...
Ne alaka mı
Ha ha ha!
SANAT
Konumuzla ilgili değilse de, sırf oyun içinde oyunun gizemlerine erebilmek için deneyelim, eğer bu resim anlayışını bir doğulu 'ele geçirmiş' olsaydı Methuselah bakın neler söyleyecekti; Bu güneşin kavurduğu, perişan toprakların vatanından çıka gelen doğulu, resim sanatını özümsemeye ant içmiş, primitif çağların görüngüsünü hatmetmiş, renkler, doğu çarşılarının tanrısal bir bağışı gibi göz alan bin bir çeşitliliğinin derinliğini süzerek, bir özüt gibi tuvali kaplıyor, gören gözleri hayran bırakıyor, perspektif alabildiğine primitif, çarpık doğu zihinselliğinin tüm çizgileri var portrelerinde, ressam düşkün topraklarının insanlarını hakkıyla yansıtıyor, bakışları bir yere odaklanamayan umarsız ve yoksul figürler, ressamın profesyonel becerisiyle panoramik görsellere dönüşüyor.
Doğunun insanlarının açmazı, sanki felçli, parçalanmış zihinsel yapı, ancak bu denli yansıtılabilirdi, dikkat dağınıklığı, yıkıntılar arasında ilahi ve dünyayı seyre dalmışlığın acziyle bütünleşen; erdemli bir savunma bu, çağımız bir ressamla tanışıyor ve doğuyu bize bir kez daha bahşederek, kendimizi de tanımamızı sağlama yolunda bir adım atmamızı öngören derin portrelere imza atıyor, resim sanatı insanı anlatma yolunda bildik formlarını, fersah fersah geride bıraktı, resim anlayışı yeni bir kimlik kazandı onun fırçasıyla ve çağ yeni bir ressam, özgün bir sanatçı kazandı!..
İşte Picasso 'dilendiğinde' böyle biri!.. Siz baktığınız pencerenin kurbanlarısınız!..
NOLİ ME TANGERE
DİL
(Türkçe)
Felsefe susarak, pantomimle, gökseli ululayış veya görsellik, sanalite ya da herhangi bir edimle olasıdır, yapılabilir. Felsefe bir ideye dönüşmek için dili kullanır, hangi biçimde olursa olsun, Babil Kulesi bizim yekvücut olabildiğimiz tek bileşendir, öyleyse felsefe temelinde ancak dille bir omurgaya sahip olabilen bir ufuk gemisidir.
Felsefenin Türkçeyle yapılamayacağını ileri sürmek dili yadsımaktır, dil insanlığın en büyük bulgusu, olmazsa olmazıdır, bunun için resulleri der ki, hem de Tanrısına râm olarak; 'Başlangıçta söz vardı'. Felsefenin hangi dille olursa olsun yapılamayabileceğini ileri sürmek, insanın kendini hiçlemesi, Tanrı katında aşağılamasıdır ki, Tanrının sureti olan bir yaratık için günahların en büyüğü, cehennemi bir söylemdir.
Bunun ileri sürülebilmesi insanı / toplumu sürekli aşağı çeken, onu soy bilgiye, tutuma, yüceler yücesi bir çağrıya yönlendirmeyip, avam, vulgerize, en aşağı anaforların, tepkimelerin içinde boğmaya çalışan bir düstur, diskur, etik dışı, insanı her şeyin yadsınmasına götürebilecek bir tavır, bir farstır!..
Türkçeyle felsefe yapılabilir mi diye soru üretemeyiz, bu Truva Atı bir söylemin ürünü aciz bir tutum sayılabilir ancak, emperyal kültür cehennemi, gizil geriletme organizasyonu içindeki dünyalar, yerinden, yurdundan nefretle söz eden ve bir yanılsamayla, 'Cesur Yeni Dünya'lara göçen birer eleman, kobaylar üretmek için bir motto olabilir bu, ama insanlığın ulu gerçeği kutsal dilin yerilmesi ve onun küçümsenen, insanlık öksüzü bir şeyi olabilirmiş gibi algılanmasının yollarını açamaz, ne yazık ki bu olanaksızdır, çünkü 'Dil' insanın üstünde bir edimdir. O somut bir yaratılışın, elle tutulan göstergelerine sahip, bir kurt deliği olmayıp, tam tersine soyut, elle tutulup, gözle görülemeyen bir nendir ki, gerçekte Tanrı katından dizlerimiz dibine konuk olmuş bir töz, sonsuzlayıcı aşkınlıkta bir tansıktır.
Çağların içinden süzülüp gelen kültür hegemonyaları, silahların gölgesinde yeryüzünü, ulusların çocuklarını zapturapt altına almış yüzyıllarca, görünmeyen güçlerin, sezilmez, pekişmiş önderliğinde, içimizdeki gönüllü, gönülsüz, bilinçli, bilinçsiz şövalyelerinizle bir ekin / kültür tutsaklığının pençesinde, mimesizme, plagiarisme, tilmizliğe özenen birer hominid olabilir toplumlar, ama bu sonsuza dek sürüp giden bir şey değildir, doğanın diyalektiği, köhnemiş saltanatı, rüzgârda savrulan kuleleri, yelkenleri, günümüzde başı arşı alaya değen gökdelenleri günü gelince yıkar ve gerçeklikte, kendisi olamayan hiç bir toplum felsefe üretemez diyebilsek de, Tanrının adaleti sözün gücünü hep eşit biçimde paylaştırarak, kültür saraylarına, katedral ve tapınaklarına tüm insanlığın katkısını aralıksız bir hak tanırlıkla gözetir ve dağıtır. Kültürel egemenlik, sonsuzluğun terazisinde insanlık için olanaksız bir edimdir, her insan, her toplum kozmosa varlığıyla, sözüyle, düşleriyle sürgit bir katkı verir ve Tanrının sevgili kulları sözü bu hilkatten gelir.
Fason, verili, pastörize, parçalı bütünlükle yetinen ve tüm temel gereksinimleri dışarlıklı / dışa bağımlı, skalada en altlarda yer edinen bir toplum, yalansı / yanılsamacı bir uygarlık, sahte profil ve yaşayan ölülerin gezindiği bir cennet olabilir ama gerçek hiç bir zaman bununla sınırlı kalamaz. Kölecil bir toplum bile diyalektiğin, acımasız / görkünç adaletinden kendini kurtaramaz ve sancağı devralarak günün birinde, kesenkes bir düşün peşinde koşarken bulur kendini, öncülük sırası ona gelmiştir, erinç veren gerçellik, tarih boyunca yeğ tutulmuş, içrek, ezinç içindeki tutsaklığa eğimli / kölecil toplumlar bile anıtsal bir kültürün almanağında yaratılarını sergilemiş, adlarını yazdırmışlar ve günü geldiğinde tanrı katında kutsanmışlardır.
Bu tür düşünce, diyesim herhangi bir dille olsa bile, felsefe yapılamayacağını ileri sürenler, çağın korkunç derecede gerisinde kalmışlardır, uygarlık göreceli bir kavramdır, (Vankulu Lügatı'nda patlıcandan kıl, kıldan solucan olur mizahıyla alay ediyor olsanız, şeytani bir misyonun kılık / kılıf değiştirmiş ceditleri de olsanız bu gerçek değişemez) kültürel patronajın sahipliğini üstlenenler, bu tür zırhı, türün öbür bireylerine, bir savunma kalkanı gibi kullanıp, önde koşarak, öncüllükle, etik ve estetik yüksünmenin, çürümenin ve toplumu geriye götürüyor olmanın gizil önderliğinde, kahraman sanılmanın illüzyonuyla taht sahibi olabilseler bile, bu düşkü, anlayan için, insani olanın, derin bir ikiyüzlülüğüdür. Çünkü ileri sürülen olanaksız bir şeydir, bilinçle doğrultulmuş hiç bir silah geri tepmeyebilir belki ama zamanın içinde dogmalar ve yanılsamalar, yanlışlar ve bağdaşıksız yinelemeler, rüzgârını yitirmiş bir mızrak gibi kaçınılmazlıkla yere düşerler!.. Zamanın efendiliği, satanizmi, sulta'nizmi, peronizmi yerle bir ederek, vortisizmin, fütürizmin kollarında yelkenlerini açar ve yeni dünyalar yaratarak, onlara konukluk ederek, dilimiz tutulurcasına haykırmayı sürgit başarırlar. İnsanlığın biricik yazgısı budur.
Bir toplum ki ayrıntıya önem vermez, onun için roman yazamaz / yazılmaz diyebiliyorsak bu doğrudur belki, belki felsefede böyledir; yapar gibi görünebilirsiniz, yazar gibi görünebilirsiniz, nicelikten niteliğe geçmek, üstençle yüzyıllar alabilir belki de ama her insan, her toplum Tanrının bir sureti, bir oymağı olarak, felsefeden nasibini / payına düşeni alacaktır. İnsanlık düşünebilsin, felsefeyle her ölümünde kendini yeniden yaratabilsin diye doğurulmuştur ve Tanrı bir doğuran, bir yaratan olarak bir monark, pederşahi babamız değil, tüm evreni kucaklayan anamızdır bizim, biz kendimizi her seferinde yeniden yaratıp; üretebilelim, yenileyebilelim, yineleyebilelim ve değişkelerin sonsuz açımlarla süslü cennetinde yıkanabilelim diye doğurmuştur o bizi!.. Bir paradoks gibi gözükse de, dekadana teslim olacak kadar kul işi bir eğretilik, yeknesak bir yapı gösteremez insanlık!..
Felsefe yapmak için kısacası, dilin değil Tanrının yarattığı kimesne olmak yeterlidir, bu bakımdan erişilemez de değildir felsefe, uzanabiliriz ona, sağlıklı, coşkulu, inanç ve güvenç içindeki birey / toplum bir esemeyle ve kolaylıkla yaratabilir onu, çünkü; gerçekte bir umacı ve tansıklar toplumu değil, ardışık, açık / aşkıncı bir doğunum, göz alıcı bir yapıntının, anlaşılır bir 'Üretke'nin bir süreğeni olabilir ancak insanlık!..
Durcanın yürümesini, işitmezin duymasını, görmezin algılamasını Tanrıya hasredecek kadar pagan değildir o, kimi zaman felsefenin, felsefi olanın tütsüsü masallarda gizlenmiş olsa bile, biline bilirlik ve erişilebilirliğin ceylanıdır o, bir Tanrı parçacığıdır. Sonsuzca arayacağımız Higgs bozonudur o, bilginin kaynağı, içrek ve dışrak olanın haznesi ve öğütücü değirmeni salt kendisidir. İnsanın, -yaratmış ve yaratılmışın- kendisi dışında bilgi yoktur!..
İnsan felsefenin ta kendisidir. Her birey dilini ayırmış olsaydı bile, gökleri yere indiren, sonsuz erinç, dinginlik duygusu veren felsefenin, estet ve engin denizlerinde yüzmüş olmaktan kendini kurtaramazdı. Kimi zaman düşünülenin aksine, o olmasaydı eğer, uçsuz bucaksız yoklukların, sonsuzlara dek uzanan boşlukların ve zamanın döngüsünde bizi acımasızca kemiren, özümüzün yitip gittiği hiçliklerin uçurumuna çoktan savrulmuş olurduk.
Peki salt'ık insan bu durumda felsefeyi nasıl gerçekleştirecektir...
?
Felsefe yapmak gerçekte bu kadar basittir.
...................................................................................................................................
Bir kültür sarnıcı gibiydi, Laura'ydı adı, yani Defne. Formoza nerede, zaman bantları, kendi zamanımızın dışına çıkamayız demektir, sonsuzluk ırmakları Atlantis öyküsünü anlatır, Solon'un Sais'teki bir Mısırlı tapınak katibinden aldığı ve Antik Yunan dönemindeki akrabası olan Kritias'a anlattığı, Platon'unda ondan öğrendiği bir meseldir bu, mesel şu; Tanrı var diyende, yok diyerek yadsıyan da insan olduğuna göre, her iki düşüncede savunulabilir değerdedir, bileşik kaplar yasasına göre tanrı hem vardır hem de yoktur, nasıl oluyor bu, varsayımların sonu yoktur, öyle oluyor kanaviçem.
Atlantis onuncu gezegenmiş evvel emirde, petunya bahçeleri varmış içinde, begonvillerle, şu Prince Island gibi yani, gezip duranın adı Phaeton'muş, yerinde duramayan amorf kayacığın, Mars'dan büyük, Jüpiterden küçükmüş, Aylin gibi. 175 milyon yıl önce parçalanmış, turcoinin piyasada olmadığı yıllar yani, bunu sezen Phaetonlular başka gezegenlere doğru yola çıkarak Vizara'ya gelmişler. Pozantı, Cenova, Cumae, Bogoto ve Montevideo gibi başkaca garip Atlantisler de vardır tabi.
O zamanlar Venüs ve Mars parmağımızın ucu kadar yakınmış Dar-ü Ekber'e, hatta biri dokununca eli yanmış, biri de yumrukla parçalamış, hangisi bilinmiyor, ay doğmuş toz bulutundan, gene biri donunu çekiyormuş ki vakıa esnasında, heyecandan donu düşmüş ve üryan beyan kalmış ortalıkta. Truva savaşı Atlantislilerin egemenlik ve prestij savaşıymış, zatturi zutturi kavimlerle, Homeros bu söylenceyi kozmik bir vaka olmaktan çıkarıp edepsizleştirmiştir, kan ve gözyaşı pazarına çevirmiştir hır gürü, Homeros bir insandır bu yüzden, ama Tahta At gerçekte bir uzay gemisidir. İlyada böyle kaleme alınsa kimse okumazdı, çünkü eh zabitim deli saçması işte diye geçiştirilirdi, deliler deliliğin ne olduğunu herkesten iyi bilir görümcem.
Aynı Olay Çin-i Maçin'de Koel Kie'nin imparatorluğunda, iki yıldızın -Venüs ve Jüpiter- çarpışması biçiminde almanaklara geçirilmiştir, vakanüvisin halt etmesi aslında!.. Çünkü boğaz savaşıydı gerçekte bu, gelip geçenden harç alıp, kanişmento çeken Atlantisliler, işi bilen öteki oymaklarca kavgaya sürüklenmiş ve ölümün tadına bakmışlardır on yıl boyunca, insanın sığabildiği yerlere alem, alemlere sığamayan mahluka insan denir bu yüzden...
Romalı Plinius, Apeninlerin kuzeyindeki Etrüsklerin kozmik bir patlamayla yıkıldığını yazmıştır, asparagas bu, tepedeki üç gezegenden kopan yıldırımlar, başkent Vosinium'un imanını gevretmiş ve duman konilerini evlerin, yerle bir etmiştir. Yatağında uyuyan Etrüsk kraliçesi kurtulmuştur tek, güzel kadınmış şayiaya göre, anladınız. Mısır veziri dilsiz Semut'un mezarında bulunan gök haritaları, bugünkü yıldız kümelerinin farklılığını gösterir, Pasifikteki Kasskara kıtası da, Atlantis'de insanların uçabildiğini, başka gezegenlere dolmuş bile kaldırdıklarını, hatta kız alıp verdiklerini ama büyük bir felaketle yok olduklarını yazmışlardır.
Yahu dedikodu çok, tükemsiz yani, Amon Ra'nın son hecesi ışık demektir, piramitlerin parametresi, perspektif mimarisi nedir ki, Musa piramitte ameleydi, Spartaküs olamadı, peygamber oldu durduk yerde, gene de rabbimizin adaletine semiz bir örnektir bu, piramitlerin mimarı Nemrut'tu, Şam şehrine adını veren Sam'da, gemiyle mülteci kaçakçılığı yapan Nuh'un oğluydu, tövbe yarabbim.
Otomobil ve Çernobil'le, nükleer sırları ve füze motorlarıyla, metro küvözlerinin planlamasını bilen adem çavuşları aniden ölse, ilkçağa dönme miyiz kardeşim, sırlarıyla ölenlerin sırrını bilen var mı şu dünyada!.. Temistokles ve Tesla öldü, hangi biriniz biliyor, ne herzeleri nereye götürdüklerini, yürüyen merdiven değil, uçan merdiven yaptı komşumuzun biri, Sadalmelek ülkesine üç günde gitti, ertesi gün ölü bulundu valla, demir yığınlarının içinde...
Suni manyetik alanlar, biyo elektrik organlar, anlayacağınız şeyleri söylüyorum bakın, vak vak sesiyle paralel evrenin kurt deliklerinde mola verdiği halde, Belucistan'a bütün kervanlardan önce varan Kezvan Dayı'nın sırrından söz etmiyorum size, çünkü şu anda içinizden geçiyor o ve öleceğiniz tarihin çipini yerleştiriyor safra kesenize, beni sinir etmeyinde. Kurt deliği komşunun evine yan duvarı delerek girmektir Bosnalar, ama Aristoteles dehliz felsefesinin, gözetleme çağlarında içgüdüsel gizemleriyle aya bakan, gözde meşru hatları diye bir risale uydurdu buna, kendisi aseksüeldir ve meleklerle cinlerin agorasında sattığı uyluk kemikleriyle, hatırı sayılır bir servetin sahibi olmuştur, kenar mahallelerdeki adı dürzidir, Beyrut göçmeni. Bakın sırf bu yüzden Cebrail Lut'a demişti ki, rabbimizin indinde lanetlilerin arasında bir tane bile -iyi kerim- olsaydı Gomore yıkılmazdı, ama onlar bu kelamla bile lügati oyunlara girerek sabahı eden keratalardı.
Zen bir aydınlanma, bir özgürlük demekti, Vedantizmde öyle sayılır, ben karanlıkların ölümüyüm derdi amcam, Buda'dır adı. Ne olacak ki deme, en başıboş gevezeliklerin bile hayırlı bir yanı vardır Dürdane, Yazır köyünde halsiz Suleyman diye biri vardı, hiç bir ipe yaramazdı, ne ekine giderdi, ne de pazara, kendisini her gün eşiğe çıkarak taşlayan karıcığına, dur Belkısım derdi, halbuki kadının adı Hürü, ama bu adı duyup da bir hoş olunca kadın dururdu, Saba Melikesi Belkıs'sın yahu, kolay mı ve şartolsun Suleyman bütün köylüleri ayağına çağırıp kısacık bir söylev verirdi; Ey yazı yazmaz Yazırlılar, tasalanmayın, kim ki bir testi yapsa seyr-ü alemin kilinden, yaratanın el verdiği renk cümbüşüyle süslese onu ve bizim gözlerimizi şaşı yapsa cennetin renklerinden, vallahülelazim içindeki boşluktur yararlanılan!.. Yazırlı bir Cin Ali vardı tamam da Suleymanım ne yapalım şimdi derdi, eh onu sıkıştırmak bahanesiyle, o da altta kalmazdı ve derdi ki; İşte ben oyum, o boşluk. Akan sular dururdu ve fırsattan istifade son salvosunu sallardı köylülere; Kırkayak hangi ayağıyla atar adımını!.. Derin kuyularda kafa karıştırmak için dünyaya gelmişti aylakların Suleyman.
Bir şeye aşırı istek duymak, onun ıstırabını yaşamak demekmiş, ıstırap da gidilecek yolu engellemeye yararmış, yani Nirvana'ya ulaşmak için verilecek çaba, ona ulaşmayı engellermiş yalnızca ve derlermiş ki Nirvana çabasız ulaşılabilen bir şeydir, çünkü o içimizdedir. Halt etmenin bin bir türlü yolu var şu dünyada Saniye Abla. Bak şimdi, deniz sakindir, huzur verir, dinlendirir, özlemleri dindirir neredeyse değil mi, ama onun içinde binlerce canlı hayatta kalmak için savaşım içindedir değil mi...
Tantrizmde bağımlı kalmak dışında her şey serbestmiş, yani dinle ama uyma, uy pekala ama alışma!.. Benliğimizi yok edersek bencillik kalmaz ha, Bodhi Dharma yaşamı o denli ciddiye alıyormuş ki, sürekli uyanık kalıp haz almak için, göz kapaklarını kesip atmış. Ozan olmak için, küçük bir ırmak, koskoca okyanusu önüne katmış gidiyor diyeceksin. Şeria ırmağının coşkusu ruhları yıkıyor filan gibi. Dünyada iricil rengarenk varlıklar, yollarda gidip geliyorlar ve bunlara tebelleş olmuş iki bacaklı parazitler var galiba dermiş uzaylılar.
Geçen gün, bizleri yok edecek olan süpersonik silahlar mı, bedenimizi örten, ruhlarımızı gizleyen kara peçeler mi daha tehlikeli dedi Hunok ve bu densizliğine karşın rabbi onu bağışladı. Neden diye sordular rahim olana, dedi ki, aşırı bilgelik saflık getirir, onun için bağışladım dedi. Unutulmak, dram çağrıştıran, romantize bir sözcük, toz ise, ruhani, hiçlik gibi derin ve felsefi çağrışımlarla yüklü, ama bu iki sözcük bir biçimde yan yana geldiğinde, illüzyonal, taşra ile kent yaşamı arasına sıkışmış, -samanyolu şarkısı- tadında aşkları anımsatan bir görsellik ve derinliğin sanal versiyonu, bir kolay erişim olanağı sunan anlam dizileri, içli şeyler düşüyor anlağımıza, bu biçimsellik gerçek bir veri sunmuyor okura ve sonuçta hiç bir şey yazmamış olmamak kaydıyla ve sanat sözcülüğüne soyunmak karşılığında, burjuvazimizin literatür ikonu olmakla taltif ediliyorlar ve yaşayıp gidiyorlar. Çünkü Kuzey Afrika şeridi batıdadır, Libya, Cezayir, Fas, Tunus, peki bunlar neden bir kurgudur ve neden doğudadır turbo! Oriental sözcüğü renkli sabahlar gibi bir anlamı çağrıştırır, ama Israel doğu sayılmaz nedense, doğu bir kavramsallıktır öyleyse, gökyüzü mavi, bulutlar beyaz, topraklar yeşil ama yeryüzü damarlarından kan akan bir canavar gibidir, işte bunu anlayamıyorum.
Bizi merakta bırakan kitaplar bir solukta okunur, ama merakınızı yendiğinizde bir daha okunmaz olur, defalarca okunan kitaplarsa, merakımız adına okunmaz, bir mağaraya bir kez gireriz, bir uçuruma bir kez bakarız, ama bir güzellik, bir estet, bir anlam denizi ve bir olağanüstülük bulduğumuz şeyleri her defasında okumaya kalkarız, bir gizem ve bir büyü barındırır onlar, çözemediğimiz. Edebiyat merak uyandıran şeylerden öte, bir büyü ve estetle yüklü tinselliklerin varoluşudur ne yazık ki...
Bir şeyi, örneğin atomu öğrenirseniz, ondan kaynaklı sonuçları veya diğer verileri de öğrenmeniz gerekir, proton, nötron, elektron gibi, kuark ya da onun alt parçacıklarını da tabi, bu sonsuza dek sürer bilirsiniz, genelde bir neni öğrenmeye kalkmak, kalkışmak, hiç bir şeyi bilmediğimiz ya da bilemeyeceğimiz anlamına gelir, bu bir sezgidir, kesinlik barındırmaz, sonuçta öğrenmek, bilmek, bilisizliğimizi artırmaya yarar, öğrendikçe bilisizliğimiz çoğalır. Bu tuhaflık, evrende arttıkça eksilen ve başkaca örneği olmayan, rakipsiz, biricik bir kavramsallığın yalnızca bizlere, insanı kamile, sözde mahlukların en şereflisine yansımasıdır. Bu bize bir derstir. Arttıkça, hızlandıkça, amacından uzaklaşan, ulaşılmazlığı artan, uzaklıkları çoğaltan, biricik ters orantı budur evrende, bilgi yalnızca soruları çoğaltmaya yarar, bilinmeyeni!.. Sanki tanrı bilgiyi ve körlüğü, aynı anda bağışlamıştır insanoğluna, sırf bu yüzden. Gene bu yüzden somut dediğimiz şey bir sınırlamayı belirtebilir, dünyamız somuttur sözde ama onun türevleri olan evren sonsuzdur ve soyuttur, dahası her somutluk, somut olan şey giderek soyutlamaya dönüşür anlağımızda. Bir cinayet hepimizi üzebilir bu yüzden, ama bir savaşın hepimizi üzdüğü görülmemiştir, kimi yerde o tanrısal bir utkudur, işte somutun giderek bir soyutlamaya dönüşmesine örnektir bu ne yazık ki...
Soyut mutlak bir belirsizlik içerir. Somut olan insan bu yüzden, soyut olan bilgiyi hiç bir zaman tam anlamıyla ele geçiremez, bu olanaksızdır. Yer değiştirmeyle olasıdır beşki ama, süreğen anlağımızda bu da olanaksızdır. Ne var ki bu durum bizi yaşama sıkı sıkıya bağlamaya yarar. Soyut olan bilgiyi ve bu anlamda bir tür sonsuzluğu eline geçirebilseydi insan, yaşamın hiç bir anlamı kalmazdı, son durakta inmemiz gerekir çünkü, ya da geri dönmemiz. Tanrının kendisi, bir sınırlama için vardır bu yüzden ve sırrı o taşır, sırrı bize verdiğinde kendisi yok olur, ama bizim varlığımızda tehlikeye girer, çünkü hayatın anlamını kaybederiz. Tanrı bu yüzden olmak zorundadır ve bilgi yani sır uğruna tanrıyı yitirmeyi göze alırsak, biz de insan olmaktan uzaklaşırız artık, bizim türümüzde bir yaşamda, varlık, -tildey- bir dile sahip olan yaratık, kendi paralel dünyasını ve tanrısını yaratmak zorundadır.
Tanrı yokluğun ve ele geçmezliğin, çözümsüzlüğün ve ulaşılmazlığın, bir tür sonsuzluğun kendisidir. İnsan o denli ilkel -güçsüz- bir yaratıktır ki, tanrıyı korkunç derecede basite indirgemiştir, bu bizim henüz düşünmeyi öğrenemediğimizi veya bilemediğimizi gösterir. Tanrı insan indinde; şeytan ve melek, iyilik ve kötülük, cennet ve cehennemden başka bir şey değildir. İnsanoğlunun tanrısı o kadar aciz ve gülünç bir yaratıktır ki, evrenin kendisi onun varlığından daha güçlü bir ışın yayar doğrusu, insan bunu bilmezlikten gelir, çünkü tanrı zaten bilinmeyenin muhafızlığını yapan bir bekçidir. Tanrı, var olan, sürüp giden bir bilginin dayandığı son setdir, bu yüzden hem vardır ve hem de bildikçe bir bilinmezliği de ürettiğinden -bir sorunsalı büyüttüğünden- yoktur. Varlık=Yokluktur öyleyse, yoklukta varlık, dahası biz hem var, hem yokuz, çünkü sonuçta biz de bir 'Bilgiyiz'.
Homeros gibi kör olan Tamiris diye bir ozan varmış eski Yunan'da, esin perileriyle savaşa girip yenik düşünce, lirini kırıp, gözlerini kör etmiş ama Homeros'un kör olarak sunulmasının nedeni, Grek dünyasının, şiirin görsel değil, işitsel bir araç olduğunu duyumsatmak içinmiş. Kötü şeylerin şiir ya da dokunaklı sözcüklere dönüştüğü, dönüştürüldüğü biliniyor, ama mutluluğun böyle bir şeye dönüşmemesinin nedeni, onun başlı başına bir amaç olmasından kaynaklanmasıymış. O varlığıyla bir şiir gibiymiş zaten!.. 'Kör, Gazze'de, değirmende kölelerle' denirmiş ama; 'Üç gözlü biri mutluluktan ölürmüş' dersek, komik olurmuş.
Abderalı Demokritos, gerçekliğin görünümü kendisini ayartmasın diye çiçek dolu bir bahçede gözlerini oymuş derler. İyi de ben nefret edecek kadar güçlü değilim şu yaşamda... Kabala, kabul edilen, gelenek sayılan demekmiş, insan olmaya gönül indiren bir tanrı gibi... Sanat bu yüzden düş görmekten hasıl olmuştur, sanat düş görmenin uzantısıymış. Cehennem maddi acılar verir, elimizin yanması gibi, oysa bizi öldüren manevi, ruhsal acılarımızdır. Bu yüzden tanrı bir parodiymiş, yaşamın parodisi, asıl gerçeğin basitçe bir yansımasının ürünü. Parodi kopyadır ve komiklik yayar, dolayısıyla tanrının bir parodi olduğu üzücüdür ama, bilim, sanat ve zaten kötülük üreten siyasette bir parodidir, tüm yaşam yani, üstelik siyaset, böyle bir dünyayı yaratanın, kanlı elidir. Öyleyse insanda bir parodidir ne yazık ki ve bu yüzden cennet ve cehennem tam anlamıyla bir gerçeklik olmalıydı derler, anlaşılması güç ama ve ne var ki; Asıl biz gerçek değiliz...
Ne yazık ki!..
............
.....
Sanat bin yılların dışavurumu, alışkanlığı, paralel dünyaları, protest tavrı, işbirliği ve bir tanrı sözcüğüdür... Bir yinelemedir sanat ve bilimle, teknolojiyle, sosyal yaşam ve ekonomik, siyasi argüman ve peyzajlarla simbiyoz bir yaşam sürdürür. Öyle olmasaydı mağara duvarlarına ilk insan avladığı canlının resmini çizmek yerine düşleyebildiği ya da aklına esen bir şeyi, saçmalığı, deliliğin versiyonları diyebileceğimiz, bize anlamsız gelen geoit, antimetrik formları, savrukluğu çizmeye kalkışırdı. Ama biz ona resim veya sanat diyemezdik, çünkü düşlerimiz aklımızın sınırları içinde cirit atan meleksi veya şeytani dünyacıl/yersel durumlardır gerçekte...
Hieronymus ortaçağın gerçekçi bir ressamıdır diyebiliriz bugün, kara vebayı ve cadıların bayramı adı altında alt sınıftan insanların, özellikle kadınların yakılmasını başka türlü resmedemezdi, çünkü onu ölüm bekliyordur; sorunu düz anlatım biçimiyle yansıtmak isteseydi!.. Jurnal ve herkesin anlayacağı dil, bireyin sosyal özgüvenini tehlikeye atabilir. Onun resmi bir kıyamet/songün belirtisinin, insani vandallığın doruklarında gezen, barbarsı ve kanibalist bir vahşetin tuvale birebir yansımasıdır. Hieronymus gerçeküstü, hatta fantastik bir ressam olarak nitelenebilir ama engizisyon çağlarında, açık bir dil ve kaba yüreklilikle çıplak gerçeği dile getirmek her babayiğidin harcı değildir, bugünde böyledir inanın, zaten sanat hayatı dolanmaktan geçer, sağ eliyle sol kulağını tutmaktır sanat, birde işbirlikçi ve günoğulcu yaygaralara kapılmanın ehven ve getirisi bolca bir rahmetidir o!..
Hangi toplumsalın duyargası, hangi açık dile karşı değildir onu siyasi erk belirler, batının ve doğunun yumuşak karnı farklıdır, doğu insan hakları karşıtı olmakla suçlanırken, batının argümanlarına paralellik taslayan şeyler için suçlanır ama batının açık toplum görüngüsü altında neleri hazmedemeyeceği de ortadadır ama doğunun bunları dile getirebilecek gücü pek yoktur bugün, uygarlık el değiştirdikçe suçlanan taraflarda değişir doğallıkla, oysa suç evrenseldir ve batı masum olmak şöyle dursun tam aksine günahkardır ama bugün onun babası -tanrı-, ondan yana olduğu için suçlanabilen taraf olmaktan ne yazık ki uzaktır, yoksa kapitalizmin tutuşturduğu dünyamız ya da göçmen sorunlarının ana kaynağı batının izlediği politikaların kaçınılmaz sonucudur ve yüzüklerin kardeşliğinin bu nedenle gerçekleşmesi olanağı yoktur.
Bugün batıya 'Noli me tangere' diyebilmek için öncelikle bir nükleer silaha sahip olmak gerekir, buyrun en güçlü silaha sahip olanların çeki düzen verdiği, demokrasi bekçiliğine soyunup, karaların su başısı kesildiği bir dünya, batı demokrasinin altın vuruşuna sahip topraklar değildir, silahların gölgesinde sizlere uygun gördüğü 'demokrasi paketlerinin' dünyasıdır bu, ekonomik, sosyal, kültürel paketler, gün gelecek paketler el değiştirecek, nasıl, o silahlar el değiştirdiğinde tabi, görüyorsunuz her şey bir peri masalı gibi, kül kedisi nerede, Sindirella nerede, kırmızı başlıklı kız nerede, bulun bakalım 'puzzle'nızın labirentlerinde!..
Sanatta böyledir, cezalar ve kutsamaların -armağanların- paralelliği ve sözde kardeşliğidir sanat, bakmayın siz, kulelerden, karanlık ve gizemli dehlizlerden sızan parıltılardan başka bir şey olmadığını ileri sürenlere, karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir, sanatın atalar sözüdür gerçeklikte!.. Geldiğimiz nokta, geçtiğimiz yerler ve geleceğin düşler ülkesi (1984), yinelemelerin tuzağında birer kanıt işlevi görebilir söylemlerimize!..
Sanat, esin -tanrısal vahiy- değildir, esin kaynağı hiç bir zaman bilinmeyen dünyalardan kaynaklanmaz, kaynaklanamaz, o bilinmeyen dünyaları bile; bildik dünyalarımızın izin verdiği ölçütler ve düşlerimizin kapasitesiyle dolup boşalmış hoş görülerle yüklenmiş de/şarjların hızında kurabilir imgelemini!.. Özünde sanat, çağımızın rüzgârlarının süpürdüğünden, talan ve yıkıcı gücümüzden kalan panoramadır (Guernika, Hiroşima, Ernst'in yaklaşımları, Kandinsky, Pollock çizimleri, tümü çağın biçimsel anlamda bir dışraklık ve yansımalarıdır.) ve öyledir de... Zaman çarkının kustuklarından, atık ve dışkılarından ve çağın endikasyonlarının bireşiminden doğar o...
Einstein'ın kuantum teorisi -rölativite- olmasaydı, Picasso kübizmin göreceli -üç boyutlu- portrelerine yıllarını veremezdi, çünkü çağ neyse bilinçte ancak onu üretebilir, görünmez bağlarla biz zaman ve zeminimize kesenkes bağlıyızdır, bilinçaltı dediğimiz şey, görünen yaşamın afazilerinin kaçınılmaz püskürtüleri ve dışa vurumu olabilecektir doğallıkla... Yirminci yüzyıl başlarında, tifo, tifüs, dizanteri gibi savaşlardan büyük kayıplara yol açan anomaliler yerle bir edilmeseydi, Kandinsky doğmaz, amipyen, zigot ve öglenayı kutsayan, mikrobik/bakteriyel dünyaları keşfederek, resim sanatına ayrıksı ve o güne dek denenmemiş bir bakış açısını armağan edemez, yeryüzüne adını bırakamazdı. Techne, bilim ve sanatın birbirinin uzantısı olduğudur, her şey birbirinin uzantısıdır yeryüzünde...
İstanbul Contemporary'ye gitmedim, çünkü sanat aynı zamanda, azılı bir yinelemedir... Çağımızda ya da dünyamızda anlam kirliliğinden kendini kurtarmayı başarabilen hiç bir kavram yoktur, göksel saflık ve masumiyet bile... Çağımız 'Digito ergo sum' çağı, hepimiz sanal bir varlığız ve hem varız hem de yokuz, yaşıyoruz ya da yaşamıyoruz, hatta kimin yaşayıp, kimin yaşamadığı bile belli değil artık, tüm insanlık çoktan bir matriks yığınına dönüştü... Sosyal varlığımız-matriks, ciddiye alınmamız, hatırımızın sayılması kesin biçimde başkalarının, görünmeyen dünyaların ve tuşların, bizim çıkarlarımız veya var oluşumuza, varlığımızın kabulü doğrultusunda, basılmasına ve bir işlev üretmesi, üstlenmesine bağlı.
Yaşadığımız öngörüler ve kesinlemeler dünyasının; apocalypse, kıyamet çağında olduğu bile ileri sürülebilir artık. Çünkü bağlarımız ve iletişimimiz aritmetik bir hızla arttıkça, ilişkilerimiz ve iletişimimiz geometrik bir hızla birbirinden uzaklaşmaktadır karşılığında!.. Bir uygarlık anomalisi ve bir paradokstur bu ne yazık ki...
Günümüzde herkesin tıbben human sayılabildiği bir dünyanın sonunda, fenerle sokaklarda insan aramaya çıkacağızdır doğallıkla ve kaçınılmazlıkla, tıpkı Diyojen gibi...
Sanat gerçekte nedir diye düşünmemiz bile, bir alışkanlıktan öteye gidemiyor günümüzde, çünkü sanat tüm bir dünya nüfusunun imgelemine düşebilen bir görsel, bir grafiti ya da her tür görüngüyü kullanmayı becerebilen bir dünyevi enstalasyon artık. Sanat ayağa düştü değil, damarlarımıza nüfus etti, kanımıza girdi ve düşlerimizi, düşüncelerimizi tüm sıradanlığına karşın, acımasızca yönlendirebilen bir materyale dönüştü artık; bunun sonu nereye vardı, her insan sanatçı olabiliyor çağımızda ve ama bunun yanında, sanatçı olmakta alabildiğine zorlaştı, hiçleşti ve kriterler değişti. Para yani sermaye ile iç içe olamayan şey sanat değil günümüzde, guguk kuşu dahi olabilmesi olanaksız.
Van Gogh gibi yazgısını ölüp giderek; sanatına güneşin vurup, aydınlanmasını, göze çarpmasını bekleyen insanları, gerçekten ölüm selamlıyor günümüzde artık, sanat nüfusa oranla çoğalabilir çağımızda ama sanatçı azaldı garip biçimde, algoritmik, ters orantı işliyor bu noktada tuhaflıkla, doğanın aritmetiği değil bu, matriks dünyaların, çılgınlığın doruklarında sürünen tüketim toplumunun ve apokaliptik, sermayedar sınıfların dayatması bu bir biçimde, mekanistik doğal düzenin acımasız çarkları böyle işliyor ve bu çok doğal. Doğal çünkü ortaya -sahneye- çıkmak kesinlikle olanaksız ama bir o kadarda kolay.
Anlaşılır gibi değil, dünyanın düzeni tanrıyı bile yerinden hoplatıp, şaşırtacak kadar zorluklar ve matematik büyülerle dolu ama saat gibi işliyor. Aklın sınırları bunu kavrayabilmiş değil henüz ama herkes alanının efendisi ve çıkarlarının yılmaz ve dayanılmaz bekçisi olunca, makine de aşkla çalışıyor, her şey karşılıklı!.. Vesayet mekanizmaları daha sert ve acımasız artık, kapital ve kapitol çok daha sıkı işbirliği içinde, alacağınız Nobel'e Birleşik Devletler'den işaret gelebiliyor ama siz onu bir dilem ve hoşgörü dolu sözel yığınlar arasında görerek illüzyona sürüklenebiliyorsunuz ve şeytanın mızrağı başak destelerinin arasında hiç bir zaman görünmüyor, göze çarpmıyor.
Görkem dolu paradokslarla süren bu yaşam, sanatın yozlaşmasına yol açtı belki de, ama sorun o da değil ne yazık ki, gerçek sorun; sanatın çağımızda hiç olmadığı kadar dünyevileşmesi, yani yücelen ve ruhani, tinimizi ele geçiren, o güneşin gözlerini bile kamaştıran büyüsünden uzaklaşıp, ayaklarının suya ererek işlevini yitirmesi ve walkmanlara, varoşlara, sokaklara, yatak odalarımıza kadar, dijital dünya aracılığıyla girip, nüfuz edebilmesi, sanatın hiçleşmesi, endüstriyel bir workshop'a ve bir ninni gibi yalnızca uykuya yarar bir melodiye dönüşmesine yol açtı çağımızda, her eve lazım alet edevat yığınları gibi sıradanlaştı o ve ucuzlayarak kullan ve at ritüeline dönüştü.
Sanat bugün yalnızca düzenin hizmetkarlığına soyunan, kâr amaçlı bir kuruluştur, kavalye ve partnerleride alabildiğine mutludur bu gelişmeden, zahmetsiz ve sanalitik bir emeğin, çabanın karşılığında bir kazanç gibi görünmektedir bireylere sanat cambazlığı günümüzde ve kaçınılmazlıkla çekicidir ve surlarından herkesin giremediği bir sektördür artık o, yanılsamalarla dolu ve hiç bir çağda olmadığı kadar kabul gören. Deyim yerindeyse; tanrı ölmediyse de, sanat öldü çağımızda... O 14 numarada artık!..
20. yüzyılın, 'hainler kralı' gibi nitelediğimiz Andy Warhol'u, meğer bugünleri sezmiş ve görüyormuş, anladığımızda onur ve prestijini iade ettik ona, yanılmışız kokacı satılmışı tanımakta!.. Sanatın, klişe deyimle kapitalizmin anlaklara yansıyan, düşlerimize giren bir reklam panosu veya bir tanıtım broşürü ya da çocuklarımıza hitap eden, kızlarımızın gönlünü çelen, oğlanlarımızı perişan eden; vicdani bir ayeti kerime gibi muskalaşıp, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla yorumlanmasının kaçınılmaz olacağını imleyen, görselleriyle duyuran ve onu umarsız bir çığlığa dönüştüren ilk Mesih'imizmiş meğer bu yolda o!..
Zaman kavramları nasıl da değiştiriyor, oysa çoğumuz onun Dali gibi dolar çılgını ve kapitalizmin finofil ejderliğine soyunan satın alınmış bir kemiyet olduğunu sanmıştık. Yanıldık, çünkü dünün işbirlikçisi, bugünün isyankârı konumuna sürüklendi, çağın çetrefil, içler acısı, anlam kaymalarıyla dolu, bu yolda ışık hızını bile geçebilen kavramlar, oluntular, sürklase edilen veriler, verimler, zincirleme ikonlar ve protestonun bile gülünç ve düzenin tanrısal bir seviyeye yükselip, neredeyse sonsuz bir güce dönüşen, erkin, görünmeyen mekanizmaların tüm bir insanlığı köleleştirebilecek güce ulaştığı bir yıkım ve ilahiler tanrısının, Satan'ı bile sağ kolu olarak sunduğu bu illüzyonlar ve her şeyin; güneşin, tanrının ve evrenin ayetlerine dönüşebildiği, çağrılmayan Yakuplar ve manipülasyonlar dünyasının, kuyruklu yıldızlarla kaynaşan ve hiç bir ederi, düşünsel yeniliği, çekiciliği ve hümanistik yadsıma ve fütürist bir görselliği ya da içeriği barındırmayan, her şeyin yıvışıp sıvıştığı, gerçekte tanrıya bile yer olmayan, anlakta onun manyetik bir dalgaya dahi değil, mizahi bir kara duyuna dönüştüğü, bize sonsuz gelebilen sanal bir özgürlükle süslenmiş, tüm evreni tutsak alabilecek bir algılam'a doğru sürükleyen bu canlılar ve okyanuslarla dolu sanat dünyamızda...
Bugün insanlık sanalitedir, sanalitik bir yığın, bir görüngüdür, ölüm sıradan bir olgu olup, tüm kavramlar tarihte görülmediği kadar hiçlenmiş, içeriğinden boşalmış ve insan beyni tüm yeteneklerini, tüm kişisel, tepkisel, bilinçsel özelliklerini yitirmiş ve beyin; köleleşmiş bir evrenin kumanda merkezine dönüşmüştür. Beynimiz bizim değil artık, bizim dışımızdaki, her şey ve herkesin bir düşünsel aracı o, bir kobay -denek- ve bir veri merkezidir artık. Kısacası sanat, klasik sanat kavramı; ölmüştür, tüm insanlıkla birlikte, sonsuza dek. Çağımız 21. yüzyılla geleneksel dünyaya son vermiş ve deyim yerindeyse insanlık tarihinin en büyük devrimini gerçekleştirmiştir. Dijital devrim. Atom çağının sonrası, dijital bir çağdır bu. Atomdan daha keskin belirsizlik ve görünmezliklerle dolu. İnsanın ve sözün nitelikten niceliğe, bir ölü cinayet, bin ölü istatistik kavramının tanrısal bir töze, bir ayete dönüştüğü kutsal cehennem!..
Bir düşünce sorunu çözmek için değil, sorunları çoğaltmak, imlemek ve onu dışa vurmak için vardır. Ama yine de o, çözümden söz etmeyi sorunu göstermenin yollarından biri olarak ileri sürmeyi bir alışkanlık edinmiş ve tarih boyunca, hiç bir çözüm üretemediği halde, çözüm adına yaygaralar üretmeyi bir borç bilmiştir. Öyleyse çözüm nedir; toplu yok oluş ya da toplu kurtuluş gibi gözüküyor ufukta, hamaset dolu bir yaklaşımla, nasıl olabilir bu, günahkâr olmaktan kurtulmamız, tövbe etmemiz, arınmamız için, önce günaha girmiş olmamız gerekir diye bir söz var, insanlığın kurtuluşu, onun sürüklenebileceği felaketlerin en büyüğüyle doğru orantılı bir varsayım ne yazık ki, yaratılışımızın naturası, cehennemi görmeden, yaşamadan, cenneti vaat etmeyen bir tanrının çocukları olmakla yoğrulmuş alışkanlıkla, bizim kurtuluşumuz, o büyük felaketimizle -apokalips- olasıdır, buran yeli esmedikçe, tuz gibi ak olmadıkça ve Sodom ve Gomore yinelenip arşı alaya yükselen bir yansıma, tersinir yadsıma, bir günah cinneti ve bir şirkin ulvi, alelade şahikası olmadıkça, tanrısal bir gazabın, gaddarlığın ve bir kıyamın kapısına varıp, ulaşmadıkça bir kurtuluştan söz edemeyiz biz.
Ama umut var, o yolda ilerliyoruz, ne var ki sanıldığı kadar hızlı değiliz, bizim tanrılarımız nükleer güçlerle donatılmış, alev şeytanlarıyla kucak kucağa, kıtalara nam salmış ve ozon tabakasını delerek Mars'a ulaşmış olsa da; ne yazık ki henüz emekleme dönemindeyiz. Bir kıyamla, umuyla kurtuluşa erişebilmemize daha çok var, kendimizi yok etmek bile yetmiyor buna açıkçası, dahası yetmez. Tüm evreni ortadan kaldırabilecek bir güce sahip olmalıyız biz, olasıdır bu ama bir gelişme sayılamaz ne yazık ki, işte bütün sorunda bu...
Biz tanrının gerçekte bir mahalle bekçisi, bir apartmanın süpürgecisi bile olamadığını anlamalıyız, melek ve şeytanların onun has evlatları olduğunu kavrayıp bilebilmeliyiz ki, yeni bir evren ya da kan ve et uygarlığından amade bir yaşam ve kutuplardan arınmış, reng'ahenk bir kuş cenneti kurabilelim, yine de umutlu olmalıyız biliyorum; Adem'in çocukları bugünlere nasıl geldiyse, cehennemide çıplak ayaklarıyla yürüyerek geçecek, bir anksıyeteye sahip olabilecektir o, çok basit bir beceridir onun için bu ve insan gerçekte bir tanrıdır ama bunu bilmezlikten gelmekte ve çağları geçip gitmek gibi bir uğraş içinde o...
Onu küllerinden doğuracak sihir daima elindedir ve onun şeytanları ve Nemrutları bu dehşet veren vodvilin kozmikomik, komitrajik ve satirik oyuncaklarıdır yalnızca, bu yüzden bugüne dek, tek bir insan yaşadı diyebiliyoruz. Çünkü biz bir kategori olarak yaşadık çağlar boyunca, canlılar sınıfından bir Eden Kristali, bir sürgün, kendimizi yineleyip durduk acımasızca ve acemilik dönemlerini tüketiyoruz yalnızca ve bir deneyimin ustaları olmaktan alabildiğine uzağız henüz.
İstanbul Contemporary'de gözde bir sanatçımızın işinin çalıntı mı olduğu, yoksa bir esin ya da bağımsız bir yapıt mı olduğu tartışılıyor sanal dünyada... Bu açınlar bu yüzden açıkçası, somut ve dürüst, yani gizlentisiz, tüm çıplaklığıyla düşünecek olursak, çalıntı olmayan sanat yapıtı daha doğmadı yeryüzünde, ama kesinlemeler karmaşaya yol açar, bu ne demektir, sanat geçmişin birikimini, yeni bir yorumla sunma çabasından başka bir şey değildir, salt yeni de olanaksızdır bu anlamda, taşın, suyun, eşyanın, yağmurun ve şimşeğin tanrısıyla süslenmiş dünyasında, gerçekten yeni bir şey yoktur ve olmayacaktır da, gerçek sorunda budur zaten, kibar bir deyimle esin diyoruz zaman zaman çalıntıya, oysa tümüyle yineleme, virgülü virgülüne aynı olan bir Don Kişot veya kutsal bir kitabın sunumu, gerçekte çok daha ders verici ve sanatkarane olabilir ya da ışık tutabilirdi bize... Anlamak için Deloslu dalgıç gerek ama paradokslar dünyasında sanat anlayan içindir ne yazık ki...
Çünkü biz sonsuz bir eskilliğin, yeni bir güne gözünü açmış, onun teknolojik türevleriyle boyanıp çalkanmış primatlarıyız ve görünür, kavranabilir evrenimizin versiyonlarıyız; sanatta bunun içindedir, biz de ve ev/renimizin ta kendisi de bunun içindedir, hepimiz ve görüngülerimizin esiri ve esini olan soyut vargı ve varsağılarımızda!.. Başka bir şey üretemeyiz biz, ötekine çok benzeyen, tıpkısını andıran bir sanat objesi veya Mona Lisa'nın birebir kopyasının sergilendiği bir sanat yapıtı, bizim için daha gerçekçi ve ders verici olabilirdi, çünkü yinelemek cezasından kurtulmuş bir sapiens olmaktansa, protest bir bakış açısıyla tıpkısının aynısını ortaya koymak kozmik bir derinlikte dürüstçe bir anlayış ve daha gerçekçi bir yaklaşımdır artık bizim için, çünkü sanat baştan sona bir yinelemedir gerçekte...
Bizim temel sorunumuz, bu yinelemeyi her defasında kozmik bir adap ve derin bir insanilikle anımsatmak, yansıtmak ve duyumsatmaktır belki de, sanat terkedilmelidir diyemeyiz ama sanat bizim sıradan bir parçamız olmaktan kurtulamıyor ne yazık ki, kendimizi anlatmak bir tür yineleme değil midir, böyle bir bildik tanı, köktenci değil, yüzeysel bir tanıya yol açacaktır sonuçta, var olanı kusurlarıyla biçimlendirmek, restorasyonla sözde yenilemek, niçin sanat sayılabilsin ki, ama uygarlık biçimimizi değiştirebilseydik biz, insan hiç olmazsa kendini tanıyabilecek, belki de anlayabilecekti kozmik ölçekte, yinelemek bir tanı olamaz ki, o salt bir tekerlemedir, ama ufkun ardında ne var bilemeyişimiz, bugünkü anlaksal yapımız ve onun sınırları içinde, başka bir gerçekliğe ulaşıp, göremeyişimizdendir. İnsan vahşidir, ölümcüldür, yazgısının tutsağı olup, umarsız bir yaratıktır ne yazık ki, bu topoğrafyası değişmedikçe, o tropikal bir kuşun renkleriyle avunduğu sanata, bir illüzyona ve kendisine boyun eğmeyi sürdürecektir.
Bundan ötürü bir dolayımla Sanatçı günümüzde sanatçı olmadığını ileri sürebilen kişidir, olmalıdır. Çünkü o kaçınılmazlıkla işbirlikçidir, bir yineleyici, günoğulcu ve skolastiktir gerçekte o... Yeni sanat diye bir şey yoktur, versiyonlarımızın piyasaya sürüldüğü, sayısal deneklerin karşıtlamında, kitlelerin beğenisine sunulduğu veya sosyal yaşamda türetken yollardan karşılık gördüğü, bildik bakış açılarının, bilinç üstüne çıkarılmış kozmik, kaotik ve bildik görselleridir onlar yalnızca.
Öyle olmasaydı Şeyh Bedrettin bir kere doğar, Marks bir kez konuşur, Spartaküs bir kerecik kalkışırdı o sürekli şükrettiğimiz, kutsal ve tanrısal bildiğimiz -dünya sahnesi- kurulu düzene karşı, oysa dünyamız saltıklıkla, bu tür düşselliklerin ve açmazlıkla yinelenen motto ve manifestoların ve her seferinde şu ya da bu biçimde 'Yüce Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor' diyenlerin mezarlarıyla dolup boşalan bir ambardır geçmişteki gibi, versiyonlar cennetiyiz biz ne yazık ki. Savaş savaş değil, içimizde kök salmış, bizi kuşatıp temellenmiş bir kavram o, diğer anomaliler gibi tanrıyı günahkar yapan ve utanılması gereken bu... Belirsizlik ilkesiyle yaşayan bir dünyanın ve tüm belirsizliklere hükmeden bir tanrının çocuklarıyız biz. Bir tür ahlaksızlık içindeyiz ve bir sapmayız gerçeklikte ve bu yolla günahtan yoksun olmakla, gerçek bir masumiyetin içindeyiz aynı zamanda, ne yazık ki. Acınası bir devran!..
İnsanlık ilerlemiyor, aşkınlığın versiyonlarıyla gönül eğlendirmiyor, yalnızca keşfediyor o, atomu keşfediyor, nötronu ve gökadaları keşfediyor, peynir çeşitlerini ve karamelayı keşfediyor, yeni bir şey bulmuş değil o, olmayan bir şeyi yaratabilmiş değil -yarattığı tanrı öyle değil ama(!)-, bir yinelemeyi yeniliyor o ve yazgısına doğru hızla koşmaktan da büyük bir haz alıyor... Göğün altında yeni bir şey olmadığı sürece, genlerimizdeki alıcı kuşun, düşlerindeki rengarenk tüyleriyle oyalanan bir çılgınlığın bebeği olmayı sürdürecektir o...
Her zaman bir Quetzalcoatl özlemiyle avunan ve onu savunan baltalar tapınağının bir yabanılı o!..
Sanat, o denli kısır bir çıkışlar yumağıdır ki gerçekte, temaları tarih boyunca, üç beş başlık altında cirit atan neandarteller olmaktan kendini kurtaramamıştır. Nedir onlar, aşk, ölüm, yaşam, zaman, evren, sonsuzluk ve varlık, yokluk ikilemleriyle, onun versiyonlarıyla dolup taşan yaşam gaileleri, savaş, barış, kin, para ve ekonomik, sosyal, kültürel, endüstriyel ne varsa ve onun kozmik açımlarıyla dolup taşan her tür, tümü...
Bizim anlağımızın cennet bağları, Eden Bahçesi o denli küçüktür ki, biz okyanuslar ve sonu gelmez cennet ve cehennemlerin sınırsızlığında taklalar, perendeler atarak yaşamlarımızı düşlerin sonsuzluğunda geçirmekte olduğumuzu sanıyoruz, oysa insan minicil bir yaratıktır ve düşünce kozmolojisi henüz alabildiğine sınırlıdır, bir kaçış içindeyiz biz gerçekte, evrensi her şeyi, her neni algılamakta zorlanıyoruz, her konuda çelimsiz bir varlığız ve bildik sınırlarının dışına çıkmakla tehdit edilen umarsız bedeni, anında intihara kalkışabilir örneğin, dışlanan bir homosapiens -düşünebilen varlık- o kadar naif ve kırılgandır ki, yaşam denilen kozmolojiyi anında yadsıyabilir, içine kapanır ve kendi kendini yok edebilecek basit bir aygıta, bildiğimiz bir alet ya da gülünç bile sayılamayacak son derece sıradan mekaniğiyle, öylesi bir makineye, et ve kanın danteliyle örülmüş bir kurmacaya dönüşebilir. Kurmaca, ne denli tehlikeli ve insansı etikten yoksun bir deyim. Ölümsüzlük bile kurtaramaz bu varlığı, ezasını artırır, o duyguyu terk etmedikçe ve düşüncesi sınırsızlığın kapısına ulaşacak bir biçimde gelişmedikçe, tıpkı kendisi gibi, amorf -anlamdan yoksun- bir biçimde oluşmuş bir yapıntının, bir göktaşının kozmik geometrisinde, cücemsi bir oluntu olmaktan öteye gidemeyecektir ne yazık ki...
Sanatın kategorileri de bir kaç kalemde toplanabilir bu yüzden, uygarlığımız son derece geri ve gülünç bir uygarlıktır inanın, başka dünyalar ve evrenlerin, kuantumla, parçacık ve dalga kuramlarıyla berkitilmiş veriler dünyasının düşlerini kuran insanlık, kozmik çölünde hiç bir şeyle karşılaşmadan, tüm evrenin sonsuza dek uzanan sınırlarını yerle bir ederek, hiç durmaksızın yol alabilir inanın. Bu yüzden kendimizi abartıyoruz biz, başka dünyalar ve canlıların özlemi içindeyiz, yalnızız ve bir ebeveyne gereksinim duyuyoruz her zaman, bir süt anne (süt yolu) ya da bir teselli ocağı arıyoruz sürekli, büyük lokma yutalım elbette ama biz bulamayacağız onu...
Bizi karşılamaya değer bulacak bir kavramlar bütünü, bir töz ve kolloid yığınlarının olabileceği bir evrende yaşamıyoruz büyük olasılıkla, biz sıradansak eğer ki öyle görünüyor, evrende; bir hiçliği barındırıyor olabilir, bu yüzden aksi bile sıradan olabilecektir artık bu madalyonun öteki yüzünün. Sıradan olanın türevleri de sıradan olacaktır doğallıkla...
İnsan bir bölüm bilim adamlarının ileri sürdüğü gibi antropolojik bir sapma; arınmış bir ruhun, sağlıklı diyebileceğimiz bir dna'nın ürünleri ve gerçekten tanrısal sayılabilecek bir gen yığınlarının yumağı olabilseydik biz, bugünün sanat, düşün ve ideolojik dünyasından en ufak bir kırıntı taşımadan varlığını sürdüren, düşüncesini onun en küçük bir endikasyonuyla karşılaşmadan ve kontranın yıkımına uğramadan, sürüp giden bir yapıntılar ve uğraşılar evreninin içinde olabilirdik biz ama evrilişimiz insanın ürkütücü derecede naif ve komik unsurların egemen olduğu bir yapıntıya dönüşmesine yol açmış ve üstelik tanrıları, yığınla, başıboş göktaşı gibi yüzen tabularıyla, inanılmaz bir kutsaliteler cenneti ve cehennemini icat etmişiz biz. Umarsızlığımızdan ve kozmikomik bir karikatür olmaktan kurtulamayışımızdan, iyi düşünmeliyiz, biz kimiz ve neyiz, milyarlarca sözcük arasında, bir'icik sayıda bir 'Umut', eşi bile olmayan bir sözcük var ha!..
Gerçek bir varlık, bugünün sorunlarının hiçbiriyle uğraşmadan, sürüp giden bir töz ya da nen olabilir ve kendini anlayabilme bahtına erişebilirdi belki de ama bu olanak tanınmamış homosapiensimize...
Nereden biliyorsun deselerdi?
Bizden, kendimizden biliyorum derdim o varlığa!..
....
Bir çeviri hilesi!..
THOMAS SEGUİN
*
PLATONİK DÜŞ
Her gün pişmanlık duymadan tattığım bir ağudur nedeni,
Sanat estet duygusunun (güzele düşkünlük) dışa vurumudur.
Peki güzel nedir, güzelin anlamı hiç bir şeydir. Çünkü güzel ortak yargılarımızdır sonuçta, biraz ileri gidersek vasatlığın saltanatıyla karşılaşabiliriz. Milyonlarca arabayla yarıştığınızı düşünün, hepsi aynı hızla yokuşu çıkamaz, bir tanesi doruklarda gezerken, pek çoğu eteklerde dolaşacaktır, vasatlığın saltanatı garip bir şey değildir, yalnızca budur.
Sanatın bir kavannisinin ya da kronolojisinin olması, mezar taşı ideolojisinden başka bir şey değildir, üstelik bir koçanı tutulmak nezaketine erişen, kavuşan kadar, bir o kadarda unutulan vardır bu hengamede...
Gerçek ereği ölümsüzlükse bu kavgaşımın, her insan ölümsüzdür diye düşünebiliriz. Çünkü eşi ve sonu olmayan bir yaşamı süslemek, onu onurlandırmak gibi bir işlevi vardır her insanın, bu baht hiçliğin bütün temellerini yerle bir eden biricik kanıttır tüm evrende, her insan bunu bizim için yapar üstelik ve her insan ölümsüzlüğü hak eder, erdemli olmanın yollarından biridir bu tanrı katında ve tanrının bir borcudur bu bize, tanrı ötekiyse, madalyonun öbür yüzünde de biz varız öncelikle ve bu paranın yazısı da turası da aynıdır belki de!..
Sanatın bir kavannisinin ya da kronolojisinin olması, mezar taşı ideolojisinden başka bir şey değildir, üstelik bir koçanı tutulmak nezaketine erişen, kavuşan kadar, bir o kadarda unutulan vardır bu hengamede...
Gerçek ereği ölümsüzlükse bu kavgaşımın, her insan ölümsüzdür diye düşünebiliriz. Çünkü eşi ve sonu olmayan bir yaşamı süslemek, onu onurlandırmak gibi bir işlevi vardır her insanın, bu baht hiçliğin bütün temellerini yerle bir eden biricik kanıttır tüm evrende, her insan bunu bizim için yapar üstelik ve her insan ölümsüzlüğü hak eder, erdemli olmanın yollarından biridir bu tanrı katında ve tanrının bir borcudur bu bize, tanrı ötekiyse, madalyonun öbür yüzünde de biz varız öncelikle ve bu paranın yazısı da turası da aynıdır belki de!..
Picasso, Franko faşizmiyle ilgili -sözde- Guernica'yı yapmıştır, bir duvar resmi formunda, başkaca bir tavrı da yoktur bu konuda, o zaten yoksulluk, eşitsizlik, devrim gibi konularla pek ilgilenmemiştir, bir portre ressamıdır, renkçidir ustalıkla ve en önemlisi de yenilikçi bir ressam değildir ve tarzı bir ilkin sunumu da değildir, belirtildiği üzere mağara çizgilerinin versiyonlarıyla, Afrika renklerinin bireşimidir, ama kapitülasyon çağları bittiyse de, manipülasyon çağları bitecek gibi değildir dünyamızda...
Bilineni yinelemiş olalım, Einstein'in görecelilik kuramı dünyayı sarsınca, bir intihal -çalmayı akıl etme- varsağısına gönül indirip, bu kavramı resme taşımayı, primitif bir biçimde olsa da öngörmüş, çağın sürümü ve zorunlu bilitinin dinamiğiyle de, Paris - Madrid düalizmi arasında popülizmin duvarlarını yıkmayı başarmıştır.
Bitmedi kadınlara karşı nobran, despot ve dikteci -diktatör kavramı buradan gelir- ve dikte ettiren bir ölümlü olarak, kötü bir ünün sahibi olmuştur.
Konumuzla ilgili değilse de, sırf oyun içinde oyunun gizemlerine erebilmek için deneyelim, eğer bu resim anlayışını bir doğulu 'ele geçirmiş' olsaydı Methuselah bakın neler söyleyecekti; Bu güneşin kavurduğu, perişan toprakların vatanından çıka gelen doğulu, resim sanatını özümsemeye ant içmiş, primitif çağların görüngüsünü hatmetmiş, renkler, doğu çarşılarının tanrısal bir bağışı gibi göz alan bin bir çeşitliliğinin derinliğini süzerek, bir özüt gibi tuvali kaplıyor, gören gözleri hayran bırakıyor, perspektif alabildiğine primitif, çarpık doğu zihinselliğinin tüm çizgileri var portrelerinde, ressam düşkün topraklarının insanlarını hakkıyla yansıtıyor, bakışları bir yere odaklanamayan umarsız ve yoksul figürler, ressamın profesyonel becerisiyle panoramik görsellere dönüşüyor.
Doğunun insanlarının açmazı, sanki felçli, parçalanmış zihinsel yapı, ancak bu denli yansıtılabilirdi, dikkat dağınıklığı, yıkıntılar arasında ilahi ve dünyayı seyre dalmışlığın acziyle bütünleşen; erdemli bir savunma bu, çağımız bir ressamla tanışıyor ve doğuyu bize bir kez daha bahşederek, kendimizi de tanımamızı sağlama yolunda bir adım atmamızı öngören derin portrelere imza atıyor, resim sanatı insanı anlatma yolunda bildik formlarını, fersah fersah geride bıraktı, resim anlayışı yeni bir kimlik kazandı onun fırçasıyla ve çağ yeni bir ressam, özgün bir sanatçı kazandı!..
İşte Picasso 'dilendiğinde' böyle biri!.. Siz baktığınız pencerenin kurbanlarısınız!..
Peki Picasso neden büyüktür, büyük değildir, çağ efsanesini yaratmak zorundadır, uygarlığımız genelde kafeini alınmış sanat erbabını öne çıkarmakta hiç bir beis görmez, o 'Karşı koymak bile bir çeşit işbirliği olabilir' mottosunun gönüllü kurbanı, hayranı ve kahramanı olmakla, sözde ilerici, aydın, işçi, eşitlik özlemi içindeki kitlelerin, ambalajı göz alan ve arada bir Mozambik'den, Burkina Faso'ya, Gulag'dan, Auswithcz'e kadar özdeyişler üretip, türetip serflerin, paryaların ve tarih boyunca sınıfta kalmaktan başka hiç bir becerisi olamamış arkaik proletaryanın; sözcülüğüne savunur artık.
Kimisi Goethe gibi, sonunda nedamet getirir bu konuda ve giderken, hiç olmazsa, 'Işık daha fazla ışık' der, diyesim hiç olmazsa kendini bilir. Çünkü, karanlıkların olmazsa olmazımız olduğunu anlar ve görür artık. Kimisi Max Ernst gibi gerçekten yenilikçi bir resmin peşine düşer, ama onu kimse anlamaz, neden, dedik ya aydın olmak ya da gelecekçilik, ilericilik bile; bu dünyada anlaşılır -daha doğrusu- düzenle işbirliğinin tezahürü bir arketip olmak zorundadır, yoksa saçmalıyordur insanlar, görülmedik delilikler sergiliyordur, anlaşılamıyordur bir türlü vb!..
Örnekçe; bunu bilen ve sezen Malevich, devrimlerin, reformların, restorasyonların hep aynı kapıya çıktığını anlamış, sezmiş olacak ki boş tuvali duvara asarak uygarlığımızı protesto etmiştir, o değişen tek şeyin 'değişmeyen' olduğunu anlamıştır.
Duchamp ise, başka bir versiyona yönelmiş bu ikilem içinde ve pisuvarı enstelasyon, resim ya da güzel sanatların bir objesi olarak insanlık sahnesine, fütursuzca sunarak -ilk kez sanata karşı sanat yapılıyordur-, anlaşılır bir kurnazlık, haylazlık ya da açıkça bir meydan okumayla; sanatın aslında, düzen içi, kurulu mekanizma veya anlaşılır doğamızın öylesine ve değişkesiz, görsel ve bildik yinelemeleri ve zaman geçtikçe yeniden piyasaya çıkan, arzı endam eden ürünleri olduğunu haykırmakla yetinmiştir.
Göğün altında yeni bir şey yoktur ve olamaz. Onun için bir yinelemeyiz biz.
En şaşırtıcı ve belki de dehşet verici yanıysa sanatın, bu aşamalarda, uygarlığımızın tüm bu devrimci, karşı devrimci, öylesi ya da üstün körü olan veya bize olağanüstü gelen, gerçekten yenilikçi ürünlerini kendi potasında eritip, usa sığmaz biçimde bir absorbe etme -tolere etme de diyebiliriz-, güncelleştirme, olağanlaştırma yeteneği göstererek, her şeyi sıradanlaştırma, anlak içi süblimasyonlarla, giderek anlaşılır kılarak, değersizleştirme, yoksunlaştırma ve işte sanatın her şey gibi öylesi bir ürünü olma, düşüncenin bildik insiyaklarından biri -yaratım-, olağanüstü olma özelliğini; hepimizin anlayacağı bir seviyeye indirme sihrini- büyüsünü- tansığını, ne derseniz deyin imansızca, insafsızca, acımasızca gösterebilmesidir.
Bunu zamana mı borçluyuz, her düşüncenin insan ürünü olmakla giderek olağanüstülükten uzaklaşmasının ortak bir yazgımız olduğunu anlamamızdan mı kaynaklanıyor bilemiyoruz.
Sonuçta sanat özü baz alındığında ilericidir kavramı, savunması, donesi veya ileri sürme biçimselliği; bir şehir efsanesi, yalan söyledikçe burnu uzayan bir Pinokyo masalı, bir tür galat-ı meşhurdur.
Sanat yaşamın bir parçasıdır her şey gibi, sıradandır ne yazık ki...
Evet yaşamımızda her şey; olasılıklar, olağanüstülükler, şaşırtılarla doludur ve Platon içimizdedir bizim, Rotschild içimizdedir, Robinson Cruose içimizdedir, Şeyh Bedrettin ve Yunus içimizdedir.
Yaşam bizi nereye sürüklüyor, çabalarımız nereye götürüyorsa biz oyuz.
Sonuç şu; Uygarlığımız et ve kan uygarlığı hala, cinsiyetin açmazlarıyla, genlerimize sinmiş şiddet duygusuyla, aç gözlülüğün pençesinde paramparça olan kitleler ve adına kapitalizm -sermayecilik- dediğimiz vodvilin oyuncaklarıyla ve blody maryleriyle kadeh kaldıran ve yaşamı cadı bayramlarıyla avunarak, rol kaparak, kurban olarak, payına düşen; negatif ya da pozitif motivasyonlarıyla ömrünü tüketen materyalleriyle -bir canlı türü olarak, hominid- geçip gidiyoruz biz.
Uygarlık modelimiz değişmedikçe, sonuçta bir primat, ilkel bir dürtülenim, amipyen bir hücre topluluğuyuz biz.
Bitmedi; bunu Salvatore Dali, Picasso'dan daha iyi bildiği için, yok çok daha dürüst olduğu için, ben dolaristim, paraya tapan bir işbirlikçiyim, başka bir şey değil diyerek, olan biteni -gerçek bir devrimci sıfatıyla- özetledi.
Buna inanmıyorsunuz değil mi, inanmıyoruz, çünkü bizler uygarlığımızın ürünleriyiz. İnanmak bir sonraki -türe- kalıyor, gerçek zaman alıyor ve yüzyıllar evrenin kadranında saniyelerle ölçüldüğü için, olan bizlere oluyor ne yazık ki, bizler onların öncülü ve kurbanlarıyız.
Bu durumda, kaçınılmaz işbirliğini bilen, insanlık tarihçesinin birer kurbanı ve ama açıkça itiraf etme dürüstlüğünü gösteremeyen ve kahramanlığa soyunan ucuz birer Picassolarız biz!..
Geçenlerde çağımızın Azev'i -hainler kralı- bir eleştirmenimiz, 'Solun rantını yemedi' diye bir başlık attı köşesinde, evet hainler kralı bizlere göre, ama inanın içimizde en dürüstü o... Hem oynadı, hem söylemek dürüstlüğünü gösterdi çünkü yaşamında, doğrusu bu değil belki, ama uyumaktan ve ayaküstü düş görmekten iyidir.
Nedeni de şu, düşmanlarımı dostlarımdan daha çok severim, çünkü onları tanır bilirim, ama dostumun ne zaman ne yapacağı konusunda bir önlem almam olası değildir yaşam boyu, ihanete açık bir kavram dostluk.
Çünkü dostuma güvenirim, güvenmek zorundayım ve ne zaman ihanet edebileceğini de hiç bir zaman bilemem, düşmanım için böyle bir sorun yaşamadığım için ve ihanet eden bir düşman tarihte görülmediği için, düşmanımı daha çok beğenir ve hatta severim!.. Bize acı veriyor biliyorum, ama işbirlikçi olan dostlarımızdır ne yazık ki...
Tarihimiz, insanlığın ikilemi, açmazları ve umarsızlıkların yinelemeleriyle doludur ve ölülerimizin üzerinde yükselen bir ceset, et ve kemik, dahası bir -kül- yığınıdır uygarlık dediğimiz incelikler ve hiç bir şey değişmemiştir, o günden bugüne...
İnsan türü kökten değişip, evrilmedikçe de değişmeyecektir!..
..............................................................................................................................................
SANAT VE DİL
Bir süre önce İstanbul Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel sanatlara olan ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne denli az uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz. Ertesi gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen oranın bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir 'müze' sayılabileceğini kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli fıkranın bir eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve ‘bunu ben de yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun kuşağından biri olarak müze olsun da ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi çoktan kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama çok boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır, oysa kendimize bağlı sanırız.
Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum, ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret yapılmalı veya ayda bir gün, bir sınıf o günü dışarıda kültürel, sosyal izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz, bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa Rönesans ve reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, köklü geleneğin temellendirmediği bireysel anlayış ve atılım ancak işgören sanatçılar yaratabilir.
Sanatsal bir uğraş o denli büyük değişiklikler yaratır ki insan üzerinde, dünyayı neredeyse 'bir sanatla uğraşan kişiler' ve bir sanatla uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz, bir sanatla uğraşan kişi büyük olasılıkla daha hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz, şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini daha bir olgunlukla algılayabileceği için (tarihi-sosyal, çünkü sanat bir kültür içereni ve yapılanımıdır sonuçta) gerçekte daha donanımlıdır ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir karşılık olup; sanat ve sanatçı gerçekten bir karşı duruş sergiler, bunun dışındaki şeyler, örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve diğerlerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.
Sanat bir yetenek değil eğitim işidir diye düşünelim. Gerçekten de doğrudur, yeteneğin tanımının tam olarak yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim midir, tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir... Sözcük olarak yeteneğin varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe inanmak usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçemez, yetenek olabilirlikler alanının tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz, hatta sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca mistifize, soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz Paul’un yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep var olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve anatomik doğa yasaları gibi birbirini izlerler.
Bu açına bağlı olarak, olağanüstü bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya kadar! Tansık insanın kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da sanatsal etkinlik ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de konumlar sonucu kavranılmaz bir şeymiş gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, 'kavra' diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, sanat bir üst yapıdır, ne ki üst yapının biçim verdiği bir şey olmamalıdır, mağara soyluları nasıl varlığını, kimliğini duvara resmettiyse, günümüz anlayışı da, olanı ve olması gerekenin yansısı ve yankısını düşsel düzlemde yaratmayı sürdürecektir. Bu özgürlüktür ve bir formasyona sığdırıldığında sanat olmaktan çıkar. Örneğin dili, kültürü kurcalanan, bir erkin despotize ettiği toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Yine bizde dil sorunu bile çözümlenmiş değildir, dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır, bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halen de öyledir.
Bir görüşe göre Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum dilini yeni bulmuştur, doğrusu da budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dil de kalmamıştır, çünkü gene Osmani dille söylersek bu bir dil değil terkiptir (Yunus'un Türkçesi varken Osmanlıca yoktu, I.Mehmet'le imparatorluk sıfatını alan devlet, halife I.Selim'le Osmanlıcayı tümüyle benimsemiş, resmileştirmiştir, öyleyse Osmani dil zamansal, topoğrafik bir gereksinim, yapay bir dönüşümdür), çok uluslu Osmanlının, Balkan, Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Nasıl Brötonca olmayıp, Galce, İngilizce varsa, Romanofça oluşmayıp, Rusça sağ kalmışsa bu da böyledir. Bu açıdan Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir dokuncaya (müdahale) son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş, dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine ulaşmıştır, bu anlamda karşıdevrim süreci bitmiş, herkes dilini korumuş, ne ki herkesin dili Osmanlıca gibi bir bulamaç, yapay bir kurmaca doğallıkla halkların dili olamamıştır.
Ama kimi entelektüellerimiz Osmanlı bürokrasisiyle olan bağları ve üstyapısalcı yaklaşımı ve genlerinden süzülen hegemonik dürtüleri nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin diliymiş gibi; ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir. Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp yozlaşabilir.
Osmani anlayış, yüzyıllarca nasıl bir kraliçe ve prensesten yoksun, masalsız, söylencesiz, kurak, tek boyutlu bir ataerkil yapıyla, mimariden, heykelden, resimden uzak ve edebiyatı da salt şiir terennümü, basit bir sözcük oyunu sanarak, katılımcı, var edici değil, yok edici tavrıyla nasıl yüzyıllarını geçirdiyse, dünya renklerini kısır bir döngü içinde, kendi içine kapanarak görmezlikten geldiyse, sonuçta bunun uzantısı olan teknoloji ve bilimden geride kalıp, yıkılıp gittiyse (Şalvarı şaltak Osmanlı, eyeri kaltak Osmanlı, ekende yok, biçende yok, yiyende ortak Osmanlı, deyişi zadeganın değil, halkın deyişidir ne yazık ki...), aynı şey her zaman tarih sahnesinde yinelenebilir. Ama bu afra tafralarla hiç bir yere varılmadığını da görüyoruz... Sorun yoksamakta değil, eleştirinin pozitif, bir tepkili motora dönüşerek atılımın gerçekleşmesinde!..
Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda bulunmaya çalışarak, kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp giden çabalarımızı tüm bir toplum olarak artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep birlikte ortadan kaldırmaya, fasonistik yapıya karşın sanat ve bilim aşkını yüceltmeye çalışmalıyız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş. Bunu ‘Sanat toplumun doğal dini olmalıdır’ biçiminde düşünebiliriz ve düşünmeliyiz.
Çünkü, bilim, sanat, teknoloji üçgeni çağımızın varoluş bildirgesidir.
..
Bugünkü sorunlarımıza bakarak eleştirilerimizi sürdürecek olursak, az gelişmiş toplum, toplumumuz, sorunlar karşısında guguk kuşu gibi yalnızca siyasi iradeyi eleştiren bir toplum olmakta direniyor, oysa her kurum, kişi ve olguyu eleştirebilmek gerekir, örneğin herkes basın özgürlüğü yok der, bu bir yanılgı, tam aksine basınımız anarşizan bir özgürlük içinde, çünkü çeyrek sütun kültür, sanat ve bilim-teknolojiye sayfa ayırmayan, -okunmuyor- gerekçesine sığınan bir basınımız var değil mi, aynı basın her gün 4 -boş sayfa- magazin bulmacası verebiliyor, gazete bir okunak, ama dörtte üçü fotoğraf ve görsel malzemeyle dolu, sanki bir ahmaklaştırma projesi gazetelerimiz, dünyada örneği yok bu basının, gidin bakın...
Basının bu tutumu karşısında, özgür değil çığlığı atabilen, manikleşmiş, moronlaştırılmıştır, sen toplumun eğitsel, kültürel bilişimle öğretiler yayacak ve toplumsal estet ve etikle ilgili motoru olacaksın ama çeyrek sütunu geçmeyen, çağdaşlığın olmazsa olmazı duyumları çok göreceksin ve ertesi gün unutulan magazin figürleriyle dolu, alzheimer bulaştıran magazin bulmacalarına tam 4 boş sayfa ayıracaksın, onun iki katı spor sayfasıyla yılları geçireceksin, -üstelik her gün-, böyle bir basının özgür olmadığını savunan bir toplum, bir körleşme ve sağırlaştırma dürtüsüyle; iteklenip protesto çığlıkları atabilen köstebeklere dönüştürülmüştür olsa olsa -o bir yana bu toplumun en azılı ve gerici kesimi ne yazık ki basındır-.
Buna paralel olarak, benzeri biçimde toplumun burjuvaziyi ve semayeyi eleştirme alışkanlığı da yoktur, bütün dünyada o ülkenin sermayedarları uzay teknolojisini bile kendisi üretirken, bu ülkede yerli arabaya rantabl değil, kar getirmiyor diyen patron ve patronajlarınız varsa, niçin geri kaldık sorusunu toplumun açıkça uyuşturan ve sağır dilsizleştirilmiş düşünsel yapısını sorgulaması gerekmez mi; aynı biçimde toplum, Osmanlıya antipati duyarken o dilden hiç bir çeviriye yeltenmeyen akademisyen ve aydınlarını eleştirmiyor, 600 yılda altı kitabı yok Osmanlı'nın denilerek, geçiliyor -korkunç derecede kuşku verici bir yanı var bu mottonun-, bunca yüzyıl koyun güderek imparatorluğu sürdürebilir mi bir yapılanma, bir başkalaşım, oysa algılarımız ve formatlarımız bizi böyle büyüttü-, doğru diyelim yaklaşımlar ama soru sormayıda öğrenemedik ki biz, verili bir otomat gibiydik. Ne ki bir Evliya Çelebi'nin dahi dünyada eşi benzeri yoktur, ama bu seyyahın tam bir Türkçe çevirisini yapabilecek aydınımızda yok, ne var ki batının uyduruk çok satarlarına iman eden yayıncılık anlayışıyla, afyonlaşmış kitleler, o bildik çığlıklarıyla, gezi olayları ve alanları doldururken, gerçek ve temel eleştirilerden yoksun yüzyılları tüketirken, neden gelişmişlik sırasında birleşmiş milletlerin 193 ülkesinin son sıralarından kurtulamıyoruz diye düşünmüyorlar. Bir çığlık değil bu, bir üzüntü, hayıflanma ve geri kalmışlığın melankolisi ne yazık ki!.. Ezilmişliğin serenadı olsun!..
Bir toplum ağzında tütün, dün gece reyting birincisi kimdi sorusuyla, boş bulmaca sayfalarını doldurarak -entelektüel enerji yayıyorum- sanısı içinde yaşayıp gidiyorsa, o toplum açık toplum olmak şöyle dursun, sivil görünümlü bir sosyal faşizmin boyunduruklarıyla, boynuna tasma geçirilmiş bir sürü ve gerçekte de bir sömürgedir ama ayrımında değildir. Basını da uzaktan kumanda ve kendi toplumunun sorunsallarını kaygı edinen basın olmak bir yana; olsa olsa Lady Gaga'yla kafa bulan ve kendi halkını acımasızca gagalayıp tüylerini yolmayı ve bilisizce uyutmayı, işbirliğiyle sömürmeyi geleneğe dönüştürmüş, bir İştirakçi Hilmi basınıdır!..
Bu toplum bildik tepkilerle yıllarını geçirmeyi değil, öncelikle kendini eleştirmeyi öğrenebilmeli!..Çünkü erk-iktidar dediğin toplumun bir yansıması, ayrıca az gelişmiş toplumun birinci handikabı kendini bir kenara ayırarak toplumu cahil diye nitelemesidir, toplum cahil olmaz, cehalet bireysellikle ilgili bir nitelemedir, çözümde; bireylerin sürüleşme eğiliminden kurtulmasında yatıyor!..
Oysa ki koyunun biri atlamasa uçurumdan, ötekiler duracaktır!..
Sormayı, sorgulamayı öğrenecektir sanırım!..
.....................................................................................................................................................
TÜRKÇE
Türkçede sözcüğün kökü bir anlam ifade eder. Yüz, yüzme, yüzücü, yol, yolcu, yolak, yoldaş, tin, tinsel, ten, tensel, g...öz, gözcü, gözetmen, gözel gibi. Güzelin aslı gözeldir bu yüzden. Güzel diye bir şey yoktur gerçekte, galatı meşhur olmuş güzele dönmüş. Bu yüzden çok beğendiğimiz İstanbul Türkçesi yanlışlarla doludur. Zeki Müren Türkçeyi yanlış öğretti bu topluma, oysa çok iyi bir şey yapıyor sanıyorduk. Zeki Müren sahibinin sesidir ve bunu çok iyi yerine getirmiştir. Onun dili Arabi bir Türkçedir. Şarkılarımızda Osmanlıcadır bu yüzden. Türkülerimizde Türkçe. Ne var ki dil başka dillerden sözcük alabilir, burada sorun şudur, teknolojiniz sıfırsa, bütün sözcükler yabancıdır artık, diferansiyel, navigasyon, pulsar, kuark, lansman gibi...
Hiç birimiz lansman ne demek bilmiyoruz, tanıtım gibi bir şeyi çağrıştırıyor sezgilerimiz öyle...
Bu ülkenin sanatçıları, yabancı dil budalası, hepsi fason, bir şey ürettikleri yok ve toplumu lansman, cower, single gibi sözcüklerle yaptıkları işin çok üst düzey, batı standartlarında bir marifetmiş gibi algı yayıyorlar. Bu yöntem onların işine geliyor.
Yerli arabanız yoksa, ferrari derken ağzı sulanan kapkaççılar ve kalpazanlar protokolde en öndedirler, sömürge ülkelerde!
Ve sanat özü itibariyle ilericidir diyenlere kanmayın, geri ülkenin sanatçısı, azılı bir gericidir, gelişmiş ülkenin sanatçısı da azılı bir gelecekçidir.
Sanat erbabına göre öten bir düdüktür dostlarım, sakın yanılmayın!!!!
Sizi kızdıracak bir şey söyleyeyim, vallahi geri kalmış ülkelerde hainler kahraman, kahramanlarda hain muamelesi görürler!!!
Korkuyorum sizden ama yine de utanıp çekinmeden bir örnek vereyim, bugün Fazlı Say'ı Porchesiyle, Tarkan'ı Ferrarisiyle İstanbul sokaklarında görseniz alkışlarsınız ve eklersiniz; HAK EDİYOR! ama harap bir Anadolla ahir ömründe kimsenin iplemediği Ali Ekber ÇİÇEK'i görseniz gülmekten yere yatar, yedi ceddinize hatıra diye anlatırsınız.
Bunun pisikolojide iki adı var, birincisi Stockholm Sendromu, celladına bağımlılık, yani sömürgeci efendisine Porche aracılığıyla selam durma ve alkışlama dürtüsü ki, genlerimize işlemiştir bu duygu yüz yıldır, ikincisi süblimleme veya süblimasyon, Türkçesi yüceltme, ezikliğini tam da ezildiği yolu benimseyerek, onunla bütünleşip özümseme, düşmanının kılığına bürünme; Ferrariyle hava atana tezahürat veya helal olsun nidalarıyla eşlik etme!..
İkisi de yalnızca SÖMÜRGELERDE GÖRÜLÜR!!!! şimdi asıl soruna geldik, sizin yere göğe sığdıramadığınız sanatçılarınıza öbür dünyada tanrı bir soru yöneltecek, ömründe vatanın (bu vatan içinde bulunduğun ve sana çok şeyini veren toplum ve toprak demek) için ne yaptın ve yukardaki Ali ekber çiçek e sen bu tarafa geç diyecek -zırnık kadar hizmeti olsa da- ama büyük işler başarmış gibi görünen diğer ikisini zebaniyle işaret ettiği yere yollayacak, büyük sorgular için! amma velakin bunun böyle olacağını anlayabilmeniz için -sanatın edebiyatın, fiziğin, kimyanın, teknolojik solfejlerle, vatanın ve insanın coğrafyasında neyin bir yaratım, neyin bir insanlığa veya evrene bir katkı, hizmet sayılabileceği noktasında gerçeği kavrayabilmiş olmak gerekir, bu yaşarken ne yazık ki belirsizdir ve terazisi de yoktur. BUNU BİLEN ademoğulları bazen çaresizce, bazen gülerek öbür dünyada görüşürüz o zaman derler.
O yüzden gerçek bir sanatla iştigal edebiliyor olmak, mutluluktan ziyade, inanç verir insana, banka cüzdanlarının yaratacağı Mona Lisa tebessümünden ziyade iç huzur verir ve bilirler ki bir tüccar bu dünyada çok insandan güçlüdür, bir komutan tanrının kırbacıdır neredeyse, bir şarlatan kral sofralarının baş konuğudur, bir zanaatçı, -yani sanatın, para, şöhret, alkış ve bir illüzyon, manipülasyon uğruna ne yazık ki yardakçısı sıfatıyla ömürlerini tüketenler- yaşadığı dünyada herkesten fazla itibar görürler ve herkesten fazla gülüp eğlenecek olanağı da bulabilirler. Ama 33 yaşında çarmıhta inleyerek ölen İsa'nın erdemine kavuşamazlar, onun sonsuz derinliğini algılayamazlar, Mozart karşısında kibirle yelpazesini sallayan Salieri gibidir onlar, Muhammet karşısında kadınları kuma gömen, cenbiyeli ve gözleri çölün ışığıyla yanıp sönen bir bedevi, bir büyücü gibidirler.
Hepsi gelip geçti bu dünyadan, Sokrates olsun, sahte bir dünyanın, kan ve şiddet dolu toprakların her şeyi ezdiği bir zamanın akışında sözünden dönmenin bir erdem olabileceğini anlayan Galile'nin -bunu anlayabilmek çok zor- sanatını, bilimini ve gerçek insan olma yolundaki çabalarını anlayanlar sanatçı olabilirler ancak. Sanat bir niceliğin şahikasıyla Queatzal Kuşu gibi parıldamakta değildir, insanın yolculuğunda onun dönüşümü ve -gerçek insan- ölüm, şiddet, hak ve haksızlık gibi kavramların olmayacağı bir evrene doğru yolculuk yaparken, bir nebze olsun ışık saçmak, tanrı indinde bir parmak kadar olsa bile çabalamış olmak olabilmektir.
Ben Ali Ekber Çiçek'in bu çaba içinde olduğunu biliyorum -bunu anlatabilmek için ayrı bir sayfa açmak gerekir ama açınlamalardan sezmek mümkündür-. Ama özür dileyerek söylüyorum ki diğer ikisi bir niceliğin ve değişmezliğin -belki masumca da olsa- bir kuyrukçusu, yineleyicisi ve dünyevi meşgalecisi ve statükonun -ve değişmezliğin- günahkar bekçisidir. Tanrı bunu bilir, aşağılanmış İsa onun için kalplerimizdedir, dişi kırılıp, dudağı patlayan Muhammet onun için dualarımızdadır, ölüm ve öldürüm karşısında sözünden dönme erdemini gösterebilecek kadar derin ve yorgun Galile onun için yüzyılların içinde sizinle yanyana yürümek başarısını gösterir.
Aslında her şeyin terazisi herkesin elindedir ve yaşam bunu anlamak ve gerçeği görmek uğruna, hazlar ve kederler içinde geçip giden, eşsiz bir nimettir.
Bu ülkenin sanatçıları, yabancı dil budalası, hepsi fason, bir şey ürettikleri yok ve toplumu lansman, cower, single gibi sözcüklerle yaptıkları işin çok üst düzey, batı standartlarında bir marifetmiş gibi algı yayıyorlar. Bu yöntem onların işine geliyor.
Yerli arabanız yoksa, ferrari derken ağzı sulanan kapkaççılar ve kalpazanlar protokolde en öndedirler, sömürge ülkelerde!
Ve sanat özü itibariyle ilericidir diyenlere kanmayın, geri ülkenin sanatçısı, azılı bir gericidir, gelişmiş ülkenin sanatçısı da azılı bir gelecekçidir.
Sanat erbabına göre öten bir düdüktür dostlarım, sakın yanılmayın!!!!
Sizi kızdıracak bir şey söyleyeyim, vallahi geri kalmış ülkelerde hainler kahraman, kahramanlarda hain muamelesi görürler!!!
Korkuyorum sizden ama yine de utanıp çekinmeden bir örnek vereyim, bugün Fazlı Say'ı Porchesiyle, Tarkan'ı Ferrarisiyle İstanbul sokaklarında görseniz alkışlarsınız ve eklersiniz; HAK EDİYOR! ama harap bir Anadolla ahir ömründe kimsenin iplemediği Ali Ekber ÇİÇEK'i görseniz gülmekten yere yatar, yedi ceddinize hatıra diye anlatırsınız.
Bunun pisikolojide iki adı var, birincisi Stockholm Sendromu, celladına bağımlılık, yani sömürgeci efendisine Porche aracılığıyla selam durma ve alkışlama dürtüsü ki, genlerimize işlemiştir bu duygu yüz yıldır, ikincisi süblimleme veya süblimasyon, Türkçesi yüceltme, ezikliğini tam da ezildiği yolu benimseyerek, onunla bütünleşip özümseme, düşmanının kılığına bürünme; Ferrariyle hava atana tezahürat veya helal olsun nidalarıyla eşlik etme!..
İkisi de yalnızca SÖMÜRGELERDE GÖRÜLÜR!!!! şimdi asıl soruna geldik, sizin yere göğe sığdıramadığınız sanatçılarınıza öbür dünyada tanrı bir soru yöneltecek, ömründe vatanın (bu vatan içinde bulunduğun ve sana çok şeyini veren toplum ve toprak demek) için ne yaptın ve yukardaki Ali ekber çiçek e sen bu tarafa geç diyecek -zırnık kadar hizmeti olsa da- ama büyük işler başarmış gibi görünen diğer ikisini zebaniyle işaret ettiği yere yollayacak, büyük sorgular için! amma velakin bunun böyle olacağını anlayabilmeniz için -sanatın edebiyatın, fiziğin, kimyanın, teknolojik solfejlerle, vatanın ve insanın coğrafyasında neyin bir yaratım, neyin bir insanlığa veya evrene bir katkı, hizmet sayılabileceği noktasında gerçeği kavrayabilmiş olmak gerekir, bu yaşarken ne yazık ki belirsizdir ve terazisi de yoktur. BUNU BİLEN ademoğulları bazen çaresizce, bazen gülerek öbür dünyada görüşürüz o zaman derler.
O yüzden gerçek bir sanatla iştigal edebiliyor olmak, mutluluktan ziyade, inanç verir insana, banka cüzdanlarının yaratacağı Mona Lisa tebessümünden ziyade iç huzur verir ve bilirler ki bir tüccar bu dünyada çok insandan güçlüdür, bir komutan tanrının kırbacıdır neredeyse, bir şarlatan kral sofralarının baş konuğudur, bir zanaatçı, -yani sanatın, para, şöhret, alkış ve bir illüzyon, manipülasyon uğruna ne yazık ki yardakçısı sıfatıyla ömürlerini tüketenler- yaşadığı dünyada herkesten fazla itibar görürler ve herkesten fazla gülüp eğlenecek olanağı da bulabilirler. Ama 33 yaşında çarmıhta inleyerek ölen İsa'nın erdemine kavuşamazlar, onun sonsuz derinliğini algılayamazlar, Mozart karşısında kibirle yelpazesini sallayan Salieri gibidir onlar, Muhammet karşısında kadınları kuma gömen, cenbiyeli ve gözleri çölün ışığıyla yanıp sönen bir bedevi, bir büyücü gibidirler.
Hepsi gelip geçti bu dünyadan, Sokrates olsun, sahte bir dünyanın, kan ve şiddet dolu toprakların her şeyi ezdiği bir zamanın akışında sözünden dönmenin bir erdem olabileceğini anlayan Galile'nin -bunu anlayabilmek çok zor- sanatını, bilimini ve gerçek insan olma yolundaki çabalarını anlayanlar sanatçı olabilirler ancak. Sanat bir niceliğin şahikasıyla Queatzal Kuşu gibi parıldamakta değildir, insanın yolculuğunda onun dönüşümü ve -gerçek insan- ölüm, şiddet, hak ve haksızlık gibi kavramların olmayacağı bir evrene doğru yolculuk yaparken, bir nebze olsun ışık saçmak, tanrı indinde bir parmak kadar olsa bile çabalamış olmak olabilmektir.
Ben Ali Ekber Çiçek'in bu çaba içinde olduğunu biliyorum -bunu anlatabilmek için ayrı bir sayfa açmak gerekir ama açınlamalardan sezmek mümkündür-. Ama özür dileyerek söylüyorum ki diğer ikisi bir niceliğin ve değişmezliğin -belki masumca da olsa- bir kuyrukçusu, yineleyicisi ve dünyevi meşgalecisi ve statükonun -ve değişmezliğin- günahkar bekçisidir. Tanrı bunu bilir, aşağılanmış İsa onun için kalplerimizdedir, dişi kırılıp, dudağı patlayan Muhammet onun için dualarımızdadır, ölüm ve öldürüm karşısında sözünden dönme erdemini gösterebilecek kadar derin ve yorgun Galile onun için yüzyılların içinde sizinle yanyana yürümek başarısını gösterir.
Aslında her şeyin terazisi herkesin elindedir ve yaşam bunu anlamak ve gerçeği görmek uğruna, hazlar ve kederler içinde geçip giden, eşsiz bir nimettir.
....................................................................................................................................
BARBAR
I
Barbar kök olarak İskandinav dillerinden aşırma bir sözcük, dolayımı kızıl sakal olsa da, yaban, uzaklardan gelen anlamını içeriyor.
Borges'in bir öyküsü var, Lombardlar, kuzeyden gelenler yani, İtalya'nın Ravenna şehrini kuşatır. İçlerinde Droctulft adında bir savaşçı vardır, kuzeyin ormanlarından, dumanlı dağlarından ve ırmak boylarında vahşice avlanarak geçimini sürdüren, hayvancılıkla geçinen otlakların diyarından gelme bir baltalı ilah, bir yabandır kendisi.
Ravenna önlerine gelince, parıldayan güneşte, şehrin yivli sütunlarıyla göz alan, görkemli binalarıyla karşılaşır; surları, dudak uçuklatan burçları, kaldırımlarında Senecaların, Ovidiusların dolandığı meydanlarıyla karşılaşır...
Uygarlıkla tanışır!..
Ve şehrin yağmalanmasına, yakılıp yıkılmasına gönlü el vermez, yüreği cız eder!.. Çok tuhaf ve aklının kıvrımlarında kimsenin anlayamayacağı, belki de haince bir karar vererek, Ravennalıların tarafına geçer ve kendi uyruğuna, kendi ordularına, karanlık göklerine karşı kahramanca savaşarak ölür ve Ravenna düşer. Bugün Ravenna'da Lombardlı hain savaşçı Droctulft'un bir heykeli vardır. Uygarlık yanlısı, çağdaş bir şövalyenin ibret verici anısıdır bu!..
Ama işin aslı karmakarışıktır açıkçası, Ravenna ve tüm İtalikler; Büyük Roma İmparatorluğu nasıl yükselmiştir tarih sahnesinde, nasıl olmuştur bu...
Bunun yanıtı hiç bir zaman değişmez; Barbarlıkla, kan dökmekle, insanoğullarını yetim bırakmakla, Kartacayı yerle bir etmekle, yetmedi İsa gibi reformist ve barışçı bir dünyanın savunucusu, gerçek devrimci ve elini kana bulamamış tanrının biricik elçisi, bir peygamber sıfatını taşıyan, sıradan bir marangozu; Alpleri aşarak, ta Kenan ülkesine kadar gelip, çarmıha germeye tenezzül edecek denli, insanlığın düşmanı olmakla!..
Neden, çünkü İsa yeni bir dünya düzenini savunuyordu ve Romanın bekasına aykırı bir tutumdu bu ve sinek bataklığı ele geçirmeden ezilmeliydi!..
Kısası şu, bugün ve dün, geçmiş ve gelecekte çağdaşlığın, modernitenin temsilcilerinin altında yatan bu olağanüstülüğün yaratılmasında, tek bir saik vardır; Talan ve yağmacılıkla oluşturulmuş, güçsüzlerin ezilmesiyle birikmiş sermayenin, altın gibi parıldar gökdelenlerin ve görkemin altında akıp giden kan ırmakları, et ve kemik yığınlarıyla yükselen borsa binaları, kutsal meclisler, kur ve dolar cehennemleri, nükleer kışın gölgesinde sürüp giden refah ve tanrının yegane temsilcisi konkistadorlar...
Yani çağların ve yeni çağımızın Fatih'i, prezidentler!..
Bir paradokstur bu, insanlık henüz çağdaşlığın kök salmasının, barbarlıktan geçmediği bir uygarlığı oluşturacak yeteneğe sahip değildir. Belki tanrıda öyledir. Çarpışan evrenler ve alev okyanuslarından ancak bir primat -bizler- üretebildiğine göre! Tanrıya layık olabilmeliyiz diye geçiştirebiliriz bu duygumuzu!..
Maymundan gelmedik, maymuna doğru gidiyoruz diye bir söz var.
Yani İskender doğuya uygarlık götürdü, Attila adındaki barbar Romayı yakacakken Honoria'nın işvesine yenildi yaklaşımlarının hepsi birer hurafedir, kültür h'egomonyasının, emperyal bir güce dönüştüğü, silahların gölgesinde uygarlığın anavatanı olarak, yeryüzünü cehenneme çeviren metropollerin gösterildiği bir dünyada, örneğin barbar Türkler yakıştırması, aldatmacadan öte, insani ahlaksızlığın, olağanüstü bir nişanesidir, her zaman şunu düşünürüm, bizler; içimizdeki Truva atları böyle bir yakıştırmayı nasıl da benimsiyorlar ve güçlünün yanında nasıl da bir tasmalı köle olarak ömürlerini tüketiyorlar.
Marks'ın bir sözü var; Uygarlık diye bir şey yoktur!..
Diyorum ki, uygarlık sanal bir kavramdır, et ve kan, ekmek ve şarabın hükümranlığıyla süslenmiş bir yortu, el değiştiren -bloody mary(!)- türü bir eğlencenin adıdır uygarlık.
Ve onu yıkmak için nereden geldiği belirsiz bir fiske yeterlidir daima tarih sahnesinde!..
Maymunsuların, genlerindeki şiddet dürtüsünden, gurur ve kibirden kurtulabilmesi için daha yüzyıllar var!..
.....................................................................................................................................................
BARBAR II
Barbar kök olarak İskandinav dillerinden aşırma bir sözcük, dolayımı kızıl sakal olsa da, yaban, uzaklardan gelen anlamını içeriyor.
Borges'in bir öyküsü var, Lombardlar, kuzeyden gelenler yani, İtalya'nın Ravenna şehrini kuşatır. İçlerinde Droctulft adında bir savaşçı vardır, kuzeyin ormanlarından, dumanlı dağlarından ve ırmak boylarında vahşice avlanarak geçimini sürdüren, hayvancılıkla geçinen otlakların diyarından gelme bir baltalı ilah, bir yabandır kendisi.
Ravenna önlerine gelince, parıldayan güneşte, şehrin yivli sütunlarıyla göz alan, görkemli binalarıyla karşılaşır; surları, dudak uçuklatan burçları, kaldırımlarında Senecaların, Ovidiusların dolandığı meydanlarıyla karşılaşır...
Uygarlıkla tanışır!..
Ve şehrin yağmalanmasına, yakılıp yıkılmasına gönlü el vermez, yüreği cız eder!.. Çok tuhaf ve aklının kıvrımlarında kimsenin anlayamayacağı, belki de haince bir karar vererek, Ravennalıların tarafına geçer ve kendi uyruğuna, kendi ordularına, karanlık göklerine karşı kahramanca savaşarak ölür ve Ravenna düşer. Bugün Ravenna'da Lombardlı hain savaşçı Droctulft'un bir heykeli vardır. Uygarlık yanlısı, çağdaş bir şövalyenin ibret verici anısıdır bu!..
Ama işin aslı karmakarışıktır açıkçası, Ravenna ve tüm İtalikler; Büyük Roma İmparatorluğu nasıl yükselmiştir tarih sahnesinde, nasıl olmuştur bu...
Bunun yanıtı hiç bir zaman değişmez; Barbarlıkla, kan dökmekle, insanoğullarını yetim bırakmakla, Kartacayı yerle bir etmekle, yetmedi İsa gibi reformist ve barışçı bir dünyanın savunucusu, gerçek devrimci ve elini kana bulamamış tanrının biricik elçisi, bir peygamber sıfatını taşıyan, sıradan bir marangozu; Alpleri aşarak, ta Kenan ülkesine kadar gelip, çarmıha germeye tenezzül edecek denli, insanlığın düşmanı olmakla!..
Neden, çünkü İsa yeni bir dünya düzenini savunuyordu ve Romanın bekasına aykırı bir tutumdu bu ve sinek bataklığı ele geçirmeden ezilmeliydi!..
Kısası şu, bugün ve dün, geçmiş ve gelecekte çağdaşlığın, modernitenin temsilcilerinin altında yatan bu olağanüstülüğün yaratılmasında, tek bir saik vardır; Talan ve yağmacılıkla oluşturulmuş, güçsüzlerin ezilmesiyle birikmiş sermayenin, altın gibi parıldar gökdelenlerin ve görkemin altında akıp giden kan ırmakları, et ve kemik yığınlarıyla yükselen borsa binaları, kutsal meclisler, kur ve döviz cehennemleri, nükleer kışın gölgesinde sürüp giden refah ve tanrının yegane temsilcisi konkistadorlar...
Yani çağların ve yeni çağımızın Fatih'i, prezidentler!..
Bir paradokstur bu, insanlık henüz çağdaşlığın kök salmasının, barbarlıktan geçmediği bir uygarlığı oluşturacak yeteneğe sahip değildir. Belki tanrıda öyledir. Çarpışan evrenler ve alev okyanuslarından ancak bir primat -bizler- üretebildiğine göre! Tanrıya layık olabilmeliyiz diye geçiştirebiliriz bu duygumuzu!..
Maymundan gelmedik, maymuna doğru gidiyoruz diye bir söz var.
Yani İskender doğuya uygarlık götürdü, Atilla adındaki barbar Romayı yakacakken Honoria'nın işvesine yenildi yaklaşımlarının hepsi birer hurafedir, kültür h'egomonyasının, emperyal bir güce dönüştüğü, silahların gölgesinde uygarlığın anavatanı olarak, yeryüzünü cehenneme çeviren metropollerin gösterildiği bir dünyada, örneğin barbar Türkler yakıştırması, aldatmacadan öte, insani ahlaksızlığın, olağanüstü bir nişanesidir, her zaman şunu düşünürüm, bizler; içimizdeki Truva atları böyle bir yakıştırmayı nasıl da benimsiyorlar ve güçlünün yanında nasıl da bir tasmalı köle olarak ömürlerini tüketiyorlar.
(Ezilmenin -sömürülmenin- ilk kuralı atalarını yadsımak ve yalnızlaşmaktır. Türkün Türkten başka dostu yoktur vecizesi size verilen teselli ikramiyesi ve çiğneyebileceğiniz tek şekerli çiklettir artık!.. Bundan ötürü, hangi nedenle olursa olsun Osmanlıyı yadsıyanlar ki bu kesinlikle Türkleri yadsımaktır, fare kapanında -gravyerle- beslenen kobaylardır ve hiç bir dünya ulusunda böyle bir mantalite görülmemiştir ve olamaz! Bu batıya sarkan, Orleans'a ulaşan Atilla barbar ve ama doğuyu dize getiren, anatomisi bozuk ölüm makinesi, Nemrut gibi bir sineğe yenik düşmüş İskender'i uygar ilan eden düşüncenin versiyonudur ve toplumumuz yüz yıldır bu masalla kimliksizleştirilmekte ve 'Polyanna Uykusu'yla avutulmaktadır!
Her gün 4 sayfa boş bulmaca sayfası verip, çeyrek sütun bilim sanat teknoloji sayfası ayıramayan, küfrün baş harflerini gazeteye adını veren tasmalı basının, uzaktan kumanda ve kuşkusuz yurtsever köşe yazmanlarına göre -bunların katip olduğu ve talimatla yazdığını bilmeyeniniz hangi idiot!-, padişahlar Türk değilmiş, yabancı kadınlarla evliymiş, bu beyin veremi geçirmiş zatlar, Romanofları, Habsburgları, İngiliz ve Frank İmparatorluklarını incelemiyor mu, dünyanın bütün imparatorlukları birbirinden kız alıp veriyor, bu alelusül bir barış paktı yerine geçiyor belki, bir hoşgörüye dönüşüyor, bu manipülasyon tüccarları v e vatan simsarlarına göre Musevi Marks, Alman olamaz, Einstein Amerikalı olamaz, Danimarka'dan göç eden Saksonlar İngiliz olamaz ve biz inanın Türk olamayız, Polonyalı paşanın evlatçığı Nazım'ı da vatandaşlıktan çıkardınız, hapse atıp, ömrünü çaldınız aziz yurtseverlerim, kim mi bunlar bir araştırın, vaktiyle, hatta bugün bile fikir birliği içinde olduklarımız, hah şunu bilin, bu kadar skolastik beyinlerle bu moronluklarla diyorum ki, 193 ülke arasında 149. sıraya demir atmışız biz yüz yıldır, eveleme gevelemelerinizle geldiğimiz nokta bu, bu beyin meflucu insanlarla, gardırop cumhuriyetçisi sakatatlarla daha ne kadar oyalanacak, beyinlerinizi dağlayacak, Kapıkule'den bir adım sonra aşağılanmayı, donunuza kadar aranmayı göze alacaksınız kardeşlerim, size herkes vize uyguluyor, siz herkese sınırlarınızı açıyorsunuz öteden beri, yetmiyor mu aşağılanmanız, yetmiyor mu adam yerine konmamanız, utanmayı öğrenin artık, siz karakter zaafına uğramışsınız, iflah olmayacaksınız bu hurafelerle ne yazık ki!.. Çözüm batının tasmalı köleliği değil, kendiniz olmaya ant içmeniz ne yazık ki! Çünkü sonuç ortada siz terör cumhuriyetisiniz ve çocuklarınız bu ülkeden kaçmak için can atıyor, bu ülkeyi bu noktaya sizler getirdiniz, bu kafa yapısı ve bu fason ulusalcılık, yap satçı al satçı karaborsacı, komisyoncu milletiniz!.. Yaşasın şepkecilik!.. Metro yanlış yere kuruldu, dört duvardan üniversite olmaz ve yerli araba da rantabl değil zaten köleciklerim!.. Türk olmak anayla babayla olmaz, her kim ki bu toprağın kültürünü, dilini ve sosyal gerçekliğini yüceltme çabası içindedir, teknoloji ve ilimi için canını dişine takar TÜRK odur. Anasının babasının sabun artığı değil!.. Bütün dünyada böyledir bu!..
Sizin basın özgürlüğün anarşisini yaşıyor, sizi mankafalaştırıyor, bakın gazetelerinize 1 yıl önceki cinayet, iki yıl önceki taciz, üç yıl önceki hırsızlık haberlerinin versiyonlarıyla dolu, ben onlara değil, bu kültür ve bu vahşet gazeteciliğini benimseyen, utanç verici, aşağılık basın anlayışının vaveylasıyla ömür geçiren sözde yurtseverlerimize şaşıyorum. İnsana yakışır bir tek haber yok basında, burası Teksas, burası Mozambik, burası Burkina Faso benzeri bir memleket olsun yeter diyen HAİN sürüleri bunlar! Bunlar batının gönüllü köpekleri, sizi fistanla, donla, Madonna'nın jartiyeri, Zeki Müren'in utanç verici esprileriyle oyalayıp, arka sayfada aynı esprinin yol açtığı, kahve cinayetiyle ömür geçirmenize neden oluyorlar, tasmalı olan onlar değil biziz bu durumda, çünkü tasmalının tasması sizin boynunuza geçiyor, onlar efendilerinin artıklarını yalarken siz market kuyruklarında her gün değişen fiyatlarla göz göre göre aşağılanmanın gururuyla, pop manyağınızın yaz şarkılarıyla çocuğunuzun elinden tutup, zorla size giydirilmiş -batılyaşar, batılı- kimliğini taklit ederek ağıllarınıza doluşuyorsunuz, dikkat ediyorum, yoksulunuz, varsılınız hep birlikte bay çekiyor, hep birlikte şivenizin incelikleriyle narenciyenizi -narin dilinizi- satıyor, Polyannacılık oynuyorsunuz, gerçek sorunlarınızdan kaçarak, geçici çözümlerle, her şeyinizin batının gerisinde kaldığını bile bile sahillerde oturduğunuz yeri çöp gölüne çevirerek -hepiniz ama, varsıl yoksul- yaşayıp gidiyorsunuz, siz paranoid şizofrenisiniz haberiniz olsun. Size giydirilen deli gömleğini, biçimle uyutulmuş, markalı tişörtlerle avunan, bisikletle hız yapan, kaldırıma çıkan, ters yola girip -İNSAN'a çarpan!-, cezasız kalan, salıverilen, siz oto üreticisi olabilseydiniz, cezasız kalmazdı bu bayramlarınız yurtseverlerim, siz başkasının eşeğine binip kıta değiştiren piyango mudilerisiniz, , elbette ölmwekte kalmakta elel olacak sizler için, kader kurbanısınız siz canlarım!. Siz başkasının mallarının satış ve rekolte kurbanı klonlarısınız oysa!.. Müşteri portföyü, kategorisiniz yani! Yükselen dövizin sizi aşağılamak olduğunu bile bile onunla zengin olmaya çalışan bir sömürgesiniz siz ve iflah olmayacaksınız, hem de yüz yıldır, yazıklar olsun!..
İnsanın acaba diye düşünmesi gerekir, buna bir diyeceği olanlara sözüm şu, Büyük Önder'in Osmanlı aleyhine tek bir sözcüğü yoktur -varsa buradayım- ve kendisi tepeden tırnağa, katıksız bir Osmanlı paşasıdır, yıkılmayan imparatorluk mu var! Kim ki tersine bir tutum içindedir, ki genel kanı böyledir, bu sizin görüşünüz değil inanın; öteden beri buyurganlar sizin böyle düşünmenizi istiyor, haberiniz olsun.
Çünkü, örneğin şapka devrimi diye tarihin sosyalitesinde bir kavram yok, peki neden biz bunu söylemekten kaçınıyor ya da utanıyoruz, bu bir iyi niyet ve demokratik hak değil mi, hayır, neye karşı çıkacağınızın sınırları var bu dünyada, demokrasi paketleri var canlarım, oto sansür seminerleri pek yaygın katılmışsınızdır dilerim, ona göre düşünün!.. Devrim nedir hepimiz biliyoruz oysa; Köklü dönüşüm!..
Devrim; Temel gereksinimlerin araç ve amaçlarında yapılan radikal değişimler!.. Bir alt yapı organizasyonu. Şapka nedir peki bu meyanda, ambalaj sektöründe yenilenen hafif dalga yayıncılığı, biçimsel Truva atlığı, luna park metroculuğu, yas tutmak insafınıza kalsın!.. At arabasının -faytonun- yerini taksi ya da otolar, deve kervanının yerini tren, küreklerin şıpırtısını feribotlar alır devrimde, en kısa zamanda!.. Hatta iş gücünün, kol ve emeğin birlikteliğinin yerini makine-robot konsorsiyumu alır. Var işte diyeceksiniz ama sermayedarınız yerli araba için -rantabl değil!- dedi daha dün!.. İngiliz sanayi devrimi, Fransız burjuva devrimi, Rus Ekim devrimi, üçüde nükleer güç oldu. Biz de şapka devrimiyle, batının palyaçosu olduk.
Oynayamayan gelin yerim dar dermiş, yer açarlarsa da yenim dar -kolum kısa- dermiş! Vurun Osmanlıya Endülüs gazileri; 'Vatanı için çarpışmayana ağlamak yakışır!..' Batı 1600'lere kadar vebayla uğraşıyor, cadı bayramlarında kadınları yakıyordu!.. Dünyanın turbomotoru, İyon-Anadolu (Küçük Asya) kültürünü sizden çaldılar, İzmirli Homeros'un İlyada'sını batının destanı yaptılar ve Dante'ye tapan! Ama Yunus'u batıl zanneden yurtseverler üreterek hepiniz, üç maymunları oynayan sağır-dilsizler oldunuz bilin ki!.. Ve yüz yıldır maytap gürültüleriyle anneciğinizi ağlattılar ve ağlatmaktalar!.. Siz göçebesiniz ve etrakı bidraksınız yavrularım. Globe süpürgecisi, Shakespeare'de ömründe binlerce kişilik antik tiyatroları görmeden, sizin soytarılarınızın bulvar tiyatrolarında, yüz yıldır açılış-kapanış yapsın, antik çağdan devşirme, saray magazini entrikalarıyla!.. İyiyiz, iyisiniz, iyiler, beyin'ciğinize girdi Jedyler!.. Hayır mı dediniz, uyruğunuz böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyor, prospektüsünüze bir bakın, çok daha ağır seyrediyor ağrılarınız, buradakiler işin kasket bölümü!..
İster inanın, ister inanmayın, size kalmış, kültür buradan yayıldı dünyaya, Latin kültürü Truva'dan kurtulanların çocukları, ilk barışın adı Kadeş, kutsal kitapların sosyal içeriği bile, bu toprağın öyküleriyle süslü, ama dönüşü ne oldu bu ışığın, 'Bon pour l'orient', 'Doğu için yeterlidir', siz bunu hak etmediniz, onlar gibi olun diyemem, kendiniz gibi olun yeter!.. Size bilisiz ve kültür düşmanı gözüyle bakanlar, yağmacı ve eski eser celladıdır, dünyanın papazıdır, rehabilite gereklidir, daha dün çarıksız atalarınızın kanlarına kadeh kaldırdılar, kızılderililerin tanrısı oldular, Hiroşima'yı ışıklara boğdular. Güney Amerika kan ırmaklarıyla doldu, Afrika'da İncil boyundurukları oldu, Afyon ülkeleriyle taştı dünyamız, öykündüğünüz uygarlık bu mu, göreceğinizden başka!.. İş başa düşüyor ve yurtta barış, dünyada barış nasıl olmalıymış gene siz göstereceksiniz!.. Yaptınız, gene yapacaksınız!.. Ama oturup düşünmek ve acımasızca özeleştiri yapmak çağındayız biz...
Kısacası, fesin yerine kasket geldi, devrim oldu diyen toplum, şizofreninin uçurumuna düşmek şöyle dursun, terörü kanıksayan ve eşeğini kaybedip, her seferinde bularak yaradana şükreden köylüsünden farksızdır ne yazık ki!.. Kesin mi, bilemem... Acaba diye düşünmek gerekir...
Biz metroyla tanışmayı 2000 li yıllara ertelemiş bir ırkın ahfadıyız, 200 yıl geriden geliyoruz ve hala şapkayla gurur duyan ve metroyla alay eden soydaşlarımız var. Pes!.. Bir hata yapıyor olamaz mıyız demeyeceğim, hatanın böylesine hayran olduğumu belirteceğim!.. Dertlerin okyanusu ötelerde değil, o bizim içimizde bir cerahat ve henüz vakit var diyelim, çünkü umudun olmadığı yerde düşünce barınamaz!..
Şöylede düşünebiliriz; 1789 Fransız ayaklanmasının dretnotlarına hayranlıkla ömrünü geçiren yurttaşlarımızın, Şeyh Bedreddin'in Marks'ın öncülü olduğunu bilmesinde yarar var. Bu topraklarda Yunus diye bir şair, dünyaya bir kere geldi ve bir kere daha gelmeyecek, bunun nedenini bilmeyenlerin Allah taksiratını affetsin, Mehmet Siyahkalem diye bilip görmemekte direndiğimiz -yalnızca bize özgü garabet bunlar-, Hieronymus Bosch'un, fantazma ve gerçeküstülüğün babasıdır kendisi ve doğuda resim yasaktır mavalının açıkça bir küfrü bu topraklarda büyüdü, daha sayayım mı kendini aşağılamayı beceri ve alışkanlık bellemiş karakamunun herzelerini, atamız Adem'in bize bahşettiği heykellerini, siz dur deyinceye kadar sayarım bilesiniz, uyu yavrum ninni, uyutayım seni, ivedikle, hababamla avutayım seni!
Şunu da unutmayın ensestte İngiltere, intiharda İsveç, hayvanseverliğin krallığına oynayan Norveç'te, kürk üretiminde dünya birincisi dostlarım, Hollanda ise kasaba büyüklüğünde ama silah ve sömürü pazarında, yani kan içiciler sıralamasında devlerin hemen arkasında, siz hala çöl sıcaklığında erkeklerinin bile türban taktığı ortadoğu geleneklerine kafa yorun, Paris'de kırmızı fener fahişelerinin çığlıklarına, ne özgür bir dünya deyip durun iyi mi!..
Bakın örtünen kafalar değil yoksulluktur!.. Gelir dağılımı dünyasında son sıralara oynayan bir ülkenin kadını çırılçıplakta dolaşsa aşağılanır, baştan kara olsa da, Afrika'da kabile kadınları birer Havva ana gülüyorsunuz, baştan kara olsa acıyorsunuz, onların kaderi aşağılanmak, ama Kraliçe Elizabeth'in çırılçıplak tablosuna -var bu tablo, demokrasinin beşiği İngiltere'nin kraliçesi neden çırılçıplak poz veriyor acaba, onun düşüncesine göre de kadın meta mı!- hayran oluyorsunuz!..
Kız çocuklarını dernek kurarak, sağırlar birbirini ağırlar oyunlarıyla kurtaramazsınız, batının misyonerlerinin tasmalı maymunları olursunuz ancak, çünkü bildim bileli kız çocukları kurtulacak bu ülkede, ne bitmez tükenmez bir yaraymış bu yahu, kadını değil, temel sorunları irdeleyip, masaya yatırın, palyatif -soruna üst perdeden, köksüz, soytarıca yaklaşımlar- çözümlerden uzak durun ki, güldürmeyin efendilerinizi!..
Biz savaş kazanmış olabiliriz ama benliğimizi kaybetmişiz. Yenilmek budur işte! Fransa'dan şiir, Almanya'dan felsefe, Şekerpare'den de tiyatroyu ithal etmiş bir ırkın -utanç dolu- ahfadıyız biz senelerdir! Oysa Anadolu'daki -theteatreler- dünyada yok, böyle bir nesil nasıl üretildi, hayran olmamak elde değil! Neden bu yüz kızartıcı hal, kültür tek yanlı bir yaygara değildir kardeşlerim, biz uzaktan kumanda bir ülkeyiz ne yazık ki yüz yıldır, çünkü tek yanlı olan harala gürelenin adı, ne derseniz deyin sömürgeciliktir!.. Tarih ikiye ayrılır, taklit eden devletler ve taklit edilenler, taklit edenlerin başa güreştiği görülmemiştir, oysa daha düne kadar uygarlığın, dünya ahvalinin lokomotifi bir toplumsal silsileydik biz, yazık sana ey tatillerde iskambil falı açarak, alzheimer tetikleyicisi ödüllü çengel bulmacayla akşamı yaparak ömür geçiren, mangalda kül bırakmaz, aydınlar aydını necip milletimiz!)
Marks'ın bir sözü var; Uygarlık diye bir şey yoktur!..
Diyorum ki, uygarlık sanal bir kavramdır, et ve kan, ekmek ve şarabın hükümranlığıyla süslenmiş bir yortu, el değiştiren -bloody mary(!)- türü bir eğlencenin adıdır uygarlık.
Ve onu yıkmak için nereden geldiği belirsiz bir fiske yeterlidir daima tarih sahnesinde!..
Maymunsuların, genlerindeki şiddet dürtüsünden, gurur ve kibirden kurtulabilmesi için daha yüzyıllar var!..
......................................................................................................................................
TÜRK
Saf ırk olamaz, eğer Adem ve Havva'dan geldiğimize inanıyorsanız, yok Darwin'e tapıyorsanız gene olamaz, çünkü o evrildiğimizi söylüyor, evrilmiş ve yedi cihana dağılmışız. Kökümüz bir ama rengimiz, dilimiz, dinimiz farklı, çünkü kültürlerimiz farklı. Bizi ayıran el ve ayaklarımız değil, kafamız, o da değil, içindekiler!..
Güney Amerika'nın bukalemunu Borneo dakine benzemiyor, kutup ayısı Hindistan dakine, hiçbirimiz saf değiliz ama insanız ortak yönümüz bu.
Bu durumda Türk'ü nasıl tanımlamak gerekir. Bir toplum, dünya arenasında bir kimlik edinebilmiş toplumun özellikleri şu; Bir diğerlerinden dili farklı olacak, iki kültürü farklı özellikler taşıyacak, üç, inançları benzerleri olsa da, bir öbek oluşturacak ve o öbeğin oymağından olacak. İslam veya hıristiyan gibi örneğin. Dört coğrafyası olacak, önasya da yaşar, Hindustanidir ya da Afrikandır gibi. Bir Mısırlı için İngiliz toprağında oturur denemez yani. Buna benzer başka özellikler de vardır ama temel unsurlar hemen hemen bu...
Konuya girecek olursak, bizim padişahlar Türk değildi diye, batı sömürgeciliğinin uzantısı moronist görüşlerimiz var. Bu görüşler o kadar çok ki, sağır ve dilsizleştirilmiş bu toplum.
Konuya nerden girelim, Polonyalı büyükbabası yüzünden Nazım Prusyalıdır demeliyiz o zaman, Einstein Museviydi, bu atom bombasının mucidi bilimsel münafık olma talihsizliğiyle suçlanabilen bilim adamı Alman değil demek ki, yetmez Amerikalıda değil, oysa yukarıdaki kategorilere göre o Amerikalıdır artık.
Nabokov Rus ama İngiliz biliniyor, doğru Nabokov İngilizdir. Bu örneklerin artmasına gerek yok, Romanoflar, Habsburglar, Frank ve İngiliz kraliyetleri tarih boyunca birbirinden kız alıp verdiler. Kimse Deli Petro Afrikalı, Elizabeth Portekizli bir çandırın kızı, Sezar bülbül besleyen bir hahamın oğluydu demiyor.
Bunlar ülkesinin katıksız yuttaşları sayılıyor. Ama bizim cahillikte ve ülkesini ileriye taşıyacağım derken uçuruma sürükleyen haimatloslarımıza - vatansız!- göre ne padişahlar Türk ne de Buhara diyarlarında yaşamış Ömer Hayyam, bakın burada çelişki de var, İngilizce yazan her yazar Nabokov gibi İngiliz olmayabilir, vatanında İngilizce hatta başka yerde İngilizce yazan insanlar var, bizde Erje Ayden var, Amerikalı ama Türk yazar olduğunu söylüyor, çünkü Türki kültürün ağır bastığı bir şey yazarsanız Türksünüzdür doğallıkla...
Konu karışık değil, ağır basma ve kendini nasıl tanımladığınla, tanımlandığınla ilgili... Padişahlar Türk değil demek, 600 yıl bu toprakları koruyup, elden geldiğince yüceltip, 1919 da yıkılmaya yüz tutmuş bir uygarlığı yadsımak olur bu. Aşağılık bir tutum değil, beyin yoklağanlığı olur bu!..
Örneği de yok, Osmanlıyı savunmak başka, yiğidin hakkını yiğide vermek başka, İngilizler İskoç kraliçesi Mary Stuart'ın kellesini aldı, tarihte erk kavgasında başı kesilmiş kadın yok bu topraklarda, bir şeyi kötülemek için emsallerine de bakacaksınız, yoruluyor insan bunları anlatırken, alfabeyle uğraşmak çok acı!.. Osmanoflar yıkıldı evet, yahu hangi imparatorluk yıkılmadı dünden bugüne, 1900 imparatorluk çağlarının bitiş tarihi. İlanı 1917, 1923 olabilir. Öyleyse Osmanlıyı kötüleyeceğinize, Ruslar, ötekiler yıkıldığı halde yükselirken, siz neden bu hallere düştünüz aynaya bakacaksınız. Gerekçeleriniz kof ve idiotça, Ruslar ve Almanlar 1945 e kadar biribirini yıktı, taş taş üstünde bırakmadı, peki siz neden hala viranesiniz. Ne deseniz boş, olağan şüpheliyiz hepimiz, bize bir şeyler olmuş, frak değil, huni giydirmişler bize huni!...
Konuyu değiştirip bugüne gelelim, bakın neden geri kalıyoruz biz...
(Her gün 4 sayfa boş bulmaca sayfası verip, çeyrek sütun bilim sanat teknoloji sayfası ayırmayan, küfrün baş harflerini gazeteye adını veren tasmalı basının, uzaktan kumanda ve kuşkusuz yurtsever köşe yazmanlarına göre -bunların katip olduğu ve talimatla yazdığını bilmeyeniniz hangi idiot!-, padişahlar Türk değilmiş ha, yabancı kadınlarla evliymiş, bu beyin veremi geçirmiş zatlar, Romanofları, Habsburgları, İngiliz ve Frank İmparatorluklarını incelemiyor mu, dünyanın bütün imparatorlukları birbirinden kız alıp veriyor, bu alelusül bir barış paktı yerine geçiyor belki, bir hoşgörüye dönüşüyor, bu manipülasyon tüccarları ve vatan simsarlarına göre Musevi Marks, Alman olamaz, Einstein Amerikalı olamaz, Danimarka'dan göç eden Saksonlar İngiliz olamaz ve biz inanın Türk olamayız, Polonyalı paşanın evlatçığı Nazım'ı da vatandaşlıktan çıkardınız, hapse atıp, ömrünü çaldınız aziz yurtseverlerim, kim mi bunlar bir araştırın, vaktiyle, hatta bugün bile fikir birliği içinde olduklarımız.
Hah şunu bilin, bu kadar skolastik beyinlerle bu moronluklarla diyorum ki, 193 ülke arasında 149. sıraya demir atmışız biz yüz yıldır, eveleme gevelemelerle geldiğimiz nokta bu, bu beyin meflucu insanlarla, gardırop cumhuriyetçisi sakatatlarla daha ne kadar oyalanacak, beyinlerinizi dağlayacak, Kapıkule'den bir adım sonra aşağılanmayı, donunuza kadar aranmayı göze alacaksınız, size herkes vize uyguluyor, siz herkese sınırlarınızı açıyorsunuz öteden beri, yetmiyor mu aşağılanmanız, yetmiyor mu adam yerine konmamanız, siz iflah olmayacaksınız bu hurafelerle ne yazık ki!.. Çözüm batının tasmalı köleliği değil, kendiniz olmaya ant içmeniz ne yazık ki! Çünkü sonuç ortada siz terör cumhuriyetisiniz ve çocuklarınız bu ülkeden kaçmak için can atıyor, bu ülkeyi bu noktaya sizler getirdiniz, bu kafa yapısı ve bu fason ulusalcılık, yap satçı al satçı karaborsacı, komisyoncu toplumumuz!..
Yaşasın şepkecilik!.. Metro yanlış yere kuruldu, dört duvardan üniversite olmaz ve yerli araba da rantabl değil zaten köleciklerim!.. Türk olmak anayla babayla olur mu...
Her kim ki,
Her kim ki,
Bu toprağın kültürünü, dilini ve sosyal gerçekliğini yüceltme çabası içindedir, teknoloji ve ilmi, bilimi için canını dişine takar TÜRK odur. Anasının babasının sabun artığı değil!.. Bütün dünyada böyledir bu!.. Türklük nüfus kaydı değil, birikimin, sosyal, teknolojik katkıların, geleneklerin ve geleceğine yığdığın ve senin yarattığın, göz alıcı kültür lokomotifidir.
Padişahlar Türk değil, biz etrakı bidrakız... Kayı boyundan Osman Gazi Türk değil de, eşi görülmedik bir ahmaklığın duayeni, bu kimliksizler mi Türk!..
Sizin sözde Türkçü basınınız mı Türk örneğin, bu basın özgürlüğün anarşisini yaşatıyor sizlere, sizi mankafalaştırıyor, bakın gazetelerinize 1 yıl önceki cinayet, iki yıl önceki taciz, üç yıl önceki hırsızlık haberlerinin versiyonlarıyla dolu, ben onlara değil, bu kültür ve bu vahşet gazeteciliğini benimseyen, utanç verici, aşağılık basın anlayışının vaveylasıyla ömür geçiren sözde yurtseverlerimize şaşıyorum.
İnsana yakışır bir tek haber yok basında, burası Teksas, burası Mozambik, burası Burkina Faso benzeri bir memleket olsun yeter diyen HAİN sürüleri için! Bunlar batının gönüllü köpekleri, sizi fistanla, donla, Madonna'nın jartiyeri, Zeki Müren'in utanç verici esprileriyle oyalayıp, arka sayfada aynı esprinin yol açtığı, kahve cinayetiyle ömür geçirmenize neden oluyorlar, tasmalı olan onlar değil biziz bu durumda, çünkü -tasmalının tasması- sizin boynunuza geçiyor, onlar efendilerinin artıklarını yalarken, siz market kuyruklarında her gün değişen fiyatlarla göz göre göre aşağılanmanın gururuyla, pop manyağınızın -embesil sözlerle dolu- şarkılarıyla çocuğunuzun elinden tutup, zorla size giydirilmiş -batılyaşar! batılı!- kimliğini taklit ederek ağıllarınıza doluşuyorsunuz.
Yoksulunuz, varsılınız hep birlikte -bay!- çekiyor, hep birlikte şivenizin incelikleriyle narenciyenizi -narin dilinizi- satıyor, Polyannacılık oynuyorsunuz, gerçek sorunlarınızdan kaçarak, geçici çözümlerle, her şeyinizin batının gerisinde kaldığını bile bile!..
Sahillerde oturduğunuz yeri çöp gölüne çevirerek -hepiniz ama, varsıl yoksul- yaşayıp gidiyorsunuz, siz paranoid şizofrenisiniz haberiniz olsun. Size giydirilen deli gömleğini, biçimle, ambalajla uyutulmuş, markalı tişörtlerle avunan, bisikletle hız yapan, kaldırıma çıkan, ters yola girip üniversiteli kıza çarpan! öldüren!-, cezasız kalan, salıverilen...
Siz oto üretebilseydiniz, sanayi ve teknoloji kölesi olmasaydınız yüz yıldır, cezasız kalmazdı bu bayramlarınız yurtseverlerim, çocuklarınız trafikte, kader kurbanı (!) olmazdı, siz başkasının eşeğine binip kıta değiştiren piyango mudilerisiniz, tasmalı kölelersiniz en fazla, efendileriyle şelale gezen sürülersiniz olsa olsa- , elbette, ölmekte kalmakta elele olacak sizler için, evet kader kurbanısınız siz canlarım!. Siz başkasının mallarının satış ve rekolte kurbanısınız, deneği, kobayı ve klonlarısınız. Müşteri portföyü, alım satım endeksleri, gelir grubundan bir zavallı, bir kategorisiniz siz! Yükselen dövizin sizi aşağılamak olduğunu bile bile onunla zengin olmaya çalışan bir sömürgesiniz ve iflah olmayacaksınız, hem de yüz yıldır, başkaları aya giderken, siz ay falı açıyorsunuz tv lerinizde günboyu, hepiniz toplaşıyor, mankafalar gibi bakışıyorsunuz 24 saat!..
Kütüphanedeki kitaplara bunları okudun mu diye müstehzi bakan, ama ömründe eşyalara verdiği parayı çocuğundan esirgeyen maymunlarsınız!..
O zaman padişahlarınız Türk değil elbette!..
Adam bu kadar idiot ve emsallerinden geri kalmış bir sürünün günahını üstüne alacak kadar aptal olamaz!..
***
Deizm tanrıya inanmayı öngören ama dine ya da onun temsilcilerine, elçilerine inanmayı kabule karşı çıkan bir anlayış. Bugünün dini anlayışına karşı çıkan, alternatif bir gelişim olduğu ileri sürülüyor.
Çağ tabularını yaratıyor ve çağdaşlaşıyor, modernist yapılarla, ileriye gidiyoruz derken, ruh ve içerik olarak geriye gittiğimizi düşünemiyoruz. Hiç olmadığı kadar barbarlaşıyor insanlık örneğin, çağımızda ölümün sürati, her hızın, her gelişimin üzerinde... Işık hızıyla insanın öleceği -öldürüleceği mi demeli-, günler her şeyden yakın, bunu denedik de, Hiroşima ve Nagazaki'de, ama insanın unutmak gibi bir mutluluk aracı var, kim ki Hiroşima diyor, diğerinin ağzında bir gülümseme, o kadar karamsar olma, insanlıktan umut kesilmez.
Kim bilebilir ki, bir gün bu düşünceden eser kalmayacak, üzerinde ot bitecek, çöl sessizliğinde bir yel esecek. Kıyamet geliyorum demez; demeyelim yine de!.. Evrenin insana bağımlı olabileceğini düşünemeyiz, insan evrenin açılımlarından biri, bir parantez o, ama onun açılımları o kadar sonsuz ki, sonsuz olabilir ki, geriye;
'Onu aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim' ağlatısı kalabilir.
Evren insana yuvalık yapıyor, yuva geriye kalandır belki, kuş her zaman uçup gider biliyorsunuz. Nereye, eni sonu ölüme, şimdilik de olsa böyle bu, ölümsüzde olsak bir kurtuluşun bizi beklediği kesin değil ne yazık ki...
Çünkü karıncanın, mastodonun veya bir çekirgenin varlığı bizi mutlu etmiyor bu konuda, insan; kendini bile aşmak istiyor, bütün sorunda bu zaten, evrende kalıcı, ona layık bir varlığın eşdeğerlikle sürüp gitmesi, amacımız bu, gizlentide dile getirilemese de...
Ama hedeflerimizde öyle şaşırıyor ve öyle güçlükler çekiyoruz ki, Habil ve Kabil meselini yinelemekten başka bir becerimiz bile yok bizim, yok henüz, göreceli ataklarımız, bir yinelemeyi öngörüyor yalnızca, gerçek değişke, insanın birbirinden aldığı elektriğin, pozitif uçların yanmasından, yansımasından başka bir şey olmayan çağların özlemi içindeyiz...
Peki deizmle ne ilgisi var bu açınların...
Var, diyelim ki inançlarımız, içrek yapımızdan süzülüp gelen yeni vargılarımız deizme bağlanmamız ve onu ululamak olsun. Bu teizmden daha geriye gitmek inanın ki...
Çünkü tanrı kavramı, insanın varlığından bağımsız düşünülemeyen bir olgu... Biz olmadığımızda -görecelilikle düşünebilen yaratık- varlığını sürdürebilen bir olgu, o kadar sonsuz açılımlara el veren bir düşünsemeye dönüşür ki; tanrı var demek komik kalır artık bu varsayımda, biz yoksak örneğin, her şey vardır artık, her şey yoktur da diyebiliriz bu çılgınlıkta, çünkü varsayımlar illiyet bağını yitirdiğinde sonsuzlaşabilir de, yoksanabilir de!..
Deizm işte illiyet bağının yitirilmesidir, insanın özgün varoluşunda yanardağ alevleri gibi yükselen düşüncelerimiz, illiyet bağını yitirdiği an, anlamsızlaşır ve varoluşuna kaynaklık eden zemini yitirerek, öznel değerini yitirir, yok hükmünde olur artık, varsaysak bile... Çünkü mantık silsilesinden koparak, her esine, her düşüne, her mottoya elveren bir anlamsızlık uçurumuna doğru uçan, bir çürüntüler yığınına dönüşür artık.
Sınırsızlıktır asıl dogmalara sürükleyen bizi belki de, çünkü kargaşa ve kaos yıkımdır evrende, biz düzeni tanrıya yorduk ama... Tanrı bize düsturlar verdi çünkü, deliliğin eşiklerinden kurtardı, bedenimizi taşımayı öğrendik onunla, diğer canlılardan -tözlerden- ayrıldık ve yine o düşünmeyi öğretti, varlığının derleyip toplayıcı ve onun karşılıklı, hoşnutluk veren bağımlılığıyla...
İnsan yarattı tanrıyı, çıldırmamak için belki, düzen vermek için belki, yaşamı güvence altına almak için belki, yalnızlığını paylaşmak, sevgiyi yaratmak için belki...
Bundan ötürü, o var olsa bile, eğer onun yarattığı töze sınırlamalar getirir, ben onun elçilerini tanımıyorum, düşüncelerine karşıyım, ayetlerini saçma buluyorum derseniz, gerçekte tanrıyı da yadsımanız gerekir artık.
Bunun karşılığında tanrıyı kabul ederseniz eğer, onun varlığını yayından çıkmış bir ok gibi, uçsuz bucaksız dogmalar, usa sığmaz tabu yığınları, en korkunç saçmalıklar ve insanın ırkını, varlığını yadsıyacak, yok edecek en dehşet verici olasılıklar bizi bekliyordur artık.
Nedeni şu, bizi düşüncelerimizin sınırsızlığı değil, sınırlılığı mantıklı kılar. Bizimle bağıntısını yitiren düşünce, (taşda aşık olabilir, tanrı tuvalete gidiyordur gibi, sonsuzluğun varyantlarında kozmik bir esemeye dayansa bile, absürtizmin, zeminden uzak, yararsız kollarında uçmaya başlarız artık!) hümanist ve evrensel töze uygunluk gösteremeyen her açın, vampirik bir dehşet ve cehennemi bir yargıya sürükleyerek, yoklukla hükümlenmiş bir kıyıcılığa götürür bizi... Bunun için tanrıya bağlandık biz, bir düstur, bir vesile o, eğer ondan kurtulmak ya da salt ona bağlanmak, insanı aradan çıkarmak istiyorsanız, ki haklı olabilirsiniz, yapacağınız şey, deizmi öne çıkarmak ya da ileri sürmek olamaz. Bu skolastik bir yinelemedir çünkü...
Çağımız henüz tanrının olmadığı, onun yanılgılarla süslü, kıyıcılığı olumlayan sürümlerinin henüz önüne geçemiyor belki, ama bunun karşılığı deizm olursa eğer, bu diktatik bir insani monarşizme el veren, sonsuz bir yok ediciliğin izin alabilmesini de doğurur varlığın indinde, deizm tek elden bir varsayımın, monistik bir görüşün, tüm evrene sahip olarak, Jim Jones'un Cehennem Tapınağı'nda siyanürle canına kıymakta hiç bir beis görmeyen şizofrenik kitlelere dönüşmesi gibi, bizi yok oluşa bile sürükleyebilir.
Bu olasılık deizmden daha çağdaş ve insan eliyle büyüsünü kazanmış, tütsüleri gözle gören, kulağıyla duyan varlıklarla belirlenmiş teizmden daha büyük felaketlerle karşı karşıya bırakacaktır bizi... Din soyutlamadır ama somut verilerden yükselir kaçınılmazlıkla... Ateş yakar, kin öldürür, sevgi çoğaltır, sel yıkar, aşk sersemletir der o doğallıkla!..
Deizmse, her şeyi tanrının salt yargısına bırakan faşistik bir yapılanmaya kolaylıkla dönüşebilecek bir Truva Atı'dır insanlık için. Büyük olasılıkla... İnsanı uzak kılan, ortak paydadan uzaklaşan her düşünce, kendi dinamiğinde birer dogmadır sonuçta, tanrıyı yadsımak zındıklık sayılır, kör eşitlik peşinde koşmak günah, aileyi yok saymak anarşizmdir bizim görünür dünyamızda...
Doğruları var kılabilmek için, eylemlerin ve yapı sökümün kendine yer edinebilmesi ve varlığını açıkça ortaya koyabilmesi, yaşama uyum gösterebilmesi gerekir göklerin süslediği yeryüzünde... Ama biz henüz pek çok değişimin uzağında kalan, genlerinin, içgüdülerinin tutsağı olmuş ve düşünceyle kavrulmuş, şahlanmış ve yıkılmış yaratıklarız ve bir düzen, bir kozmik ölümsüzlüğe -sonsuz uyuma- adapte olamamış canlılarız henüz.
Biz gene de insan eliyle enginlere açılmaya, yalvaçlar yaratmaya çalışmalıyız, insanı yadsıyarak, salt tanrıya bıraktığımızda var oluşumuzun gizlerini ve esemelerini, bizi daha büyük yıkımlar, yokluklar ve daha fatalistik algılar-yargılar bekliyor olabilir inanın ki...
Din ruhani istemlerimizin, içrek yapımızın, umarsızlıktan, evrenin görkemi altında ezilen ve birbirini yok etmeye-sevmeye yargılı insanlığın arayışlarının dışa vurumudur ve köklerimizi arayıştır umarsızca, ondan korkmak, bilimin negatif uzantısı patlayan atomlardan korkmak kadar doğaldır belki de... Onu sevmek, henüz bilinçten yoksun bir bebeğin gülümseyişi kadar kutsal ve dokunaklı, kılıç suyunun gölgesinde, uygarlık arayan insanlık gibi ürkütücü ve tanrısal olmalı!..
Deizm geriye dönüştür, pagan çağlarda yalnızca tanrılar vardı, onu insan eliyle ehlileştirmek istedik, kadın annemiz, erkek babamız olsun istedik. Öldürmeyeceksin dedik!.. Deizm bizim için doğaüstü bir şey olur ve kendimizi yitirmemize yol açabilir...
Eğer teizmden nefret ediyor ve bir değişke arıyorsanız, deizm bir yol açamaz, bir kurtuluş, bir umar olamaz -insan kavmi için-.
Gerçek değişim için, inançsız, tanrısız bir yolculuk olabilmelidir. Ama henüz ona da hazır değiliz diye düşünebilirsiniz, deizm bu yüzden bir geriye dönüştür ne yazık ki, bir yineleme...
İki arada bir derede olmaktan kurtulabildiğinde insanlık, bir çobana gereksinim duymadığında kurtuluşu olasıdır belki de... Söylemesi güç belki 'Tanrısız bir evrendir bunun adı...' Ruhumuzun bilinmeyenlerin tutsağı, varsayımların kölesi olmaktan kurtulması için yüzyıllar vardır belki de. Uygarlığımız günahkar ve nobran bir sürükleniştir elbette...
Çoban sürülerini kaybetmiş ve ben nasıl hesap vereceğim diye ağlamaya başlamış, öyle hıçkırıklar ve çığlıklara dönüşmüş ki feryatları, gürültüye köylüler yetişmiş;
'Sürü çoktan köye döndü, yolunu kaybeden birisi varsa o da sensin' demişler!..
............................................................................................................................................
Bir konuda yanlış yapıyoruz, dil yaratımla ilgili, bilimsel, teknolojik ve sanatsal... Direksiyon Türkçe değil, aks, şanzıman, karoser, akü, buji vb. Neden, yerli araba yapımına -rantabl(!)- değil diyen sermayedarınız oldukça bu böyle sürüp gider ve dilinizin bikri bozularak, başka dillerin sultası altında yüzyılları geçirirsiniz. Onu bırakın, Hakkari'de üniversite açılmaz diyen profesörünüz oldukça da bu ıstırabınız katlanarak sürer, çünkü aydınınız uzaktan kumandalı bir dron! yani tasmalı maymun maalesef. İnanmadığınız sürece, dilinizle, dininizle, geleceğinizle, çağdaş bir ülke olmak zorunda çektiğiniz ıstıraplar sürer. Şunu kabul edin, Birleşmiş Milletler'e kayıtlı 193 ülke arasında 149. sıradasınız, bunu ben söylemiyorum, her gün sadece bayrak asarak yurtseverlik taslamayı özendiren medyanızın manşetlerinden biri bu.
Sözün özü, bilim ve teknolojide geri kalırsanız, ağzınızla kuş tutsanız bile, astronota -gökmen- diyeniniz çıkmaz, çıkamaz, kozmonot veya astronot demek zorundasınız, diyelim ki dediniz, Hawkinggillerin binlerce yeni deyimi bizi bekliyor, kuark, proton, nötron, impuls, periferi, müon, ekinoks vb.
Hangisini biliyoruz bu sözcüklerin, çünkü siz dünya uygarlığının seyircilerisiniz!..
Bir şey daha söyleyeyim, yalnızca dil öğrenerek, diyelim İngilizce olsun bu, çocuklarınızı çağdaş dünyanın ferdi yapacağınızı sanıyorsanız aldanıyorsunuz, bir dili bilmek o kültürün sıradan bir öğesi olmayı kazandırabilir size, ama bir helikopterin yazılımı İngilizceyse gene çuvallıyorsunuz, çünkü çocuğunuzun o teknolojinin kültürüne sahip olması gerekir, bu şu demek artık, Türkçe konuşuyorsa bir doktor, bende doktor olabilirim, çünkü Türkçe biliyorum. Anladınız değil mi, ne korkunç bir tuzak bu!..
Biz bilim, bilim de ilim aslında, bilim yanlış yani, bu bile tuzak bence, kim demişse, ilime bilim diye... Biz ilim ve teknolojide son sıralardayız, hayır derseniz yarı sömürge olmaya devam edersiniz ve Türkçeniz, cambazhanenin komikçi dükkanında satılan bir gevezelik olmaya devam eder.
Dil, bilim, sanat ve teknolojinin terkibidir. Bileşenidir yani!..
Biz sanatta ileriyiz, çünkü o düş gücüne dayanıyor ve edebi geleneğiniz güçlüyse, ön saflarda olabilirsiniz, Yaşar Kemal rakipsiz, Nazım rakipsiz, değerini bilmediğiniz Yunus rakipsiz, Yunus üstelik diğer ikisinden üstündür, sırrını size söyleyemem, ıstıraplarımı çoğaltmak neye yarar!..
İşte bir yurtsever olarak dile katkıda bulunmak istiyor aciz kulunuz, çabalıyor ve aşağıda sunacağı, dil oyunlarından başka elinden bir şey gelmiyor, keşke bir gökmen olsaydı o, keşke yenilik peşinde koşan bir yazılım mühendisi olsaydı, ama ona yalnızca dil oyunları bırakılmış!.. Suç hepimizin!...
(Doğuş)
Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu; aynaşık ve bakışımsıl ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler.
İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir.
Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekte ki anılarımıza dönüşecek terminlerle kol kola, yumuşak iniş yaparlar. Derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylâk büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur.
İnsan doğmuştur!..
(Tarih)
Metafizik bir sorguyla, tozun içinde, kafalar yuvarlanıyordu!.. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufî kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde; Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 'dokuz' diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yine de senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor; Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa, bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen yarasalar, kör kelebeklerle, iki ayaklıların sevişmelerine tanık oluyorlardı.
Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları; sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler, erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı!..
Epiktetos dehşetle önerince, usuna düşen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularında ki (boynu vurulacak!) ölüm cezasından kurtulacaktı.
Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu... Elen ruhlu stoacı, bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı; Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu.
Kenter biçemle, ey kaplanlar; biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde, suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde; sessizliğin sesinde:
Yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!..
(Araf)
(...Darius karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı. Karanlık gökte Mars parıldadı!.. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya!..)
Düş içindeydik! Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için, yavaşça yürüyorduk.
Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği birkaç kişi daha katıldı aramıza... Güllerin başucunda; kırmızı ahşap uduyla kör bir adam, suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu, mavi gözlü cariye...
Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz, alkışlar alıyordu.
Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçeminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış, bir adam fırladı birden.
Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlas'ın yüküyle berkli, Devâmend Emiri, Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik... Yâ dedi!.. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü.
Gökler denizinde sallanıyorduk. 'Sahalin Toprakları' uzaklardan gözüktü. Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi. Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilâhi gövdesinin gereksinimlerini dindirir ve çılgınca avunurdu.
İrem bağlarına yolu düşenin, rüyası buydu!..
...
Son sözüm şu, bu metinler bana da saçma geliyor, nedeni şu, bu ülke parçalı gerçekliğin esareti altında inliyor, biri uçak yapmaya çalışıyor, gülüyoruz olmaz diye, biri şiir yazıyor, ayranın yok içmeye bu ne yahu diyoruz, biri kansere çare bulmaya kalkışsa, batıya doğru git orada değerini bilirler diyoruz, hiç bir insan kendisiyle barışık olamaz bu ülke de, Polyannacılığı çözüm sanan medeni meczublarımızdan başka, çünkü her şey var bu ülke de ama hiç bir şey tam değil. Üç bacaklı at bu ülke, biri var hem de kusursuz ama diğeri yerlerde sürünüyor, biri göklere tırmanmaya çalışırken diğeri dileniyor, sınıfsal, sosyal ve teknolojik uçurumlar var insanlar arasında, toplum paramparça, biri kelebek koleksiyonu yaparken umursuzca ve kibirle, diğeri kelebek yenir mi diye soracak kadar şaşkınlık ve yoksulluk içinde, yoksulluk yalnızca ekonomik değildir, sosyal, bedensel ve ruhsal yosulluk gibi sınırsız parçalara ayrılabilir o kavram, bu yüzden birbirimizi aşağılamaktan başka becerimiz yok bizim, bu yüzden birbirimizie düşmanız, bu yüzden başkalarına hayranız ve dudaklarımız uçukluyor onların karşısında ve birbirimizle uğraşmaktan ve birbirimizi zemin seviyesine çekmekten, çekiştirmekten başka hünerimiz yok. Bir özelliğimiz daha var, bunlar söylendi mi yüzünüze, yukardaki tüm sorunların üzerinde durmak şöyle dursun, o kişiyi eleştiriyor, hatta saldırıyorsunuz!..
Havanda su dövmeye alışmış toplumların işi zor. Bir şey yapmak isteyenler, canından oluyor uğraşlarının içinde ama onun belki tek armağanı mezarı bile çok görüyor toplum birbirine, çünkü kurdan haberin yok mu, yuroyla dolar ezdi geçti piyasayı diyorlar, fasonist yapılanma havadaki kuşa bile bakarken ücretini isteyecek yakında, azılı geri kalmışlığın bir nolu göstergesi saadetin parayla olacağı gerçeğidir ne yazık ki... Çözüm mü, en iyisi vurun abalıya, geviş getirmeye devam etmek için iyi bir yöntem!..
Ve arabesk dinleyin, hakkıyla ama, belki yetti artık demeyi akıl eden biri çıkar aramızdan!..
Sözün özü, bilim ve teknolojide geri kalırsanız, ağzınızla kuş tutsanız bile, astronota -gökmen- diyeniniz çıkmaz, çıkamaz, kozmonot veya astronot demek zorundasınız, diyelim ki dediniz, Hawkinggillerin binlerce yeni deyimi bizi bekliyor, kuark, proton, nötron, impuls, periferi, müon, ekinoks vb.
Hangisini biliyoruz bu sözcüklerin, çünkü siz dünya uygarlığının seyircilerisiniz!..
Bir şey daha söyleyeyim, yalnızca dil öğrenerek, diyelim İngilizce olsun bu, çocuklarınızı çağdaş dünyanın ferdi yapacağınızı sanıyorsanız aldanıyorsunuz, bir dili bilmek o kültürün sıradan bir öğesi olmayı kazandırabilir size, ama bir helikopterin yazılımı İngilizceyse gene çuvallıyorsunuz, çünkü çocuğunuzun o teknolojinin kültürüne sahip olması gerekir, bu şu demek artık, Türkçe konuşuyorsa bir doktor, bende doktor olabilirim, çünkü Türkçe biliyorum. Anladınız değil mi, ne korkunç bir tuzak bu!..
Biz bilim, bilim de ilim aslında, bilim yanlış yani, bu bile tuzak bence, kim demişse, ilime bilim diye... Biz ilim ve teknolojide son sıralardayız, hayır derseniz yarı sömürge olmaya devam edersiniz ve Türkçeniz, cambazhanenin komikçi dükkanında satılan bir gevezelik olmaya devam eder.
Dil, bilim, sanat ve teknolojinin terkibidir. Bileşenidir yani!..
Biz sanatta ileriyiz, çünkü o düş gücüne dayanıyor ve edebi geleneğiniz güçlüyse, ön saflarda olabilirsiniz, Yaşar Kemal rakipsiz, Nazım rakipsiz, değerini bilmediğiniz Yunus rakipsiz, Yunus üstelik diğer ikisinden üstündür, sırrını size söyleyemem, ıstıraplarımı çoğaltmak neye yarar!..
İşte bir yurtsever olarak dile katkıda bulunmak istiyor aciz kulunuz, çabalıyor ve aşağıda sunacağı, dil oyunlarından başka elinden bir şey gelmiyor, keşke bir gökmen olsaydı o, keşke yenilik peşinde koşan bir yazılım mühendisi olsaydı, ama ona yalnızca dil oyunları bırakılmış!.. Suç hepimizin!...
(Doğuş)
Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu; aynaşık ve bakışımsıl ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler.
İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir.
Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekte ki anılarımıza dönüşecek terminlerle kol kola, yumuşak iniş yaparlar. Derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylâk büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur.
İnsan doğmuştur!..
(Tarih)
Metafizik bir sorguyla, tozun içinde, kafalar yuvarlanıyordu!.. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufî kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde; Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 'dokuz' diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yine de senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor; Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa, bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen yarasalar, kör kelebeklerle, iki ayaklıların sevişmelerine tanık oluyorlardı.
Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları; sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler, erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı!..
Epiktetos dehşetle önerince, usuna düşen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularında ki (boynu vurulacak!) ölüm cezasından kurtulacaktı.
Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu... Elen ruhlu stoacı, bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı; Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu.
Kenter biçemle, ey kaplanlar; biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde, suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde; sessizliğin sesinde:
Yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!..
(Araf)
(...Darius karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı. Karanlık gökte Mars parıldadı!.. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya!..)
Düş içindeydik! Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için, yavaşça yürüyorduk.
Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği birkaç kişi daha katıldı aramıza... Güllerin başucunda; kırmızı ahşap uduyla kör bir adam, suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu, mavi gözlü cariye...
Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz, alkışlar alıyordu.
Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçeminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış, bir adam fırladı birden.
Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlas'ın yüküyle berkli, Devâmend Emiri, Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik... Yâ dedi!.. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü.
Gökler denizinde sallanıyorduk. 'Sahalin Toprakları' uzaklardan gözüktü. Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi. Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilâhi gövdesinin gereksinimlerini dindirir ve çılgınca avunurdu.
İrem bağlarına yolu düşenin, rüyası buydu!..
...
Son sözüm şu, bu metinler bana da saçma geliyor, nedeni şu, bu ülke parçalı gerçekliğin esareti altında inliyor, biri uçak yapmaya çalışıyor, gülüyoruz olmaz diye, biri şiir yazıyor, ayranın yok içmeye bu ne yahu diyoruz, biri kansere çare bulmaya kalkışsa, batıya doğru git orada değerini bilirler diyoruz, hiç bir insan kendisiyle barışık olamaz bu ülke de, Polyannacılığı çözüm sanan medeni meczublarımızdan başka, çünkü her şey var bu ülke de ama hiç bir şey tam değil. Üç bacaklı at bu ülke, biri var hem de kusursuz ama diğeri yerlerde sürünüyor, biri göklere tırmanmaya çalışırken diğeri dileniyor, sınıfsal, sosyal ve teknolojik uçurumlar var insanlar arasında, toplum paramparça, biri kelebek koleksiyonu yaparken umursuzca ve kibirle, diğeri kelebek yenir mi diye soracak kadar şaşkınlık ve yoksulluk içinde, yoksulluk yalnızca ekonomik değildir, sosyal, bedensel ve ruhsal yosulluk gibi sınırsız parçalara ayrılabilir o kavram, bu yüzden birbirimizi aşağılamaktan başka becerimiz yok bizim, bu yüzden birbirimizie düşmanız, bu yüzden başkalarına hayranız ve dudaklarımız uçukluyor onların karşısında ve birbirimizle uğraşmaktan ve birbirimizi zemin seviyesine çekmekten, çekiştirmekten başka hünerimiz yok. Bir özelliğimiz daha var, bunlar söylendi mi yüzünüze, yukardaki tüm sorunların üzerinde durmak şöyle dursun, o kişiyi eleştiriyor, hatta saldırıyorsunuz!..
Havanda su dövmeye alışmış toplumların işi zor. Bir şey yapmak isteyenler, canından oluyor uğraşlarının içinde ama onun belki tek armağanı mezarı bile çok görüyor toplum birbirine, çünkü kurdan haberin yok mu, yuroyla dolar ezdi geçti piyasayı diyorlar, fasonist yapılanma havadaki kuşa bile bakarken ücretini isteyecek yakında, azılı geri kalmışlığın bir nolu göstergesi saadetin parayla olacağı gerçeğidir ne yazık ki... Çözüm mü, en iyisi vurun abalıya, geviş getirmeye devam etmek için iyi bir yöntem!..
Ve arabesk dinleyin, hakkıyla ama, belki yetti artık demeyi akıl eden biri çıkar aramızdan!..
(*) Noli me tangere (Bana dokunma)
..............................................................................................................................
DİL
(Türkçe)
Felsefe susarak, pantomimle, gökseli ululayış veya görsellik, sanalite ya da herhangi bir edimle olasıdır, yapılabilir. Felsefe bir ideye dönüşmek için dili kullanır, hangi biçimde olursa olsun, Babil Kulesi bizim yekvücut olabildiğimiz tek bileşendir, öyleyse felsefe temelinde ancak dille bir omurgaya sahip olabilen bir ufuk gemisidir.
Felsefenin Türkçeyle yapılamayacağını ileri sürmek dili yadsımaktır, dil insanlığın en büyük bulgusu, olmazsa olmazıdır, bunun için resulleri der ki, hem de Tanrısına râm olarak; 'Başlangıçta söz vardı'. Felsefenin hangi dille olursa olsun yapılamayabileceğini ileri sürmek, insanın kendini hiçlemesi, Tanrı katında aşağılamasıdır ki, Tanrının sureti olan bir yaratık için günahların en büyüğü, cehennemi bir söylemdir.
Bunun ileri sürülebilmesi insanı / toplumu sürekli aşağı çeken, onu soy bilgiye, tutuma, yüceler yücesi bir çağrıya yönlendirmeyip, avam, vulgerize, en aşağı anaforların, tepkimelerin içinde boğmaya çalışan bir düstur, diskur, etik dışı, insanı her şeyin yadsınmasına götürebilecek bir tavır, bir farstır!..
Türkçeyle felsefe yapılabilir mi diye soru üretemeyiz, bu Truva Atı bir söylemin ürünü aciz bir tutum sayılabilir ancak, emperyal kültür cehennemi, gizil geriletme organizasyonu içindeki dünyalar, yerinden, yurdundan nefretle söz eden ve bir yanılsamayla, 'Cesur Yeni Dünya'lara göçen birer eleman, kobaylar üretmek için bir motto olabilir bu, ama insanlığın ulu gerçeği kutsal dilin yerilmesi ve onun küçümsenen, insanlık öksüzü bir şeyi olabilirmiş gibi algılanmasının yollarını açamaz, ne yazık ki bu olanaksızdır, çünkü 'Dil' insanın üstünde bir edimdir. O somut bir yaratılışın, elle tutulan göstergelerine sahip, bir kurt deliği olmayıp, tam tersine soyut, elle tutulup, gözle görülemeyen bir nendir ki, gerçekte Tanrı katından dizlerimiz dibine konuk olmuş bir töz, sonsuzlayıcı aşkınlıkta bir tansıktır.
Çağların içinden süzülüp gelen kültür hegemonyaları, silahların gölgesinde yeryüzünü, ulusların çocuklarını zapturapt altına almış yüzyıllarca, görünmeyen güçlerin, sezilmez, pekişmiş önderliğinde, içimizdeki gönüllü, gönülsüz, bilinçli, bilinçsiz şövalyelerinizle bir ekin / kültür tutsaklığının pençesinde, mimesizme, plagiarisme, tilmizliğe özenen birer hominid olabilir toplumlar, ama bu sonsuza dek sürüp giden bir şey değildir, doğanın diyalektiği, köhnemiş saltanatı, rüzgârda savrulan kuleleri, yelkenleri, günümüzde başı arşı alaya değen gökdelenleri günü gelince yıkar ve gerçeklikte, kendisi olamayan hiç bir toplum felsefe üretemez diyebilsek de, Tanrının adaleti sözün gücünü hep eşit biçimde paylaştırarak, kültür saraylarına, katedral ve tapınaklarına tüm insanlığın katkısını aralıksız bir hak tanırlıkla gözetir ve dağıtır. Kültürel egemenlik, sonsuzluğun terazisinde insanlık için olanaksız bir edimdir, her insan, her toplum kozmosa varlığıyla, sözüyle, düşleriyle sürgit bir katkı verir ve Tanrının sevgili kulları sözü bu hilkatten gelir.
Fason, verili, pastörize, parçalı bütünlükle yetinen ve tüm temel gereksinimleri dışarlıklı / dışa bağımlı, skalada en altlarda yer edinen bir toplum, yalansı / yanılsamacı bir uygarlık, sahte profil ve yaşayan ölülerin gezindiği bir cennet olabilir ama gerçek hiç bir zaman bununla sınırlı kalamaz. Kölecil bir toplum bile diyalektiğin, acımasız / görkünç adaletinden kendini kurtaramaz ve sancağı devralarak günün birinde, kesenkes bir düşün peşinde koşarken bulur kendini, öncülük sırası ona gelmiştir, erinç veren gerçellik, tarih boyunca yeğ tutulmuş, içrek, ezinç içindeki tutsaklığa eğimli / kölecil toplumlar bile anıtsal bir kültürün almanağında yaratılarını sergilemiş, adlarını yazdırmışlar ve günü geldiğinde tanrı katında kutsanmışlardır.
Bu tür düşünce, diyesim herhangi bir dille olsa bile, felsefe yapılamayacağını ileri sürenler, çağın korkunç derecede gerisinde kalmışlardır, uygarlık göreceli bir kavramdır, (Vankulu Lügatı'nda patlıcandan kıl, kıldan solucan olur mizahıyla alay ediyor olsanız, şeytani bir misyonun kılık / kılıf değiştirmiş ceditleri de olsanız bu gerçek değişemez) kültürel patronajın sahipliğini üstlenenler, bu tür zırhı, türün öbür bireylerine, bir savunma kalkanı gibi kullanıp, önde koşarak, öncüllükle, etik ve estetik yüksünmenin, çürümenin ve toplumu geriye götürüyor olmanın gizil önderliğinde, kahraman sanılmanın illüzyonuyla taht sahibi olabilseler bile, bu düşkü, anlayan için, insani olanın, derin bir ikiyüzlülüğüdür. Çünkü ileri sürülen olanaksız bir şeydir, bilinçle doğrultulmuş hiç bir silah geri tepmeyebilir belki ama zamanın içinde dogmalar ve yanılsamalar, yanlışlar ve bağdaşıksız yinelemeler, rüzgârını yitirmiş bir mızrak gibi kaçınılmazlıkla yere düşerler!.. Zamanın efendiliği, satanizmi, sulta'nizmi, peronizmi yerle bir ederek, vortisizmin, fütürizmin kollarında yelkenlerini açar ve yeni dünyalar yaratarak, onlara konukluk ederek, dilimiz tutulurcasına haykırmayı sürgit başarırlar. İnsanlığın biricik yazgısı budur.
Bir toplum ki ayrıntıya önem vermez, onun için roman yazamaz / yazılmaz diyebiliyorsak bu doğrudur belki, belki felsefede böyledir; yapar gibi görünebilirsiniz, yazar gibi görünebilirsiniz, nicelikten niteliğe geçmek, üstençle yüzyıllar alabilir belki de ama her insan, her toplum Tanrının bir sureti, bir oymağı olarak, felsefeden nasibini / payına düşeni alacaktır. İnsanlık düşünebilsin, felsefeyle her ölümünde kendini yeniden yaratabilsin diye doğurulmuştur ve Tanrı bir doğuran, bir yaratan olarak bir monark, pederşahi babamız değil, tüm evreni kucaklayan anamızdır bizim, biz kendimizi her seferinde yeniden yaratıp; üretebilelim, yenileyebilelim, yineleyebilelim ve değişkelerin sonsuz açımlarla süslü cennetinde yıkanabilelim diye doğurmuştur o bizi!.. Bir paradoks gibi gözükse de, dekadana teslim olacak kadar kul işi bir eğretilik, yeknesak bir yapı gösteremez insanlık!..
Felsefe yapmak için kısacası, dilin değil Tanrının yarattığı kimesne olmak yeterlidir, bu bakımdan erişilemez de değildir felsefe, uzanabiliriz ona, sağlıklı, coşkulu, inanç ve güvenç içindeki birey / toplum bir esemeyle ve kolaylıkla yaratabilir onu, çünkü; gerçekte bir umacı ve tansıklar toplumu değil, ardışık, açık / aşkıncı bir doğunum, göz alıcı bir yapıntının, anlaşılır bir 'Üretke'nin bir süreğeni olabilir ancak insanlık!..
Durcanın yürümesini, işitmezin duymasını, görmezin algılamasını Tanrıya hasredecek kadar pagan değildir o, kimi zaman felsefenin, felsefi olanın tütsüsü masallarda gizlenmiş olsa bile, biline bilirlik ve erişilebilirliğin ceylanıdır o, bir Tanrı parçacığıdır. Sonsuzca arayacağımız Higgs bozonudur o, bilginin kaynağı, içrek ve dışrak olanın haznesi ve öğütücü değirmeni salt kendisidir. İnsanın, -yaratmış ve yaratılmışın- kendisi dışında bilgi yoktur!..
İnsan felsefenin ta kendisidir. Her birey dilini ayırmış olsaydı bile, gökleri yere indiren, sonsuz erinç, dinginlik duygusu veren felsefenin, estet ve engin denizlerinde yüzmüş olmaktan kendini kurtaramazdı. Kimi zaman düşünülenin aksine, o olmasaydı eğer, uçsuz bucaksız yoklukların, sonsuzlara dek uzanan boşlukların ve zamanın döngüsünde bizi acımasızca kemiren, özümüzün yitip gittiği hiçliklerin uçurumuna çoktan savrulmuş olurduk.
Peki salt'ık insan bu durumda felsefeyi nasıl gerçekleştirecektir...
?
Felsefe yapmak gerçekte bu kadar basittir.
...................................................................................................................................
RÜZGÂR ODASI
Yazarlığa heveslenen gönüllerin derdi bitmez, yazın üreterlerinin tasası, kaygısı, kompleksi öyle çoktur ki, şimdi şu an, kaygıyla, tasa aynı anlama geliyor, acaba hata mı ettim diye gününü zehir eder artık kendine, genelde çalar yazar, çalmak meşrudur edebiyatta, sevaptır hatta, ama çalmanın ne olduğunu bilmeyenler onu haramilikle karıştırır, buradaki çalma Robin Hoodluk gibidir, Koçeroluk yani, çalacaksın ve yoksullara, yoksunlara, düşmüş ve tükenmişlere meccani dağıtarak, keyiflerine keder, umutlarına ışık, yaşamlarına bir teselli ve moral yasemeni olacaksın. Edebiyat zaten bir öncekini -çağdaşlarını- ve yazılan her bir şeyi okumaktır olabildiğince, sonra harmanlayıp, gül ağacı dikerek en kısa zamanda açıp, kokular yaymasını sağlayacaksın olan bitenin. Konu uzun mutfağı anlatarak salona giremezsin yaşamda...
Benim kompleksim çoktur bu konuda, bilim kurgu öyküsü yok bizim, nasıl olur yazayım da görsünler, acaba şiiri de olur mu, dur bir deneyeyim, şu yazar çok usta, onun gibi yazmaya çalışsam bir gediği kapatır mıyım acaba, felsefe yok biz de, aman bunların hepsi bizi aşağılama amaçlı, bu kuşağın canına ot tıkamışlar, ben onların kurtarıcılığına soyunayım, ilk gördüğüm canlı, canım sen önce kendini kurtar dese bile!..
Hep yapamadığımı, yapılmayanı yapmak istemişimdir bu cavalacicoz işte, korku öyküsü hala yazamadım, yahu kağıttan korkar mı insan, göz gezdirdiği harflerden korkan zaten hastadır, korkması yazıdan değil diye düşünürüm, ama öyle değil, boş oda da öykü okurken hızla ışığı söndürerek yorganın altına girdiği mi bilirim ben, orası daha korkunç diyenler olabilir, hayır korkunun türleri var, yorganın altı sıcak, elimle elimi tutar, korkma yaşıyorsun bak, soluk alıp, bak kimse yok çevrede, bambaşka düşlere dalıp, yaşam cennetsi bir şey, işte yemediğimi yiyorum, sevdiğimle baş başayım ne tepegöz var tepede, ne yılan çıyan geziniyor yerde diye düşünebilirim doğallıkla... Her şeyde olduğu gibi korku da bir periyottur, aksı değiştirirseniz, düş ya da kâbus bitebilir!.. Korkunun somut olanı insanın kendisinden gerçekleşmez zaten, başka varlıkların neşesinden ya da ölüm severliğinden el alır!..
Neyse, edebiyat hayat gibi değildir, en iyisini yine de siz bilirsiniz, neyin ne olduğuna dair!... Dedim ya bir korku öyküsü yazmak isterim ben, önce bir ad bulmalıyım, Korku Odası olur mu, olur ama edebiyat bilineni yinelemekse iş değildir kanımca, öyleyse başka bir şey olmalı, Rüzgâr Odası olsa, çok daha iyi, çünkü, belirsiz bir şey bu, ne demek yani, onun için iyi bence, Rüzgâr Odası, bilim kurgu ve yaratılış günlerini çağrıştırıyor, bir taşla dört kuş filan vuruyor, adı bu olmalı iyi...
Şimdi, girişe gelelim, giriş bu işte, olur mu olur, öyleyse sürdüreyim, bakın çalıntı bir tümceyi monte ederek başlayalım, sürdürelim daha doğrusu; Tren homurdandı... Mavi sıcak dumanlar püskürterek uçsuz bucaksız ovada bir sevinç kasırgası gibi uçtu... Bu nasıl korku yahu demeyin çünkü, trende iki aşık vardı ve tren göklere doğru yüzünü çevirdiğinde, bir el uzandı trene ve Azrail mi, ifrit miydi bilemem, ölüm tanrısıdır belki de, çelik bir pençe gibi o iki aşığı çekip aldı ve iç organları bulutların içinde solgun bir duman gibi yayıldı iki talihsizin, çığlık atmaya bile fırsat bulamadılar.
Kanları yağmur olup yağdı göklerden, hatta Buenos Aires'te birinin, nasıl oluyor da kırmızı yağmur yağıyor diye meraklanıp, onu içtiği ve artık bir zombi olarak yaşamına devam edip, geceleri vampir gibi ortaya çıkarak alışkanlığını sürdürdüğü söylenir. Onu bırakın Alacahöyük'te -Çorum mu, Çankırı civarı mıydı bu yer yahu, kırmızı yağmuru içen başka bir kişinin, ölümsüzlüğe kavuştuğu için kanını pazarladığı rivayet edilir, ölmek istemeyen başka insanların biricik emeline derman olabilmek için.
Ölümsüzlüğe kavuşmanın nedeni kırmızı yağmur değilmiş ama, aslında bu yağmur suyunu içersek ölümsüzlüğe kavuşacağız diye inanırmış insanlar, gerçekten inanan biri bu dünyada amacına ulaşırmış, gerçekten inanmanın, sırrınıysa kimse bilmiyor!.. Ama üç yüz yıl sonra onlar da ölmüş, bir mağarada bulmuşlar ölülerini, öleceklerini anlayınca utançlarından mağaraya sığındılar diyor çevre halkı, bazıları da ölen onlar değil, karı koca iki çoban filan diyor, ama ölmedilerse neredeler diye basit bir karşılığı var bunun. Amerika'ya göçmüşlerdir demiş biri ama ben inanmadım, çünkü her zaman bir düşüncenin aksi bir düşünce üretilebilir bu dünyada, yalan ve doğru aynı şeydir gerçekte, ama bu bir yarar sağlamaz insanlara, para kazanmayı düşünmeyen biri, ağzıyla kuş tutsa bile bunu beceremez, öncelikle ifrat ve hınçla varsıl biri olacağım ben diye düşünmesi gerekir, düşüncesini yapılandırmadan ne bir düş görülür bu arafta, ne de suya girilir. İnanç bu nedenle önemlidir, bir motordur o!..
Ölümün olduğu yerde düşünce yoktur ama!.. Biz insanlar, insanlık yani, düşündüğümüzü varsayan ve çan sesi çıkarıp, zil çalınca oynayan yaratıklarız, kuşkulanmayın hemen canım, hiç korkmadınız baştan beri ve benimle alay ediyorsunuz ha, iyi düşünün, tarih boyunca düşünemedi insanoğlu, düşünce nedir onu bile bilmiyoruz hala, bu yüzden ne günaha girmiştir bu yaratık daha, ne de üç kuruşluk bir iyiliği dokunmuştur yaşadığı dünyaya, bir deneyimlemedir o, bir denek daha doğrusu, kobay yani, tanrının tasarımları filan diyende var, dur ısırma ama, dişlerin çok sağlam ve köpek dişlerin ne kadar keskin görüyor musun, git aynaya bak istersen, ha koridordaki aynaya bak, loş ışıkta iç organlarını görebilirsin ona bakarsan, aşağıya doğru, döne kıvrıla süzülen şeyin ne olduğunu bilebilecek misin bakalım, içinde hala o var senin, iki bacaklıya dönüştüren balçık, ağlama ama, biliyorsun korkutmak istiyorum ben seni...
Bakın, şarıbül leyli ven nehar, ebedi sarhoş demekmiş, bir adam varmış, bir gün Almanya'ya gitmiş, ama bir süre sonra bir duyum almış, şalvarı tezek kokan ve sattığı ıspanakların parasını, ayak parmacığını sayarak hesaplayan karısıyla ilgili, karısı hörgüçlü bir deve gibiymiş, son derece ürkütücü, adımları tren katarı gibi, baldırları paskalya çöreği gibi, yok besili kısrak gibiymiş, kuyruğu da beline kadar uzanıp, uyluğunu kapatıyormuş, uzaktan gören onu Kerberos ya da Minotaur gibi bir şey sanıyormuş, oda ahaliyi kırmaz bazen beygir gibi kişner ya da boğazlanan bir sığır gibi böğürürmüş gece yarılarında, işte adam Almanya'ya gittiği halde bu kişneme ve böğürmeler kesilmeyince, karın seni aldatıyor Çamurcu Muhtar Dayı'yla diye bir haber uçurmuşlar, adam sessizce dönmüş ve karısına yetmiş galon şarap içirip, ağzından laf almaya çalışmış, dev anası zerre kadar tınmamış, derken adam dönüyorum ben Germencik vilayetine, hadi hoşça kal demiş ama eve gece yarısı birden dönerek, gafilleri yakalamış, daha doğrusu karısı gene kişneyip böğürüyor, Muhtar Dayı'da iki ayağını kadananın sağrılarına vurarak dört nala gitsin atım da, ufukta nallarından kıvılcımlar saçan süvariler ya da kuyruklu yıldız sürülerinin içine girerek, yanıp sönen alev böcekleri sansınlar beni, yarıtanrı Muhtar Emmi'yi diye ter döküp debeleniyormuş yatakta...
Alman mültecisi kardeşimiz, her ademoğlu gibi Havva'da aramış kusuru ve Muhtar soba deliğinden bacaya geçerek, dama çıkmış ve kolayca kaçmış evden ve hiç umursamamış bile başına geleni, kılıbıklık deryası adamsa, karısıyla gene içmiş, ama bu kez sızana dek, yok hayır ama, karısı sızana dek ve işte korku, ürkü saatimiz şimdi geldi artık. Adam; dünyanın yarısından büyük olan, Isfahan gibi karısı, Ali Baba Kırk Haramiler meseli uyarınca uykuya dalınca, ne yapmış biliyor musunuz, karısının mahşer de bile teneşircilerin ilgisini çekip, içmeden sarhoş olmasına yol açan, ilahlara layık Mezomorto Yarığı'na şarap şişesini değil, evde bulunan Barthelmi Diaz'ı değil, Balthazar'ı da değil, çalı çırpıyı bile kesmeyen, işe yaramaz, kollarından uzun kör baltayı sokarak, altın gibi parıldayan dişlerinin arasından, Muhtar'la meze yaptıkları için; azgın derecede kişniş otu kokan mübarek ağzının ortasından, Priapos'un bindiği düldül gibi çıkarmış.
Karısı ölmeden önce, at gibi kişnemiş ve gözleri belerip, kızıl bir fener gibi yanmadan önce de, bir sığır gibi böğürmüş gene, hatta ayağa kalkıp, adama saldırmış dendiğine göre, ne olmuş sonuçta dersiniz, adamın kalbi heyecanına yenilmiş ve ölmüş ne yazık ki ve karısından öbür dünyada bile ayrı kalmamayı başarmış böylelikle, oysa bu adamcağızın ölüm nedeni, tanrı indinde, kendisi Almanya'da karısının işlediği günahların envaı çeşidiyle gönül eyleyip, Keramet Çubuğu ordan oraya cirit attığı halde, karısına bunu her iki cihanda da çok görmesiymiş, tanrının adaleti, sabrı, minneti ve mihneti vardır biliyorsunuz, o esirgeyen ve bağışlayandır ve de zaten Günah Cehennemi'dir bu dünya, dimyata giderken evdeki bulgurdan olursunuz, sıygayı anlayamaz, sınıfı geçemezsiniz bir hiç yüzünden ve başınıza gelenlerin reva gördüğü ruhani şiddet, öyle büyük yaralara yol açar ki, düş evinizde dahi, hiç bir zaman iflah olamazsınız kıyamete dek!..
Kuşun karnı taşla bile doyar ama insanın karnı düşünmeyi öğrenmeden, doymayı bilmez, hiç bir şey öğrenmese de, geviş getirir durur alçak gene de, Mojave'de de böyledir bu, Selcen ve Karahallı'da da...
Şöyle bir şey yazsaydık biz bu olayda ya da yazabilseydik keşke...
'Adam ve karısı tapınak kirişlerinin altındaki rüzgâr odasına girip, orada uçsuz bucaksız manzaraya daldılar ve gecede sevinç kasırgası gibi sevişerek, cennetin yeryüzünde olduğunun, yaşamın bir cennet provası olduğunun, arsızlıkla, doymazlıkla tadına vardılar.
Ve sonunda bir yaratılmışın, bütün uzuvları tümel olmuş, kusursuz bir varlığın doyumsuzlukları, ulaşılmazlıkla berkitilmiş, yüceltilmiş açlığının sınırları ne olabilir ki diye düşünerek, tan atımına vardılar ve altın sarısı ışığıyla güneş tanrısı, onları kollarına alarak, bir daha uyanmaksızın, sonsuz bir düş ülkesinin içlerine doğru kanat çırptılar!..'
...........................................................................................................................................................
Yazarlığa heveslenen gönüllerin derdi bitmez, yazın üreterlerinin tasası, kaygısı, kompleksi öyle çoktur ki, şimdi şu an, kaygıyla, tasa aynı anlama geliyor, acaba hata mı ettim diye gününü zehir eder artık kendine, genelde çalar yazar, çalmak meşrudur edebiyatta, sevaptır hatta, ama çalmanın ne olduğunu bilmeyenler onu haramilikle karıştırır, buradaki çalma Robin Hoodluk gibidir, Koçeroluk yani, çalacaksın ve yoksullara, yoksunlara, düşmüş ve tükenmişlere meccani dağıtarak, keyiflerine keder, umutlarına ışık, yaşamlarına bir teselli ve moral yasemeni olacaksın. Edebiyat zaten bir öncekini -çağdaşlarını- ve yazılan her bir şeyi okumaktır olabildiğince, sonra harmanlayıp, gül ağacı dikerek en kısa zamanda açıp, kokular yaymasını sağlayacaksın olan bitenin. Konu uzun mutfağı anlatarak salona giremezsin yaşamda...
Benim kompleksim çoktur bu konuda, bilim kurgu öyküsü yok bizim, nasıl olur yazayım da görsünler, acaba şiiri de olur mu, dur bir deneyeyim, şu yazar çok usta, onun gibi yazmaya çalışsam bir gediği kapatır mıyım acaba, felsefe yok biz de, aman bunların hepsi bizi aşağılama amaçlı, bu kuşağın canına ot tıkamışlar, ben onların kurtarıcılığına soyunayım, ilk gördüğüm canlı, canım sen önce kendini kurtar dese bile!..
Hep yapamadığımı, yapılmayanı yapmak istemişimdir bu cavalacicoz işte, korku öyküsü hala yazamadım, yahu kağıttan korkar mı insan, göz gezdirdiği harflerden korkan zaten hastadır, korkması yazıdan değil diye düşünürüm, ama öyle değil, boş oda da öykü okurken hızla ışığı söndürerek yorganın altına girdiği mi bilirim ben, orası daha korkunç diyenler olabilir, hayır korkunun türleri var, yorganın altı sıcak, elimle elimi tutar, korkma yaşıyorsun bak, soluk alıp, bak kimse yok çevrede, bambaşka düşlere dalıp, yaşam cennetsi bir şey, işte yemediğimi yiyorum, sevdiğimle baş başayım ne tepegöz var tepede, ne yılan çıyan geziniyor yerde diye düşünebilirim doğallıkla... Her şeyde olduğu gibi korku da bir periyottur, aksı değiştirirseniz, düş ya da kâbus bitebilir!.. Korkunun somut olanı insanın kendisinden gerçekleşmez zaten, başka varlıkların neşesinden ya da ölüm severliğinden el alır!..
Neyse, edebiyat hayat gibi değildir, en iyisini yine de siz bilirsiniz, neyin ne olduğuna dair!... Dedim ya bir korku öyküsü yazmak isterim ben, önce bir ad bulmalıyım, Korku Odası olur mu, olur ama edebiyat bilineni yinelemekse iş değildir kanımca, öyleyse başka bir şey olmalı, Rüzgâr Odası olsa, çok daha iyi, çünkü, belirsiz bir şey bu, ne demek yani, onun için iyi bence, Rüzgâr Odası, bilim kurgu ve yaratılış günlerini çağrıştırıyor, bir taşla dört kuş filan vuruyor, adı bu olmalı iyi...
Şimdi, girişe gelelim, giriş bu işte, olur mu olur, öyleyse sürdüreyim, bakın çalıntı bir tümceyi monte ederek başlayalım, sürdürelim daha doğrusu; Tren homurdandı... Mavi sıcak dumanlar püskürterek uçsuz bucaksız ovada bir sevinç kasırgası gibi uçtu... Bu nasıl korku yahu demeyin çünkü, trende iki aşık vardı ve tren göklere doğru yüzünü çevirdiğinde, bir el uzandı trene ve Azrail mi, ifrit miydi bilemem, ölüm tanrısıdır belki de, çelik bir pençe gibi o iki aşığı çekip aldı ve iç organları bulutların içinde solgun bir duman gibi yayıldı iki talihsizin, çığlık atmaya bile fırsat bulamadılar.
Kanları yağmur olup yağdı göklerden, hatta Buenos Aires'te birinin, nasıl oluyor da kırmızı yağmur yağıyor diye meraklanıp, onu içtiği ve artık bir zombi olarak yaşamına devam edip, geceleri vampir gibi ortaya çıkarak alışkanlığını sürdürdüğü söylenir. Onu bırakın Alacahöyük'te -Çorum mu, Çankırı civarı mıydı bu yer yahu, kırmızı yağmuru içen başka bir kişinin, ölümsüzlüğe kavuştuğu için kanını pazarladığı rivayet edilir, ölmek istemeyen başka insanların biricik emeline derman olabilmek için.
Ölümsüzlüğe kavuşmanın nedeni kırmızı yağmur değilmiş ama, aslında bu yağmur suyunu içersek ölümsüzlüğe kavuşacağız diye inanırmış insanlar, gerçekten inanan biri bu dünyada amacına ulaşırmış, gerçekten inanmanın, sırrınıysa kimse bilmiyor!.. Ama üç yüz yıl sonra onlar da ölmüş, bir mağarada bulmuşlar ölülerini, öleceklerini anlayınca utançlarından mağaraya sığındılar diyor çevre halkı, bazıları da ölen onlar değil, karı koca iki çoban filan diyor, ama ölmedilerse neredeler diye basit bir karşılığı var bunun. Amerika'ya göçmüşlerdir demiş biri ama ben inanmadım, çünkü her zaman bir düşüncenin aksi bir düşünce üretilebilir bu dünyada, yalan ve doğru aynı şeydir gerçekte, ama bu bir yarar sağlamaz insanlara, para kazanmayı düşünmeyen biri, ağzıyla kuş tutsa bile bunu beceremez, öncelikle ifrat ve hınçla varsıl biri olacağım ben diye düşünmesi gerekir, düşüncesini yapılandırmadan ne bir düş görülür bu arafta, ne de suya girilir. İnanç bu nedenle önemlidir, bir motordur o!..
Ölümün olduğu yerde düşünce yoktur ama!.. Biz insanlar, insanlık yani, düşündüğümüzü varsayan ve çan sesi çıkarıp, zil çalınca oynayan yaratıklarız, kuşkulanmayın hemen canım, hiç korkmadınız baştan beri ve benimle alay ediyorsunuz ha, iyi düşünün, tarih boyunca düşünemedi insanoğlu, düşünce nedir onu bile bilmiyoruz hala, bu yüzden ne günaha girmiştir bu yaratık daha, ne de üç kuruşluk bir iyiliği dokunmuştur yaşadığı dünyaya, bir deneyimlemedir o, bir denek daha doğrusu, kobay yani, tanrının tasarımları filan diyende var, dur ısırma ama, dişlerin çok sağlam ve köpek dişlerin ne kadar keskin görüyor musun, git aynaya bak istersen, ha koridordaki aynaya bak, loş ışıkta iç organlarını görebilirsin ona bakarsan, aşağıya doğru, döne kıvrıla süzülen şeyin ne olduğunu bilebilecek misin bakalım, içinde hala o var senin, iki bacaklıya dönüştüren balçık, ağlama ama, biliyorsun korkutmak istiyorum ben seni...
Bakın, şarıbül leyli ven nehar, ebedi sarhoş demekmiş, bir adam varmış, bir gün Almanya'ya gitmiş, ama bir süre sonra bir duyum almış, şalvarı tezek kokan ve sattığı ıspanakların parasını, ayak parmacığını sayarak hesaplayan karısıyla ilgili, karısı hörgüçlü bir deve gibiymiş, son derece ürkütücü, adımları tren katarı gibi, baldırları paskalya çöreği gibi, yok besili kısrak gibiymiş, kuyruğu da beline kadar uzanıp, uyluğunu kapatıyormuş, uzaktan gören onu Kerberos ya da Minotaur gibi bir şey sanıyormuş, oda ahaliyi kırmaz bazen beygir gibi kişner ya da boğazlanan bir sığır gibi böğürürmüş gece yarılarında, işte adam Almanya'ya gittiği halde bu kişneme ve böğürmeler kesilmeyince, karın seni aldatıyor Çamurcu Muhtar Dayı'yla diye bir haber uçurmuşlar, adam sessizce dönmüş ve karısına yetmiş galon şarap içirip, ağzından laf almaya çalışmış, dev anası zerre kadar tınmamış, derken adam dönüyorum ben Germencik vilayetine, hadi hoşça kal demiş ama eve gece yarısı birden dönerek, gafilleri yakalamış, daha doğrusu karısı gene kişneyip böğürüyor, Muhtar Dayı'da iki ayağını kadananın sağrılarına vurarak dört nala gitsin atım da, ufukta nallarından kıvılcımlar saçan süvariler ya da kuyruklu yıldız sürülerinin içine girerek, yanıp sönen alev böcekleri sansınlar beni, yarıtanrı Muhtar Emmi'yi diye ter döküp debeleniyormuş yatakta...
Alman mültecisi kardeşimiz, her ademoğlu gibi Havva'da aramış kusuru ve Muhtar soba deliğinden bacaya geçerek, dama çıkmış ve kolayca kaçmış evden ve hiç umursamamış bile başına geleni, kılıbıklık deryası adamsa, karısıyla gene içmiş, ama bu kez sızana dek, yok hayır ama, karısı sızana dek ve işte korku, ürkü saatimiz şimdi geldi artık. Adam; dünyanın yarısından büyük olan, Isfahan gibi karısı, Ali Baba Kırk Haramiler meseli uyarınca uykuya dalınca, ne yapmış biliyor musunuz, karısının mahşer de bile teneşircilerin ilgisini çekip, içmeden sarhoş olmasına yol açan, ilahlara layık Mezomorto Yarığı'na şarap şişesini değil, evde bulunan Barthelmi Diaz'ı değil, Balthazar'ı da değil, çalı çırpıyı bile kesmeyen, işe yaramaz, kollarından uzun kör baltayı sokarak, altın gibi parıldayan dişlerinin arasından, Muhtar'la meze yaptıkları için; azgın derecede kişniş otu kokan mübarek ağzının ortasından, Priapos'un bindiği düldül gibi çıkarmış.
Karısı ölmeden önce, at gibi kişnemiş ve gözleri belerip, kızıl bir fener gibi yanmadan önce de, bir sığır gibi böğürmüş gene, hatta ayağa kalkıp, adama saldırmış dendiğine göre, ne olmuş sonuçta dersiniz, adamın kalbi heyecanına yenilmiş ve ölmüş ne yazık ki ve karısından öbür dünyada bile ayrı kalmamayı başarmış böylelikle, oysa bu adamcağızın ölüm nedeni, tanrı indinde, kendisi Almanya'da karısının işlediği günahların envaı çeşidiyle gönül eyleyip, Keramet Çubuğu ordan oraya cirit attığı halde, karısına bunu her iki cihanda da çok görmesiymiş, tanrının adaleti, sabrı, minneti ve mihneti vardır biliyorsunuz, o esirgeyen ve bağışlayandır ve de zaten Günah Cehennemi'dir bu dünya, dimyata giderken evdeki bulgurdan olursunuz, sıygayı anlayamaz, sınıfı geçemezsiniz bir hiç yüzünden ve başınıza gelenlerin reva gördüğü ruhani şiddet, öyle büyük yaralara yol açar ki, düş evinizde dahi, hiç bir zaman iflah olamazsınız kıyamete dek!..
Kuşun karnı taşla bile doyar ama insanın karnı düşünmeyi öğrenmeden, doymayı bilmez, hiç bir şey öğrenmese de, geviş getirir durur alçak gene de, Mojave'de de böyledir bu, Selcen ve Karahallı'da da...
Şöyle bir şey yazsaydık biz bu olayda ya da yazabilseydik keşke...
'Adam ve karısı tapınak kirişlerinin altındaki rüzgâr odasına girip, orada uçsuz bucaksız manzaraya daldılar ve gecede sevinç kasırgası gibi sevişerek, cennetin yeryüzünde olduğunun, yaşamın bir cennet provası olduğunun, arsızlıkla, doymazlıkla tadına vardılar.
Ve sonunda bir yaratılmışın, bütün uzuvları tümel olmuş, kusursuz bir varlığın doyumsuzlukları, ulaşılmazlıkla berkitilmiş, yüceltilmiş açlığının sınırları ne olabilir ki diye düşünerek, tan atımına vardılar ve altın sarısı ışığıyla güneş tanrısı, onları kollarına alarak, bir daha uyanmaksızın, sonsuz bir düş ülkesinin içlerine doğru kanat çırptılar!..'
...........................................................................................................................................................
DİL SÖYLENCEDİR
Aşk sözcüğü Hint kökenli diyorlar, Aşaka diye bir ot varmış dediklerine göre, -bir sarmaşık- ormanda sarıp sarmaladığı ağacı sonunda kuruturmuş. Aşk'ta -karasevda- yoluna çıkan, uçurumuna düşen çoğu kurbanını kurutuyor, mantıksız bir yaklaşım değil!.. Windsor düşesi yüzünden Philip tahtı bırakıyor, Beatrice sararıp soluyor, Kleopatra yılan zehrini zerk ederek öbür dünyayı yeğliyor, Antonius imparatorluktan oluyor, Tac Mahal aşkın kudretiyle güneşe meydan okuyor, Mecnun, Leyla'yı -insana- benzeten sultanına sen ona benim gözümle bak diyor, ama garip bir şey var bu mesellerde Pygmalion gibi tanrı neden yarattığı kullarına aşık olmuyor, eski Grek tanrıları söylence kurbanları ama, tek tanrılı dinler daha otoriterler, yaşamda aşka yer verecek vakitleri yok onların, emin olun ki geleceğin tanrıları aşkın olmadığı bir dünyanın efendisi olacaklar, aşk doğayla ve büyüyle yaratılmış tansıklı dünyamızın, daha doğrusu cennetsi dünyamızın masallarından biri aslında... Mekaniğe doğru evrilen yaşamımızda aşk belki biçim değiştirir ama gözyaşı ve gönülleri titreten iç acılarıyla, elem ve emel denizlerine gark olup sürüklenme çağlarımız gene de gerilerde kaldı diye düşünüyorum... İnsan her zaman geçmişini özleyecektir, gelecek bilinmeyenlerle dolu çünkü!..
Aşkın baş döndürücülüğüyle ilgili bir şey anlatayım -aynı şeyleri yineler durur insanoğlu- binbir gece masallarında geçiyordur sanırım, ama ben göremedim, tıpkı Ulysses'te kuark sözcüğünü göremeyişim gibi!.. Vakıa şu, adamın biri çölde -bedevi- vuzuh içinde ibadete durmuş, önünden kaygısızca bir meczup geçmiş, bedevi hemen örtüsünü çekip almış ve ayağa kalkarak bre melun nasıl önümden geçersin beni görmedin mi, ibadeti bozdun işte demiş. Meczup şaşkın, ben Leyla'nın kurbanıyım, seni göremedim, sen ki Allah'a sevdalısın beni nasıl gördün demiş!..
Anlatmak istediğim şu, aşkın özünde Türkçe olduğunu söyleyecektim, kök olarak, Aşk Azerice'de Eşk olarak söylenirmiş dillerde, ağızda yani, Eş'den kaynak alan sözcük yani, Platon'a göre aşk insanın diğer yarısını aramasıymış; Eşk de eşim, yani benim olabilecek dünyalarda karşılaşabileceğim biricik yarım, öteki yanım anlamına gelmiş olmuyor mu. Atın, -güzelliğin timsalidir diyen var- tüm görkemini yansıtan, hayranlık verici, uyum ve sükun içindeki yürüyüşüne de eşkin adı verilirmiş, belki de bu yüzdendir. K, bizim dilde çılgınlık, aşkınlık eki olarak işlevi olan bir sessiz harf. Coş, coşku, eş, eşki, şar (akma gürültülü akış) şark diye akma veya düşme eyleme şiddet, hız ve sertlik kazandırıyor, eşk de çılgınca beraber olabileceğim eşim, arkadaşım, kardeşim, sevdiceğim gibi anlam kazanıyor. (Şark doğu anlamına geliyor, inanın oda Türkçe, Şarkı, suyun uyum içindeki şırıltısı demek, şarlayan suyun uyum ve dinginlik veren sesi, suyun şarlaması doğduğu yer anlamına gelebileceği için ki öyledir, şark da elbette doğum, doğan anlamına gelebilir, yani sözcükler, kavramlar çok yönlü gelgitler içinde değerlendirilebiliyor gördüğünüz gibi. Bu duygu, suyun bu şarkısı için Borges bir methiye yazmış bakın işte o şiir...
''Elhamra''
Hoşnutluk veren suyun şırıltısı ki
Kimi kumları kararmış bunalmış gibi.
Zarif bir el yol açtı ona
Özenircesine sütunlardaki oyuklara.
Şimdi su dolambaçlarla bir dantel gibi
Geçip gidiyor ıhlamurların arasında.
Onun içli bir şarkı olduğunu
Yalnızca bir sevda bir dua olduğunu
Tanrı’ya sunulduğunu, Tanrı'nın bildiğini
Yaşamın bir yasemen kokusu olduğunu.
Kıyıcı yatağanlar, umarsız mızraklar,
Sürüler, yağmacı kalabalıklar.
En iyi olmak için boşuna uğraşırlar.
Bütün bunların ayrımındadır üzünçlü kral,
Tüm inceliklerin toplamı bir veda etmez,
Geçersizdir anahtarlar,
Haç ötekilerin olur ay tutulurken,
Ve öğle sıcağında konuklar yalnızca tanıktırlar.
Şar sözcüğü ilginç, Fransızca da şarlatan var, yani boş yere, yalan dolanla yüksekten atıp tutan, aldatan demek, Türkçeden geçmiş olması gerekir ya da aklın yolu bir, ne diyeyim. Oysa ben Şarlotan diye onu batılı bir kisveye sokmak istemiştim, boşuna çabalamışım. Bizim köyde şarlak vardı, köylüler şarlak derdi, küçücük bir çağlayanımız vardı, onun adı... Diller geçişli ve kökte bir, nerdeyse hepimizin ortak yargısı üzere!..
Dil bir tabu değildir bu yüzden, tabulaştırmamak gerekir. Her söylence bir gerçeklikten kaynak alır, Babil Kulesi'nin dillerin ayrıldığı yer olması meseli, doğrudur, tanrı (ulu gerekçe, tartışmasız kabul, insanın hep birlikte karar verdiği ilahi ortaklıklarına, düsturlarına yüklenen şanlı nişane) dillerimizi ayırdı ve sonsuz kardeşlik bitti, cennet ve cehennem türedi ve evrenimiz kozmostan, kaosa evrildi, tanrının canı sıkılmış olabilir belki de sükunetten, şunları birbirine vereyim, düşman eyleyeyim ki, kulübelerinde yıldızlara bakıp durmaktansa, samanyolunda yeni yurtluklar aramak gibi kaygılara sürüklensinler diye düşünmüş olabilir.
Şiddet coşkudur aslında, iyi bir şeydir, enerji ve hız kazandırır, ama şidetin ehlileşip, evcilleşme çağlarına gelemedik daha, evrildikçe o da olacak, nasıl tanrılarımız evrildiyse, yıldırım elektriğe dönüştüyse, bir gün şiddette bulvarlarda tasmasıyla gezdirdiğimiz finomuz gibi! -tüm sadakatiyle bizlere bağlı olacak-, şiddet genlerimizden çıkacak ve pozitif bir enerji, tanrısal bir kuvvet olarak evrene yayılarak, mutluluğumuzun kaynağına dönüşecek.
Şiddette insan gibi, henüz varlığının ilk safhalarını, primitif çağlarını yaşayan bir şey, bir töz, bir soyutlama... Varlık, insanlık deneyim edindikçe, ölümü, aşkın yok ediciliğini, şiddetin buyrultu ve körlük aşılayan yanlarını törpüleyerek evreni gül bahçesine çevirecek, yaratılmışlığın kozasından çıkarak, yaratan safhasına geçecek, güçsüzlüğünü, acizliğini, kölecil edimlerini, zaaflarını tarihin-zamanın gerisinde bırakarak, evrenin akla ve aşka uyarlanmış egemeni olarak, esirgeyen ve bağışlayanla yer değiştirecek...
Tanrı olacak!..
Yoksa bu çabaların hiç bir anlamı olamazdı, bunu tanrı istiyordur kısacası. Eğer tanrı bunu amaçlamamış olsaydı, bize düş gücü, şiddet ve aklın büyüleyiciliğini bağışlamazdı, bağışlayamazdı belki de...
Bunun kanıtı var, her şeyi yaratan tanrılar, yorgun düşünce, bu işleri yapacak bir tanrı yaratalım, tüm işleri o yapsın, biz dinlenip keyif sürelim demişler ve o tanrıyı yaratmışlar, adını da Amilu koymuşlar, ortadoğunun, Mezopotamya'nın, tanrıların cirit attığı toprakların söylencelerine göre...
Kim bu Amilu...
Amele, yani insan!..
Bu topraklara bütün batının, hatta bütün dünyanın göz dikmesi bu yüzden, tanrılarından korkuyorlar ve kendilerinin başına gelebilecek şeylerden kuşkulanıyorlar, batı bu yüzden yadsımacı, yani inkarcıdır, tanrının üvey evladı gibidir, peygamberini bile çarmıha gerdi o ve o Kabil'dir belki de, onun için bu toprakların, tüm ortadoğuyu, antik yapılarıyla, yer altı zenginlikleriyle, kaynakları ve efsaneleriyle, İlyada'sından, Binbir gece masallarına kadar her şeyini yağmalıyordur, doymak bilmez bir açlık ve yüzyıllarca gölgede kalmışlığın hıncıyla... Ortaya koyup, yaratılan bir talan ve yağma uygarlığıdır ama, aynı zamanda bu, tanrının bir sınavıdır onlar için, ne yazık ki görüntü onların modern bir kıromagnon ve vampirik bir siborg olma yolunda ilerlediklerini gösteriyor, ne ki onu ehlileştirecek olan yine Amilu'dur, bu toprağın tanrıları!.. Efsaneler onları bekliyor!..
Aşkta, gerçekte Eşk olup, anlatıldığı üzere saf Türkçe bir sözcük olup bu toprakların kadim efsanelerinden, dünyadaki yeni ve çağımıza atfedilen tüm edebi edimlerin -roman, şiir, öykü- efendisi binbirgece masallarından el alıp, -binbirgecenin kaynağı da Gılgamış'a, Babil satiriklerine uzanır- dünyaya yayılmış bir kavramdır, tüm kültürler gibi!.. Eşki aşk olarak telaffuz eden İstanbul diyalekti olup, fason ve boyunduruk altındaki burjuvazimiz bu tür oyunlara başvurarak ayrıcalık arar kendine, gerçekte kendisini yadsıyordur ama, çünkü burjuvazimiz öylesine fason ve al-satçı bir şoven yapıdadır ki, geceleri düşlerinde, bu tutumuyla halkı uyutmaktan suçlandığı için, kastanyetli ecinniler çevresinde toplanarak, fantoma (hayalet ağrı) ağrısına tutuluyor mudur bilemem!.. Öyle fason ve uzaktan kumandalı bir burjuvazisi var ki bu toplumun çocukluk hayalim sportif müdür olmak diyebiliyor!.. Filigranlı konuşmak az gelişmişlere mahsus bir yetenektir, sen dağların hayvanların çobanıysan, ben de denizlerin balıkların çobanıyım Mihail!.. Cehaletle bilginin okyanusları bile baş edemez!..
Yazı yani düşlerimizin kayıt altına alınması bu toprakların icadı olup, atomu parçalamaktan daha büyük bir buluştur, atomu parçalamak bir olgu, bir sonuçtur, yanardağın türevidir o, ama yazı salt bir düşlem, olmayana ergi ve yokluktan var etmektir bir neni ve yalnızca tanrının gücü yetebilir ona, öyle ki artık Tanrı'da bu toprakların atalarından başka bir şey değildir. Geldiğimiz yer ise düşündürücüdür!.. Biz bunu hak etmiyoruz demek acizlik belirtisiyse de, ağırsak bir söylem de, insan-lık nankör bir yaratıktır.
Belki de...
Nankörlüğün sonu ise kıyamettir!..
Nankörlüğün sonu ise kıyamettir!..
..........................................................................................................................................................
SAF DİL YOKTUR
İngilizceye geçen tek alameti farikamız yoğurt sözcüğüdür belki de, İngiliz lügatinde Türkçe kökenli İngilizce sözcük diye geçiyordur sanıyorum. Örneğin söylenişi gönülleri tetreten ıtır Türkçe sözcük değil, ama şiirlerin baş tacı bu sözcük saf Türkçeymiş gibi kullanımda...
Nereye gelmek istiyorum, bir soruna değinmek amacım, dilin dört ayağı vardır, daha doğrusu ekin hegemonyasının, yüz yılların olmazsa olmazı, kültür emperyalizminin, bilişim köleliğinin...
Dört ayak şu, Konfüçyus'un dediği gibi, bir ulusu ele geçirmek istiyorsanız önce dilini ele geçireceksiniz, aslında bu diğer ayakların tezahürü, doğal sonucu yani, ulus olmanın koşullarına bakalım biz, bir dil, iki din -bunu gelenek ve ruhani topoğrafyası o toplumun diyebiliriz-, üç bayrak, yani egemenlik hakkının ele geçirilmiş, sağlanmış olması, dördüncüsü kollara ayrılıyor, şöyle, var oluş bütünlüğünün mutlak belirtileri, kültür, sanat, eğitim, ekonomi ve sınai -teknolojik noktada- çağı yakalamak ve ötesine geçebilmek gibi bir süreç içinde olmanın varlığı veya tartışmasız gerçekleştirilmiş olması.
Dördüncü ve en önemli ayak yok ya da yeterince gelişmiş, kanıtlanmış bir sürece karşılık gelemiyorsa, o ülke dil, din ve bayrağına sahip olsa bile, bir ulus bütünlüğü gösteremez, sıradandır ve uluslar bütününde, erimekte ya da yok olmakta olan ülkeler arasında başı değilse bile kuyruğu çeker, daha doğrusu ikide bir kuyruğu çekilen biridir ne yazık ki!..
Yüzyılımızda ülkemiz ne yazık ki başı dertten kurtulamayan ülke sıralamasında başı çeken ülkelerden. Tüm Avrupa bir olmuş, kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor, toplumun yarısı onların bu köhnemiş topluma vereceği dizaynın demokrasi, çağdaşlık ve üst-ülke konumu olmakta sayılacağına öylesine inanmış ki, ülkesini pazarlayıp satacak kadar gözü dönmüş olabiliyor.
Heyhat bu benim hezeyanlarım mı, hayır, kuyruğu kolayca çekilen kedinin oynayanı o kadar çoktur ki, çocuk çeker onu, fare çeker, diğer kediler çeker, yavrusu çeker, tavuk gagalar, tilki güler, ördek saldırır vs vs vs...
Ne demek istiyorum, dilim var benim diyebilmek için, binlerce yıldan bu yana sağ salim gelen bir dilinizin olması yetmez, felaket yavaşça gelir, hissettirmeden nüfuz eder ve kanserli göğsün ciğerlere sıçraması gibi akut olanın, kronik, yerleşik safhaya geçtiği an, koca bir çınar, evrenin derinlerinden gelen bir çığlık gibi, kulakları tırmalayarak, kimilerinin canhıraş feryatlar duydum yaygarasına bile meydan bırakmadan devrilir ve tarih sahnesinden çekilir. Dünyamız bunun örnekleriyle doludur.
Ulusların, toplumların sahneden çekilmesi, olağanüstü bir düşün, büyüleyici bir masalın aniden bitmesidir. Bu tüm dünyayı acılara boğar aslında, çünkü kardeşlerimizden birinin hayalleri suya düştüğü için, onun algı sınırlarından mahrum olarak yaşamak, çiçekli bir dalın kırılması gibi dünyayı biraz daha çorak kılmaktan başka bir işe yaramaz. Bir insanın ölümü bir dünyanın ölümüdür gerçekte, bir toplumun yok oluşuysa dünyaların, varın siz düşünün sonunu!..
Ne yapmak gerekiyor, teknolojik dil var dünyada, katkımız sıfır, kültürel dil var dünyada, edebiyat, müzik, resim, sinema gibi, daha çok üst yapıya ilişkin bir üretim olduğu için katkımız söz konusu ama yetersiz, neden, teknolojik dilin varyantı bilim kurgumuz var mı bizim, olamaz çünkü teknolojimiz yok, olsa bile dürbün karşısında elini güneşe siper ederek uzaklara bakan meczup konumundan kurtulamayız, ferrarisini satan bilge konumuna düşeriz, farklı bakış açısıyla, gülünçlük bize kalır ne yazık ki...
Dilin varlığını, bir şiiri; dışarda kalan sözcükler belirler mottosu uyarınca, dilin kendisiyle, yaşamasıyla güvence altına alamayız, dil sözcüğün varlığı demek değildir, dili ulusun dünya arenasında ki yeri belirler, teknolojiden, iletişim dünyasının ön sıralarından, sınai ve eğitim pergelinin geniş açılarından, ekonomik varyantların devleri bile yutan dehlizlerinden sağ salim çıkamayan, kendi varlığını kanıtlayamayan ulusların ne yazık ki bir dili olduğundan, olabileceğinden söz edemeyiz.
Ülkemiz bu konuda can çekişiyor diyemem ama çırpınıyor, zor işler tabi, ama tarih boyunca imparatorluklardan geçmiş bir toplumun yok olması zaten dünyanın kaybı ve kederi olur, hazır böyleyken iş, tasalarımızın; kuru kuruya sözcüklerle sınırlanmış bir fabl dünyasının ötesine geçememesi ve salt eskilerden kalıt, üretimsiz ve dolaşımsız, yeni sözcüklerden mahrum bir lisanı kadükle uğraşmamız, zamanımızı buna ayırmamız, boş yere çabalamak olur. Kondansatör ne deyince birbiriyle bakışan cahiliyenin altın buzağılarına dönüşürsünüz artık.
Yukarıda işaret edildiği gibi dili; ontolojik varlığı dışındaki çağdaşlığın, modernitenin; dört ayağı var kılar ve zenginleştirir. Yoksa yoğurdun bir zamanlar Ortaasya'dan gelen bir ırkın ürettiği İngilizce bir sözcüktür diye sunulmasından kurtulamazsınız, İngilizce dikkat edin sözcük ihraç ediyor az gelişmiş ülkelere, yarı İngilizce konuşan, bir kültürün esareti altında emekleyen kuşaklar -nesiller- üretmekle oyalanıyoruz biz, hiç bir yararı olmayacak bir şey, üstelik globalizmin kaçınılmaz ve katlanılır, düzgün doğrusal dünyamızın olmazsa olmazıdır bunlar diyen, kolonyal bir dile iman etmiş fürularımız, sonraki varlıklarımız ve her şeyi bildiğini sandığımız veletlerle dolu bir dünyamız var artık.
Sonucu şimdiden belli bunun, terör cumhuriyeti diye tanımlanmak, sürgit güvenilir ülke statüsünün sırat köprülerinde dolanmak, beyinleri siz yapmayın biz verelim mantığıyla doldurarak eveveynlerine afra tafra yapan, omuzdan yukarısı boş-kof kavanozlarla bulvarları doldurmak ve...
Giderek yok olmak!...
Yok olmayı kurtuluş sanan ecinnilerin dünyasıyla avunmak!...
Dil o kadar abartılacak bir şey değil yani, senin sözcüğün zamanla benim oluyor zaten, neden, çünkü sen hala kağnıya yüklenmiş mermilerle bağımsızlığını kutlarken, öteki aydan annesiyle, boynumdaki muskama bel bağlıyorum anneciğim, sağ salim gelecek, seni kucaklayarak, öpücüklere boğacağım gene diye şakalaşıyor.
Bakın futuristikde olsa bir şakada ben yapayım, öyle bir zaman gelecek ki, bu dünyayı iki ayaklı az gelişmişlere bırakacaklar, dilinizi unutacak kadar moronlaşacaksınız üstelik, şimdi soruyorum dil neye yarar, dil diye bir şey yok, çağın hızına, teknolojisine ve dünya uygarlığına katkıda bulunma yarışı var, yalnızca dilinizi korumaya çalışarak bir yere varamazsınız, dil en son korunacak bir şey, teknolojik, kültürel ve sosyal arenada, kağnıya mermi yüklenmiş görüntülerle, göle maya çalmaya devam ederseniz, yukardan inen paraşütler sizi siborgların besin kaynağı diye mezbahalara götürebilir ve hiç bir ses çıkaramayacağınıza da kalıbımı basarım.
Öyleyse Vega'ya taşınmak olası mı, nükleer güç olmazsa gurk tavuğun civcivleriyiz, şu insanlığa onları şaşırtacak ne armağan edebiliriz diye düşünmezseniz, hello ve çav diye sokakları doldurmanız hiç bir işe yaramaz, onlar bunu adı gibi biliyor, hellocuların bilmesi ise olanaksız, sığır mezbahaya giderken küspelerin en tatlısıyla uğurlanır!...
Peki uygarlığımız sağlıklı ve insana yakışır bir uygarlık mı, kanımca hayır, ama bunu değiştirmek bile o uygarlığın öncülerinin önüne geçmekten geçiyor!
Hah, Türkçemizde bu işte!..
........................................................................................................................................................
FACETOFACE
Bir kültür sarnıcı gibiydi, Laura'ydı adı, yani Defne. Formoza nerede, zaman bantları, kendi zamanımızın dışına çıkamayız demektir, sonsuzluk ırmakları Atlantis öyküsünü anlatır, Solon'un Sais'teki bir Mısırlı tapınak katibinden aldığı ve Antik Yunan dönemindeki akrabası olan Kritias'a anlattığı, Platon'unda ondan öğrendiği bir meseldir bu, mesel şu; Tanrı var diyende, yok diyerek yadsıyan da insan olduğuna göre, her iki düşüncede savunulabilir değerdedir, bileşik kaplar yasasına göre tanrı hem vardır hem de yoktur, nasıl oluyor bu, varsayımların sonu yoktur, öyle oluyor kanaviçem.
Atlantis onuncu gezegenmiş evvel emirde, petunya bahçeleri varmış içinde, begonvillerle, şu Prince Island gibi yani, gezip duranın adı Phaeton'muş, yerinde duramayan amorf kayacığın, Mars'dan büyük, Jüpiterden küçükmüş, Aylin gibi. 175 milyon yıl önce parçalanmış, turcoinin piyasada olmadığı yıllar yani, bunu sezen Phaetonlular başka gezegenlere doğru yola çıkarak Vizara'ya gelmişler. Pozantı, Cenova, Cumae, Bogoto ve Montevideo gibi başkaca garip Atlantisler de vardır tabi.
O zamanlar Venüs ve Mars parmağımızın ucu kadar yakınmış Dar-ü Ekber'e, hatta biri dokununca eli yanmış, biri de yumrukla parçalamış, hangisi bilinmiyor, ay doğmuş toz bulutundan, gene biri donunu çekiyormuş ki vakıa esnasında, heyecandan donu düşmüş ve üryan beyan kalmış ortalıkta. Truva savaşı Atlantislilerin egemenlik ve prestij savaşıymış, zatturi zutturi kavimlerle, Homeros bu söylenceyi kozmik bir vaka olmaktan çıkarıp edepsizleştirmiştir, kan ve gözyaşı pazarına çevirmiştir hır gürü, Homeros bir insandır bu yüzden, ama Tahta At gerçekte bir uzay gemisidir. İlyada böyle kaleme alınsa kimse okumazdı, çünkü eh zabitim deli saçması işte diye geçiştirilirdi, deliler deliliğin ne olduğunu herkesten iyi bilir görümcem.
Aynı Olay Çin-i Maçin'de Koel Kie'nin imparatorluğunda, iki yıldızın -Venüs ve Jüpiter- çarpışması biçiminde almanaklara geçirilmiştir, vakanüvisin halt etmesi aslında!.. Çünkü boğaz savaşıydı gerçekte bu, gelip geçenden harç alıp, kanişmento çeken Atlantisliler, işi bilen öteki oymaklarca kavgaya sürüklenmiş ve ölümün tadına bakmışlardır on yıl boyunca, insanın sığabildiği yerlere alem, alemlere sığamayan mahluka insan denir bu yüzden...
Romalı Plinius, Apeninlerin kuzeyindeki Etrüsklerin kozmik bir patlamayla yıkıldığını yazmıştır, asparagas bu, tepedeki üç gezegenden kopan yıldırımlar, başkent Vosinium'un imanını gevretmiş ve duman konilerini evlerin, yerle bir etmiştir. Yatağında uyuyan Etrüsk kraliçesi kurtulmuştur tek, güzel kadınmış şayiaya göre, anladınız. Mısır veziri dilsiz Semut'un mezarında bulunan gök haritaları, bugünkü yıldız kümelerinin farklılığını gösterir, Pasifikteki Kasskara kıtası da, Atlantis'de insanların uçabildiğini, başka gezegenlere dolmuş bile kaldırdıklarını, hatta kız alıp verdiklerini ama büyük bir felaketle yok olduklarını yazmışlardır.
Yahu dedikodu çok, tükemsiz yani, Amon Ra'nın son hecesi ışık demektir, piramitlerin parametresi, perspektif mimarisi nedir ki, Musa piramitte ameleydi, Spartaküs olamadı, peygamber oldu durduk yerde, gene de rabbimizin adaletine semiz bir örnektir bu, piramitlerin mimarı Nemrut'tu, Şam şehrine adını veren Sam'da, gemiyle mülteci kaçakçılığı yapan Nuh'un oğluydu, tövbe yarabbim.
Otomobil ve Çernobil'le, nükleer sırları ve füze motorlarıyla, metro küvözlerinin planlamasını bilen adem çavuşları aniden ölse, ilkçağa dönme miyiz kardeşim, sırlarıyla ölenlerin sırrını bilen var mı şu dünyada!.. Temistokles ve Tesla öldü, hangi biriniz biliyor, ne herzeleri nereye götürdüklerini, yürüyen merdiven değil, uçan merdiven yaptı komşumuzun biri, Sadalmelek ülkesine üç günde gitti, ertesi gün ölü bulundu valla, demir yığınlarının içinde...
Suni manyetik alanlar, biyo elektrik organlar, anlayacağınız şeyleri söylüyorum bakın, vak vak sesiyle paralel evrenin kurt deliklerinde mola verdiği halde, Belucistan'a bütün kervanlardan önce varan Kezvan Dayı'nın sırrından söz etmiyorum size, çünkü şu anda içinizden geçiyor o ve öleceğiniz tarihin çipini yerleştiriyor safra kesenize, beni sinir etmeyinde. Kurt deliği komşunun evine yan duvarı delerek girmektir Bosnalar, ama Aristoteles dehliz felsefesinin, gözetleme çağlarında içgüdüsel gizemleriyle aya bakan, gözde meşru hatları diye bir risale uydurdu buna, kendisi aseksüeldir ve meleklerle cinlerin agorasında sattığı uyluk kemikleriyle, hatırı sayılır bir servetin sahibi olmuştur, kenar mahallelerdeki adı dürzidir, Beyrut göçmeni. Bakın sırf bu yüzden Cebrail Lut'a demişti ki, rabbimizin indinde lanetlilerin arasında bir tane bile -iyi kerim- olsaydı Gomore yıkılmazdı, ama onlar bu kelamla bile lügati oyunlara girerek sabahı eden keratalardı.
Zen bir aydınlanma, bir özgürlük demekti, Vedantizmde öyle sayılır, ben karanlıkların ölümüyüm derdi amcam, Buda'dır adı. Ne olacak ki deme, en başıboş gevezeliklerin bile hayırlı bir yanı vardır Dürdane, Yazır köyünde halsiz Suleyman diye biri vardı, hiç bir ipe yaramazdı, ne ekine giderdi, ne de pazara, kendisini her gün eşiğe çıkarak taşlayan karıcığına, dur Belkısım derdi, halbuki kadının adı Hürü, ama bu adı duyup da bir hoş olunca kadın dururdu, Saba Melikesi Belkıs'sın yahu, kolay mı ve şartolsun Suleyman bütün köylüleri ayağına çağırıp kısacık bir söylev verirdi; Ey yazı yazmaz Yazırlılar, tasalanmayın, kim ki bir testi yapsa seyr-ü alemin kilinden, yaratanın el verdiği renk cümbüşüyle süslese onu ve bizim gözlerimizi şaşı yapsa cennetin renklerinden, vallahülelazim içindeki boşluktur yararlanılan!.. Yazırlı bir Cin Ali vardı tamam da Suleymanım ne yapalım şimdi derdi, eh onu sıkıştırmak bahanesiyle, o da altta kalmazdı ve derdi ki; İşte ben oyum, o boşluk. Akan sular dururdu ve fırsattan istifade son salvosunu sallardı köylülere; Kırkayak hangi ayağıyla atar adımını!.. Derin kuyularda kafa karıştırmak için dünyaya gelmişti aylakların Suleyman.
Bir şeye aşırı istek duymak, onun ıstırabını yaşamak demekmiş, ıstırap da gidilecek yolu engellemeye yararmış, yani Nirvana'ya ulaşmak için verilecek çaba, ona ulaşmayı engellermiş yalnızca ve derlermiş ki Nirvana çabasız ulaşılabilen bir şeydir, çünkü o içimizdedir. Halt etmenin bin bir türlü yolu var şu dünyada Saniye Abla. Bak şimdi, deniz sakindir, huzur verir, dinlendirir, özlemleri dindirir neredeyse değil mi, ama onun içinde binlerce canlı hayatta kalmak için savaşım içindedir değil mi...
Tantrizmde bağımlı kalmak dışında her şey serbestmiş, yani dinle ama uyma, uy pekala ama alışma!.. Benliğimizi yok edersek bencillik kalmaz ha, Bodhi Dharma yaşamı o denli ciddiye alıyormuş ki, sürekli uyanık kalıp haz almak için, göz kapaklarını kesip atmış. Ozan olmak için, küçük bir ırmak, koskoca okyanusu önüne katmış gidiyor diyeceksin. Şeria ırmağının coşkusu ruhları yıkıyor filan gibi. Dünyada iricil rengarenk varlıklar, yollarda gidip geliyorlar ve bunlara tebelleş olmuş iki bacaklı parazitler var galiba dermiş uzaylılar.
Geçen gün, bizleri yok edecek olan süpersonik silahlar mı, bedenimizi örten, ruhlarımızı gizleyen kara peçeler mi daha tehlikeli dedi Hunok ve bu densizliğine karşın rabbi onu bağışladı. Neden diye sordular rahim olana, dedi ki, aşırı bilgelik saflık getirir, onun için bağışladım dedi. Unutulmak, dram çağrıştıran, romantize bir sözcük, toz ise, ruhani, hiçlik gibi derin ve felsefi çağrışımlarla yüklü, ama bu iki sözcük bir biçimde yan yana geldiğinde, illüzyonal, taşra ile kent yaşamı arasına sıkışmış, -samanyolu şarkısı- tadında aşkları anımsatan bir görsellik ve derinliğin sanal versiyonu, bir kolay erişim olanağı sunan anlam dizileri, içli şeyler düşüyor anlağımıza, bu biçimsellik gerçek bir veri sunmuyor okura ve sonuçta hiç bir şey yazmamış olmamak kaydıyla ve sanat sözcülüğüne soyunmak karşılığında, burjuvazimizin literatür ikonu olmakla taltif ediliyorlar ve yaşayıp gidiyorlar. Çünkü Kuzey Afrika şeridi batıdadır, Libya, Cezayir, Fas, Tunus, peki bunlar neden bir kurgudur ve neden doğudadır turbo! Oriental sözcüğü renkli sabahlar gibi bir anlamı çağrıştırır, ama Israel doğu sayılmaz nedense, doğu bir kavramsallıktır öyleyse, gökyüzü mavi, bulutlar beyaz, topraklar yeşil ama yeryüzü damarlarından kan akan bir canavar gibidir, işte bunu anlayamıyorum.
Bizi merakta bırakan kitaplar bir solukta okunur, ama merakınızı yendiğinizde bir daha okunmaz olur, defalarca okunan kitaplarsa, merakımız adına okunmaz, bir mağaraya bir kez gireriz, bir uçuruma bir kez bakarız, ama bir güzellik, bir estet, bir anlam denizi ve bir olağanüstülük bulduğumuz şeyleri her defasında okumaya kalkarız, bir gizem ve bir büyü barındırır onlar, çözemediğimiz. Edebiyat merak uyandıran şeylerden öte, bir büyü ve estetle yüklü tinselliklerin varoluşudur ne yazık ki...
Bir şeyi, örneğin atomu öğrenirseniz, ondan kaynaklı sonuçları veya diğer verileri de öğrenmeniz gerekir, proton, nötron, elektron gibi, kuark ya da onun alt parçacıklarını da tabi, bu sonsuza dek sürer bilirsiniz, genelde bir neni öğrenmeye kalkmak, kalkışmak, hiç bir şeyi bilmediğimiz ya da bilemeyeceğimiz anlamına gelir, bu bir sezgidir, kesinlik barındırmaz, sonuçta öğrenmek, bilmek, bilisizliğimizi artırmaya yarar, öğrendikçe bilisizliğimiz çoğalır. Bu tuhaflık, evrende arttıkça eksilen ve başkaca örneği olmayan, rakipsiz, biricik bir kavramsallığın yalnızca bizlere, insanı kamile, sözde mahlukların en şereflisine yansımasıdır. Bu bize bir derstir. Arttıkça, hızlandıkça, amacından uzaklaşan, ulaşılmazlığı artan, uzaklıkları çoğaltan, biricik ters orantı budur evrende, bilgi yalnızca soruları çoğaltmaya yarar, bilinmeyeni!.. Sanki tanrı bilgiyi ve körlüğü, aynı anda bağışlamıştır insanoğluna, sırf bu yüzden. Gene bu yüzden somut dediğimiz şey bir sınırlamayı belirtebilir, dünyamız somuttur sözde ama onun türevleri olan evren sonsuzdur ve soyuttur, dahası her somutluk, somut olan şey giderek soyutlamaya dönüşür anlağımızda. Bir cinayet hepimizi üzebilir bu yüzden, ama bir savaşın hepimizi üzdüğü görülmemiştir, kimi yerde o tanrısal bir utkudur, işte somutun giderek bir soyutlamaya dönüşmesine örnektir bu ne yazık ki...
Soyut mutlak bir belirsizlik içerir. Somut olan insan bu yüzden, soyut olan bilgiyi hiç bir zaman tam anlamıyla ele geçiremez, bu olanaksızdır. Yer değiştirmeyle olasıdır beşki ama, süreğen anlağımızda bu da olanaksızdır. Ne var ki bu durum bizi yaşama sıkı sıkıya bağlamaya yarar. Soyut olan bilgiyi ve bu anlamda bir tür sonsuzluğu eline geçirebilseydi insan, yaşamın hiç bir anlamı kalmazdı, son durakta inmemiz gerekir çünkü, ya da geri dönmemiz. Tanrının kendisi, bir sınırlama için vardır bu yüzden ve sırrı o taşır, sırrı bize verdiğinde kendisi yok olur, ama bizim varlığımızda tehlikeye girer, çünkü hayatın anlamını kaybederiz. Tanrı bu yüzden olmak zorundadır ve bilgi yani sır uğruna tanrıyı yitirmeyi göze alırsak, biz de insan olmaktan uzaklaşırız artık, bizim türümüzde bir yaşamda, varlık, -tildey- bir dile sahip olan yaratık, kendi paralel dünyasını ve tanrısını yaratmak zorundadır.
Tanrı yokluğun ve ele geçmezliğin, çözümsüzlüğün ve ulaşılmazlığın, bir tür sonsuzluğun kendisidir. İnsan o denli ilkel -güçsüz- bir yaratıktır ki, tanrıyı korkunç derecede basite indirgemiştir, bu bizim henüz düşünmeyi öğrenemediğimizi veya bilemediğimizi gösterir. Tanrı insan indinde; şeytan ve melek, iyilik ve kötülük, cennet ve cehennemden başka bir şey değildir. İnsanoğlunun tanrısı o kadar aciz ve gülünç bir yaratıktır ki, evrenin kendisi onun varlığından daha güçlü bir ışın yayar doğrusu, insan bunu bilmezlikten gelir, çünkü tanrı zaten bilinmeyenin muhafızlığını yapan bir bekçidir. Tanrı, var olan, sürüp giden bir bilginin dayandığı son setdir, bu yüzden hem vardır ve hem de bildikçe bir bilinmezliği de ürettiğinden -bir sorunsalı büyüttüğünden- yoktur. Varlık=Yokluktur öyleyse, yoklukta varlık, dahası biz hem var, hem yokuz, çünkü sonuçta biz de bir 'Bilgiyiz'.
Homeros gibi kör olan Tamiris diye bir ozan varmış eski Yunan'da, esin perileriyle savaşa girip yenik düşünce, lirini kırıp, gözlerini kör etmiş ama Homeros'un kör olarak sunulmasının nedeni, Grek dünyasının, şiirin görsel değil, işitsel bir araç olduğunu duyumsatmak içinmiş. Kötü şeylerin şiir ya da dokunaklı sözcüklere dönüştüğü, dönüştürüldüğü biliniyor, ama mutluluğun böyle bir şeye dönüşmemesinin nedeni, onun başlı başına bir amaç olmasından kaynaklanmasıymış. O varlığıyla bir şiir gibiymiş zaten!.. 'Kör, Gazze'de, değirmende kölelerle' denirmiş ama; 'Üç gözlü biri mutluluktan ölürmüş' dersek, komik olurmuş.
Abderalı Demokritos, gerçekliğin görünümü kendisini ayartmasın diye çiçek dolu bir bahçede gözlerini oymuş derler. İyi de ben nefret edecek kadar güçlü değilim şu yaşamda... Kabala, kabul edilen, gelenek sayılan demekmiş, insan olmaya gönül indiren bir tanrı gibi... Sanat bu yüzden düş görmekten hasıl olmuştur, sanat düş görmenin uzantısıymış. Cehennem maddi acılar verir, elimizin yanması gibi, oysa bizi öldüren manevi, ruhsal acılarımızdır. Bu yüzden tanrı bir parodiymiş, yaşamın parodisi, asıl gerçeğin basitçe bir yansımasının ürünü. Parodi kopyadır ve komiklik yayar, dolayısıyla tanrının bir parodi olduğu üzücüdür ama, bilim, sanat ve zaten kötülük üreten siyasette bir parodidir, tüm yaşam yani, üstelik siyaset, böyle bir dünyayı yaratanın, kanlı elidir. Öyleyse insanda bir parodidir ne yazık ki ve bu yüzden cennet ve cehennem tam anlamıyla bir gerçeklik olmalıydı derler, anlaşılması güç ama ve ne var ki; Asıl biz gerçek değiliz...
Ne yazık ki!..
.........................................................................................................................................................
VLADİMİR BURKONY ÜZERİNE
HANİ ASTOLİN- Kırk yıldır okur-yazarsınız, sonunda yolunuz bir roman -Vladimir Burkony- ile kesişti, yolculuk nasıl başladı, kendinizden ve romandan söz edebilir misiniz?..
ULUS FATİH- Başıboş büyüdüm ben, sekiz kardeşin en küçüğüydüm, çağırdıklarını dahi anımsamıyorum, eve gelmesem bile aramazlardı. Buna karşın köyde hiç bir tehlikeyle karşılaşmadan çocukluk yıllarım geçti, köylüler yılandan-çıyandan söz ederdi, hiç yılan görmedim, hala üzülürüm, bir kere tavşan gördüm, ama doğayla baş başaydım her zaman, öğle sıcağının bunaltısında, güneşin sesini duyabilirdim ben, yollar bomboş ve hep bir ıssızlık vardı, armut ağacının baharda bir türbe gibi açıp, som beyaza kestiğini gördüm ve büyülendim, arıların vızıltısı kutsal bir ayin gibiydi. Bağ evinin ardında, eğimli bir sergi yeri vardı, orası baştanbaşa papatyayla dolardı, güneş rengi sarı ve sonsuz beyazın buruk, tuhaf kokusunda bir küçük cennet, bir gün duvarın dibinde taşların arasında bir şey gördüm, küçük, mavi bir şey, kır sümbülü, açmış tek başına ve kimselerin gördüğü yok, bakakaldım. O anı anımsıyorum, o an benim doğadan zehirlenip, esrikleşerek, yıllar sonra dilimin çözülerek, gördüğümü anlatmaya, yazmaya, dile getirmeye kalkıştığım andır, bir tür elçilik inanın... Çökelez dağına gittik bir gün, kızıl toprak derler yere, dağın eteğine yakın, toprağı kırmızı oranın, bağların aralarında, siyah üzümler ve bir bağ evi. Orada sazdan örülü bir kafes var ve içinde bir keklik, çocuk dünyası işte, keklik bana o kadar olağanüstü bir yaratık gibi geldi ki, rengarenk ve okşanır bir güzellik içinde salınıyor, ansızın tanrıyı görmüş gibi oluyor insan. Uzatmayayım, o zamanlardan beri doğa aşkıyla yanıyorum ben, ne yazmaya kalkışıyorsam da, o günleri kutsamaktan öte bir şey değildir, bir düşün içinde geziniyorum hep...
H.A- Yine de yalnızca bunlar değildir sanırım, okuduğunuz kitaplar, gördüğünüz filmler, ne söylemek istersiniz, bugünlere gelen yolda...
U.F- Güzel bir soru derler ya, işte o, çünkü dediğim gibi, ben başıboştum hep, Denizli'ye okumaya gelmiştim, ama ondan önce köyde Kızıl Sultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast, Gobi Çöllerinde, Büyük Kazak Göçü, Japon Baskını gibi kardeşlerimden kalan kitaplar gördüm evde, onlarında keklikten bir farkı yoktu, kapak resimleri bir çocuğu daima büyüler, başka dünyaların varlığını o kitaplardan seziyor insan. Denizli'de çok sinemaya giderdik, hatta çocuklar benim seçtiğim filmlere giderdi, çünkü ben zehirlenmiştim bir kere, meraklıydım yani, tiyatroya bile gittiğimizi anımsıyorum, Bir Delinin Hatıra Defteri ve Godot'yu Beklerken'i izlediğimizi anımsıyorum, Gogol'un yapıtını kendisi de Denizli'li olan Sadık Aslankara oynuyordu, bizde emeği olduğunu nereden bilsin. Sanat filmlerini de o zamanlar tanıdım diyebilirim. Köyde de film izlediğimiz vardır ama, Erol Taş'ı anımsıyorum, çok büyük bir aktördür o. İlginç bir anım var, Venüs sinemasında Garip Bir Aşk diye bir filme gitmiştik, Helmut Berger, Virna Lisi, tutku dolu, obsesif-takıntılı bir aşk, kadın dayanamıyor ve intihar ediyor, erkek siyah giyiniyordu, o günden beri siyah giyinirim, siyahı çok severim belki de. Denizli'de Ajda Pekkan'ın kaldırımda yanından geçtiğimi de anımsıyorum. Denizli gelişmiş bir sanat ve kültür şehriydi. O sıralar Sokrates'in Savunmasını okumuştum, on üç yaşındayım, kardeşlerim alayla karışık överdi. Victor Hugo ve Tolstoy'u çok okudum, sonra onlar çocukluk yazarım oldular yalnızca, yaşamı anlatan yazarlardan uzak durdum, Che Guevara o sıralar çok biliniyordu, İşçi Partisi konuşulurdu, evde Türk Dili dergisi vardı hala saklarım, çok nitelikli dergiydi. Sanat aşkı içime saplanmıştı sanki, o dünyaya aşıktık artık. Tanrı'nın evinde sürüp giden yaşamda, her daim değişen ve göz alan bir ışıkla baş başaydık sanki.
H.A- Nasıl yazarsınız, sanat anlayışınız nedir diye soralım?..
U.F- İnsan okuduklarının kopyasıdır. On dört yaşında şu şiiri yazdım; 'İnsan, insanoğlu, insanlar, insancıklar / Ki hepsi de bir acı yudum / Ana avrat, kız kızan, Merkür-Venüs, ay yıldız / Bütünü benim uydum. / Niçin kendini düşündün ey Neron / Puvatya, bil Vaterlo ve de Miryokefalon / Cihat için ey İslam, sonra da bahtsız haçlı / Karın için ey adam / Fistan, sutyen, sonra don!..' İnsanoğlunun boşunalığını, pek çok şeyin boşuna peşinde koşup, kendini-varlığını ziyan ettiğini düşünmüşüm sanırım. Köyde ay ışığında, dibekbaşı derler toplanma yerinde, Sarte'ı tartışan gençlerin arasında büyüdüğümüzü belirteyim, evde de o konuşmalara kulak verdiğimiz oluyordu, bir heyecan içindeydik inanın, kültür şoku içindeydim sürekli, kardeşlerimin tarih veya diğer mantık, biyoloji gibi ders kitaplarını da karıştırdığımı anımsıyorum. Auguste Comte'u o zaman duydum ama Hukuk Fakültesi'nde gene karşıma çıkmıştı yıllar sonra... Babam köyde kandile yaklaştırarak kitapları hecelerdi, çok severdim onu, okumaya doyamadan gitti bence... İstanbul'a geldiğimde, kitapçılarda, sahaflarda ayak üstü çok kitap okudum, hiç unutmam biri elime vurdu, tabi bıraktım kitabı, evde ne bileyim beş bin kitap var mıdır acaba, ama bütün kitaplarını para verip alan biri varsa onlardan biri de benim. Ne bileyim beş bin kitabı gözden geçirmişimdir herhalde alıcı gözle... Okumak körlüğe de yol açar ama, iki paralel doğru, sonsuzda birleşir!.. Yazmaya İstanbul'da öğrenci yurtlarında, pansiyonlarda başladım, kağıtlara yazıp, bir çantam vardı onun içine atıyordum, kendime inanmışlığım var, bu o değil ama, yazma tutkusuna bağlanmışlığım demeliyim, Nazım, Yaşar Kemal, Yunan Şairleri, Octavio Paz ve Alman filozoflarından etkilendim, pek çok yazar vardır ama bunlar önde gelen, Stanislav Lem örneğin, sonra Borges'i bize çok yakın buldum, ondan çok etkilendiğim söylenebilir mi bilmem, oysa Borges benim içimdeki kültürü dışa vuran biri gibi geldi bana, kendimi onda buldum, çünkü o doğu kültürüne çok yakın bir isim... Nobel verilmeyişi bu nedenle, doğu kültürünün ululanıp, göğe yükselecek olmasını istemiyor çağdaş dünyamız, Yaşar Kemal'e verilmeyişi de aynı nedenle, bu komik gelebilir görüş olarak, ama şunu unutmayın ki, büyük savaşların bile kraliçenin kişisel arzusuyla örtüşen nedenlerle başladığını tarihler yazar, nefret ettiği uşağı Galiçyalı olduğu için sefere çıkan kralda vardır. Gerekçenin tamamı Grekçe yazılmıyor kısacası!.. Yaşar Kemal ve Nazım'dan etkilenmiştim ağırlıklı olarak, Paz, Borges, felsefe, bilim kurgu karışımı olarak sürdürdüm yolculuğu, sinema yazmayı etkiler mi, Tarkovski benim efendilerim arasındadır, ama yolda bulduğunuz bir kağıt parçasında gördüğünüz kıssa hepsinden etkileyici olabilir, Ben-i Ahmer'e Ağıt diye bir şiir yazmıştım, kahvede yere düşen bir gazete sayfasından esinlendim onu... Sanat anlayışım sonsuzluk ve bir gün artı hiçliktir. Parçalı gerçekliğe inanırım, kutsal kitaplar olağanüstüdür benim için, Marki de Sade'ı merakta ederim ama ve bilim teknik dergisini kırk yıldır aralıksız okurum.
H.A- Kahramanların kimlerdir, neyi anlatmak istersin?..
U.F- Belli bir amaçla hareket etmem, doğaçlama anlatmayı düşünürüm, otomatik metin gibi, Aleksandros Matsas'ın, Manzara adlı şu şiirini çok severim;
'Burada, zamanın çarkına / yok edebileceği hiç bir şey vermeyen / bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan / oluşan madeni manzarada; / burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan / ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin / taşıdığı o her şeye egemen ışıkta; / burada, belki yalnız bir an için / putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha / bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan / bir şimşeğin aydınlığında; / nice maskenin ardına gizlenen o yüze, / zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış, / senin aldattığın, herkesin zorbalıkla / kandırarak senden çaldığı. / Böylece arınarak bir toprak testi gibi / ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak / bir an için kurtulacak özündeki kil / hayatın ve ölümün amansız baskılarından. '
Burada olduğu gibi, bir kaos düşlerim ve umarsızlık içinde yüzdüğümüzü anlatmak isterim ama bu bir genelleme amacını taşımaz, bu konuya dikkat çekmek isterim, bir olasılık olarak yani, herkes gibi düşünürüm ve herkesin her şeyi bildiğini bilirim, yazarak işe yaradığımı hayal ederim, naçizane bir düşünce, Rasputin, Raskolnikov, Jean Valjean gibi kahramanlarım yoktur, ama Katip Batleby'yi okudum Herman Melville'in, o kahramanım olabilir çünkü az önce söylediğim nitelemelere uygun, bir olasılık olarak dikkat çekmek istediğim görüşe uygun bir kimlik o, ama gene de kahramanlar diye bir saplantım yok, Don Kişot bir roman olarak ilgimi çekebilir ama kahraman olarak ilgimi çekmiyor, çünkü bana bir mizah öyküsü gibi geliyor o, gerçekte düşüncelerime uygun ama yazın dediğimiz şey bir biçimdir, dildir, anlatım tekniğidir, bir trajedi olarak düşünülen şeyi komedya olarak aktarırsak okumak istemem, bir komedi trajedi olarak aktarılıyorsa da ilgimi çekmeyebilir, yazın bana göre anlatımın insanı sarıp sarmaladığı, ruhumuzu tutsak edebilen, bir destan olmalıdır. Destan abartılı belki ama can alıcı bir öykü diyelim o zaman, şuna kesinlikle inanırım, hayatı anlatmayın bana, onu zaten yaşıyorum ben, başka yaşamları da anlıyor olabilirim, düşleyebilirim... Öyleyse derdim nedir, gerçekte Katip Bartleby diye biri yaşamadı bu dünyada, ama o yaşadığım dünyanın içinde beni en çok sarsan insanların başında geliyor, neden?... Yazmak, Bartlebyler yaratmaktır, şu ya da bu biçimde, fark etmez...
H.A- Vladimir Burkony'ye gelelim mi?..
U.F- 2001 yılında gazetenin birinde bir haber gördüm, kısacıktı hala saklıyorum kupürünü, Ukraynalı bir kemancı işsiz kaldığı için, Antalya'da intihar ediyor, işinde seçici olduğu söyleniyor, dramatik bir durum. Haberlerin masa başında yazıldığı bir çağdayız, haber küçük ama dramatize edilmiş olabilir ama dünyamız illüzyonlar çağında, her şey böyle, manipülasyon ve algı dünyalarımız yönetiliyor. Gerçek sanal, sanal olan da gerçektir diyebiliriz artık. Bu haber doğallıkla beni çok etkiledi, yukarda sözünü ettiğim görüşlere uygun bir durum, eğer bir roman yazacaksam bu Vladimir Burkony olabilir ya da olmalıydı, tam on altı yıl bekledim, bir Vladimir Burkony'de benim yani!.. Sonunda tanrı yüzüme güldü, o inançsızları çok sever, yoksa cennette kullarına yer kalmazdı diyende var biliyorsunuz, romanın girişini ve Kendine Ait Bir Oda'yı buldum günün birinde, 666 sayfa yazmışım nerden bileyim, 250 sayfa yazsam roman bu derler hiç olmazsa diye düşünüyordum, o sayfaları görünce bütün o büyük romancılara şaştım çünkü iki katını yazabilirdim daha, büyük yazarları biraz punto canavarları olarak algıladım o an, şaka bir yana 66 günde yazdım kitabı, Einstein der ya hani 66 yıl artı 1 saat, onun gibi. Kitap çıkarmıyorum pek, blog yazarıyım ben, okuyanda pek yok zaten, ama merakım onu yayınlamaya doğru sürükledi, durum bu işte. Kitap Bartlebylerin versiyonu, Don Kişotların, Aylak Adamların, Homongolosların, Stalkerlerin ve yukarda anlatılanların tümünün gizil bir geçmişidir belki, illüzyon yani. Büyükada'da bir Beto var, sürekli inliyor, dur duraksız, o bile var romanda... Ukrayna'yı ziyaret etmek istiyorum, Vladimir Burkony'e büyük saygım var sonuçta, yaşam ve ölüm birlikteliği evrenin gizlerinden biri ne de olsa...
H.A- Son olarak ne söylemek istersiniz ya da şöyle diyelim ne sorulmasını isterdiniz?..
U.F- Her şey ve hiç bir şey!.. Çalışıyoruz, çabalamalıyız. Ne yazık ki yazmakla bağlantılı bu önerim!.. Şiir manifestosu bile yazdığıma göre, eksikleri tamamlamak amacıyla yazıyorum, kendi dünyama göre tabi, çevirilerim var, yayınlamak isterdim, bilim kurgu tarzında şiir amaçlıyorum, yazdıklarım var, Odysseus diye bir roman yazmayı düşünüyorum, otomatik metin tarzında, insan bin yıl yaşasa işini gücünü gene de bitiremeden gider bu dünyadan, hatta Vladimir Burkony gibi kestirip atabilir de, şiirsel bir geniş kapsamlı yapıt üretmek, bilim kurgu romanı gibi bir şey yazmak hep düşlerin içinde, Tanrı'nın romanını yazmak bile isteyebilirim, çünkü önlem amaçlı bir yararlık sağlayabilir veya şeytanı anlatmak, yazmaya kalırsa, yazmak yaşamak yani!.. Ben teşekkür ediyorum.
H.A- Bende teşekkür ederim.
.......................................................................................................................................................
HURAFE
Güzel sanatların bir dalı olarak esenliğin, güzelliğin, tanrısallığın peşinde koşuyordur edebiyat, yazın, fiction, sözce, literatür, kurgu, letters, sanatça, estetik, sözüt, betim, güzgörü/m gibi dolayımla da olsa eş anlamlar içeren benzeri sözcükler vardır, bunlar Latince, Grekçe ya da Sümer, Akad, Egyptçe (Mısır) Çin veya Moğolca diyesim yeryüzünün, daha doğrusu Babil kulesinin kadim dillerinden okyanuslara yayılmış, kuş dili sözcükler olabilir. Bağımlılık duygusuyla yetişmiş toplumlar, doğallıkla bu sözcükleri kök olarak, egemen dil ve kültürlerden biriyle bağdaştırma eğilimi gösterir, bizde bu genellikle batıya açılan bir penceredir, bu tutumun toplumu bir anlayış ya da yaşam biçimine yönlendirme çabasıyla bağı vardır, oysa bu genellikle fason ve manipüle (yönlenimci) bir davranış kuşkusuna yol açar, yararı bir amaca hizmet ettiği için vardır ama o kadar, çünkü burada yararlılık, doğrudan amaca hizmet eder, kültürel enginliğe ve gelişmeye değil. Gelişme, bağımlılığa saygı ve temenna ile olmaması gerekir, tarih bunu söylüyor, karga kekliğin yürüyüşüne özenerek en azından sülünsü olabilirdi, oysa karga kendi kültürel varlığı ve sosyal habitatı için uğraşım içinde olabilirse saygı görebilirdi, katkı ancak böylesi olasıdır ayrıca... Uygarlığa katkı izlemek, iz sürmekle olmaz, karşılıklı alışveriş elbette doğal, hatta mutlaktır ama siz kendi öznelliğinizle var olmadıkça, alaycı kuş yerine konulmanız kaçınılmazdır, bunu sosyalitenin her parçalanımında, yaşamın her alanında gözlemleyebilirsiniz. Benzemek, özümsemenin yerini tutmadığı gibi, özümsemekte benzemenin yerini tutmayacaktır, yararlanmalıyız, kimliğimizi hiç yitirmeden... (Uzay plazmalarının içinde, sık sık İyonosfer Cenneti adı verilen, çiçek yurtluklarıyla karşılaşıyorduk. Montserrat uzaktan bir güneş gibi parıldıyordu. Atlas, Hindikuş dağlarını sırtına almış boşlukta yürüyordu, el salladığımızda dağı düşürdü, hızla yanından uzaklaştık, baka kaldı, geçmiş zamanlarda, bu yarı tanrıların hışmına mı uğradık diye, göz yaşlarımızı tutamıyorduk artık. O sıra uzaklardan Shakespeare gözüktü, Yunus'un yeşil yapraktan saçlarını öpüyordu, birden Çin'den Simurg gelmesin mi, yıldız yuvalarının birine sokuldu ve gülerek burası güvenli dedi. Loş ışıkta sislerin arasından bir gölge süzüldü, tanrı benim diyordu, görünmüyordu ama tüm boyutsular eğilip, bükülerek salınıyordu, biri aniden tuşlara bastı, salınım durdu, Atlas çok uzaklardan yine bağırdı, kim yaptı onu!.. Sözü Sarpedon aldı; ...) Yazın erlerinin, toplumun içinden çıkan yayacıl hoplitlerin gerçekte, boy verdiği toplumun, toplumsallıklarının bir dışa vurumu, göstergesi olduklarını söylemeye gerek yok, yazarın doğrudan kendisi bir üründür bu bağlamda, yaşamda tansık yoktur, yinelersek en içinden çıkılmaz hilelerin, sihirbazi yöntemlerin, çok gülünç ve saf insanlığın yanılsamalarından başka bir şey olmadığını görüyor, anlıyoruz. Ne ki insanlık inanmaya, bir aldanışa eğilimlidir, buna gereksinim duyar ayrıca, ruhani bir varlıktır, tanrı gibi, onun cismani gölgesi ve somut göstergesi, külliyen bir elçisidir. İnsan tanrıya varır sonunda, çünkü bir gölgedir o gerçeklikte, tanrının da son durağı insan olacaktır bu durumda, gövde gölgesinden kurtulamaz. Tanrı, insan olmasaydı, düşünen, çok basit bir gerçeklikle soru soran bir yaratık olmasaydı, gereksiz olurdu, kendisine gerek kalmazdı, bir önemi, değeri olamazdı, örneğin tanrı, evren var demeye benzerdi o zaman, kimse evren var diye bir huşuya kapılmıyor, ama paralel dünyalar diye bir soyutlamaya kalkışınca herkes ayağa kalkıyor, inanma eğilimi bu yüzden vardır, insan olağanüstülüğün, tansığın peşindedir, tanrı bir gün aramıza katılsa, yeni ve erişilmez bir gücün varlığını ertesi gün yaratabilirdik, çünkü sığlık ya da olabilirlik veya anlaşılır olmaklık insanı doyuramaz, bilgiye duyulan açlık, bilinmeyene duyulan bir açlıktır, insan bilinmeyenden gelmiştir, bilinmeyene gidiyor, öyleyse peşinde olduğumuz şey sürgit bilinmeyenin gizemi olacaktır. Tanrı aramızda bir şey olduğu an kovulacaktır ama tanrı zaten bir tözdür, bir kavram, bir kavgaya gerek yok, bize gerekli olan bir kavramın ruhani boyutta bir gerekliliğe ya da gizeme dönüşebilmesidir, bir çubuğun, -sırığın-, sopanın, totemin, rengin ya da gölgenin tanrısal bir gizeme dönüşebilmesi çağlar boyunca görüldü, ama bu kavramlar kültürel boyutumuzun derinliğine ve zamanın akışına göre evrildiler, tanrı göklere çekildi, yalvaçlar ortadan kayboldular, şeytan, kötü ruhsa, varlığını hep sürdürdü, çünkü o tanrının panzehiri, negatif, olumsuz olanın açımı, hep gerekli, yanında şeytanın olmadığı bir tanrı hiç bir zaman düşünülmedi, düşünülemez. İnanç görselliğini modern ve güçlü illüzyonlarla berkitti ve bilim inanç karşısında hep zorlandı, bilimin işi gerçekten zor, bilim önümüzdeki eşiği kanıtlıyor, ayağın sürçebilir diyor ve adım atarken dikkat et diyebiliyor, ama kapının ardında ne var sorusuna tam bir karşılık veremiyor doğallıkla, burada inanç devreye giriyor ve gönlümüzü, 'büyülerle, tazılarla, uçan oklarla' alıyor, iki anlayış arasında bir illiyet bağı yok ama yaşam bir oyundur evvelemirde, bu görüşü savunan niceleri var, ölüme silsileler halinde koşarken, sislerin arasında birbirimizi ararken, hurafeye de göklerde; bulut yığınlarının uçsuz bucaksız coğrafyalara çiseleyip, tansıklar oluşturabilmesine coşkuyla, şaşkınlıkla bakarken, alabildiğine kapılabiliriz, isteriyle, bile isteye... Bilimin, -gerçekte ilimin- bu anlamda inanca yüklenmesine gerek yoktur, bu bir oyalama, avunma aracıdır insanlık için, bilim ve inancın ayrılıp, ayrışması gerçekten doğrudur, çünkü bilim gözle görebildiğimiz, bulunduğumuz teknolojik, çağdaş periyoda göre kanıtlayabildiğimiz vargılarla ilgilenir, bir yanılsamaya yol açarsa ulaşılan nokta, yeni kuramı ortaya koyar, yeni varımların, günü birlik sonul olabilenin önderliğinde... Hipotezler çürüdükçe gelişir o, çünkü yenisi yerini almadıkça çürüme olamaz. İnancın böyle bir sorunu yoktur, o yakarılarla ağrın geçer diyebilir, düşlerine yat annen geri gelecektir diyebilir, ölürsen cennete gideceksin daha güzel değil mi demesinde bir sakınca yoktur, inanç her şeyden yararlanır, bilimden, zaaflarımızdan, eğilimlerimizden, bir umar bulamayışımızdan, her şeyden, bilim ise inançtan yararlandığında ondan farkı kalmaz, inancın özgürlük alanı tüm kozmostur, her şeyi kendine kul sayar, kullanır, zararlı mıdır demeye gerek yok, insanlığın halleridir bu, din ortadan kalksaydı bir şey değişmezdi, bilin ki oyuncaklarımız biçim değiştirebilir ama elimizden alınamaz!.. Sorun bunların elim sonuçlarının bizim varlığımıza yönelik riskler üretebilmesinden kaynaklanıyor, bilim atomik yıkıtı, yıkıntıyı var ettiğinde, inancın kusuru neydi ki, inanç herkesi öbür yakaya davet ettiğinde bilimin kusuru ne olabilir ki... Kusur bizde, ademoğlunun kendisinde... Öyleyse edebiyatta bir hurafedir diyebiliriz artık. İnançlar ya da din gibi. Yazılı bir ritüel, kutsevi bir öyküseme, bilimi, diğer bütün olan biteni ululayan bir şeyse o, kimi kitlelerce olabildiğince saygı görür, bir safsataysa yazılan, yorgun gönüllerin kucağından eksik olmaz, aşk ya da ölüm gibi doğal elektrik çarpmalarını vaat ediyorsa, bir tür uyuşturucuysa gereksinim duyduğumuz, herkes bir kez olsun tadına bakmak ister. O kadar kaotiktir ki yaşam bu noktalarda, anlaşılır olan, kavradık dediğimiz şey buzdağının görünen yüzüdür, bizim sakinlikle, anladık, tüm sorunlar bitti dediğimiz şey, sığlıkla kabullendiğimiz ve hepimizin ortaklıkla düşün birliği içinde olduğumuz bir yavanlıktır artık, su akar dediğimizde sorunlar çözülmüş sayarız, somonlar kaynağa doğru yüzebilir dediğimizde, akıntıya, dağlara doğru koştuklarını gördüğümüzde alabildiğine basit bir karmaşaya yeniden düşeriz. Açıklamalar bizi doyurduğunda sakinleşiriz, oysa aynı sorun hem karmaşıklığa, hem anlaşılırlığa doğru gider gelir, akışkandır, sorunlar çözülmez gerçekte, bize hizmet eden her şey anlaşılır bir şeydir sonuçta ve bize yönelik her tehdit bir bilinmeyen ve çözüme kavuşturulması gereken varsayımlar zinciri olarak sahnede her zaman yerini alır. Bilim somut çözümler arar, inanç teselli odaklarıdır, iyi niyetlidir belki gerçekte, karmaşık bir ağla donanıyor olmak bu görüyü değiştirmez, tehlike boşluğun kendisindedir. Yaratılışımızda ve yok oluşumuzdadır. Çabalarımız kutsal sayılmalıdır. Birbirine düşmeden, ölmeden, öldürmeden, acı ve eza vermeden gibi temel zorluklarımızı ve gereksinimlerimizi giderdiğimiz, bir çözüme kavuştuğumuz gün, bugün bir oyun diyebildiğimiz yaşam gerçekten bir eğlenceye dönüşecektir, oyun sözcüğü bugün acı veriyor, ama onun gerçekliğine zaman var, o zaman da bu sözcük yetersiz gelecek bize, çünkü arayış ve yeniden doğuş, spin atma ve tekamül -aşkınlık- kanımızda var!.. Kan!.. Genlerimizde var diye düzeltelim. Sunakların ve kurbanların bayramından kurtaramadık onu... Yazın bir hurafedir dedik, Kavgam, en çok okunan kitap, burç ve fal, gelecek ve fallikyen kitaplar İncil gibi okunuyor, Kuran, okunmadıkça öbür tarafa korkuyla gitmemizin baş dayanağı, aşk romanları, Faust, Juliet hepimizin göz yaşı için fırsat kolladığı uyuşturucular, sonsuz bir yas için Dorian Gray'in Portresi hepimize gerekli, Drakula öyküleri beşikten mezara dek kanımızda dolaşmalı, devrim şiirleri züğürt tesellisi olma yolunda akineton vazifesi görmeli, Akhaneton'un mezarını bulmak içinse sayfaları yutup, içmeye seferber olmalıyız. Edebiyat hurafe değil, ne peki!.. Buradan hareketle sıradan faşizm okumayı yasaklayabilir, kitapları yakabilir, yığınlar okumak cehaleti alır, densizlik baki kalır diye inci gibi göz yaşları dökebilir. Kuleden sizi gözetleyen rahip yanınıza yaklaşarak yalnızca şu risaleyi okumalısınız, yalnızca diyerek sizi denizin enginliğine sürükleyip, kara bir cildin üzerinde oynaşan siyah noktacıklara bakarak ölümün sonsuzluğuna, o tatlı ve şirin, meşum ve karakin yolculuğuna çıkarabilir. Her şey hurafedir yaşamda, pragmatizm, marksizm, faşizm, demokrasi, oligarşi, monarşi, situasyonizm, kinizm, stoacılık, seyiscilik, beygircilik ve ahır kapitalizmi!.. Hurafe olmayan ne var, binaların tümünün üzerini kiremitlerle kaplıyorsak, örtüyorsak, dünyada insandan çok kiremit sayısı var demektir, bu bizim umarsızlığımızın elem veren görüntüsü, acıklı bir kanıtı gibi geliyor bana, evlerde gizli gizli kiremitlere bakarak ağlıyorum desem, herkes deli diyecek, ama ağlamak için kiremitler temel gerekçe benim için... Evler neden kilitli, hepimizin hırsız olma olasılığı mı var, öyleyse anahtarlarımız en kutsal fetişlerimiz ve doğallıkla hepimiz gerçekte birer hırsızız, salt yasalarımız ayrıştırıyor ve payeler veriyor bize, borsadan kazanç hakkın, borcun üstüne yatmak insanlık hali, ama kibrit çalmak, orman yakma düşüncesinin eyleme yönelik başlangıcı, en ağır suç!.. Oysa dünyanızda, herkes gibi işe gidiyorum (bunu da anlamış değilim), herkes gibi yiyip içiyorum, edebiyle payıma düşeni alıyorum, kuyruklarda önüme geçeni insanlığın olağan anomalileri olarak karşılıyor, gülümsüyorum, kavga etmemeye yeminliyim, ama çok zorlanıyorum, göğüs geriyorum ve olan biteni bir bilen gibi değil, meraktan ölen bir yersiz yurtsuz gibi algılamaya çalışıyor, hiç bir doyuma ulaşamadan seyrediyorum. Çünkü ben bir hurafeyim!.. Derin ya da felsefi diye nitelediğimiz, varlığın yokluğun gelgitleriyle süslü, anlam denizlerinin yüzdüğü kitaplar kimilerini kendine daha çok bağlıyor, kimileriyse her şeyi, yalın (basit demiyorlar), anlaşılır kılmaktan yana, ikisi de değerli görüşler, değişen bir şey olmadığı sürece karşılaşmaları ve ölümcül kavgalara tutuşmaları doğal, çünkü gerçek bir çözüme ulaşamıyoruz, cehenneme giden yolun taşları iyi niyetle döşeniyor, doğru mu, değilse de vardığımız nokta bu, tüm denklemler, tüm görkemli buluşlar bir yokluğa, yoksulluğa, yoksunluğa doğru yol alıyor, bir zahmet, bir zeamet, bir azamet söz konusu olsa da, zamanla her şey buharlaşıyor ve biz bize kaldığımızda Habil ve Kabil olmaktan başka bir umar bulamıyoruz, neden, henüz düşünüyor olmaklığın acılarını yaşıyoruz biz... Düşünmeseydik, ölümü anlamayacaktık ama düşünmek öyle bir paradoks ki, öyle içinden çıkılmaz bir şey ki, kavramlarımız olmasa, bilitlere, algılara savrulmasaydık, yani düşünemeseydik, buffalo olacaktık, bizon öküzü ya da İndus gergedanı, öteki adıyla, aslanın ağzında inleyen bir mabut!.. Öyleyse düşünmek kaçınılmazlıkla iyi, ama handikaplarını aşabilseydik, kelebek olsaydık biz peki, metamorfozla sonsuzca yaşayabilseydik yine bilemeyecektik, düşünmek, evrende var olan en büyük yeti, tanrının ta kendisi, düşünmeye karşı olan, inançsızdır, yadsıyandır, amansızca hiçliklere, yokluklara tapan bir yalancıdır, çığırtkandır. 'Cogito ergo sum' yanlış değil, yüklemin yöneldiği bir tümleç, bir tümleme, bir tamlama... Düşüncenin insana özgü olduğuna emin olmamak gerekir, düşünce, maddenin gizemidir ama, hemcinsleri diğer canlılara göre bir gelişmişliği var demeliyiz insanın ve düşüncenin gerçekte tam olarak ne olduğunu bilemeyiz de , ayrıca bildiğimizi düşünürsek, evrenin gizi anlamını yitirebilir, çünkü bir kaç kalemde topluyoruz evreni biz, sonsuzluk, ölüm, zaman, başlangıç ve yaratılış gibi, saçmalıyor olabiliriz belki, bu haller bambaşka bir var oluşun boyutu, işliği ve hatta bir yedek parça antreposu olamaz mı, komik, sonu öbür dünya meseline gidiyor, bir deneme olabiliriz belki, belki terkedilmiş bir hata ya da anomaliyizdir, kendi haline bırakılmış, belki en üstün denebilecek, varılan bir son noktayız ve hala onarmaya çalışıyorlar bizi ya da biz uçacağız da az kaldı veya biz sıradan bir şeyiz alt tarafı ölüp gideceğiz... Kötümserlik gerçekliği hiç bir zaman barındıramaz, eleştiri başka bir şeydir, neanderthaller bizi yarattı, biz sonrakileri yaratacağız ve belki bir gün bir araya gelerek kutsallığımızı kutlayacağız. Sözlerden sakınmak değil anlamlardan çekinmek gerekir, öyleyse korkunç bir iyimserliğin peşinde tam tamına bir yaratılmış olabilmeliyiz. Tüm çabamızla, tüm yönleriyle düşünerek ve gerçekleşmesi yolunda emek vererek, hiç bir insan, daha az insan olamaz, bunu anlayabilmemiz için düşünebiliyor olmak ve edimlerimizin, öğrenmek ve erginlikle, enginlikle çoğalmasına yardımcı olmak gerekir. Derinliği bir felsefe olarak adlandıracaksak, bundan uzak kalmak kadar üzücü bir şey olamaz, çünkü felsefe insan olmaklığın tadına varabilmenin biricik yolu, bir var oluş biçimine bulanmadan, derinlerde yok olmadan, sorulara boğulmadan, yanıtlar bulamamanın enginliğinde, ruhani yalnızlığın tadına varamadan, karanlığın ürpertisine ram olup, gönül veremeden yaşayanın vay haline... Görünür dünyanın enginlikleri bizi gülümsetiyor, mutlu kılabiliyor ama felsefenin safahatına kavuşmayan ruhlar, bir ruh olduklarının ayrımına varamadan son yolculuğuna çıkabilirler. 'Son iç çekiş köyü..' bu sözcük dizisinin tadına, coşkusuna, bizi savurduğu anlam okyanuslarının elemine, acısına, varlığın ve yokluğun o derin sorgusuna, sorusuna ulaşmadan, karşılaşıp yüzleşmeden, buluşmadan yaşamdan ayrılmak, yaşamamış olmakla eş anlamlıdır. Varlık bir kırkayak ya da kelebek de olabilir biliyorum, ama o bizi görmüyor, bilmiyor ve var oluşunun ayrımında olamıyor, bundan acı bir şey var mıdır dünyada, bir tavus, bir sülün, bir bulutun, gökkuşağının arasındaki bir şimşeğin varlığını haykırışında, tanrının göz yaşlarının, yağmurların ortasında yaşadığını düşünün, ama kendini tanımıyor, algılayamıyor, olanlara hiç bir anlam veremiyor, bu bir boşunalık, onu yalnızca gerçek bir tanrı, insan yavrusu görüyor, kaplanın zikzaklarla çakarak yok olan bir yıldırıma gözlerini çevirdiğini gördünüz mü, gök kuşağının altından geçtiğini, ceylanın çiçekler arasında seviştiğini, dağ keçisinin çağlayanları izlediğini, filin ormanda aşk şarkıları söylediğini, kuşun yıldızların sesine kulak verdiğini ve kangurunun okyanuslarda geziye çıktığını, balıkların dağlarda dolaştığını, çekirgelerin samanyolunun kovuklarında buluşup ağlaştığını gördünüz mü hiç, bir tansıma, bir hıçkırık, bir coşku, bir elem ve sevinç dolu haykırışlarla... İşte biz oyuz. Kozmosun ele avuca sığmaz, tanrıcıl kozmonotları... İnsan kendisinin tanrısı değil mi, olacaktır kuşkunuz olmasın, o belki de bir yarıtanrı şimdi, inişin ve çıkışın varyantlarında kayboluyor henüz, tıpkı tanrısı gibi, tanrım bu bir hataydı diyebilir şu an, ama gelecek onundur, onun olmalıdır ve bu umut sönmeyecek, sönmemelidir. Görkemli bir ayrıcalığın, kendisini yok etme gücü olamaz... Bu bir yadsıma olur. Var olan bir şey yok olamaz; yok olan var olamaz, döngü bu... Umberto Eco'nun bu dünyadan ayrıldığını söylediler az önce, derinlikle, gerilimi, bilgi deniziyle, merakın dehşetini harmanlamayı düşünen bir dünyalıydı o ve dünyeviydi doğal olarak, şimdi gerçek bilinmeyen ve derinliğe ulaştı ama onu bilemeyecek, tıpkı bizim karşımızdaki bir tavşan ya da puma gibidir şimdi sessizliği... İçgüdülerinin buyruğuyla ya saldıracak ya geri dönecek ya da bakacak, sonsuzca... Bu kadarcık o, üç edimle sınırlı, işte insanın olağan dediğimiz -olağanüstülüğü- burada, Eco, dünyayı bir kitaba sığdırmaya çalıştı, dünya yeniden kurulsa ona bakılabilirdi. Borges'de buna benzer anekdotlar vardır, o ansiklopedist değildir ama, kısa film gibidir, bir fragman, dünya kurulacaksa bir önsöz yazmıştır, zeyl, ama önsözün olmadığı bir kitabın ne olduğu anlaşılamaz, Borges formüller gibidir, her şey değildir ama bir yansılamadır, aynadır, büyük gerçekliğin kılcal damarları... Onun damarlarında gezen, bütün dünyayı dolaşmak zahmetinden kurtulur, öyle özgün ve çarpıcıdır ki benzeri tüm şeyler başımıza geldiğinde ve büyük gerçekle karşılaştığımızda Borges'in anlatıları bu dünyanın bir masalı gibi işlev görür artık, bir meseldir o, kıssadır ve minik manik bir evrenin iç bükey aynasına yansıyan mikro-fonik bir görüntüdür, 'Bir keresinde Mars'ı, şöyle uzaktan bir görebildim' derken yazınsal amacının ipuçlarını verir. Varlığımızın bir dehşet ama sürüp gitmesinin şaşırtıcı bir mutlan olduğunu söyler. Konuyu sürdürelim, sonunda sözü edilmek istenene gelebildik. Marquez, gerçekliğin acı ve gülünç yanlarını metaforize ederken, hafif bir aşk şarkısı söyler gibidir, zorlar ama sınıra varmaz, basittir ama yavanlığa düşmez, dünyanın birebir gerçekliğidir onun ki, düşsel veya gerçeküstü bir anlatıma başvurması onu gerçekçi olmaktan uzaklaştırmaz, Emir Kusturica onun sinemadaki karşılığıdır, Goran Bregoviç de doğallıkla müzikalitesi, öyleyse dünyanın bir yerinde bir şey gerçekleşirken, öteki de hiç ayrımında olmadan aynı şeyin filmini çekiyor olabilir, müziğini yapabilir. Gerçekte dünyada gerçekçi olmayan hiç bir şey yoktur ve her yazılan -dönemin- zorunluluğudur, yazarın apayrı bir dünyası oluşundan kaynaklanmaz, bağışıksız, bağlantısız hiç bir şey yaratamayız, anlamı da olamaz ayrıca ama bu taklit, kopyalama ve boyun eğmeyle karıştırılmamalıdır. Octavio Paz, şair ve denemeci ağırlıkla, çevirinin oyunlarına gelmiyorsak, o bir felsefecidir ve bir Oz büyücüsü değil, söz büyücüsüdür. Yay ve Lir'i anlamak için kırk kere okumak gerekebilir. Felsefenin anlaşılmazlığının gerçek nedeni, geldim sözcüğünün bir olanaksızlığa evrilmesi, kavuşmanın bir olmazlığı içermesi ya da örneğin sevmek sözcüğünün bir acımasızlığı anlatıyor olmasıdır. Bu çarpanda bir felsefeyi anlayabilmek için onun dilini, dünyasını ve o dünyanın parametrelerini biliyor olmak, öğrenmek gerekir. Felsefe okuyan biri dil öğreniyordur gerçekte, bir ulusun dilini öğrenmek gerçekte çaba ister, düz bir uğraşımdır ve yorucu da olabilir ama Spinoza'nın dilini öğrenmek, dünyanın tüm dillerini öğrenmekten daha zor ve kavranılmazdır, yalnızca bir kişinin konuştuğu, eğip büktüğü, anlam yüklediği, semantiğini bozup, diyalektini hiç olmadığı kadar sentetik, görsel ve kendibeslek bir saydamlıkla görünmez kıldığı bir dili anlamak için en az Spinoza kadar o tözün, algı kapılarının, kavramlaştırmanın içrek yapısını anlıyor, seziyor, içselleştirebiliyor olmak gerekir, olanaksızdır belki, ama o dilin neliğini kavrayan en az Spinoza kadar başka bir dili öğrenmiş, okuyabilmiş ve belki de yaratabilmiş ya da yaratabilecektir artık. Felsefe bir dildir ve her kişide biricikliğini koruyan tuhaf bir anlam denizidir. Yaşar Kemal ortadoğu kültürünün, feodal, bir tür derebeylik ve taş toprak uygarlığının evrilme ve geçiş aşamalarında, onu toprağında var eden ağıtsı, destansı ve tanrısal bir dille dengbejliğini yapan kalemşorudur. O hep aynı romanı yazmış, hep aynı dili kullanmıştır. Evrenseldir ama, yerelin bir parçasını evrenselleştirebildiği için!.. Evrensel olma garip, çelişik bir konudur, yerel bir olayı evrensel, özgün, etkin, kuşatıcı bir anlatımla dile getirebilmek bunun yöntemlerinden birisidir, bir diğeri hepimiz için var olabilen, yaşanası bir olaylar dizisini anlatmaktır, bu kendiliğinden evrenseldir doğallıkla, her yerde başımıza gelebilecek bir drama, bir epizot, ama bunun anlatımı güdük ve sıradansa -bunu sezgilerimizle anlayabiliriz ancak- tartışılması boşunadır, bu yazımın evrensel olmadığı açığa çıkmış olur, evrensel olmak konuyla, anlatımla, biçim ve biçemle -üslupla- olabilir, bunu karıştırırız çoğunlukla, pek çok yazın erini abartırız, kale kapıları onları bizden ayırır, doğal bir saygı besleriz onlara, emek ve üretim, varsıl bir dünya ve düş gezginleri bazen tapılası katmanlara yükselebilirler, yaşam böyledir, yalnızca onlar için geçerli değil bu, anne ve baba bile bir tapınağın varisleri olabiliyordur kimi zaman, bez bebeğimizin tabu olması gülünç olmaz, çünkü onunla paylaşılan anılarımızdır tabu olan!.. Nazım'ın diliyse büyüleyicidir, senfonik ve Kuranidir. Anlattıkları Spartaküs'den bu yana yinelenen şeyler, ulaşıldıkça ulaşılmaz olan, onun böyle bir dizesi vardır. İnsan türü zamanda ilerledikçe öğretilere saygısını gözden geçirebilen bir yaratık, belki çok daha korkunç bağlanımlara da dönüşebilir bunlar tabi, deneyimli insanlar, papalar dediğimiz işte budur, deneyim ve birikim; eylemde bunların sonuçları bize bir şey kazandırmadı bugüne dek, öyleyse yaş, yani geçen zaman bir kavramdır yalnızca, zaman soyuttur, bilgi görecelidir ve doğallıkla her tür insanın bilgisi değerli olabilir, olabilmelidir. Kim olursa olsun. Çabanın alanına giren, bilginin denizinde kolan vuran herkes söz sahibi olabilmelidir ve söz hakkını kullanabilmelidir. Gelecekte Nazım'ın yalnızca söylemi belleğimizde kalacak, üslubu, Homeros gibi, İlyada gibi, Truva savaşının olduğuna dair bir kanıt yoktur, bir söylencedir o, ama halkın ya da ozanın dilinde bir büyüye ve trajik bir söyleme, ruhani bir haykırışa kavuşan her söz dizimi, insanlığın anı defterinde olağanüstü bir yapıt işlevi görecektir. Dolayısıyla Nazım'ı olağanüstü kılan, ezeli sorunlarımızı dile getiren ama söylemiyle yarıtanrıya dönüşen bir bakışın iyesi olabilmesidir. Onu dile getirdiği için değil, kendine özgü senfonik bir söylem yaratabildiği için Nazım'dır o... Hitit ve Mitanni çağlarında, Babil'de, Asur'da, Nazım'ın yapıtlarının birebir örneği vardır. Bu Nazım'ı değersiz kılmaz elbette, insanlık şarkılarını söyleyerek geleceğe doğru koşan bir fener alayıdır. Nazım onun dilidir, bundan büyük bir bahtiyarlık var mıdır... Son olarak Kafka, bu dünyanın umutsuz bir vaka olduğu savıyla ortaya çıkan, hatta bu uğurda ölen, dünyaya gelirken umutlarınızı dışarda bırakın diyen Pindaroslar, Epiktetoslar gibidir, onlar umudu önerebilirler ama bu umutsuzluklarından kaynaklanır, buna ilişkin sayısız meseller vardır antikitede, Kafka dünyaya bir olabilirlik, bir şaka gibi bakmadı, gerçekten ve yüzleşmekten tüm insanlığın kaçındığı, görmezden geldiği bir yaşamı, bir katlanılmazlığın tutsakları olduğumuzu hepimizin yüzüne vurdu, Kafka'nın dünyası gerçeğin ta kendisidir, sürgit katlanıyor insanlık, sonsuzca bir katlanış içinde... Bir çiçekle avunuyor, bir gülümsemeye değişiyor olan biteni, krematoryumu söndüren yağmuru kutsuyor ve unutuyor doğallıkla, ama her şey yerli yerinde kalıyor dünyada... Oysa Kafka insanlığın bugüne dek yapılandırdığı dünyanın, uygarlığımızın, canavarsı bir habitatın, hiçleyici, kişiyi, kişiliği ezici, yok edici, hayvanlaşan insanın gizli bunaltısında sürüp giden bir paranoyanın, toplumsal, cehennemi bir bunamanın Leviathan'ı olduğunu, organlaşan, sarsılmaz bir yapıya bürünen tüzenin görünmez kulelerinde, yaşamın gizli bir holacaustun, apokalips bir uzantısı ve ruhları yok edici, dehşetin, düşsel bir boğuntunun dolambaçlarında, labirentlerinde sürüp giden bir yazıklanmanın, inlemenin sürüleşme ve bitkinlikle Godot'yu bekleyen, ama onun kadar canlılık belirtisi bile gösteremeyen, Büyük Brother'i daha o zamanlardan benimsemiş, benimsemek zorunluluğu ve boyunduruğuyla prangasına vurulmuş, bir sanılar ve sanrılar, gözümüzün önünde uçup giden tüfler, tozanlar, yıldızcıklar dünyası olduğunu haykırarak ölmüştü. Kafka o kadar umutsuz ve insanlıktan beklentisi kalmamış biriydi ki hiç bir zaman hiç kimsenin yapamayacağı bir içsellikle, açıklıkla ve beklentisi olmayan bir küskünlükle, -argoda buna kin adını veriyorlar-, yaşadığı dünyanın katlanılmazlığını, tiksinti verici iç yapısını, demirden raylarını, organik biçimler verilmiş beton otlaklarını, çelikten kuleleri ve tapınaklarını, naylon çiçeklerin süslediği çiftlik ve şatolarını yazdı, yaşadığımız dünya insan için olamazdı, Leviathan içindi o, hepimizi deliliğin gizil edimlerine sürükleyen, Lennieleştiren, düşüncemizi, duygumuzu, benliğimizi ve sosyal varlıklar olduğumuzu acımasızca yadsıyıp, ruhlarımızı kemiren, soylarımızı -telkinle- ilaçla, buyrultuyla, çıkmazla, uyuşturuyla ortadan kaldırıp, Orwell'in, Hayvan Çiftliği'nde yaşayan birer kurbanlar bile olamadığımızı düşündüren ve onunda ötesinde ne yazık ki, onların bir hayvan bilincine bile sahip olamayacağını, artık cisimleşip, ruhsuzlaştıklarını, bir mezomortoya dönüşerek, taşlaştıklarını yazdı. Bazen öyle anların başımıza geldiğini, birebir yaşadığımızı hepimiz biliriz, sürgit olmayan bir şey süreklilik arz etmez mantığı bir yanılsamadır dünyamızda, otoritenin, bürokratizmin, fatura fetişizminin, paranova (yenipara) devletçiliğinin, kayıtsız, bir o kadar ehlileşmiş, kölecil varlıklarının acımasızlığında, ıssız koridorlarında yiter gideriz, boyunlara asılı emir komuta zincirlerinin, mukavva madalyaları, sırayla iliştirilmiş, berkitilmiş kimlik kartlarının cansız salınışında merdivenlerde döner durur, loş ışıkta karanlık siluetlerin, birbirinin aynı odalara açılan sayısız kapıların boşluklarında katlar iner, katlar çıkar ve sivri kuleleri bulutlara değen labirentlerin, çıkmazlarından, dolambaçlarından; bin bir boğuntuyla yeryüzüne, dünyaya can havliyle çıktığımızda, niçin geldiğimizi, neler olup bittiğini anımsayamayız bile ve yeryüzünü tanıyamayız artık, bilinç bulanıklığı, afazi ve Amok koşucusu olmaklığın idiotluğunda, benliğimizin yok olmuşluğunda, canımızı kurtarmanın şaşkınlığını bile yaşayamayıp, bulutlar bambaşka, evler hücre, güneş acımasız bir ateş topu ve dağlar hiç bir yere kaçamayacağımız sınırlar gibi gelir artık bize... Tanrının bile umarsız, minicik bir totem olduğunu düşünürüz neredeyse, bildiğimiz dünyanın ardında dönen dünyaları, olan bitenleri bir daha görmek istemeyiz, gene de öncesiz ve sonrasız, bitkin ve yaşlı ve umarsızlıkla tanrımız olmuş, sonsuz boşluğa yalvarırız, ne olur onlarla bizi bir daha karşılaştırma, şurada ot yiyeyim ben, şurada yelelerimdeki böceği ayıklayayım, şurada yağmur duasına çıkayım, şurada çocuklarla körebe oynayayım. Ne yazık ki... Üzülme dünya böyledir diye biri karşıma çıkıp dehşetle sarılsaydı bana, o kişiden hiç ayrılmazdım inanın. Bakışlarımızın gerçekliğini, hangi baskın dünyaların içinde olduğumuzu mutlaklıkla bilebilseydik, ne Kafka olurdu, ne de Bach!.. Sonuçta; söz, edebiyat, literatür yani yazın hurafedir dedik. Tamamen uydurma ve gerçek dışı inançlara hurafe diyoruz. Hurafe salt bu biçimde sınırlanamaz, o düşlerden, anlak dışı görü ve yapılanmalardan, sözün varyantlarından üreyen masaldır. Tüm dünyamız gibi desek ne çıkar!.. Boşlukta yitip gidersek bir hurafe olmayacak mıyız, yıldızlardan yıldızlara koşarsak hurafelerimizle yaşamayacak mıyız. Onlara sarılmayı sürdüreceğiz, onlarla gülüp eğleneceğiz, yaşamın tadına varabilmek için hurafelere gereksinimimiz var, ister tanrıyı ellerimizle tutmuş olalım, ister düşlerimizi gerçekliğe çevirebilen makineler yapalım, ister ikizlerimizi dünyada bırakarak başka dünyalara gidelim, hurafeler bizi ayakta tutar. Bilim sağaltır -tedavi eder-, teknoloji olanaksız dediklerimizi ayaklarımızın altına serer. Her şey o kadar şaşılası, güzel ve us dışıdır ki gerçekte... Gerçekte 'gerçeği' anlayabilmek için bir anı, minicik bir zamanı bile ayırabilseydik, tanrıların değil insanlığın önünde diz çökerdik. Bilinmeyenin tutsağı olmaz, bilgi denizlerine sevdalanırdık, arayışın gizemi ve coşkusu elbette bizi uçurumlara, dağların doruklarına, adaların volkanlarına, evrenin o hiç bir zaman kavrayamayacağımız zamanlarına götürecektir ama neden insanlığın karşısında insan duruyor... Neden!.. Oysa hurafelerde, masallarımızda en sık geçen, en büyük, en yüce övgüler, sevgiler neyi yineler, neyi imler... Yaşamak gibisi var mı!..
....................................................................................................................................................
OTORİTE
Yeryüzü kavramlarla çalkalanıyor. Barış, savaş, sevgi, yaşam, ölüm, teizm, bilim vb... Bugün bir duyum aldığınızı düşünün, üç boyutlu yazıcıda canlı organ üretildi, bir diğeri de şu Akongaua'daki çatışmalarda altmış üç kişi öldü. İnsanın ne denli manipüle, yönlendirilebilir bir canlı olduğu biliniyor, o kışkırtılara kapılan, anında durgunlaşan, sakinleşebilen, otoriteye boyun eğmeye eğilimli, güdülmeye elverişli ve sürüden ayrılmaya kalkışabilen, bu nedenle yalnız, umarsız ve kaoslar içinde sürüklenen bir canlı, hominid... Otorite nedir, toplumsal bir sistemin ürettiği kurumsallaşmış, kabullenilir yasal güç; bu türden bir güce sahip olan birey. Otorite gelenekseldir, insanla yaşıttır ve sayısız türlere ayrılabilir. Örneğin belli bir alandan, bir bireyin uzmanlık bilgisine, sahip olduğu yeteneklerine, olağandışı kavrayışına bağlı olan bir otorite türü olarak rasyonel otoriteden söz edilebilir. Rasyonel otorite, olumlu bir anlam içinde, başka bir yer ya da kaynaktan sağlanamayacak bilgi ve bir yarar elde etmek için kendisine başvurulan kaynak, olumsuz bir anlam içinde ise, gücü ve ağırlığıyla etki yapan, insanların bağımsız araştırmadan uzaklaşmalarına neden olan bir temellenme olarak ortaya çıkar. Otorite, her insani yapının tinsel bütünlüğü içinde bulunan, olmazsa olmazı bir yapı, nasıl başlangıçtan beri duran ova diyebiliyorsak, otorite ve benzeri oluntular insanlığın ilk gününden beri varlığını sürdüren bir yapıntıdır. Otorite aynı zamanda hiyerarşiyle bir ana akım bağlantı içindedir. Otorite duygusu, düşüncesi olmadan yaşayamıyor insanlık, yaşamın her tür çağrışımı bunun üzerine kurulmuş, bebeklik çağlarında, varlığın en küçük yapılanım ve öbeklerinde bunu gözlemek olası, Habil'in başına gelenler organik ve tinsel yapılarımızda gizli, mülkiyet duygusu nasıl kaçınılmazlıkla varlığımızın bir parçası olmaya dönüşüyorsa, doğamızda varsa, otoriteye bağımlılık, fason ve kolaylık sağlayan bir şey. Ne kadar kötü bellediğimiz kavramlar varsa, bir soyutlama olarak karşı çıkabiliriz onlara, ama evlerimizde, kanton cumhuriyetlerimizde onun ilk uygulayıcısı yine bizizdir, dışarı çıktığımızda da onun uygulayıcısı olmaktan uzaklaşıp, özerk yapımızın bir gereği olarak, Büyük Birader'imizin boyun eğenine dönüşebiliriz, insan sonsuz sayılabilecek denli, çok yönlü bir yaratık, ezerken ezilen, yönetirken yönetilen, gülerken göz yaşı döken, düşünürken birden duygulanıma yönelebilen, sonra yine ansızın düşünceye evrilebilen tuhaf, geçişli, gözenekli bir yaratık. İlahi yapıdan bir kevgir!.. Böyle olduğu halde, neden klişeleri aşamayan bir yaratık insan, evrim milyonlarca yıla gereksinimi olan bir aşım, düşünelim ki yeryüzünün yaşı, evrensel takvimde bir saniyeyi bile tutmuyordur, derinliğine gidebildiğimizde düşüncenin koridorlarına, elimizden hiç bir şey gelmiyor, biz neyiz, kimiz sorusunun kaynağı bu nedenle genlerimizde saklı, bu soruları hepimiz soruyor ve yalnızca bizler üretiyoruz, çünkü görecelilik o denli korkunç bir kavram ki bizi var mıyız, yok muyuz sorusuna kolaylıkla götürebiliyor, bu noktada zamanın göreceliliği, engin bir hoşgörü ve dinginlik veriyordur ama an geliyor, nedendir bilinmez birden saldırganlaşıyoruz, birden ölüme koşan süvariler birliğine katılabiliyoruz, çıldırabiliyoruz, dinginlik ve çılgınlık, iniş ve çıkış, normallik ve anomali çözemediğimiz vargılarımız, uçurumlarımız bizim. Sıradan faşizm yetmiyor, belki de bilinmeyen, gizil bir otoritenin sonsuza dek sürecek kurbanlarıyız biz?.. Ritüeller, dinsel öğretiler, görünür, duyumsanır kanıtlara bel bağlayan bilimler, aile, toplum, kentler, omurgasız, her bir yana savrulabilen erkler, düşünebildiğimiz her oluşum otoriteden, onun kavramsallığından üreyen bir şey ne yazık ki, tanrı otoritenin baş tacı, monarkı, kağanlar kağanı, hükümetler, adı üstünde hükmetten ad alıyor, ak sakallı yaşlı kabilenin, baba ailenin, klanımızın tanrısı... Bütün bu kavramlar toplum içinde dağılım gösteriyor ve yine de bir bütünlük ve yaşamın olağan biçimde sürmesine şaşırarak, yarı hayranlık ve katlanılabilir bir dehşetle bakabiliyoruz, yoksa uygarlığımız, tüm ölüm kalıma, tüm düzensizlik ve acımasızlığına karşın yapabileceğimiz, ulaşabileceğimiz bir aşamanın, başarının adı mı... Kim bilir ama eleştirmeden, yakınmaları, eksiltilerimizi ve acımasız, olağanüstü yetersizlikleri, üst düzeyde dile getirmeden bir adım ileri gidemeyiz. Pindaros, ruhum olmayacak şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye çalış derken haklıydı, biz bir uygarlık olabiliriz, kapasitemizin el verdiğince yeni doğunumlar yaratmış olabiliriz, ama tansıklar ve anomaliler noktasında zaaflarımız var, sonsuz derecede hem de, değişime ve yeniliğe açığız derken yüzyıllarca durağan, doğamıza ve insan ırkına tersinir gelen konumlara sürüklenebiliyoruz, cennet ve cehennemler yaratarak, uydurarak bu dünyada ulaşamadığımız güzellikler ve yerine getiremediğimiz adalet duygularına karşı, eşitsizlik ve haksızlıklara karşı, gözleri fal taşı gibi açılmış yıldızlara ve sonsuz acılarımıza karşı panzehir üretebiliyoruz, hem de illüzyona sığınarak, hem de gerçekliğin, kütlenin uzay zamanı eğmesi gibi, bir biçimi, olay ufkunu, algıyı değiştirmesi gibi, bize uygun boyut ve görüye hazır hale gelmesine, getirilmesine bile isteye izin verip katlanarak... Otorite konusunda çelişik yaklaşımlar içindeyiz, her şey gibi, bütün dünya kadın hakları diye ortak görüş üretiyor ama hiç kimse cenazelerimize ağıt yakarken onların avluya bile girmesine neden izin verilmediğinden söz etmiyor, ölüye yaklaşmasına neden karşı olduğumuzdan söz etmiyor, bir şeyin haklarından söz ederken sözcüler bile o hakları çiğniyor ve görmezlikten geliyoruz, ceylanın hakkını aslanın savunduğu bir dünyada yaşıyoruz biz. Karmakarışık bir düş içindeyiz, kaos içindeyiz, sanki bataklıktan gelmişiz ve başka bir bataklığa doğru gidiyoruz, öyle mi ve acaba evrenin yalancı çobanları biz miyiz!.. Yeis ve kayıtsızlık içinde olmak neye yarıyor, aşk içinde ve coşkuyla sürüklenmek daha mı iyi, düşünürken, yazarken, gezerken hep bir umarın peşinde koşuyoruz ve zamanın baskısı altında dengesizlikler, çıkışlar, içe kapanıklıklar ve mavi okyanusun içinde belirsizliklerle yaşayıp gidiyoruz. Terörize ediliyoruz, geri kalmışız diyoruz, sanrılara boğuyorlar bizi ve ötekiler daha iyi dediklerinde katlanamıyoruz ve bağlılıklar içinde otlayan canlılarla dolu çayırlar üretiyoruz, onun silahı bizde yok elbette yeniliriz diyoruz, bilgisayarı onlar buldu biz neyi biliyoruz ki diyoruz, yine de sözlerle dinginleşiyor ruhumuz, biz soylu bir toplumuz, büyük bir ulusuz, gelecekteki gelecek bizim olacak!.. Gerçek nerede, nasıl ve nedir?.. Doğru neye benziyor, nasıl bir şey, et ve kemiğe bürünebilir mi, görünebilir mi... Düşünce onmazlığa, ezaya dönüşebiliyor, gerçekliğin saltanatı karşısında... Bizde felsefe yok, kitap okuma oranı düşük, başka ülkelerin atıklarını tüketiyoruz, onların yardımını ayrıcalık sanıyoruz, 'kendigiden' bir oto bile üretemiyoruz ve yetişen kitlelerimiz günoğulcu, dışa bağımlı, özbenliğinden uzak... Ne şiirsel yaklaşımlar, biz dünyanın bir değeri olmayan, uygarlığa bir katkı sağlayamayan fertleriyiz, o kadar değil, öyleyse biz neyiz... Yeşil reçetelerin esiriyiz!.. Otorite olmasaydı, insanlık tembel hayvan gibi olurdu, hayır, arı gibi olurdu, barış içinde yüzerdik, yok olanaksız, birbirimizi tüketirdik, doğal ölümün dışında birbirini yok edebilen hiç bir varlık uygarlıktan söz edemez, bunca yurtluğun kanla süslenmiş bayrağı var, bunca ülke varlığını diğerini hiçlemeye borçlu, bunca ülke gelişmişliğini diğerini kolhozu gibi görmeye borçlu... Otoritenin Baltalar tapınağına gizlenen tanrısı neden görünmüyor, sultasını neden vaatler, çiçekler ve böceklerle süslüyor, öyleyse yok ha, oysa tanrı her yerde, bir otorite olarak o her şeyi biçimlendiren, görmüyor musunuz ve siz onu ağır biçimde eleştirin, vicdanlı olmaya davet edin, düşüncelerle dolu olmasını isteyin, vaat ettiklerinin, ne denli yararsız ve birbirini yok etme, hiçleme, acımasızca ezme denklemi üzerinde kurulduğunu söyleyin, tanrının yeryüzündeki uzantılarının, onun gizli paydaşları olduğunu söyleyin ve tanrıya başkaldırın, onların yeryüzündeki uzantılarını silin ve yeni bir yaşam, yeni bir uygarlık biçimleyin... Yeni bir tanrının gölgesine sığınarak gerçekleşmesin ama bu, başka ve hiç bir zaman geçmişi anımsatmayacak bir yönelim olsun... Ölüm korkusu bizi edilgen kılıyor, öyle ki, ölümler sınırsızlaştığında yaşama daha çok bağlanıyoruz, dallara daha çok bez bağlıyor, göklere daha çok yakarıyoruz, samanyolunun kağnılarına daha çok sevdalanıyoruz. Ölümden korkuyoruz evet, onu istemiyoruz, hakçası yerinde bir istek, susadım der gibi, ne denli geriyiz, geri kalmışız, bir adım bile ileri gidememişiz anlıyor muyuz şimdi, baştan beri mahşerin dört atlısını değiştirememişiz, aşk, yaşam, ölüm, zaman... Aşk sevmek, sevilmek arzusu, yaşam, düşünüyorum o halde varım demenin tersinir varyantları, yaşamak istiyorum, çünkü düşüneceğim, ne dramatik bir istek, içler acısı, var olduğun halde, var olmayı düşleyecek hallere de mi düşecektin. Ölüm, evet işte kaçınılması gereken bir doğrum, kendimi neden koruyamıyorum, her şey var ama bizden başka ölen yok, değişim, evrim sakinleştirmeye yetmiyor bizi, düşünmek istiyorum sonsuzca, yalnızca düşünmek, hepimiz gibi bir tanrı olmak, tanrı gibi hepimizin bir toplamı olmak ve zaman... İşte büyük sorun, var ve yok, her şey ve hiç, zaman nedir, gizlerine ulaştığımızda evrenin gizini de ele geçirmiş olacağız, çünkü zaman, evreni yarattı, tanrıyı yarattı, bizi yarattı, zaman her şey, yaratılanla doğdu zaman diyebiliriz belki ama gerçekte zaman hep var, zaman tanrının bir tür kendisi, bizim göremediğimiz, bilemediğimiz, algılayamadığımız bir şey olsaydı bile zaman, nasıl adlandırırsak adlandıralım o hep var. Doğurgan ve yaratıcı olan zamandır, evren hiç bir zaman yaratılmadı, insanın ortak ataları, karbon'ariler bir dönüşüm içinde hep var olacaktır, o zamanın bir parçasıdır. Zaman öyle bir şey ki hiç bir şeyin olmadığını düşünelim, hiç bir şey, bilemediğimiz, algılayamadığımız, kavrayamadığımız bir şey maddeyi ve evreni sonunda yaratacaktır, kaçınılmazlıkla, zaman her şeyin anasıdır, tanrı ise çocuğu, bütünlem varlıktır, yokluk zamanın kendisidir ve kendine katlanamayan varlığın, var oluşun türevidir artık. Varlık bu yüzden alabildiğine sıradan bir şey, belki bu yüzden bir cehennemin içindeyizdir, sıradanlık usa sığmazlığı üretir, tansıkları üreten hiç bir şey olmaklığımızdır, zaman yani yokluk, sonsuz bir durgunluklar denizi olarak insani barışın adıdır, biz yokluğun ve varlığın sentezine ulaşabildiğimizde otorite gibi varlığın ilkel unsurlarından arınacağız, yokluğun ve zamanın gizini çözdüğümüzde, yaşamımız sıradan olmaktan kurtulacaktır, yaşamın, ölümün amansız baskıları bizi yokluğun gizini çözmeye davet ediyor, zamanın engin hoşgörüsü ve sonsuz güzelliği var olmanın kısır ve şiddet dolu açmazlarından bizi kurtaracaktır. Kendini güven içinde duyumsayamayan varlık tansıklar arar, sıradanlıktan kurtulmak için can atar ve yolunu şaşırır kolaylıkla ne yazık ki... Yaşam, var olmak zamanın tutsaklığında bizi çıldırtıyor, düşüncenin yetmezliği bizi çıldırtıyor, bir bebek gibi oyuncaklarımızla oynuyoruz, bunu biliyoruz ama söyleyemiyoruz, zamanın gizini çözdüğümüzde oyuncaklarımızı bırakacağımızı umuyoruz, büyüyeceğimizi umuyoruz ve ama bu kez yanlışa sürüklenmeyeceğiz diyoruz, sıradanlıktan kurtulacağız ve şimdilik yanımda ol tanrım, çünkü; İnsan olacağız biz!.. ''Altın bir sis, Batı Avrupa'yı ışıklara boğuyor pencerede. Şimdi, tüm titizliğiyle el yazmayı bekliyor o, değerinde, sonsuzca ağır gelen. Birisi Tanrı'yı doğuruyor karanlık kupasında. Tanrı'nın nedenselliğidir bir adam. O bir Musevi. Elem dolu gözleri ve sarı yüzüyle. Zamanın yükünü taşıyor kitabının yapraklarında, sızıyor damla damla ırmağa, başı sonu olmayan sulara, sonsuz bir akışla. Yorum yok. Görkemli ölçüp biçmelerle biçimlendiriyor o Tanrı'sını, büyülerle. Sağlığı bozulalı, hiçliğe kapılalı beri, Tanrı'sını kuruyor o, paylar verip sözcüklere. O öyle tanınmış, kabullenilmiş biri değil, görkemli bir aşık. Umut aşkın varlığıdır demiyor o, aşkın varlık olduğunu, biliyor o.'' Henüz zamanın başındayız, yeniyiz ve insan olarak zamanın içinde gitmemiz gereken amansız, sonsuz bir yol var, çünkü şiirde, aşkta, yaşamda, zamanda, eni sonu bir otoritedir çağımızda, onun uzantısıdır, otorite kendini koruma içgüdüsüdür doğallıkla, affedilir değil, katlanılır bir şey gibi görmek gerek onu, bilinçsizce ötekini yok etme içgüdüsü, kendi adına başkalarının varlığını güvence altına almak çabası gibi bir açmaz, otokratizm, ama bunu aşmak zorundayız aşacağız. Tanrı gibi bir ilk'iz biz, ilkinsiyiz. Tarih çağlara ayrılıyor, oysa günümüze dek otokratizm / otoriteizmin getirdikleri, verileridir yaşadıklarımız, içgüdüsel olarak bu noktadayız, bunu aşamadık, henüz zamanın başındayız çünkü, varlığımızı sürdürme noktasında çelişkili bir geleceğin peşindeyiz biz, otorite olmasaydı yok olabilirdik belki, ama gene o nedenle yok olabiliriz de, ayrılık saatinde buluşma anını iyi hesaplayabilirsek yaşayabiliriz... İnsan çok trajik bir varlık, gülünesi; yaşamak isterken öldürmesi, gülmek isterken göz yaşı dökmesi, umarsızca hemcinsine karşı örgütlenmesi, pusu ve pusatlanması, hep bir otoriteizm çağından çıkamayışının göstergesi, eğer bu duygusunu ve düşüncesini yenebilirse evrende bir yeri olabilecek insanın, devinimin en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce, bunun bedeli olmalı değil, bir karşılığı olmalı, çünkü bebek evrenlerden olgun dünyalar yaratabilmek için, kendimizi güvencede duyumsayacak başka yollar yaratabilmeliyiz artık, çobanlarımızı terk edemezsek, uçuruma doğru gideceğiz belki de, çünkü tek tanrı, onun yeryüzündeki gölgesi ve tek bir çoban bizim sürü olmaktan kurtulamadığımızın kanıtı, biz bir sürüyüz ve hala eğitilmek aşamasındayız, çabalıyoruz, uğraşıyoruz, ehlileşmekle; tanrı bu yükü kaldıramaz, salt çobanın yol göstericiliği insanın kendini yadsıması olurdu doğallıkla ve öyledir de, şimdi artık birimiz bile insan değil miyiz yoksa... Otorite varlığımıza karşı duyduğumuz kuşkudur, özgüven yoksunluğudur, kişilik bozukluğudur, bunu aşan insanlık zamanın gizini çözmüş olacak, beşiğinden kurtulacak ve ancak böylelikle evrende sonsuza dek kendine bir yer edinebilecektir. ''Burada alacakaranlıkta, yarı saydam elleri parlıyor Musevi’nin kristal bardağında. Duygusuz bir uzantı, endişeyle renk veriyor, öğle sonralarında. Bütün günler, ikindileri, bitimsiz ve duyumsuz bir yinelemedir, birbirinin eşi sanki. Elleri uzayın gök yakuttan minerali, çakılmış, berkitilmiş sınırlar, varoşun duvarları gibi. Güç bela beliriyorlar, sessiz ve sakin adama, zamanlar kazandırabilmek adına. Düş kuruyor, tasımlıyorlar, dillerin tutulup, ışıltıyla izlenebilsin diye labirenti. Tanınmıyor olmak üzünç ve sıkıntı vermiyor ona (başka bir aynadaki düşlerin içindeki bir düşün yansımasıdır o), sevdalı değil, çılgınca ve delice sevmenin ürkek kadınlarına. Geçti o dönemler, özgürdür artık. Söylencenin ve sözcüklerin göz bağcılığı adına durup, ölene değin parlatıyor inatla büyütecini. Şimdi en büyük haritalar, eni sonu olmayan, ışıltılı, göz alıcı tüm yıldızlar, onundur artık.'' Bizim öykülerimiz, bin bir gece masallarımız sonsuz, neden birbirimizi sevmiyoruz?.. ''Kameriyelerin orada oturuyor, reomür deneyini sürdürüyorduk. Mobius merdivenlerine doğru biri geldi. Higgs bozonu nedir diye soruyordu!.. O an ‘Tanrı Parçacığı’ karıştı söze; Aradığınız benim. Zaman geçiyordu. Geleceği anımsıyorum... Ay ışığında ölüler sunağı kirletiyor. E kitaplar, pepler ve yitmiş anılar Delphoi'ye giriyordu!.. Sonraları E kitapları alan kalmadı, agoralar kapandı. Çipler belleğimizde her tümseli var kılıyor. Ve firmalar, tekiller, laklar olmayan şeyi satabiliyor. İguanalar, selentere, bukalemun, kertenkele... Depolar, hangarlar, antrepolar, silolar. Faunus’un planeti, ahırlar, kometlerle, zombiler (Ufolar, elipsoidler, lusiferler) Seralarda yokluğu var kılabiliyor. Varlığı-yokluğa benzetebiliyor. Onlar belleğimizde yer değiştirirken; Bilgi ve bulgularımız, okyanuslarda yüzüyor. Anlamsızlaşıyor, anlamsızlaşıyoruz. Anlamsızlaşıyor tin ve tün!.. Şeyler, kadmiyum sülfit. Kaç gün sonraki dün. Pikselin çözünürlüğü. Konfigürasyon rölativite. Kalifikasyon pandatiflik. Pikaresk; pitoresk palyatiflik. Serotonin, norepinefrin, plasebo etkisi... Bulutlardan iniyor Macellan yelkenlisi. Apaz seyri, körfezli yeniçeriler, Uluç Ali. Kelam okulu, ulular ulusu Mutezile. Tenzile, Sekine Hatun, Aişe. Dönüp duran eskil çark, sonsuzca tutsak kuark. Küvözde büyüyen Ksantippe, kuaför Cassiope... Arka sokakta yaşayan ankormanın lobu alkaliye dönmüş! Ve petri kabındaki hücreler, ölümsüz virüs. Fukuşima'da; mutasyonel kelebek, koriyonik villus. Oh, tanrımız geliyor! 'Fotonlara dönün' Bunca parsek boşuna konuşmuşuz... Gauss!..'' Tanrıda, yaşamda, ölümde, zamanda, yalnızca var olandır. İnsandır. Bunu başarmalıyız.
......................................................................................................................................................
MÜLKİYET
Tanrının en çelimsiz, güçsüz, bedensel ve ruhsal açıdan en zayıf yaratığı diye betimlenen canlıya verilen bir unvan insan. İnsansıların en gelişmişi diye, aşağılanmadan yukarıya doğru çekilen bir kavram. Bir topluluk, öbekler oluşturarak, bir ekin çevresinde yaşayabilen, düşünme ve sesi anlamlandırabilme yeteneği olan, evreni tümleyici biçimde kavrayabilen, bulgular sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirip, yönlendirebilen canlı, Âdemoğlu; Mü'minûn sûresine göre o bir kan pıhtısından yaratılmış, eril inanmışlar... Doğa kulvarlara, sayfalara ayrılmış, kuş uçuyor, karınca çalışıyor, kurbağa zıplıyor, balık yüzüyor, koyun otluyor, insan düşünüyor ama birbirinin gerçeklikte kardeşi ve bir tanrının çocukları olmakla övünen bu yaratıklar birbirine hiç benzemiyor. İnsan uçmak için, kuyu açmak, petrole ulaşmak için, bitkilerden yararlanmak için, Habil'in düşlerini sınamak, denize dalmak için, Jules Verne'i ve onun Nautilus'unu görmek için, karınca gibi olmak için, çalışmak, yaşamak (ve belki de salt bir tutsak olduğunu anlamak için) yıllarca yıllar kadar yıl bekledi... Görecelik yasası eşliğinde amansız yarış sürüyor ama henüz karınca gücünde yük kaldıramıyor, kedi gibi göklerden düşüp toparlanamıyor, göklere çıkıyor evet, haktanır olursak ve yeni bir kavramın, bulgunun eşliğinde bir kez daha hiçliğin yaratıkları olduğumuzu anlamazsak, son yüzyılda tüm -hemcinslerimizi- geride bırakma olasılığıyla karşı karşıyayız demektir ama yine de uzaya önce köpeği göndermek gibi bir korkunun pençesinde kıvranmak koşuluyla... Mülkiyet diye bir kavram var, insanın sürekli suçlandığı ve şiddetin, vahşetin anası olduğunu ileri sürdüğü... Mülkiyet canlıların doğasında var, bizimde öyle, yemeğini paylaşmaktan uzak, onun için canını ortaya koyabilen her canlı -cehennetin- yolcusu olabiliyor yeryüzünde, bir açına gerek yok oysa, insan yırtıcılardan, kendisinden güçlü yaratıklardan kendini koruyabilmek için bir mağaraya sığınıp, önüne taş koyduğunda, mülkiyet başlamış oldu... Mağara mülkiyetin başlangıcı, orada yalvaçlık, evliyalık gibi sanatlara, bir ermişin, dervişin engin düşlerine, düşüncelerine dalması için daha yüzyıllar var, yaşamını öncelikle güvence altına alması gerekiyor bir canlının. İşte mağara ilk kale, ilk mülkiyet, ilk sahiplenme, kim gerçekleştiriyor bunu, en zayıf canlı dediğimiz, yüz on iki kemiğin harikası dediğimiz şu otomobil!.. Mağarada bu güçsüz yaratık, yırtıcı ve daha güçlü benzerinden kurtulmak istedi ama yaratılmışlığın kuralları gereği dayanılmazlıkla susadı, dışarı çıktı ve yazık ki canından oldu. Yaşama arzusu ölümünün gerekçesi!.. Mülkiyet güçlünün yarattığı bir şey değil, zayıfın, güçsüzün hatta korkağın var etmek zorunda kaldığı bir tür edim, yöntem ve yönetim. Gerçekte mülkiyet bir yönetim biçimidir... Öyleyse Kabil, Habil'i öldürdü, çünkü Habil tarıma, vahşi hayvan statüsünden, buğday üzerinden ekmek ve arpa suyu üretimine geçmek istedi ve öylece evrildi masalına gerek olmamalı. Kabil, 'olağan şüpheli' insan soyunun gereğini yerine getirdi, 'güzel sanatların bir dalı olarak cinayet' onunla başlamadı, onunla sürdü yalnızca, insanoğlu günümüzde Kabil'in masum olduğunu düşünmemizi kanıtlayacak denli barbar ve bir vahşiliğin, güzel sanatlarında doruklarına yükselebilmiş ve gökyüzünün burçlarında, onulmaz, ulaşılmaz ve görkemle dolu yerler edinmiştir. Mülkiyeti kırlarda çit çevirerek, çevresinde kendine inanacak denli saf insanlar bulacak bir varlık icat etmiştir demek, safsatadır. Mülkiyet bir zorunluluktur ve ne yazık ki cılız olanın, zayıfın, elceğizi tutmayanın bir savunma biçimidir, güçlünün mülkiyete gereksinimi yoktur, bir soyutlama olarak yeryüzünün her yeri onundur, aslanlar açık arazide yaşar, ceylanlar dağlara kaçar, kartallar yüksekten uçar, farelerse yerin yedi kat dibindedir!.. Günümüzde mülkiyet, ortakta olsa, tekelciliğe evrilebilen bir güce de dönüşse, onun çok öncesinde bilim, savaş sanayiine, onun geçmişteki mistik parçacığı simya, tekniğin, fennin bir dalına, altın simsarlığına dönüşmüştür. Mülkiyet kamu yararına olmadıkça biz gün yüzü göremeyiz demenin hiç bir anlamı yok, biz karalar bağlamışız, her edimimiz, yoklukla var olmanın kavgasına, amansız uğraşına dönüşmüş... Sömürmek, kendisini, öncesini, sonrasını, biz bundan kurtulmalıyız belki de... Komünal toplum kendini sürdüremedi, çağdaş sosyalizm kolhoz krallığına dönüştü ve yanı başındaki kolhozlara göz dikti, parçalanıp yitip gitti!.. Nasıl bir uygarlık biçimi kurtarır bizi bilemiyoruz ki... Ütopyaların düşleriyle avunuyoruzdur belki de... Vejetaryen toplum olma yolunda ilerledi insanlık, bir çitle çevirmek tarlayı, bir sınır koymak gerekliydi, domuz mısırları talan edebilir, ormanın yaratıkları arı kovanlarına saldırabilir, ayçiçek tarlasına kuşlar konabilir, tanrının yarattığı yeryüzü bizi birbirimizden sakınmak ve kendimizi kendimizden korumak için yaratılmış, 'to be or not to be' , 'işte bütün sorun bu!..' Şeytanın uçurtması varsa, tanrı Yakup'un düşlerini korku ve dehşetin karmaşasıyla sarıp sarmalamışsa, o kan pıhtısının coşkusundan vazgeçemiyor demektir, yaratan ve yaratılan iç içe, öyleyse suç kimin, kimde?.. Ürünlerin iyisini yiyebilmek için tarlalarımıza korkuluk dikmekle vahşetten kurtulamayız, ağaçlara bez bağlamakla, iksirle, sihirle, zehirle bir uğur ve güzellik, esin veren bir cennet ve kardeşlik yaratamayız. Mülkiyet nerede makas değiştirdi, yeterlik katsayısını aştığında pek çok gerekçesi var bunun, silolarda, antrepolarda, ardiye ve ambarlarda stok başladığında, zorunlulukla karaborsa oluştuğunda, oluşturulduğunda, mülkiyet yavaş yavaş cinayete dönüştü. Sokrates sarımsak bolluğundan, bir sonraki yıl onu kimsenin ekmeyeceğini öngördü ve sarımsakları tarlasından topladığında bir anda varlık olmaktan varsıllığa geçti, yaşamın ve alış veriş kurallarının uslara durgunluk veren oyunlarını herkese gösterdi. Mülkiyet hırsızlık değildi başlangıçta ama kaçınılmazlıkla ona evrildi, para bir takas, trampa ve alış veriş aracıydı, masumdu ve hatta düşünüldüğünde yoksulluğun panzehiriydi belki de, kutsal ve haktanırlığın bir değişim aracıydı para, ama sonra -her şey gibi dünyada- saltanata, monopole ve tecimen uygarlığına, tacirin hükümranlığına dönüştü. Bourgeois... Para tanrının karşılığı oldu, tıpkı bir tanrının eşdeğerliğine soyundu, yaratan ve yok edebilen, öyleyse para neden ortadan kalksın ki, bizim tanrımız acımasız, sınav tutkunu, Frankenstein gibi deney düşkünü ve sıkı durun gerçekte kendisi bir tanrı tanımaz!.. Öyleyse para tıpkı tanrımız gibi bir soykırımcı, cinai oldu, cinayetler silsilesine hükümranlık etti ve biçimlendirdiklerini, düzen verdiklerini yönetti ama sorun yarattıklarımız, ürettiklerimizde değil ne yazık ki, sorun usta, protein ve karbonhidratların kızıştırdığı usumuzda, 'homo homini lupus'da... Çözüm için et ve kemikten sıyrılmalıyız demek, doğrumsu olsa bile, tuhaf bir yaklaşım, kendimizin tanrısı olmalıyız, bu bir belagat, robotlaşmalıyız, ürkünç yaklaşım... Gerçek bir kurtuluş olsaydı da eğer, bazen kurtuluş, kargaşadan daha ürkütücü gelebilir, siborg olup yeryüzünü gerçek aksiyonerlerine bırakmalıyız, ultra modern, bir o kadar fantastik ama somut inandırıcılıktan alabildiğine uzak, soyut bir gerçellik bu, alışılmış bir varsayım. Filozoflar, bilginler, deruni er-dişiler gerçeği gizliyorlar sonuçta, görüşleri uzlaşmayı değil, yol yordam bulmayı değil, sınıfsal katmanları yakınlaştırıp, buzların ayrışmasını, çözülmesini değil, tam aksine keskin yaklaşımlarda bulunarak sorunun içinden çıkılmaz hale gelmesini sağlıyorlar, görünüşte ezilenden, yoksulluktan, yoksunluktan yana tavır koyuyorlar, çelişkileri soyuyor, ortaya koyuyorlar ama bu düşmanlığı ve uçurumu artırarak, çoğaltmaktan, arayı açmaktan başka bir işe yaramıyor, ölümseverliğe açılan kapılar bunlar, özgürlüğü kazandırmıyor, mülkiyetin kırbaç izlerini, 'hayatın ve ölümün baskılarını artırıyor' kan ve sömürünün saltanatını pekiştirmeye yarıyor, oysa mülkiyet kaçınılmaz ama sömürü öyle değil, bu ayrımın gizini yakalayabilseydik, kavramların varlığını ölüm ve kanla süslemekten vazgeçip, çözümler üretebilseydik, paranın ve mülkiyetin günahını bilgiçlikle, kolaylıkla, alışkanlıkla ortaya atıp, içinden çıkılmaz uçurumlara ve ölümlere doğru koşuyor olmayacaktık, olamazdık inanın... Kavramların içi boştur gerçekte, nasıl kavradığımız, algıladığımıza bağlı, uygulayıma, yüklenen nenlere, tözlere bağlı her şey, kullanım biçimi markayı öldürebilir, sözlükten anlamını kaldırabilir... Çünkü katı olan her şey buharlaşıyor, amorfik bir yapıya dönüşüp, gölgelerin gücü adına siliniyor artık ve zaman içinde her şey yok olup gidiyor. Değişmeyen tek şey yaşam biçimimizin, aynı kurallar, bağlaşım ve bağnazlıklarla sürüp gitmesi, giyotin, elektrikli sandalyeye evriliyor, düello pusuya; mavi yakalıların yazgısına, beyaz yakalıların hatır suçları ekleniyor yalnızca, bir nezaket gösterisi olarak, paraya borsa, lot, senet, pay ve fan fin fon karışıyor, kavramlar üreyerek çoğalıyor ve yaşam şaşılacak derecede aynısıyla vaki olmak üzere, anlamını hiç yitirmeden, yenilemeden, yinelenip gidiyor, hiç bir zaman hiç bir şey değişmiyor. Düşüncelerimiz, erkek egemen ve giderek aygırlaşan ataerkil saman yığınları ve küspe rulolarıdır ne yazık ki... Gerçekte eşyalarımız değişmeyen kavramsallıkda algı sınırlarının izin verdiği ölçüde yaylanan, salınabilen ve anlak içinde o ölçüde gezinebilen tözlerdir. Sözcüklerimizde öyle, kemer kaç anlama gelir ki, belli ki edep yerini gizleme araçlarından, korsan metotlar söz konusu olduğunda bir özkıyım manivelası, burun tümseği, köprücük kavisinin diğer adı, bağlantı olanağı veren mimari yapı vb. Örtünmek uygarlık belirtisi mi, gericilik mi... Artı değer bir önlem olarak hümanist bir yaklaşımı hak ediyor mu, yoksa monopol monarklığına işaret eden bir buyurganlığın belirtisi mi, üretim hırsızlığa giden yolun taşları mı, yoksa hümanizmin huma kuşları mı... Evrensel olabilecek, gerçek bir uzay / yıldız toplumunda, kozmolojik eksenin önderliğinde bir yaratım olsaydı, mülkiyet bizim algıladığımız ya da uygulayımlarımız biçiminde olamazdı, sorun kavramın varlığında değil, nasıl gelişme gösterdiğinde ve nasıl sonuçlandığında, bizi nerelere sürüklediğinde, tek başına hiç bir şey günah barındıramaz, insanlık aleminde yalnızca suç iki kişiliktir, yargıç salt kendini yargılayamaz, bu anlamsız olur ve ama aşk bile öznesine yetebilirdi. Mülkiyet evrensel bir bağlanımda düşsellikle kurgulanabilseydi, içgüdülerimizden arınmış, ilkel istençlerin egemenliğinden sıyrılmış, gerçekten ussal bir kavram olabilirdi. Yeryüzüne bağımlı bir yaşam türümüz var, henüz açlık gibi biyolojik-bedensel güdülerin tuzaklarından kurtulabilmiş değiliz, tinsel açlıklarımızı doyurabilmiş değiliz, henüz bir sürüyüz ve tam anlamıyla vahşiyiz, sorun bu, yoksa biz kavramların tutsağı da değiliz, kavramlar bizim tutsağımız. Kategori, katmanlaşma, sayısallık, sınıfsallık yazgımız ama birbirimizi yok etmekten kurtulamadıkça, insan da değiliz, primitif birer canlılarız biz. Mülkiyet kötüyse, narodnizm iyi mi, evrim kuramı iyiyse, Adem'in çamurdan yaratımı kötü öyle mi... Evrimsel görüşe göre denizlerden geldik biz, ilkel kordalıdan, balığa, oradan maymuna, yarı insansı ve homo erectus'a... Son durağımız homo sapiens, düşünen adam, Rodin!.. Onun sonrasıysa homo home'dur. Giderek düşünmeye evrilen ve devinimin dışlandığı bir canlı, eğri ya da doğru bilinemez ama, düşünsel hız, ışık hızını geçebilecektir, işte gerçek aksiyon. Adem'e göre, kutsal metinlere göre, çamura beden verdi tanrı, ne kadar doğru, bataklıktan geldik biz diyor, balçıktan, gaitanın içinden ama estetik bir dille söylüyor bunu, gönül kırmadan, nasıl söyleseydi peki, evrim kuramı gibi alıştırarak söylemesi daha mı iyi, maymunuz, yarı insansı, iki ayaklı ve düşünebilen canlı ha!.. Kutsal metinler ilahi gövdelerimizin gereksinimlerinin nasıl giderileceğini, vicdanımızın, yüreğimizin, düş ve düşüncelerimizin nasıl doyurulacağını, onmazlıkların, umarsızlıkların ve acılarımızın nasıl sindirileceğini bilimin donmuş gerçekliğinden daha iyi biliyor olabilir, günahkarız, çamurdan geldik, ne olduğu bilinmeyen bulamaçtan ama üzülmeyin, tanrının eli değdi ona, arındınız, siz günahkar değilsiniz, ermişsiniz, dervişsiniz, siz seçilmişsiniz... Ah siz katilsiniz, kardeş düşmanısınız, vahşisiniz gibi teoremler, 'Dünyaya gelirken umutlarınızı dışarda bırakın' diyen, en iyisini bilenler, Pindaroslar gibi mi konuşmalıydı, rahipler, peygamberler, veliler.. Bilim açıkça söylüyor olabilir ama kötü niyetli, inanç ise belirsizce söylüyor ama iyi niyetli olamaz mı... Değil, peki ne değişiyor, arayışın sınırlarını kim çizecek, tanrı mı, insan mı, yazgılarımız, olan bitenler, uygarlığımız ya da şeytan mı... Açıkça dile getirmenin, evet seni öldüreceğim demekten bir farkı yoksa, cennete gideceksin demek neden daha vahşiyane olsun, ikisi de aynı kapıya çıkıyor bunların, seçim sizin, kurtuluş belki yok ama bilin ki hiç bir zaman hiç bir şey değişmeyecek, bir kalburun içinde buğdayları ele geçirme yarışı bu, bilim ve din iki ayrı kapıdan girilen bir tünelin ağzı yalnızca, dehşet var kaçınılmazlıkla, birbirini aşağılamaları ve suçlamaları, bitimsiz ve sınırsız biçimde kutuplaşmaları saltıklıkla bir oyun, maymundan geldik demektense açıkça, bataklık gülüyüz demek daha dürüstçe, kim ne derse desin!.. Devinim gözle görülüyor, yadsıyan yok ama nasıl gelmişliğimizin; aşağılanmasına göz yummak ve katlanmak çok acı gelebilir kimilerine... Öyleyse diyorum artık, bilim havarilerine, iki yüzlü olmayın, aya gidin evet ama dönerken bari boynunuzdaki muskayı öpmeyin... İnanmışlara da diyorum ki, biraz daha açık olun, ölümseverliğe dönüşüyor olabilir vaatleriniz, acılarımızı önleyemiyoruz evet ama vaatleriniz biraz daha insani ve biraz daha dünyevi olamaz mı!.. Paradoks bu işte, ezeli ve ebedi acılarımız bu bizim... Yaratıkların en şanlısını güzel günler bekliyor olamaz mıydı... Kavramlarımız karmakarışık evet, bir erek olarak daha efektif, daha estetik bir yaklaşım, daha tanrısal ve daha umut verici olamaz mı, neden olmasın, insan olduğumuzu söylüyorsak, yaşıyorsak bir umut vardır!.. Evrim teorisi bizim kendimizi olduğumuz gibi kabul etmemizi istiyor, evet biz hayvandan geldik, hayvanlaşan insanız biz ayrıca, Zola'nın ve zorbanın önderliğinde bir umarda yok evet, tanrısına baş kaldıran, kültür ve bilgi anarşizmine, terörizmine, anarşist ve teröristlerine idam getiren, asılacak çatılar yaratan bir canlının ırkı o, oysa tanrının tüm peygamberleri bir kültür teröristiydi, devrimler, keskin devinimler bir kültür terörü değil miydi, bu çılgınlığın sularından içebilmiş insanoğlunun başka bir çelişkisi de bu işte... İnancın yollarıysa yücelmemizi ve bir estetin peşinde koşmamızı öneriyordur, iki farklı görüş, değişmiyoruz, değişemiyoruz ama önermelerin günahı ne, laboratuvar daha sağlıklı sonuçlar üretiyor, ama insanın umudunu yitirmesinin laboratuvarla bir bağı olamaz, varsa bile o sevilmek istiyor, sevmek istiyor, buda inancın alanına giriyor ne yazık ki, ilaçlar ve sağaltımla pekala olabiliyordur belki ama 'söz' yeri geldiğinde en ulaşılmaz müsekkin!.. Önce söz vardı. En görkemli sakinleştirici, umut ve müjde, sonsuz iyilik ve ılık bir gölge olabilir, bazen her şeyden üstün gelebilir sevgi insanoğluna... Bunun mülkiyeti kimde!.. Tanrı Adem'e biçim verdiyse, çamuru karıp, bir beden oluşturduysa ondan, o bir heykeltıraş, size benziyor, daha ne istiyorsunuz, üstelik tanrı olağanüstü bir dille konuşuyor, yaşam diyor, şaşırtıcı ve göz bağcı o evet ve hepimizin yaptığı gibi; eylemleri gerçekte bir edebiyat onun!.. Güzelliğin peşinde o, işi zor evet ama bizde onun peşindeyiz, tanrının, tanrısallığın, salt güzelliğin... Karnımız toksa her yerimiz açtır demek neden bir aşağılama olsun, yaralı olmayan bir kuş var mı, nerede o, bilen var mı bu dünyada... 'Burada, zamanın çarkına yok edebileceği hiç bir şey vermeyen bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan oluşan madeni manzarada; burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin taşıdığı o her şeye egemen ışıkta; burada, belki yalnız bir an için putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan bir şimşeğin aydınlığında; nice maskenin ardına gizlenen o yüze, zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış, senin aldattığın, herkesin zorbalıkla kandırarak senden çaldığı. Böylece arınarak bir toprak testi gibi ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak bir an için kurtulacak özündeki kil hayatın ve ölümün amansız baskılarından.' Özümüzün baskılarından kurtulduğumuzda, kavramlar ve yaşamımızda özgür olacak... Ama biz barışı yakaladığımızda ne mülkiyet, ne devlet, ne ülkülerimiz: Annelerimiz ölmüş olacak!..
Biricik günahımız bu bizim!..
....................................................................................................................................................
BİLGİ KÖLELİĞİ
-Çağımızın Yeni Trendi-
Emeğin köleliği, kol işçiliği ve proletarya çağları kapandı. Çağımız artık -düşünce köleliği çağı-, diğer bir deyimle; -bilgi proletaryaları- çağındayız. Örneğin kimse Afganistan'a gitmek istemiyor, her tür sivil toplum kuruluşları orayı can güvenliğinin olmadığı, özgürlükten yoksun bir dünya, bir cehennem gibi tanımlıyor. Norveç halkı oraya gitmem diyor, bütün modern kitleler aynı görüşte, oysa Norveç kürk üretiminde dünyanın belki de birincisi, hayvan sever görünümlü bir zombi işletmecisi bu Polyanna ülkesi, bir silah üreticisi ve tüm dünya biliyor ki -bilmezlikten gelerek-, Norveçgiller, refahını daima Afganistangillere borçlu...
Çağımız artık -düşünce köleleri çağı- ve -bilgi proletaryası çağı-, her tür bilişim, sınai ve silah üretimiyle barbarlığı körükleyen kuzeyliler, doğanın ve primitif yaşamın uzantısı güneylileri, iç savaşla, özgürlük ve barış yaygarasıyla, hakkaniyetten uzak görüşlerini savunan light, liberal, yüzeyde yüzer, yeşil kuşakçıların, bildik görüşlerini savunan, azılı işbirlikçilerin gözaltına alınmasını, düşünce düşmanlığı niteleyerek, insanlığın tüm bir çağını ipotek altına alıyor ve kendi bekasına iman eden sivil ya da militer birlikler kurarak, ekonarsist, ben merkezci sermaye öbekleriyle, kartel ve tröstlerin cehennemi metropolleriyle, manipüle bir dünya misyonerliğini yaratıyor. Sıradan dünyalılar, niceliğin katları, ucuz bir romanın sayfaları ve azrailin yedekte beklettiği 'homohome' (kafes insanları) silolarıdır artık günümüzde...
Bütün bunlar, sömürü ve eşitsizliğin gönüllü kardeşliği anlamına geliyor. Az gelişmişlerden ne kadar çok kitleyi, bu kategoryen üst bakışın içine çeker, bilgi yağmuruna bulayıp boğarak, düşünce yapılarının omurgasını, genlerine dek sızarak, işler biçimde, acımasızca değiştirirseniz, dünyanın istediğiniz biçimde dönmesi işten bile değil artık. Barış, kardeşlik ve eşitlik adına sadistik bir sömürü, şiddet ve emperyal bir egemenlik uygarlığıdır artık yeryüzü...
Az gelişmişler daima terörle iç içe ve asıl şaşılacak şey teröre destek veren dünyalılar konumunda, oysa onlar Filistin'de sapanla savaşıyor, sözde silahları belki de yalnızca çığlıkları, ölümü ve acıyı kutsamaktan başka bir şeye yaramayan -arabesk- şarkıları, ağıtları ve işte silahları gökyüzünü parçalayan bir haykırış ve şehadetleridir yalnızca onların...
Güçlüler ve emperyaller silah satarak özgürlük pazarlıyor, anarkokapitalizm tanrısını böyle yaratıyor, o özgürlükçü, sevecen ve yoksullara el uzatıyor daima, silahla, terörle, ölümle...
Güçlüler oralara ayak basıyor, oyuncak dağıtıyor, şeker çuvalları yığıyor, topraklar ve yeraltı suları, madenler yağmalanıyor ve tarihi, geçmişi ve geleceği sömürülüyor zayıfın...
Zayıfın ne nükleer silahı var, ne balistik bir ateşsavarı!..
Kitleler ya sessizlik içinde ya da sürülerin anarşizan-kakofonik kalabalığında, seçilmiş bir kurban olmaklığın hazzı içinde!..
Kendi ülkesinden kaçan, sürgün olan yığınlar, cennet sinemasının sanal toprakları batıya sığınıyor umarsızca, onun gerçeklikte barbarlığın ve vahşetin uzaktan kumanda ofisleri, yönetim masaları, komuta merkezleri olduğunun bilincinde bile değil, özgürlüğü ve refahı bulduğu sanısıyla, bir ütopyaya sığındığını sanıyor, oysa sanal ve aldatıcı bir düzen bu, çünkü gelişmişler, gelişmemişleri bir denek ve bir laboratuvar canlısı gibi görüyorlar öteden beri, sınıfsal katmanlar mavi kan ve tapınılan beyaz teni yarattı biliyorlar ve ötekiler nerede olursa olsun sömürülerek bir illüzyon içinde, bir kobay, Pavlov'un bir deneği gibi yaşayıp gideceklerinin bilincinde bile değiller ya da yazgılarının kahramanı olmak yapabilecekleri en iyi şey belki de, acınasıda olsa bir rolü var şu hengamede, avunmak az şey mi, ne yazık ki...
Güzelliğin en estet biçimi, güçlüden yana olmanın verdiği tatlı huzur ve huşu içinde damarlara nüfuz eden görkem duygusudur belki de: Tanrı katında özünü kandırmanın aşağılık bir yöntemi bu ve derinde sadomazohistik bir trajedi!..
Onların tek avuncası, gösterişli sarı peruklar arasında, siyah peruklarıyla dolaşmalarına izin verilmesi, aykırılığın cinnetini; sanal bir cennete dönüştürmekte ustadır egemenler nasıl olsa... Ne ki program önceden hazırlanmış ve tüm detaylarıyla işleme konmuş ve korkunç bir Frank/şeytanlıkla sürüp gidiyordur, denek bunu bilmiyor, bilse bile ağlar, o denli sarıp sarmalıyor ki artık onu, gönüllü bir fareciktir artık o. Artıklarla, retrolarla beslenerek ömür tüketse bile, bir kredi kartına sahip olması onu mutlu etmeye yetebilir hem de çılgınca, her şeye ulaşmanın yolu o, sanalite bir şey ama ulaşılabilirlik önemli, varsayımlar dünyasında... Sen batılısın işte hominid, bundan büyük mutluluk var mı ki!..
Primat sürüleriyle dolu bir dünyada yaşıyoruz biz, hepimiz. Sömürü ve vahşet, barış çığırtkanlığından besleniyor, sınıflar kardeşlik söylevlerinden, kategoriler, katmanlar ve görünmez kaleler, denizel kovuklar, silah ve terörle güçleniyor görüyor musunuz...
Suçlu kim, suçlu kim, suçlu kim...
Yoksullar, güçsüzler ve silahsızlar!..
Ne yazık ki...
Bilgi soyut bir kavram, günümüzde bilgi ve enformasyon, vahşetin ideolojisine de dönüşebilir, cennetin yol göstericisi de olabilir. İnsan kendi soyuna yönelik iki yüzlülüğü bırakmadıkça, kıyamet-apocalypse gerçek olacaktır, dinsel bir söylem değil.
Belki de insanlık bir kıyamet provası yaşadı ve genlerinden süzülen kriptolarla yaşamakta ve haklı olarak uyuyup, uydurarak beklemektedir kıyameti. Bilinmeyen gerçeklik; belki de gerçekten gerçekliktir artık!..
Dünyamızda emek köleliği çağları kapandı, bilek ve pazu arasındaki vodvil bitti, düşünce köleliği çağındayız; bilgi proletaryası çağı ve esaret, kölelik, bilginin esareti ve bilginin köleliğidir artık.
Pavlov'un kobayları, bilginin yeryüzüne yayılmış Kunta Kinteleridir günümüzde...
Nükleer silahların imhasından söz edemeyen büyük insanlık, Afganistan dağlarında arayabiliyor özgürlüğü, ne büyük bir gaflet, ne fantastik bir ekspresyonizm!.. Homosapiens dediğimizin, en gelişmiş varlığın ulaştığı; düşünce kırıntısı adına kavuştuğu nokta, bu olsa gerek.
Dünyanın bu düşünce yapısını değiştirmesi, uygarlığın kendini yenilemesi, bir yeniden doğuşla, her şeyin değişmesi gerekir. Çünkü onlar, vahşetin simsarları ve 'akıl oyunları'nın baş tacı modern krallarımız, dukalarımız ve de tanrılarımızdır ne yazık ki... Dünya hiç olmadığı kadar bir matriks oyununun içine sürüklendi çağımızda, modernlik cehennemin adı oldu, bugün beynimiz kanatlı bir kukla ve bir kumanda merkezidir yalnızca, düşüncenin evi değil. Oysa özgürce düşünebildiğimiz gün, -eARTh- tanrının bir sanat perisi gibi işlediği bu dünyamıza, barış gerçekten gelebilecektir, ama bizler başlangıçtan beri köleyiz ve Afgangiller değil Norveçgillerdir problem ne yazık ki...
Tanrılarımızın yarattığı Katmandu işte bu!..
Maymundan ve su aygırından daha ilerdeyiz, onlardan çok daha iyi düşünebiliyoruz diye övünen bir yaratığın, düşünce sistemine hayran olunamayacağı, gıpta edilip, imrenilemeyeceği, büyülerle, tazılarla ve uçan oklarla bir yere ulaşılamayacağı açıktır. Böylesi bir yaratığın geleceği için öngörülerde bulunmak, o denli zor olmasa gerek, biz bir yanılsama ve yadsıma içindeyiz. Kendimizi yüceltiyoruz ama bu bir yanılsama, gelecek adına toplumsal gerçelliği ve yaslandığımız tanrısal öngörüleri eleştiremiyoruz; bu bir yadsıma!..
Düşünmeyi öğrenebildiğimiz gün kurtulacağız, yeni bir dünya, ancak düşünebilmekle özdeş bir varsayımdır ne yazık ki, yeni bir özgürlük ve o sonsuz barışla.
Ölümsüzlük işte bu...
Kendi varlığına düşman, ikincil bir varlığın yaratılmadığına inanıyorum evrende, tanrının pişman olabileceğine, hatta kusuru kendinde arayabileceğine de inanıyorum ama bu onu bize benzetiyor ve onu seviyor ve dahası tapıyoruz doğallıkla, bu denli vahşi ikinci bir yaratığa gerek duymadığı için, her şeyi bize layık gördüğü ve...
Biricik olduğumuz için!..
........................................................................................................................... ........................
KEŞİŞ
Ada da yetimhaneye doğru yürüyordum, birden pencerelerin birinde, ikiye bölünmüş bir adam belirdi. Garip olan, pencere adamla birlikte hareket ediyor gibiydi. Akşam üzeri, kararan havada, gölge oyunları kabildir diye düşündüm. O tuhaf siluet, dağından büyük bu devasa manastırın, ürkütücü keşişidir belki de!..
Düşüncelere boğuldum birden, söyleyeyim Shakespeare azılı bir gerçekçidir ve bu anlamda sıradan bir yazardır kimilerince -var böyle okurlar-, çünkü onun bütün kahramanları ya hayalettirler ya da hayalet görüyorlardır. Bu gerçeklikten başka nedir ki, hayalet görmek bir soyutlama değildir, bir durumdur çünkü, tabi bu kesinlemelerde bir görüştür, ama soyutlama nedir sezip bilenler ne anlatılmak istendiğini bilir.
'Canına kıyıp, Mississippi nehrinin kıyısında, ağzından sular taşan bakire Meryem, artık bir hayalete benziyordu' derseniz, bu bir soyutlamadır. Yazarlık zaten olan biteni çarpıtma sanatıdır. Gerçeğin kavalcıları yinelemenin cambazlarıdır ve hiç bir işe yaramazlar. Avutmak ve avunmaktan başka... Ne ki çarpıtma yeni varyantlara ve çıkmazlara sürükleyip, yoldan sapmadığı sürece, hiç bir yararı da olamaz. Bir gizem barındırmayan şey, şiirde olamaz örneğin, 'Şu mayıs sabahında, baharsı renkler, sanki içimde koşuşuyor gibiydi' demelidir, düşlerin prensleri hiç yoksa...
Doğrucası, Shakespeare -gerçekten gerçekçiyse- çalı bülbülü bile değildir. Aynı nakaratın savruk düşlerle dolu bezirganıdır bu tür yazın erleri!.. Adına biçemde desen, tek bir şiir yazdı yaşamı boyunca da desen, tek boyutluysa bu insanlar, yazın statükosunun, tamponu ve takozu işlevi gören anlak içi kumarbazlarıdır ve oyunu kurallarına göre oynamaktan haz alırlar, alkışlar kimileri için, yazın sanatının kişisel trajedisinden önce gelir, statik yaşam şövalyeliği gibisi yoktur onlar için, oysa Globe'un oyun yazarının, öncelikle kendisinin kozmirajik olması gerekirdi. Neden, genel kanı şudur ve dile getirilmese de yazının gizli kurallarındandır, kendi Gargantua'sını yaşamayan birinin kaleme aldığı trajediden, değil Oblomov, tanrı bile kuşku duyabilir!.. Salieri, Mozart kadar içten olabilseydi eğer, tanrı katında yer değiştirmiş olurlardı!.. Sanatın dolambaçlarında, saraylarda cirit atarak, bakir kırlar ve evrensi yoksullukları, ne denli dile getirebilirsin ki...
Neyse, bu terk edilmiş yetimhanede cinler periler var deseler insanlar inanmaya hazırdır zaten. Bütün hayaletler, drakullar, umacılar, tanrılar, melekler, şeytanlar, tapınaklar ve katakomplar bizim içimizdedir. Ama korkacak bir şey yoktur, biz nasıl varsak alt tarafı, onlarda vardır.
Tahtından düşmüş bu karasaray, kendisi yetim bu İsevi ocağının, bir peri masalı yoktur ama; yazık, bir söylenceden yoksun olup, yıkılmaya yüz tutması, doğallıkla olağan şey. Adı üstünde yetim bu yapı, azılı bir yoksunluğun içinde çırpınıyor ve onu mesellerle, hurafelerle, söylencelerle süslemekten kaçınmış dünyalılar. Sizi sevecek olan kişi, dünya yıkılsa, gene sizin gibi biridir. Bu yaklaşım hem soycul, hem de hakkaniyete daha uygundur. Yetimhane üzerinde umarsızca, düşünce egzersizi yapmaya kalkışmamışsa insanlar, bu onların dünyevi varlıklardan başka bir şey olmadığını gösterir, deselerdi ki bu manastırın tanrısı, o güne dek hiç görmediğimiz, düşlenmedik bir şeydi ve geceleri koridorlarda at gibi şaha kalkıyor, pencerelerden sarkıyor ve ada halkından bir korteks cinsiyetine sahip olamayanları, Satürn'ün evladı gibi yemeye kalkışıyor, Kimera gibi parçalıyordu; bütün dünya ziyarete gelirdi o an bu karanlık manastırı!.. Ülkenin cari açığı da bir gecede kapanırdı inanın!.. Masalların yararı yalnızca budur, aç ruhları gerçekten doyururlar!..
Adaya sonbahar geldi...
Arı kuşları hâlâ kurig kurig diye ötüşüyor, ada sevdalıları -soyutlamalar kesin midir ki- arı kuşlarının sonbaharda bile seslerini, ötüşlerini duyuyorsa, onu kutsamak ve ilanı aşkta bulunmak için yeterli neden herhalde vardır. Düşler ve düşünceler üzerinde, havanda su dövecek bir tanrı kulu kalmasa bile şu topraklarda!..
Dünyada nereye gitsek yalnızlık peşimizi bırakmayacak biliyorum, benliğin savaşları, Lidyalının krizleri, kısa mesafe koşularında kimin daha bilgiye aç, kimin şefaat ya resulullah diyerek elekten geçirildiği belli değil ki... Gene de, herkes Shakespeare bu ada da inanın, sallanan mızrak yani, kenara çekilmezsen delip geçebilir, kör hançerleri, süngüleri, kasaturaları. Sallanan Mızrağı eleştirecek oldum bir gün; eşine boş ol demek gibi, Medusalığa soyunmak cesaretini gösterebilmiş ve kutsanmış bir nisa, sattığı incik boncuk tablasının altından bir kitap çıkardı ve onun tiratlarını okumaya başladı, hemen önlemimi aldım, bu o kadar büyük bir oyun yazarıdır ki dedim, tabi oyun sözcüğünü ekleyip, salt -yazar- demeyince uyuz oldu birden, oyun diye eklenti bir baraka uydurmam haliyle tilt etti onu ve ama duymazlıktan geldi ve ben sürdürdüm; Zağanos Paşa sokağında aradan yüz yıllar geçse bile, mızrağa aşık ve kahramanları gibi entrikacı bir Şekspiryen'in tablasının altından; onun kutsevi, incik boncuklarla dolu İncillerinden birini çıkarması ve gizli gizli okuması kadar, taharetsiz biçimde insan eline düşecek denlide tomarlaşmış ve kitabi bir vaveylaya dönüşmüştür, onun çığlık ve düş kırıklıkları dedim, hatta daha uzun bir tirat attım ve kadıncağız, kötü niyetli hayırseverlere herkesin reva gösterdiği ve cömertçe sunabildiği tepkiyi hemececik gösterdi ve 'elbette efendim' dedi!..
Şunu bilmek gerekir ki, sözcüklerde bir silah, selamsız geçmenin, yan gözle bakmanın, görmezden gelmenin, avam dünyanın, vulgerliğin enflasyonist baskılarında, tapınılacak silahlara dönüşmesinde, en ufak bir sakıncanın olmayışı gibi; insanlarla bir türlü aynı demir yolunda seyredemeyişimden, gözlerimin bazen nemlendiği oluyordur ama henüz göz yaşı dökmedim, adanın fan fin fonlarıyla dolu bu düşler dünyasında...
Gözyaşı için daha soylu gerekçelerim olmalı. Diyojenimsi yansılama becerisi gibi örneğin, ağlıyorum evet ama kendim için değil, sizin için, yok hepimiz için ağlıyorum filan feşmekan; ey benim nazenin dostlarım diyebilecek seviyeye gelmedim henüz. Tanrı taksiratımı affetsin!.. Özlemlerimizi gidermeden, kozmosun balballarından birini elimize alıp, evrenlerden bir evcik beğeneceğimiz gün gelebilir, kapımız çalınabilir. Anahtara bile gerek duymaz onlar, zili bile çalmazlar, birden baş ucumuzda belirirler inanın. Topal Halit'in özdeyişidir bu, ben uydurmadım.
Yaşamak güzeldir gene de; neden siz düşman olasınız diye, ruh mürekkebimi harcayayım ki, pen turist olayım durduk yere!.. Yaşamak güzel, güz'ellerim, çıkın kayalıklara, yazgılarınızın kadehi elinizde, haykırın tanrınıza hiç çekinmeden, 'Tanrım beni neden bıraktın' diye, ertesi gün bir esenlik, bir muştu kapınızı çalacaktır kesinlikle, çarmıha benzer, deneyin ve benceğizi arayın, bulamazsanız üzülmeyin, biliyorum ki haklıyımdır, büyük olasılıkla tabi!.. Kesinlemeler, tatlı bir dille söylenmeli, ipek gibi yaklaşmalıdır, keskin taratorlara!.. Çünkü her şey unutuluyor bu dünyada, bundan daha güzel bir eziyet ve daha enteresan bir zulm'et türü bulunabilir mi dostlarım, tanrımızı tebrikler ediyorum, kutluyorum onu ben, bizim gibi yalnız akıllı, yalnız kurnaz veya yalnız kara sevdalı değil o, her numara var ve pantolon uymadıysa gömlek verebiliyorlar!..
Sonbahar dedim ya, begonviller hâlâ açıyor, dünyanın en güzel çiçeği inanın, ama dikenlidir dikkat etmeli; bu şu demek kanımca, çabanız olmadan hiç bir şeye ulaşamazsınız, ulaşsanız avcunuzdan kaçıracaksınızdır kesinlikle, yani e=mc2 sarf etmeden ne doruklara çıkabilirsiniz şu ölümlü dünyada, ne kalabalıkların lanetleri altında, yerin dibine girebilirsiniz. İkincisi ilkinden daha büyük başarıdır unutmayın, tarihe bakın örneğin, İsa Efendimizi düşünün, hem yetim, hem öksüz, hem masum, hem mahzun yahu bu adam, dört dörtlük, biricik ve savaşta ağzı burnu kan içinde kalan peygamberinizi düşünün, sırtına basılarak ata binilen hükümdarlarınızı, kitapları yakarak ısınan doğunun Hülagüsü ve batının Vulgatacı keşişlerini, kuzeyli barbarlarını ve kemiklerini ak babaların sıyırdığı Hypatiaları, leydi Godivaları, Che Guevaraları, hepsi rüsvaylığın doruğuna vardılar, açlıklarını lanet ve iştihayla kan kusarak doyurdular ve gene de, ben sizin babanızım diyecek kadar dişlerini sıktılar ve korkusuzca kolezyuma çıktılar ve Karakalla'nın baş parmağı dahi inmeden ve güneş devrilmeden meydandan çekildiler de, insanlar gene de rahmetle uyluklarından kaval yaptılar ve yalnızca tarih sayfaları affedip, unutmadı onları ve mürekkeplerini güzelceğizim dediklerine ayırarak, işte tanrının sevgili kulları diye kutsadılar!..
Bir şey diyeyim mi, tarih çil çil altınlarıyla yatıp kalkan, hiç bir deyyus-u ekberi koynuna alacak kadar, alçak bir tapınak fahişeliğine soyunmamıştır, kim bilir bu da belki bir umut ışığıdır iki ayaklı, nobran suratlı, orman şempanzelerinin kılavuzları için, tanrıdan ümit kesilmez diyorum ben, hepimiz gibi, ümit kesilmez, neden; kozmosumuz da kıyamete kadar geçen süre, kapının ziline basmaya kalkmak için, adımımızı atmak gerektiğini düşünmeye kalkıştığımız zamancık kadar kısadır dostlarım.
Sabredin, çünkü yüz milyar yıldır sabrediyor tanrımız, arızalı aksamı bulmak için, etolünü giyip arabanın altına yattı ve vidaların hangisinin yalabıklaştığını arayıp duruyor, yıldızlar yollarını yineledikçe ve Robin Hood ormanlarında bülbüller öttükçe, bakın ayıp ettim gene, ormanlar derken Toroslar veya Meke dağındakiler gibi filan demeliydim, insan görmediği ormanlara sevdalanıp adını anacak kadar düş hırsızlığına soyunmamalı, el alemin ne olduğu belirsiz, hatta görüp bilmediği granit yığınlarına, ruhlarından tasmalı, firavun kedileri gibi iman etmemelidir. Çünkü canavarları kim bilir nasıldır onların, önlemi elden bırakmamak gerekir, ne bileyim ben!..
Ha dünya malı dünyada kalır diyerek, münafıklık yapan altın postçularda, hala ellerine ne geçti diye riyalar içinde yüzüp, bitcoinlerini stok ederek, ellerini avuşturup, çalgılı çengili düğünlerde, tanrılarına meydan okuyarak ve sonunda en güzel mezarları satın alarak bahtiyar oldular evet, o kadar da değil... A. Yıldız. Doğum; 1958. Ölüm; Yatay S. Tarihe geçmekten belki de iyidir, Astor gezegeninden güvence mi alıyorsunuz yahu, bizim herzelerimiz daha iyi, daha kutsaldır diye, garanti belgesi ha!..
Her şeyi tanrı bilir, elçisi melekler söyler, ulağı kaleme alır ve şeytan edite ettikten sonra, papirüsler piyasaya sürülür ve sizler okuyarak, eni sonu bir karar verirsiniz artık, işler karışır üstelik gene de, ama dedim size, bu hengame öyle eğlencelidir ki, tanrı kıyameti bile sürekli erteliyor inanın, nükleer güçlerini de armağan etti bize, Einstein amcanızla, Curie teyzeniz, saç saça, baş başa kavga etmeden, çoktan patentlerini alıp paylaştılar!..
Düşünüyorum da dünya kadar eğlenceli, serkeşlik veren bir yer yok, beddualarla tanrının günahını alıyoruz biz, tanrı amca her şeyi sana borçluyuz inan, bizlere bakma sen, hadi bir ortaya çık da kalçalarını çevir kasnak gibi, darbukayla bendir tıkırdatmasını biliyorum ben, kimselere söylemeyeceğim ama ve Susan Jimenez gibi olağanüstü biçimde kıvrak ve vallahi doğurgan kalçaların, gözleri kör edecek ve tanrıcığım gökte o gün iki güneş göründü, biri senin parlak basenlerin, ikincisi sağrıların diyeceğim... Ama diyemedim, çünkü adam, ne bileyim sakallı biri gibiydi, bir Satyr ya da Kentaur yahu bu diyecek kadarda; Diyonizos şırası içmiş ve kendimden geçmiş değilim candaşlarım!..
Kim bu; tanrının sevgili kulu, dedik ya kimileri için, nerde demiştik, unuttum elbette, bu hurufatın içinde!.. Barış için savaştı, savaş için barıştı, yedi içti, yan geldi yattı, çaldı çırptı oynadı, horon tepti, şnav çekti, goncasını değişti, akıl fikir verdi ve gitti. Kokusu bile kalmadı geride, bu denli günahsız bir insanı, yedi kere kurulup, yedi kere yıkılan cihannüma bile görmemiştir belki de!.. İnsan türleri ne sonsuz ve tanrımız; çeşnisi ne bol bir ahçı yahu!..
Ey Nasıralılar, ada öyle ilginç bir yer ki, mayısta peyda olan mimozalara benzeyen çiçekler var hâlâ, yollarını şaşırmış bu sarı çılgınlıklar, duvarlara tırmanarak yollara sarkıyorlar dünyayı görmek için, belki de bir tür mimozadır ya da ikizi vardır bu çiçeklerin bilemeyiz ki, güz mimozası, ay mimozası, göl mimozası, köşk mimozası, meşk mimozası her konuda olağanüstü güzellikte adlar yaratıyor insanlar, ağzınız açık kalır, yahu bunlar mevsimlik çiçek değil miydi bile diyemezsiniz utancınızdan!.. Ama ben gene de çiçek adlarından Aşık Merdiveni'ni severim, çünkü aşkın gönül hırsızlığı olduğunu ve tutsak edilecek ruhların, çalınacak kalplerin kalpazanlığı, pardon çöpçatanlığı olduğunu saflara açıkça ima ediyordur, ama şu dünya da, aşktan başka iç titreten başka bir şey olmadığını da kim biliyor ki... Aşk tanrının bile tutkusu işte, aşk uğruna yarattı bu dünyayı, şimdi ipin ucunu kaçırmamaya çalışıyor zavallı, ama Nietzsche, tanrı öldü deyip kendisi ölünce, dediğine pişman olmuş; zavallı dedim tanrıya evet, ama korkacak bir şeyim yok benim, tanrı zavallıysa, esamisi bile okunmaz kulunun!..
Pencerelerin birinde ikiye bölünmüş bir adam görmüştüm, öyle demiştim evet, yaklaştım iyice ve gerçekten varmış öyle biri, meçhule doğru bir gemi kalkar bu limandan dizesi gibi, adanın meçhulden gelmiş ya da gökten inmiş keşişlerinden biridir sanırım, iyi koku alırım ben. Böyle durumlarda her iki tarafta çekinir birbirinden, gözdağı korkudan kaynaklanır gerçekte, ben doğal korkuların tutsak aldığı biriyim zaten, bu ekstrası olacak ne yazık ki. Adam geri çekilir gibi yaptı beni görünce, gene çıktı ortaya, gene çekildi derken...
Cesaret neden korkacağını bilmekmiş düsturunu anımsayıp, akineton yutmuş bir mecnun gibi, adama en son sormam gereken soruyu sordum aniden, bu tür sorular sorma merakımdan değil; anasız babasız büyüyenler, dünya yoksulları, inanç kurbanları, hayatın oyunları gibi kavramlar; bu terk edilmiş mezbeleyi, adı insanı acılara gark eden, bu yalnızca tahtaları kalmış ibadethaneyi, kapkara yetimhaneyi görünce kafama üşüştü sanıyorum soru!..
Meczuba da acınmışımdır belki de, adam terk edilmiş yazıkhanede korkusuzca yaşamak şöyle dursun, ne yiyip ne içiyordu ki, belki de Mikaillerden biri getiriyordur nimet bohçasını, her neyse, bütün bunların olanaksızlığı beni huzursuz etmedi değil ve sırf bu yüzden, adama inat çekinmeden sordum soruyu; belki de bu hallere düşüren, tanrın değil mi seni der gibi birden;
Tanrıya inanıyor musun sen dedim!..
İnsanları küçümseriz, sanki her şeyi biz biliyormuşuz gibi. Özellikle bir meczup bu konulardan ne anlar diye düşündüğümüz olur, onun derdi, bir bardak çay, bir sigara ve yarım ekmek içine sıkıştırılmış, Rodrigo'nun gitar konçertosundan başka bir şey değil ki!.. Ama bazıları size öyle şeyler söyler ki, bu sorular karşısında, hemen not alırım ve sayısız öykü çıkar bu salvolardan.
Adam son derece bilinçli biriymiş, dediki sakince ve derinlerde ağır ol da molla desinler gibi; Gerçekte dedi tanrı, ruhumuzun değil, bedenimizin bir mimarı ve onun külliyen bir parçasıdır, ama neden ruhumuzda ararız biz onu, inanmak zorunda değiliz ona; bu ikilem yüzünden, çünkü ruhun özgür olmasıdır tanrıyı var eden, eğer ruhu özgür bırakmasaydı o, kendini yadsımış olurdu, örneğin salt kendisini kopyalayan; bir yaratılmış ya da üretilmiş bir tözün varlığından söz edemeyiz, o zaten vardır, varoluş bağımsızlık demektir, öncesiz ve sonrasızdır o, başkacadır ve görülmemiştir ve bir yineleme de olamaz, bu yüzden ürettiğimiz birebir kendisi olan değil, ayrıksılık barındırabilen ve başkaca bir nen, başkaca bir töz olabilendir. Eğer tanrı kendini kopyalamış olsaydı bizim adımıza, onun bir varlığa can verdiğinden söz edemezdik ve bundandır büyük bir olasılıksızlıkla o, yaratma, var etme uğruna; insan diyebildiğimiz, o kutsal varlığı, o sonsuz özgürlüğü bağışladı evrene ve salt kendisini, bir tanrı olarak duyumsayabilme, bir yaratan olarak kutsayabilme uğruna... Eğer o, kendisinin birbiçim kopyasını türetip yaratsaydı evren adına, bir yaratıcı olamazdı, sayılamazdı daha doğrusu, yaratmanın değişkesiz ve tanrısal kuralı; biricikliktir ve eşi ve benzeri olmayan olabilir ancak o... Biz tanrısal olabiliriz bu yüzden, ama tanrının birbiçim sureti olamayız, çünkü yarattım diyebilmek için yinelemedim diyebilmek gerekir, ama gene de tanrı ile, o -varlıkların en özgürü- arasındaki bağ, simbiyoz bir yaşamdır ve bizimde bir deney olduğumuzun kaçınılmazlıkla kanıtı ve kabulüdür artık, kopya olsaydık bir akıl ve bir eylem evreninin varlıkları arasında kabul göremezdik, onun için insan bağımsız ve yaratıcı bir ruhun, aşkınlık peşinde koşan bir doğacıllığın ve evrende kendini arayan bir varlığın, tanrısının dışında; tanrısal bir bedene sığınmış görüngüsüdür, o gerçekten vardır bu yüzden ve varlığından ancak böylece söz edebiliriz ve ama o eni sonu kendi varlığından kurtulacak ve bir başka tanrı olacaktır, emel denizleriyle yoğrulmuş kozmosumuzun, kaotik canlısı insanın ve insanlığımızın biricik ereği budur ve biz bunun için varız ve bu düşüncelere ve bu tür bir eylemselliğe yaklaşmak uğrunadır tüm çabalarımız, bundan ötürü, Musa onun sevgili kulu, İsa oğlu ve Muhammet'se onun son elçisidir der dururuz, düşüncenin okyanuslarında sürgit limanlar beğenir, fırtınaya tutuluruz diye son noktayı koydu ve tefekküre dalmışlardan her meczup gibi üst perdeden; çokta kafanı yorma bu konulara diyerek durdu. Ayrılırken, illaki 'Kendine iyi bak' diyen herifler gibi!..
Sonra şöyle düşündüm -ama bugün düşünüyorum bunları-, bu adam gerçekte benim tutsağımdı ve hep benim istediğim, özlediğim ya da gereksinimini duyduğum yanıtları verecekti. Yoksa nasıl öykü çıkaracaktım ki bu düşsel olaydan, adam delice bir şeyler söylese, buraya aktaramayabilirdim örneğin, uyumsuz, ilgisiz şeyler söyleyip, hiç bir düşünce kırıntısı olmayan şeyleri ileri sürebilirdim de, ne bileyim, onun için benim tutsağım diyorum.
Sonuçta onun dediğiyle, benim arayıp, bel bağlamaya kalkıştığım düşüncelerin sentezi olan bitenler... Bu tür meczuplar insanı kolaylıkla mat edebilir ama, deneyimlerimden biliyorum. Onlar benim üstadım, bilgi ağacım ve meccani yol arkadaşlarımdır yani...
İki bacaklı adem cemiyetlerinin, yazın adını verdiği yeşil bataklıklarda, uzun uzadıya bir odayı anlatan romancılar vardır. Prospektüsçü Proust lafı uzatmakla meşhur biri örneğin, ama bazı okurlar da bu konuda çok bıçkındır, yahu odaya girmeyeceğim be kardeşim -olanaksız zaten!- neden bu kadar uzatıyorsun derler, haklı olabilirler ama her sağır satıcının bir kör alıcısı vardır bu dünyada. Bilemem!..
Birde şu var, pejmürde görünümlü, gölgelerin keşişini, yani pencerenin birinde ikiye bölünmüş gibi gördüğüm adamı anlatırken (ha unutmadan söyleyeyim adam pencerenin diğer kanadındaki görüntüsü yüzünden bölünmüş gibi gelmiş bana), amansız diyaloglarla süslesem veya tiksindirici şeylerle betimlesem, kimi okurlar için bu da beyhude bir cavalacivozluk olur. Neden, çünkü ikiye bölünmüş keşişte, uzun uzun anlatılan oda da, yazanın kendisidir ne yazık ki, yazanın diyorum, yazarım diyemeyecek kadar korkak ve güvensiz biriyim ben, gülmeyin ya da hayıflanıp acımayın melalime, bunun nedeni çok değişik, yaşamdan kaynaklanmıyor yani, okuyan filanda yok, hiç biri değil, vallahi okuduğum kitaplar beni delirtip, korkak yapıyor, gün geçmesin ki görkemli bir novella okumayayım, dizlerimin bağı çözülüyor, böyle yazamadığıma göre, değil yazar, okur bile değilim, olamam, gördünüz mü, ettiğim laf eni sonu sizi buldu sonunda!.. Buldu da benim yazma hevesimin kökünde çalmak vardır, ama çaldığım şeyi boyarım, kulpunu uskurundan çıkarır ağzına takarım, bir keresinde çaldığım malın sahibine, gözü önünde istavroz çıkarıp, la havle çekerek bu miri mal senindir, affeyle ben denizsizi ve al tepe tepe kullan dedim, adamcık yüzüme baktı şamakona bak der gibi, bunu bana layık görüyorsun ha dedi, başka bir şey demedi, buda çalmayı meşru kılan yollardan biri oldu zamanla tabi. Biride mülkiyet hırsızlıktır zaten cahilperi dedi, kimden ç/aldıysan ona ver demek, hırsızın hırsıza ikramıdır bidayette, bazen lafın altında kalmak mutluluk veriyor, kuş dilinden anlar Süleyman'a!..
Neyse,
Entelektüel Fransızlar Hugo'yu bilmiyorlar, H.R.G'ın Gulyabani'sinden kaç kişi haberdarsa, Notre Dame'ın Kamburu'nu da o kadar kişi biliyor ya da ilgileniyor Fransa'da ve sizi Hugo adlı bilgisayar oyunundan söz ediyor sanıyorlar, bu bir gözlem ama, gene de Hugo vasat biri gerçekte, dönem yazarı ya da ahir zamanının ecinnisi gibi. Her zaman modası geçiyordur bu tür meşrufatçılığın. Az önce İsmet Tarık söyledi, Tarkovski'nin özelliği yüz yıllar sonra bile filminin ilgi çekebileceği, izleneceğidir diye!.. Katılırım kesinlikle, bir şeyi bilmeyenler, bilenlerden fazlaysa o şey iyidir ruhibebelerim. Hugo gerçekten sıradan ama, yani demode ve hadi diyelim gotik yazının popülist diye niteleyebileceğimiz bir şubedarı olsun. Birazda vulger romantik!.. Bu vulgerin Vulgata'yla bir bağı olmasın!..
Neyse ama, bize Hugo'yu öyle bir tanıttılar ki, tıpkı siyah beyaz televizyonu ülkeye doldurup duygu sömürüsü bittikten sonra, renkliyi sunmaları gibi, kabahat kimde peki, sorarsanız bilmiyorum, sormazsanız biliyorum!..
Keşişi geride bırakıp gidiyordum ki, densizlik yapıp, adamda mezomorto bir hal varmış gibi, ölüm için ne düşünüyorsun dedim, sorumu beklermiş gibi hiç çekinmeden, kıskançlık diye yanıtladı!.. Hiç bir şey anlamadığımız halde, bazen bir konuya ilişkin ileri sürülen, ilgisiz her sözcüğü anlamış gibi yaparız, tıpkı bunun gibi, kıskançlığın ölümle bağıntısı olabilirmiş gibi, dediğini derinden kavramış gibi yaptım ve dedim ki, cennet ve cehennemin gerçekliğinden emin olabilseydik, ölüm korkusu yaşamazdık. Birden dünyevi boyutlar kategoryenliğinin sıradan bir mudisi gibi, bir düşünce atmıştım işte ortaya, keşiş sıkılır gibi oldu, ama nedense belli etmedi durumunu... Ölüm dedi gerçekte, yaşamı kıskananların düştüğü boşluğa verdikleri addır, bizden başka ölüm için ağıt yakan ya da düşüncenin kovuklarında boğulan bir varlık yok, ölüm neden korkutucu olsun ki, yaşam da korkutucu, korku çemberinden bakarsan, her şey dehşet veriyor şu dünyada...
Ölüm bir formdan, bir kozadan çıkış; annemizin yuvağından çıkıp, tanrının yuvağına giriyoruz, ilahi komedya işte bu, ölüm evrenin bir tür doğumsaması belki de, ölümün bir tür doğum olmadığını nasıl bilebiliriz, her yerde olmak, tek bir yerde olmaktan yeğdir belki de, gene de kişinin öz düşüncesi her şeyden önemlidir, her insan bir dünya değil mi, ölüm de ölebilir diyebiliriz bir gün, kıskançlık ilginç bir kavram, kıskançlık yenebilir bir gün ölümü, belki de...
Zorbalar sevilmeseydi mezarlar çiçeklerle dolu olur muydu dedim keşişe, konuyu değiştirerek savruklaştım, istakoz gerici, yengeç günoğulcudur denizlerde, bir gün oralar yurtlağımız olacak. Afrika sömürülmekten kurtulacak. Biz Türkçeyi çevirilerden öğreniyoruz, çeviriler daha derin, daha düşsel ve daha kozmik, başka dünyalara açıldıkça şaşkınlığa uğramamız kaçınılmaz.
Bir düşünür bile, insanlık için derin, anlaşılmaz, hatta sonsuz analizlere girişebilir, kaotik ideoloji yığınlarıyla bir çöplüktür insanlık tarihi, analizci bir bilge, köpeğini okşarken alabildiğine yalınlaşıp, sadeleşir ve bir kaç aforizmayla, özdeyişe indirger köpekle insanın ilişkisini, oysa sevgi, barış, kozmos, yaratılış, aşk ve ölüm varyantlarını bizlerin, öylesine kaotik ve anlaşılmaz sözcüklerle dile getirirler ki, aynı bilgenin, insanla ve insan toplumlarıyla -köpekle insan ilişkisinin dışında- bu denli kaygan, değişken, zorbaca, bitip tükenmez ve çözümsüz algoritmalara sığınması, onun düşünceleri ve ileri sürmeleri karşısında; kuşkuya sürükler artık insanı, dahası onun art niyetli olduğunu düşünebiliriz neredeyse...
Köpekle ilişkisini bir kaç tümce ve satıra indirgeyen bilir kişi, insanın insanla ilişkisine gelince, kırk dereden su getiriyor. Öyleyse, vahşet ve barış sendromunun baş sorumlusu ve yağmacı ruhlarımızın konkistadorları ne yazık ki onlardır diyebiliriz artık. Mezar çukuruna bırakılan bir heykel, kaidesinden uzaklaşınca nasıl anlamını yitiriyor ve başka bir kavramsallığa dönüşüyorsa, sanatta algıdır, bilimde, felsefede, varlıkta, tanrıda... Bu kavramların tuvaletin önündeki duruşları, poz verişleri ya da bir çağlayanın veya sarayın önündeki salınışları, sarsılışları birbirinden ayrıksı, çok değişken anlamlar içerir, korpüskül, Nepal istiridyesiyle, üç renkli ekmeği yiyecek ve manyetik aslanların anlamı sürekli değişecektir, konuşmanın yazmanın yerine geçebileceği çağlar yaklaşıyordur sanırım, sorunlarında sorun olabildiği günler, çünkü Breton gerçeküstücülüğü kurarken, Fransa Anadolu'yu işgal ediyordu, bütün zorlukları insan kendi kendine çıkarıyordur belki de, birine işkence eden kendini öldürüyordur derinde, yoksa köpekle bu denli iyicil ilişkiler kurabilen insanın; kendisiyle bu denli çatışık ve karmanyola olmasının olanağı yoktur ve olamazda ne yazık ki...
Neyse,
Bir şey söyleyeyim, pencerede ikiye bölünmüş gibi duran adamın gözleri, baykuşla kumrunun çiftleşmesinden doğmuş gibiydi!..
Evde, gece yarısı aynaya bakınca, kendimi, gölgelerin gücü adına, diğer yarım sanmışım demek ki, düşlere dalıp giden keşişte oymuş ne yazık ki!.. Ada insanı deli ediyor, ama iyi bir yanı da var bunun, olağan insanlardan -ki dünya böyledir belki de- ayrılıyor ve kuşkulu bir huzur, ürkütücü bir düşlem içinde yaşıyorsunuz artık, bu da iyi bir şey, anlatması güç ama, okumadan adam olmak gibi!..
Tanrı yolunu şaşırtmasın derler, ilgisi yok, insan neden yolunu şaşırır, soyunduğu işlerden, ada öyküsü yazacağım diye, bu kadar gayya kuyusuna inip debelenirsen, işte böyle saçmalarsın aziz dostum ve yazdığında leğen kemiğine, baş ağrısı olur artık!..
Bilgi bilgisizliğimizi artırır ve yazı bir umar üretmek için değil, sorunları çoğaltmak içindir.
............
KÜN
Karga mavisi atlar, kumru kahvesi arabacının önünde gidiyordu, bir an atları kırbaçladı adam, ama kırbaç ele vuruyor sandım ben!..
(Your mysterious beauty among all these people is mad for me, you know that my soul worships you ...)
Margit'e ağıt bu.
Ama arabacı şöyle bir türkü tutturdu.
'Senin damar tellerin, elektronize ediyor beni, yerevine bağlı boruların çok çekici, akaryakıt depon çılgınca kokular yayıyor, delice kışkırtıyor, ama farların yok mu, sanki kızılca kıyamet, tungstenden daha parlak ve karoserin korkunç büyüleyici. Bir kısrak gibi coşkulu kaportan, boyaların losyon gibi ve parıldıyor göklerde.
Dualar ediyorum, bu gece altın anahtarım içinde şıkırdasın, tapılası can evini yarsında; uyuyakalsın diye. Dört dörtlük çalışıyor motorların, bujilerin, kardan milin, direksiyon, kondansatör, aksın ve yıldırımlar üreten, egzoz boruların...
Işık hızında mısın şu saatte, Prokyon'a giderken, kalk kucağımdan şimdi, tan atımına çok var, sabırlı ol, fişi çek, şaha kalkmak için erken, somurtkan Venüs'üm benim!..'
Arabanın aygır gibiydi yüreği, akciğerleri viyolonsel gibiydi. Karnı sanki kısrak kişneyişi. Ah yıldız örümcekleri, atlara saldırıyor dediler, çarmıh gülleri gibi de alımlılar, ama şiir konuşma dilinin dışında kalandır, biliyorlar.
Yangın tavus kuşunun kuyruğundaki gül, lahana bitki değil, kızılderililerin hepsi kondüktör olmuş, çiçek açan kertenkeleler ve dokuz canlı boyutu var kuasarların, ama insanlar ve ejderhalar kozmikomik statüsünde burada!..
Yukarılarda biri bizi izliyor ve aşk tanrıçası gözyaşlarını tutamıyor artık!..
.....
SANATÇI
Sanat bin yılların dışavurumu, alışkanlığı, paralel dünyaları, protest tavrı, işbirliği ve bir tanrı sözcüğüdür... Bir yinelemedir sanat ve bilimle, teknolojiyle, sosyal yaşam ve ekonomik, siyasi argüman ve peyzajlarla simbiyoz bir yaşam sürdürür. Öyle olmasaydı mağara duvarlarına ilk insan avladığı canlının resmini çizmek yerine düşleyebildiği ya da aklına esen bir şeyi, saçmalığı, deliliğin versiyonları diyebileceğimiz, bize anlamsız gelen geoit, antimetrik formları, savrukluğu çizmeye kalkışırdı. Ama biz ona resim veya sanat diyemezdik, çünkü düşlerimiz aklımızın sınırları içinde cirit atan meleksi veya şeytani dünyacıl/yersel durumlardır gerçekte...
Hieronymus ortaçağın gerçekçi bir ressamıdır diyebiliriz bugün, kara vebayı ve cadıların bayramı adı altında alt sınıftan insanların, özellikle kadınların yakılmasını başka türlü resmedemezdi, çünkü onu ölüm bekliyordur; sorunu düz anlatım biçimiyle yansıtmak isteseydi!.. Jurnal ve herkesin anlayacağı dil, bireyin sosyal özgüvenini tehlikeye atabilir. Onun resmi bir kıyamet/songün belirtisinin, insani vandallığın doruklarında gezen, barbarsı ve kanibalist bir vahşetin tuvale birebir yansımasıdır. Hieronymus gerçeküstü, hatta fantastik bir ressam olarak nitelenebilir ama engizisyon çağlarında, açık bir dil ve kaba yüreklilikle çıplak gerçeği dile getirmek her babayiğidin harcı değildir, bugünde böyledir inanın, zaten sanat hayatı dolanmaktan geçer, sağ eliyle sol kulağını tutmaktır sanat, birde işbirlikçi ve günoğulcu yaygaralara kapılmanın ehven ve getirisi bolca bir rahmetidir o!..
Hangi toplumsalın duyargası, hangi açık dile karşı değildir onu siyasi erk belirler, batının ve doğunun yumuşak karnı farklıdır, doğu insan hakları karşıtı olmakla suçlanırken, batının argümanlarına paralellik taslayan şeyler için suçlanır ama batının açık toplum görüngüsü altında neleri hazmedemeyeceği de ortadadır ama doğunun bunları dile getirebilecek gücü pek yoktur bugün, uygarlık el değiştirdikçe suçlanan taraflarda değişir doğallıkla, oysa suç evrenseldir ve batı masum olmak şöyle dursun tam aksine günahkardır ama bugün onun babası -tanrı-, ondan yana olduğu için suçlanabilen taraf olmaktan ne yazık ki uzaktır, yoksa kapitalizmin tutuşturduğu dünyamız ya da göçmen sorunlarının ana kaynağı batının izlediği politikaların kaçınılmaz sonucudur ve yüzüklerin kardeşliğinin bu nedenle gerçekleşmesi olanağı yoktur.
Bugün batıya 'Noli me tangere' diyebilmek için öncelikle bir nükleer silaha sahip olmak gerekir, buyrun en güçlü silaha sahip olanların çeki düzen verdiği, demokrasi bekçiliğine soyunup, karaların su başısı kesildiği bir dünya, batı demokrasinin altın vuruşuna sahip topraklar değildir, silahların gölgesinde sizlere uygun gördüğü 'demokrasi paketlerinin' dünyasıdır bu, ekonomik, sosyal, kültürel paketler, gün gelecek paketler el değiştirecek, nasıl, o silahlar el değiştirdiğinde tabi, görüyorsunuz her şey bir peri masalı gibi, kül kedisi nerede, Sindirella nerede, kırmızı başlıklı kız nerede, bulun bakalım 'puzzle'nızın labirentlerinde!..
Sanatta böyledir, cezalar ve kutsamaların -armağanların- paralelliği ve sözde kardeşliğidir sanat, bakmayın siz, kulelerden, karanlık ve gizemli dehlizlerden sızan parıltılardan başka bir şey olmadığını ileri sürenlere, karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir, sanatın atalar sözüdür gerçeklikte!.. Geldiğimiz nokta, geçtiğimiz yerler ve geleceğin düşler ülkesi (1984), yinelemelerin tuzağında birer kanıt işlevi görebilir söylemlerimize!..
Sanat, esin -tanrısal vahiy- değildir, esin kaynağı hiç bir zaman bilinmeyen dünyalardan kaynaklanmaz, kaynaklanamaz, o bilinmeyen dünyaları bile; bildik dünyalarımızın izin verdiği ölçütler ve düşlerimizin kapasitesiyle dolup boşalmış hoş görülerle yüklenmiş de/şarjların hızında kurabilir imgelemini!.. Özünde sanat, çağımızın rüzgârlarının süpürdüğünden, talan ve yıkıcı gücümüzden kalan panoramadır (Guernika, Hiroşima, Ernst'in yaklaşımları, Kandinsky, Pollock çizimleri, tümü çağın biçimsel anlamda bir dışraklık ve yansımalarıdır.) ve öyledir de... Zaman çarkının kustuklarından, atık ve dışkılarından ve çağın endikasyonlarının bireşiminden doğar o...
Einstein'ın kuantum teorisi -rölativite- olmasaydı, Picasso kübizmin göreceli -üç boyutlu- portrelerine yıllarını veremezdi, çünkü çağ neyse bilinçte ancak onu üretebilir, görünmez bağlarla biz zaman ve zeminimize kesenkes bağlıyızdır, bilinçaltı dediğimiz şey, görünen yaşamın afazilerinin kaçınılmaz püskürtüleri ve dışa vurumu olabilecektir doğallıkla... Yirminci yüzyıl başlarında, tifo, tifüs, dizanteri gibi savaşlardan büyük kayıplara yol açan anomaliler yerle bir edilmeseydi, Kandinsky doğmaz, amipyen, zigot ve öglenayı kutsayan, mikrobik/bakteriyel dünyaları keşfederek, resim sanatına ayrıksı ve o güne dek denenmemiş bir bakış açısını armağan edemez, yeryüzüne adını bırakamazdı. Techne, bilim ve sanatın birbirinin uzantısı olduğudur, her şey birbirinin uzantısıdır yeryüzünde...
İstanbul Contemporary'ye gitmedim, çünkü sanat aynı zamanda, azılı bir yinelemedir... Çağımızda ya da dünyamızda anlam kirliliğinden kendini kurtarmayı başarabilen hiç bir kavram yoktur, göksel saflık ve masumiyet bile... Çağımız 'Digito ergo sum' çağı, hepimiz sanal bir varlığız ve hem varız hem de yokuz, yaşıyoruz ya da yaşamıyoruz, hatta kimin yaşayıp, kimin yaşamadığı bile belli değil artık, tüm insanlık çoktan bir matriks yığınına dönüştü... Sosyal varlığımız-matriks, ciddiye alınmamız, hatırımızın sayılması kesin biçimde başkalarının, görünmeyen dünyaların ve tuşların, bizim çıkarlarımız veya var oluşumuza, varlığımızın kabulü doğrultusunda, basılmasına ve bir işlev üretmesi, üstlenmesine bağlı.
Yaşadığımız öngörüler ve kesinlemeler dünyasının; apocalypse, kıyamet çağında olduğu bile ileri sürülebilir artık. Çünkü bağlarımız ve iletişimimiz aritmetik bir hızla arttıkça, ilişkilerimiz ve iletişimimiz geometrik bir hızla birbirinden uzaklaşmaktadır karşılığında!.. Bir uygarlık anomalisi ve bir paradokstur bu ne yazık ki...
Günümüzde herkesin tıbben human sayılabildiği bir dünyanın sonunda, fenerle sokaklarda insan aramaya çıkacağızdır doğallıkla ve kaçınılmazlıkla, tıpkı Diyojen gibi...
Sanat gerçekte nedir diye düşünmemiz bile, bir alışkanlıktan öteye gidemiyor günümüzde, çünkü sanat tüm bir dünya nüfusunun imgelemine düşebilen bir görsel, bir grafiti ya da her tür görüngüyü kullanmayı becerebilen bir dünyevi enstalasyon artık. Sanat ayağa düştü değil, damarlarımıza nüfus etti, kanımıza girdi ve düşlerimizi, düşüncelerimizi tüm sıradanlığına karşın, acımasızca yönlendirebilen bir materyale dönüştü artık; bunun sonu nereye vardı, her insan sanatçı olabiliyor çağımızda ve ama bunun yanında, sanatçı olmakta alabildiğine zorlaştı, hiçleşti ve kriterler değişti. Para yani sermaye ile iç içe olamayan şey sanat değil günümüzde, guguk kuşu dahi olabilmesi olanaksız.
Van Gogh gibi yazgısını ölüp giderek; sanatına güneşin vurup, aydınlanmasını, göze çarpmasını bekleyen insanları, gerçekten ölüm selamlıyor günümüzde artık, sanat nüfusa oranla çoğalabilir çağımızda ama sanatçı azaldı garip biçimde, algoritmik, ters orantı işliyor bu noktada tuhaflıkla, doğanın aritmetiği değil bu, matriks dünyaların, çılgınlığın doruklarında sürünen tüketim toplumunun ve apokaliptik, sermayedar sınıfların dayatması bu bir biçimde, mekanistik doğal düzenin acımasız çarkları böyle işliyor ve bu çok doğal. Doğal çünkü ortaya -sahneye- çıkmak kesinlikle olanaksız ama bir o kadarda kolay.
Anlaşılır gibi değil, dünyanın düzeni tanrıyı bile yerinden hoplatıp, şaşırtacak kadar zorluklar ve matematik büyülerle dolu ama saat gibi işliyor. Aklın sınırları bunu kavrayabilmiş değil henüz ama herkes alanının efendisi ve çıkarlarının yılmaz ve dayanılmaz bekçisi olunca, makine de aşkla çalışıyor, her şey karşılıklı!.. Vesayet mekanizmaları daha sert ve acımasız artık, kapital ve kapitol çok daha sıkı işbirliği içinde, alacağınız Nobel'e Birleşik Devletler'den işaret gelebiliyor ama siz onu bir dilem ve hoşgörü dolu sözel yığınlar arasında görerek illüzyona sürüklenebiliyorsunuz ve şeytanın mızrağı başak destelerinin arasında hiç bir zaman görünmüyor, göze çarpmıyor.
Görkem dolu paradokslarla süren bu yaşam, sanatın yozlaşmasına yol açtı belki de, ama sorun o da değil ne yazık ki, gerçek sorun; sanatın çağımızda hiç olmadığı kadar dünyevileşmesi, yani yücelen ve ruhani, tinimizi ele geçiren, o güneşin gözlerini bile kamaştıran büyüsünden uzaklaşıp, ayaklarının suya ererek işlevini yitirmesi ve walkmanlara, varoşlara, sokaklara, yatak odalarımıza kadar, dijital dünya aracılığıyla girip, nüfuz edebilmesi, sanatın hiçleşmesi, endüstriyel bir workshop'a ve bir ninni gibi yalnızca uykuya yarar bir melodiye dönüşmesine yol açtı çağımızda, her eve lazım alet edevat yığınları gibi sıradanlaştı o ve ucuzlayarak kullan ve at ritüeline dönüştü.
Sanat bugün yalnızca düzenin hizmetkarlığına soyunan, kâr amaçlı bir kuruluştur, kavalye ve partnerleride alabildiğine mutludur bu gelişmeden, zahmetsiz ve sanalitik bir emeğin, çabanın karşılığında bir kazanç gibi görünmektedir bireylere sanat cambazlığı günümüzde ve kaçınılmazlıkla çekicidir ve surlarından herkesin giremediği bir sektördür artık o, yanılsamalarla dolu ve hiç bir çağda olmadığı kadar kabul gören. Deyim yerindeyse; tanrı ölmediyse de, sanat öldü çağımızda... O 14 numarada artık!..
20. yüzyılın, 'hainler kralı' gibi nitelediğimiz Andy Warhol'u, meğer bugünleri sezmiş ve görüyormuş, anladığımızda onur ve prestijini iade ettik ona, yanılmışız kokacı satılmışı tanımakta!.. Sanatın, klişe deyimle kapitalizmin anlaklara yansıyan, düşlerimize giren bir reklam panosu veya bir tanıtım broşürü ya da çocuklarımıza hitap eden, kızlarımızın gönlünü çelen, oğlanlarımızı perişan eden; vicdani bir ayeti kerime gibi muskalaşıp, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla yorumlanmasının kaçınılmaz olacağını imleyen, görselleriyle duyuran ve onu umarsız bir çığlığa dönüştüren ilk Mesih'imizmiş meğer bu yolda o!..
Zaman kavramları nasıl da değiştiriyor, oysa çoğumuz onun Dali gibi dolar çılgını ve kapitalizmin finofil ejderliğine soyunan satın alınmış bir kemiyet olduğunu sanmıştık. Yanıldık, çünkü dünün işbirlikçisi, bugünün isyankârı konumuna sürüklendi, çağın çetrefil, içler acısı, anlam kaymalarıyla dolu, bu yolda ışık hızını bile geçebilen kavramlar, oluntular, sürklase edilen veriler, verimler, zincirleme ikonlar ve protestonun bile gülünç ve düzenin tanrısal bir seviyeye yükselip, neredeyse sonsuz bir güce dönüşen, erkin, görünmeyen mekanizmaların tüm bir insanlığı köleleştirebilecek güce ulaştığı bir yıkım ve ilahiler tanrısının, Satan'ı bile sağ kolu olarak sunduğu bu illüzyonlar ve her şeyin; güneşin, tanrının ve evrenin ayetlerine dönüşebildiği, çağrılmayan Yakuplar ve manipülasyonlar dünyasının, kuyruklu yıldızlarla kaynaşan ve hiç bir ederi, düşünsel yeniliği, çekiciliği ve hümanistik yadsıma ve fütürist bir görselliği ya da içeriği barındırmayan, her şeyin yıvışıp sıvıştığı, gerçekte tanrıya bile yer olmayan, anlakta onun manyetik bir dalgaya dahi değil, mizahi bir kara duyuna dönüştüğü, bize sonsuz gelebilen sanal bir özgürlükle süslenmiş, tüm evreni tutsak alabilecek bir algılam'a doğru sürükleyen bu canlılar ve okyanuslarla dolu sanat dünyamızda...
Bugün insanlık sanalitedir, sanalitik bir yığın, bir görüngüdür, ölüm sıradan bir olgu olup, tüm kavramlar tarihte görülmediği kadar hiçlenmiş, içeriğinden boşalmış ve insan beyni tüm yeteneklerini, tüm kişisel, tepkisel, bilinçsel özelliklerini yitirmiş ve beyin; köleleşmiş bir evrenin kumanda merkezine dönüşmüştür. Beynimiz bizim değil artık, bizim dışımızdaki, her şey ve herkesin bir düşünsel aracı o, bir kobay -denek- ve bir veri merkezidir artık. Kısacası sanat, klasik sanat kavramı; ölmüştür, tüm insanlıkla birlikte, sonsuza dek. Çağımız 21. yüzyılla geleneksel dünyaya son vermiş ve deyim yerindeyse insanlık tarihinin en büyük devrimini gerçekleştirmiştir. Dijital devrim. Atom çağının sonrası, dijital bir çağdır bu. Atomdan daha keskin belirsizlik ve görünmezliklerle dolu. İnsanın ve sözün nitelikten niceliğe, bir ölü cinayet, bin ölü istatistik kavramının tanrısal bir töze, bir ayete dönüştüğü kutsal cehennem!..
Bir düşünce sorunu çözmek için değil, sorunları çoğaltmak, imlemek ve onu dışa vurmak için vardır. Ama yine de o, çözümden söz etmeyi sorunu göstermenin yollarından biri olarak ileri sürmeyi bir alışkanlık edinmiş ve tarih boyunca, hiç bir çözüm üretemediği halde, çözüm adına yaygaralar üretmeyi bir borç bilmiştir. Öyleyse çözüm nedir; toplu yok oluş ya da toplu kurtuluş gibi gözüküyor ufukta, hamaset dolu bir yaklaşımla, nasıl olabilir bu, günahkâr olmaktan kurtulmamız, tövbe etmemiz, arınmamız için, önce günaha girmiş olmamız gerekir diye bir söz var, insanlığın kurtuluşu, onun sürüklenebileceği felaketlerin en büyüğüyle doğru orantılı bir varsayım ne yazık ki, yaratılışımızın naturası, cehennemi görmeden, yaşamadan, cenneti vaat etmeyen bir tanrının çocukları olmakla yoğrulmuş alışkanlıkla, bizim kurtuluşumuz, o büyük felaketimizle -apokalips- olasıdır, buran yeli esmedikçe, tuz gibi ak olmadıkça ve Sodom ve Gomore yinelenip arşı alaya yükselen bir yansıma, tersinir yadsıma, bir günah cinneti ve bir şirkin ulvi, alelade şahikası olmadıkça, tanrısal bir gazabın, gaddarlığın ve bir kıyamın kapısına varıp, ulaşmadıkça bir kurtuluştan söz edemeyiz biz.
Ama umut var, o yolda ilerliyoruz, ne var ki sanıldığı kadar hızlı değiliz, bizim tanrılarımız nükleer güçlerle donatılmış, alev şeytanlarıyla kucak kucağa, kıtalara nam salmış ve ozon tabakasını delerek Mars'a ulaşmış olsa da; ne yazık ki henüz emekleme dönemindeyiz. Bir kıyamla, umuyla kurtuluşa erişebilmemize daha çok var, kendimizi yok etmek bile yetmiyor buna açıkçası, dahası yetmez. Tüm evreni ortadan kaldırabilecek bir güce sahip olmalıyız biz, olasıdır bu ama bir gelişme sayılamaz ne yazık ki, işte bütün sorunda bu...
Biz tanrının gerçekte bir mahalle bekçisi, bir apartmanın süpürgecisi bile olamadığını anlamalıyız, melek ve şeytanların onun has evlatları olduğunu kavrayıp bilebilmeliyiz ki, yeni bir evren ya da kan ve et uygarlığından amade bir yaşam ve kutuplardan arınmış, reng'ahenk bir kuş cenneti kurabilelim, yine de umutlu olmalıyız biliyorum; Adem'in çocukları bugünlere nasıl geldiyse, cehennemide çıplak ayaklarıyla yürüyerek geçecek, bir anksıyeteye sahip olabilecektir o, çok basit bir beceridir onun için bu ve insan gerçekte bir tanrıdır ama bunu bilmezlikten gelmekte ve çağları geçip gitmek gibi bir uğraş içinde o...
Onu küllerinden doğuracak sihir daima elindedir ve onun şeytanları ve Nemrutları bu dehşet veren vodvilin kozmikomik, komitrajik ve satirik oyuncaklarıdır yalnızca, bu yüzden bugüne dek, tek bir insan yaşadı diyebiliyoruz. Çünkü biz bir kategori olarak yaşadık çağlar boyunca, canlılar sınıfından bir Eden Kristali, bir sürgün, kendimizi yineleyip durduk acımasızca ve acemilik dönemlerini tüketiyoruz yalnızca ve bir deneyimin ustaları olmaktan alabildiğine uzağız henüz.
İstanbul Contemporary'de gözde bir sanatçımızın işinin çalıntı mı olduğu, yoksa bir esin ya da bağımsız bir yapıt mı olduğu tartışılıyor sanal dünyada... Bu açınlar bu yüzden açıkçası, somut ve dürüst, yani gizlentisiz, tüm çıplaklığıyla düşünecek olursak, çalıntı olmayan sanat yapıtı daha doğmadı yeryüzünde, ama kesinlemeler karmaşaya yol açar, bu ne demektir, sanat geçmişin birikimini, yeni bir yorumla sunma çabasından başka bir şey değildir, salt yeni de olanaksızdır bu anlamda, taşın, suyun, eşyanın, yağmurun ve şimşeğin tanrısıyla süslenmiş dünyasında, gerçekten yeni bir şey yoktur ve olmayacaktır da, gerçek sorunda budur zaten, kibar bir deyimle esin diyoruz zaman zaman çalıntıya, oysa tümüyle yineleme, virgülü virgülüne aynı olan bir Don Kişot veya kutsal bir kitabın sunumu, gerçekte çok daha ders verici ve sanatkarane olabilir ya da ışık tutabilirdi bize... Anlamak için Deloslu dalgıç gerek ama paradokslar dünyasında sanat anlayan içindir ne yazık ki...
Çünkü biz sonsuz bir eskilliğin, yeni bir güne gözünü açmış, onun teknolojik türevleriyle boyanıp çalkanmış primatlarıyız ve görünür, kavranabilir evrenimizin versiyonlarıyız; sanatta bunun içindedir, biz de ve ev/renimizin ta kendisi de bunun içindedir, hepimiz ve görüngülerimizin esiri ve esini olan soyut vargı ve varsağılarımızda!.. Başka bir şey üretemeyiz biz, ötekine çok benzeyen, tıpkısını andıran bir sanat objesi veya Mona Lisa'nın birebir kopyasının sergilendiği bir sanat yapıtı, bizim için daha gerçekçi ve ders verici olabilirdi, çünkü yinelemek cezasından kurtulmuş bir sapiens olmaktansa, protest bir bakış açısıyla tıpkısının aynısını ortaya koymak kozmik bir derinlikte dürüstçe bir anlayış ve daha gerçekçi bir yaklaşımdır artık bizim için, çünkü sanat baştan sona bir yinelemedir gerçekte...
Bizim temel sorunumuz, bu yinelemeyi her defasında kozmik bir adap ve derin bir insanilikle anımsatmak, yansıtmak ve duyumsatmaktır belki de, sanat terkedilmelidir diyemeyiz ama sanat bizim sıradan bir parçamız olmaktan kurtulamıyor ne yazık ki, kendimizi anlatmak bir tür yineleme değil midir, böyle bir bildik tanı, köktenci değil, yüzeysel bir tanıya yol açacaktır sonuçta, var olanı kusurlarıyla biçimlendirmek, restorasyonla sözde yenilemek, niçin sanat sayılabilsin ki, ama uygarlık biçimimizi değiştirebilseydik biz, insan hiç olmazsa kendini tanıyabilecek, belki de anlayabilecekti kozmik ölçekte, yinelemek bir tanı olamaz ki, o salt bir tekerlemedir, ama ufkun ardında ne var bilemeyişimiz, bugünkü anlaksal yapımız ve onun sınırları içinde, başka bir gerçekliğe ulaşıp, göremeyişimizdendir. İnsan vahşidir, ölümcüldür, yazgısının tutsağı olup, umarsız bir yaratıktır ne yazık ki, bu topoğrafyası değişmedikçe, o tropikal bir kuşun renkleriyle avunduğu sanata, bir illüzyona ve kendisine boyun eğmeyi sürdürecektir.
Bundan ötürü bir dolayımla Sanatçı günümüzde sanatçı olmadığını ileri sürebilen kişidir, olmalıdır. Çünkü o kaçınılmazlıkla işbirlikçidir, bir yineleyici, günoğulcu ve skolastiktir gerçekte o... Yeni sanat diye bir şey yoktur, versiyonlarımızın piyasaya sürüldüğü, sayısal deneklerin karşıtlamında, kitlelerin beğenisine sunulduğu veya sosyal yaşamda türetken yollardan karşılık gördüğü, bildik bakış açılarının, bilinç üstüne çıkarılmış kozmik, kaotik ve bildik görselleridir onlar yalnızca.
Öyle olmasaydı Şeyh Bedrettin bir kere doğar, Marks bir kez konuşur, Spartaküs bir kerecik kalkışırdı o sürekli şükrettiğimiz, kutsal ve tanrısal bildiğimiz -dünya sahnesi- kurulu düzene karşı, oysa dünyamız saltıklıkla, bu tür düşselliklerin ve açmazlıkla yinelenen motto ve manifestoların ve her seferinde şu ya da bu biçimde 'Yüce Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor' diyenlerin mezarlarıyla dolup boşalan bir ambardır geçmişteki gibi, versiyonlar cennetiyiz biz ne yazık ki. Savaş savaş değil, içimizde kök salmış, bizi kuşatıp temellenmiş bir kavram o, diğer anomaliler gibi tanrıyı günahkar yapan ve utanılması gereken bu... Belirsizlik ilkesiyle yaşayan bir dünyanın ve tüm belirsizliklere hükmeden bir tanrının çocuklarıyız biz. Bir tür ahlaksızlık içindeyiz ve bir sapmayız gerçeklikte ve bu yolla günahtan yoksun olmakla, gerçek bir masumiyetin içindeyiz aynı zamanda, ne yazık ki. Acınası bir devran!..
İnsanlık ilerlemiyor, aşkınlığın versiyonlarıyla gönül eğlendirmiyor, yalnızca keşfediyor o, atomu keşfediyor, nötronu ve gökadaları keşfediyor, peynir çeşitlerini ve karamelayı keşfediyor, yeni bir şey bulmuş değil o, olmayan bir şeyi yaratabilmiş değil -yarattığı tanrı öyle değil ama(!)-, bir yinelemeyi yeniliyor o ve yazgısına doğru hızla koşmaktan da büyük bir haz alıyor... Göğün altında yeni bir şey olmadığı sürece, genlerimizdeki alıcı kuşun, düşlerindeki rengarenk tüyleriyle oyalanan bir çılgınlığın bebeği olmayı sürdürecektir o...
Her zaman bir Quetzalcoatl özlemiyle avunan ve onu savunan baltalar tapınağının bir yabanılı o!..
Sanat, o denli kısır bir çıkışlar yumağıdır ki gerçekte, temaları tarih boyunca, üç beş başlık altında cirit atan neandarteller olmaktan kendini kurtaramamıştır. Nedir onlar, aşk, ölüm, yaşam, zaman, evren, sonsuzluk ve varlık, yokluk ikilemleriyle, onun versiyonlarıyla dolup taşan yaşam gaileleri, savaş, barış, kin, para ve ekonomik, sosyal, kültürel, endüstriyel ne varsa ve onun kozmik açımlarıyla dolup taşan her tür, tümü...
Bizim anlağımızın cennet bağları, Eden Bahçesi o denli küçüktür ki, biz okyanuslar ve sonu gelmez cennet ve cehennemlerin sınırsızlığında taklalar, perendeler atarak yaşamlarımızı düşlerin sonsuzluğunda geçirmekte olduğumuzu sanıyoruz, oysa insan minicil bir yaratıktır ve düşünce kozmolojisi henüz alabildiğine sınırlıdır, bir kaçış içindeyiz biz gerçekte, evrensi her şeyi, her neni algılamakta zorlanıyoruz, her konuda çelimsiz bir varlığız ve bildik sınırlarının dışına çıkmakla tehdit edilen umarsız bedeni, anında intihara kalkışabilir örneğin, dışlanan bir homosapiens -düşünebilen varlık- o kadar naif ve kırılgandır ki, yaşam denilen kozmolojiyi anında yadsıyabilir, içine kapanır ve kendi kendini yok edebilecek basit bir aygıta, bildiğimiz bir alet ya da gülünç bile sayılamayacak son derece sıradan mekaniğiyle, öylesi bir makineye, et ve kanın danteliyle örülmüş bir kurmacaya dönüşebilir. Kurmaca, ne denli tehlikeli ve insansı etikten yoksun bir deyim. Ölümsüzlük bile kurtaramaz bu varlığı, ezasını artırır, o duyguyu terk etmedikçe ve düşüncesi sınırsızlığın kapısına ulaşacak bir biçimde gelişmedikçe, tıpkı kendisi gibi, amorf -anlamdan yoksun- bir biçimde oluşmuş bir yapıntının, bir göktaşının kozmik geometrisinde, cücemsi bir oluntu olmaktan öteye gidemeyecektir ne yazık ki...
Sanatın kategorileri de bir kaç kalemde toplanabilir bu yüzden, uygarlığımız son derece geri ve gülünç bir uygarlıktır inanın, başka dünyalar ve evrenlerin, kuantumla, parçacık ve dalga kuramlarıyla berkitilmiş veriler dünyasının düşlerini kuran insanlık, kozmik çölünde hiç bir şeyle karşılaşmadan, tüm evrenin sonsuza dek uzanan sınırlarını yerle bir ederek, hiç durmaksızın yol alabilir inanın. Bu yüzden kendimizi abartıyoruz biz, başka dünyalar ve canlıların özlemi içindeyiz, yalnızız ve bir ebeveyne gereksinim duyuyoruz her zaman, bir süt anne (süt yolu) ya da bir teselli ocağı arıyoruz sürekli, büyük lokma yutalım elbette ama biz bulamayacağız onu...
Bizi karşılamaya değer bulacak bir kavramlar bütünü, bir töz ve kolloid yığınlarının olabileceği bir evrende yaşamıyoruz büyük olasılıkla, biz sıradansak eğer ki öyle görünüyor, evrende; bir hiçliği barındırıyor olabilir, bu yüzden aksi bile sıradan olabilecektir artık bu madalyonun öteki yüzünün. Sıradan olanın türevleri de sıradan olacaktır doğallıkla...
İnsan bir bölüm bilim adamlarının ileri sürdüğü gibi antropolojik bir sapma; arınmış bir ruhun, sağlıklı diyebileceğimiz bir dna'nın ürünleri ve gerçekten tanrısal sayılabilecek bir gen yığınlarının yumağı olabilseydik biz, bugünün sanat, düşün ve ideolojik dünyasından en ufak bir kırıntı taşımadan varlığını sürdüren, düşüncesini onun en küçük bir endikasyonuyla karşılaşmadan ve kontranın yıkımına uğramadan, sürüp giden bir yapıntılar ve uğraşılar evreninin içinde olabilirdik biz ama evrilişimiz insanın ürkütücü derecede naif ve komik unsurların egemen olduğu bir yapıntıya dönüşmesine yol açmış ve üstelik tanrıları, yığınla, başıboş göktaşı gibi yüzen tabularıyla, inanılmaz bir kutsaliteler cenneti ve cehennemini icat etmişiz biz. Umarsızlığımızdan ve kozmikomik bir karikatür olmaktan kurtulamayışımızdan, iyi düşünmeliyiz, biz kimiz ve neyiz, milyarlarca sözcük arasında, bir'icik sayıda bir 'Umut', eşi bile olmayan bir sözcük var ha!..
Gerçek bir varlık, bugünün sorunlarının hiçbiriyle uğraşmadan, sürüp giden bir töz ya da nen olabilir ve kendini anlayabilme bahtına erişebilirdi belki de ama bu olanak tanınmamış homosapiensimize...
Nereden biliyorsun deselerdi?
Bizden, kendimizden biliyorum derdim o varlığa!..
....
Bir çeviri hilesi!..
THOMAS SEGUİN
*
PLATONİK DÜŞ
Yüreğim bir umardır kutsal sayrılığıma,
Tuhaf bir haz bedenimi tüm engellerden koruyor,
gözyaşı döküyorum saatlerce, o ise, labirentte kayboluyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder