MARCEL AYME ve DUVARGEÇEN
Rönesans’ın ‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın
yaşamında bir yeniden doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. 1966
yılında evimize birkaç gazete birden girmeye başlayınca bizim için bir Rönesans
anının başladığını bilemezdim. Bu gazetelerden Cumhuriyet, bir çocuk için
Malkoçoğlu ve büyüklerin oku bakayım neler söylemiş dediği İlhan Selçuk
demekti. Akşam, Karaoğlan ve Çetin Altan (Taş, Şeytanın Gör Dediği), Milliyet,
Pazar günleri ve Bedri Koraman, Hürriyet ise sözünü ettiğim Rönesansın nirengi
noktası olan Yaşar Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması
demekti. Yaşar Kemal’in İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin
yerini alan Seyran’ın betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar
büyüleyiciydi ki, bir gün buna benzer bir şeyler yazabilmenin düşünü ve dile getirilmez bir
hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun
-ben kendi şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür. O düşünceler hala, güzelliklere erişmek
gibi bir hülya ve tiyatro festivalindeki güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın
verdiği (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir
deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin
erinci) ‘katlanılması güç’ kara duygulu
sevinçler yaşatıp duruyor inanın...
Bu düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor
ki, yazarın sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk
doğurduğu duyusuna kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da
bu düşüncelere yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı
şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç
bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı /
merhemlerden az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç
bir hançerin yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir
süre sızıları dindiren’.
(Kommageneli Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan)
Sanatın o büyüleyici etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp
‘hiç değilse bir süre’ demiş, ama inanın yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın
düzensizliği” karşısında, sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi
ve sevgi karşısında kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice
Faustlar, Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan
bir risale olarak bu sahnede yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç
dalı şiir, yazımı kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür.
Bundan dolayı şair ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü
gerçek şiire ulaşmak insanı, alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi
eğip, bükerek, tozanlarına ayırabilir!
Öykü yaşama daha bağlı ve daha bizdendir, onun için bir şey; şiire
yaklaştıkça nitemler değişerek, uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi
kendisinden uzaklaştırır, şiir karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder,
daha açığı bir şiir bir öyküyü yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla
eritip yok edemez.
Unutamadığım ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan
kedinin öyküsüdür, bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini
öğretti, yazın günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz
bucaksız sınırlara doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama
‘insana ilişkin her şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını
düşünerek, bilinmeyenin karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka
yapabileceğimiz bir şey yok, yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler
olduğunu savlamak, bu bir yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye
sözcüğünü kullanmak, geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi.
Dil bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen
dil, durağan toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri
kalıyor demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna
yeniye sırt çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir
şey olabilir mi bilemiyorum. Yakup
Kadri’ye dil olarak benzemek bugünün dünyasında trajikomik bir durum oluşturur,
ruh olarak benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında
kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle
yetinebiliyorsa ne mutlu... Bu duruma
engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek
verenler için, her çağdaşın kabul edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak,
insanı güz döngüsünde düşen yaprakların üzüncüne boğuyor.
Duvargeçen’deki öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron)
öykülerine benzer biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu
bir prototip, çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar,
bu yüzden acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli,
öyküler belli bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir
‘Provans göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri
de içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü
salt bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin
içine sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor.
Fantastiğe giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze
seyretmiyor, acıklı ama gülünç de olabiliyor.
Duvargeçen adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan
yazmak öyküye, romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak
için bu tür kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem
oynatabileceği alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek
alkışı hak ediyor, insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu
gerçekleştirmesi kadar olağanüstü bir şey yoktur. Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak
şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet
yarışçısının konu edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi
anlatmaya kalkınca, anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi
çekincelerle duralıyor. Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler,
öyle olaylar var ki...
Ama bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler
insanı, karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu
anlar susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve
Antimartinlerle doludur. Gene de Sonuncu
adlı öyküden bir bölüm sunup, ‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost
kilometre taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola
mı döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik
bir markadandı, öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın
adını bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar
altında kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama
Martin öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu.
“tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak
değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü
çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü!
Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım
arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu.
Bir kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa
Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların
daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı! “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı
ben alacağım” Portre Maillot’dan çıkıpda
bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin
darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve
son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
‘Ben kardeşinin imgesini ya da
gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen o boşyüce gözlemciden
daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, salt
unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı
bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın,
tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve başkasının zamanının labirentini bir
türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben. / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. /
Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayan, sabahları omzuna
mavi Venüs damlayan, Haydn’la
Vivaldi ’yi inleyerek dinleyen, aşığının yolunu kirpiğiyle
gözleyen, yıllar önce Maraton’da haykırarak ölen, insanı hayvanların şahı
gösteren, kozmik bir avuntuyla içini çeken, diktatörik bir alışkanlıkla gülen,
klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama benim babam Austerlitz’de savaşmıştı
diyenler!..’ Işığının yanıp söndüğü boş
bir odada oturuyor olabiliriz...
“Sestos’da zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli
bir At’la sevişir Hero” dedi. Öteki,
“ Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara
baktı.
Ne diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...
ULUS
FATİH
ulusfatihattnet.net.tr
Duvargeçen / Marcel Ayme / Sel Yayıncılık
‘GÜNDÜZ GÖZÜYLE’
ÜÇ GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların
nescine koymak / o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi /
ne büyük laf / ne derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu
akşam. / Bu akşam bir sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen
Madrid kapısındasın / biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların
(...) Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey
yapamam.”
Nazım’ın şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki
iç uyumun görkemi (dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı
biçimde gizlenmiş bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca
bir yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve
içten olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle
bir duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin
dışına çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere
taşımalıdır. Bütün bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden
ayıran kıstaslar herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi
gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar
için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır.
Bir yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu
değildir. Yazar, aslında her değerli
yazın yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler,
ayrıca bu özel şey, kendince bir
gerçeklik kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere
ulaşabilmek, dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle
geniş bir gönül oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt
vermekle kalmayacak, iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler
corpusu’nu kara kamunun gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama
bizde de Enis Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini
oluşturuyor yavaş yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör
sayılabilecek yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura
sunarak,
sanıyorum bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar,
sırasıyla, Münir Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan
Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının
devamı veya ona bir nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u.
Surat Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan
tarihi, anektodal izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü
tarihi gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler
77 sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize
çağrışımlar yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık
sağlıyor. Reader’s Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler.
Kitaptan iki alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının
üzerine inşa eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki
yüzyılı aşkın bir süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina,
Büyük Petro’yu manevi babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini
yüceltme amacıyla, bu heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da
dev bir kaya ilişmiştir gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro
bu kayaya yontulacaktır (yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki
kadem uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at
koşuldu, özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra
Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden
oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe
koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte
bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu
gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan
engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine
bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan bir
şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’ Diğeri
alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında,
kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında
öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer.
Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu donanma komutanı olarak atamasıyla,
korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan
kahramanına dönüştürmüştür.
Oysa Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma
kalıtımına sahip bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık
öğütleri verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen,
kafasına ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen,
zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve
düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle,
değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla,
eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı
korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş,
tarihe geçmesinin yanısıra. Maria’nın
eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın
ardından canına kıydığı için’
Bilinir ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije
savunmasında erzak bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin
düşeceğini anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu
istek kısa sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır,
Osmanlının gücü övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder.
Cellat eşliğinde öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak
dolu çuvalların bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır)
geçer ve celladın anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği
gibi imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen
askerler büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın
erzaklarla dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda,
kalenin henüz güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük
yanlıları, üç gün sonra artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer
alestelerle savaşı yitirir ve Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın
böyle paparazzi-asparagas yanları da vardır.
Antonin Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise,
zamanın dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı
kolunu çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok,
yani et sahibi olmak için, ve öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası
varken ve kazanılacak bir varlık yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı.
Hayvanlarda yedi onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi.
Tat aldı bundan kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi.
Şu pislik tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından
mı, yoksa dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza
dek korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş
olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve
boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü
sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı.
Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil
de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı
kitabıdır ki... Chevrolet’lerin
Buick’lerin kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’
dünyasında olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk
yapıyor. Bizde, üçgenin iç açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek
eğiliminde olduğumuz için, bu durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner
yine okur’ dedirtmemek için okur!
Nazım’la başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki
kırılan kalpler bağışlasınlar diye okunsun,
çünkü aşk akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden
kalan hayale / halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle /
balından mahrum bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve
asi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır,
başkalarının başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın
sonlarında Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
ULUS FATİH
Bir Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud
Sorularimiz:
1.
Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme
sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha
öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve
olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu
bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan
Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim
düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı
değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir
(yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen
ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem
ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince,
öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz
yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat
çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir
anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara,
metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal
varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç
olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse
(burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun
Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle
bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla
Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda
kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık,
neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk
duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız
bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde
belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve
kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2.
Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine
inaniyor musunuz?
Duygu
ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize
etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden
değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu
nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki
seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir
grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan
ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi
düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü
hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz
onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3.
Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü
veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım,
yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması
istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik
kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz,
adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan
kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir
-ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel
olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek
sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın
dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir
yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in
“Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki
gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “ (Çeviri: C.
Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi
yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı
geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz
sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki,
her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor-
doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında
taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu
topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?..
Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle;
şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us
yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın
kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri
eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye
dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın
yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi
olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar
altına alındığı, iki yüzlü Janus
veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı
günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da
bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir
toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin
yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri
vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın
içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü
eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun
kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı
başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin
hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik
duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona
sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini
çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların
ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da
(Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme
arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı)
sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek
isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu
doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı
var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey
istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu
uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında
durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup
gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından
kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü
dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz
almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir
ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya
benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik...
Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup
olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder.
Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz,
çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın
turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü
yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok
sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür
bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla
aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı
notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte
barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce /
içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen
bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur
saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan
ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep,
bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan,
mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan
sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç
yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da
bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz.
Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi
zaman bir sevince yolaçarak anlağımıza
çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde /
uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama
geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak
bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS FATİH * 15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy
Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2000li
yılların Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul
ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki
savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar,
usdışı makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her
canlının sui generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde
de var mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen
bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi,
geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama
günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde
kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık,
öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya
da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak
kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek
‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya
okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün
insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet
kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile
insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir
ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan
olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir,
yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir
imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir
çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun
ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi
belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu
söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar,
özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından
kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız
dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir.
Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta
tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok,
içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var
yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç
bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her
gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani”
(Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker
öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız
anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda
geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için
uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir
paradoksla gençliğimizde geleceği, yaşlanınca da geçmişi yaşamak istiyoruz.
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var
biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı
Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı
kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u
ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan
okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından
öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa
karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde
sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler
savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi;
yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’.
Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu
tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne
henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak
içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve
öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca
umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz
efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun
başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te,
denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken
ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok.
Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş
zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta
yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi
uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe.
Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu
pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve
güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü
dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını
birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık;
beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış
gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız
ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil
mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende
öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice
ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu.
Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama
çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden
birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine,
‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği
sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne
savuruverecektim bir gün... İşte bundandır dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza
kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak ‘Sevişme
Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla
hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı
belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla
sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik
edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti artık ey
sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp
giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra
geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir,
elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı /
Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu
dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke,
başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç
içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün
ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman
kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz
sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını /
Öykü /
Burhan Günel / Etikus
Yayınları / 240 Sahife
ESKİMEMİŞ
ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
‘İyi bir sıçrayış
gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp
sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük
fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir
uzantısı, kesenkes onun bir parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde
düşündüğünüzde son derece anlamlı olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir
fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi
şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa
veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu
konudaki pişmanlıklarını biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla
ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca
yaşama dönüktür, güzellik, barış ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat
performansı olmasın ki ölüme çağrı, zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden
çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı
başarması, bilim alanına “Çin’de bir kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar
yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örneğin; köşe
başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı hizmetin sanatsal bir yönü
olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların estetik duygularını
geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara ulaştırdığı gıda maddesinin
sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri
olduğunu kabullenip, satımı içtenlikli
bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür duygulanımlarla hareket edip, böyle
gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım dünya hem daha bir güzelleşir, hem
de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye
düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde alışılmadık, derin bir kültürel
dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin alışkanlıktan öte, inaksal
formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden değişemez
mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür ya da görmek isterken,
inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygılarından ötürü
bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia
ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .
Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini günümüzün, bildik
iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hırsına bırakınca,
şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç) hırsızlığına
dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki birgün içimizdeki şiddet genini denetler,
kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla yoğurarak
belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir
geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni
bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa,
baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç,
insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu
hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak
dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda
böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü,
karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok,
tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki
daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o
eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi
çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan /
palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin /
bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su
sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o
insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar
buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte /
suda /
nerdeyse kızarmış
yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara
kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan
için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine
kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter
/ kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu
/ boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan /
ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için
varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner
işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa
da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış
çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan
anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt
ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna
sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /
ve fısıltısı
ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim
demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım /
duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım /
dünya benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş
acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı
Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga
bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin
savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki
bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara
bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum
ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı
unuttum. /
Anne ben kimim? /
büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan
toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara /
parası olanlara!.. /
Anne... benim annem
kim?.. /
Küçüğüm, tarihi
katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin
Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular
üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız
biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki
insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta,
giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde
‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın
kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor
ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin
uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler,
evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&
ULUS
FATİH
18.10.2003
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi / 72 Sahife
‘AY
BATARKEN KANCAMA’
ŞİİRİMİZİN
UÇARI PRENSİ
Arjantinli
bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı
özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi
aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın
erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım.
Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle
önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla
daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı,
konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek
belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun
ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini
zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem
vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama
bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996
yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.
Bir
şairdi Ercüment Uçarı, ama az konuşur olmak nasıl insanları tuhaf bir gizemle
sarmalarsa, Uçarı’nın şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşılmaz
bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandır kimsenin pek ilgi
göstermediği ancak özel bir yaklaşım, eleştirmen veya yazın tarihçilerinin
üstünde oturup düşünebileceği analitik bir çabanın anlaşılır kılabileceği bir
şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayalı, her sözcük kendi içinde bağımsız bir
düzenle diğerine ulanıyor, dizeler böyle akıp giderken, Beykoz’dan Paris’e,
oradan çocukluğun bir imgesine ve oradan uzaysıl bir simgeyle çevren dışına
çıkarken yine örneğin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu.
Abartıyor sayılmazsak hiçbir şiirinin başladığı ve bittiği düşünülemezdi,
yaşamdan bir fragman, bilinç akışı ya da otomatik metine bağlanmış
mekanize-motorize sözcüklerle yazıyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel
bir amaç taşımadan, çağrışımdan çağrışıma geçen, dizelerinin son derece öznel
sürüklenişinde, hiçliği ve hepliği dışlayan bağımsız ve öyle ki bu Ercüment
Uçarı şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşımla dünyamızın, letrist
akımından bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini
harmanlayıp, duygu ötesi; düşkıran bir sonülkü’nün peşinde akıp gidiyordu... Ve
öylece de veda etti gitti.
Onun
haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazılmış olması en şaşırtıcı
yanıydı, bu gizem ancak yazı ile gerçekleştirilebilirdi. İnsan kendisinin
tutsağı sayılabileceğine göre; Uçarı şiirselliğe bu denli uzak bir şiire neden
bağlanmış olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dışa vurmasa da özgün
olmak ister, şiirinin diğerlerinden ayrılmasını, ilk bakışta adının, sanının
sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz bilgilenim ve
herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazınsal ontolojisi,
‘sığmazlık gerçeği’ karşısında, gerçek, gerçeküstü, letrist, dadaist, birinci
yeni, ikinci yeni derken yalpalayışını olması gerekenden çok uzağa, olmaması
gerekeninde pek yakınına düşürebilir, bu ikisi farklıdır. Bu öyle geometrik ve
öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin dizginlerini
elinde tutamaz hale gelir. Dolayısıyla bizim büyük şiir dediğimiz her şiir
aslında insan anlağının sınırları içinde bir algıyı karşıladığı için bir ölçüde
ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayılabilir. Çünkü sınırlarımız dışındaki
her şey katıksız bir anlamsızlık ve determinist kavramın dışında sayılacağı
için insani sayılmaz, bu şiir içinde böyledir.
Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç
noktasına yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu
tür şiir hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse
bile, her gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda
kıyıda kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç
matematiğinin dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli
sayılmalıdır, öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her
şiir aslında bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için
bir hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana
ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı
yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün
büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya
çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu
denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı
için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair
sayılmayı hak etmektedir.
Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı
başaramamış veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de,
kamunun oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama
göstergesine dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet
Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel
bu anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge
Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede
kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı
anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın
acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik,
didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça
kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt
sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar
içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini
gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir
sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak
ettiği yeri alabilmelidir.
Onun tek tük örneği
kalan yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken
Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’
kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken
Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının
düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli
fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından /
katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda /
perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık /
dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının
büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar
göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler
ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor
mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı
yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli
renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan
elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir
selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat
ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz
çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ
başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz
suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri uyurlarken
taraçalarında’
İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu,
şimdi daha kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka
şiirini sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant geçiyor /
nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin ellerinin asaları
/ düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli / istanbuli kanarya ile
ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino rossinin yüreği /
resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs / üzüm hoşafı tenli
göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri / ne çok
yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının / dalgın
bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının önlüklerini
/ şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar / iç
çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına /
boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır
akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede
şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı
kasketine’
Yalnız kendi şiiriyle
cenkleşen, Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin
görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların
olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını;
poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için
saygıyla anıyoruz.
12.11.2004
ULUS FATİH
GALERİ X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim
2003’de Cumhuriyetimiz tam 80. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim
devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin
genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü
özgürlükçü olamayan Sovyetler
dağılırken, tüm zorluklara karşın
çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu
sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya
ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz
olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere karşın 1923
ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan
tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin
yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz
kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi
gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’
savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve
kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu
olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve
düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi
sanatçılarımız 29 Ekim 2003’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını
sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik
dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren
buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt
içinde ve yurt dışında da açılabilmesi
amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir.
Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans
dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu
dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk
elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere
kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş
parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak
onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha
yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin
skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi
havariliğiyle, sahip oldukları küpün
içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez
kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve
eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi
yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 27 sanatçının yapıtları sergilenecek,
Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün Erbil’den Nilüfer Çile’ye dek klasik,
çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun,
hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların
verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz
sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç
duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken,
dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına
inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın
bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin,
çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek
yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve
genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata
bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe
olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve
günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle
etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra,
/ leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten
sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve
İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan,
mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla
yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle
savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan
sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, /
elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose.
Çeviri; Ü. Tamer)
Birde savaş çığırtkanlığının
kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi
emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim /
Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. /
Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen /
Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar yüzünden
yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak
verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması /
korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir
Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını
bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç
değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı
övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur
cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli
olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz
sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
07 / 10 / 2003
YANITLAR: Ulus Fatih
1- 2005 yılının ilk günlerindeyiz
ve deyim yerindeyse yarım yüzyıldır yaşamaktayım, bir görecelilik sayılacağına
göre iyide kötüde yaşamış olsam yinede elli yıl
korkunç bir zaman dilimi sayılabilir. Nedenine gelince Dağlarca’nın öne
sürdüğü ‘sığmazlık gerçeği’ gibi zamanın baskısı altında eziliyoruz, ne
yaparsak yapalım, bin yılda yaşasak zaman yetmeyecek ve biz geçip gideceğiz, bu
nedenle zamanı iyi değerlendirmek ve daha önemlisi yaşamı sevmek gerek diye
düşünüyorum., en olumsuz koşullarda bile yaşamın sevilebileceğini düşünüyorum.
Borges’in Yolları Çatallanan
Bahçe adlı kitabındaki bir öyküde Jaromir Hladik adında bir oyun yazarı var,
Hladik yahudi asıllı olduğu için ölümle cezalandırılıyor ve tam kurşuna
dizilirken, gözünden bir damla yaş süzülüyor ve o anda bitiremediği en büyük
yapıtının son perdesini zihninde yazıp tamamlayarak ölüyor. Burada asla bir
sanatçının hırsı ya da ölümsüzlük arzusunun veya sanat sevgisinin trajik bir
görüntüsü amaçlanmıyor kanımca, asıl anlatılmak istenen Nazım’ın ‘Aslolan
hayattır beni unutma Hatçem’ deyişi gibi, yaşama duyulan sonsuz sevgi ve
borçluluk duygusunun, olabilecek en çarpıcı, en edebi duygulanımının dışa
vurumu yatıyordur sanırım. Ölüm anında bile yaşamdan kopmama arzusunun ve ona
bağlılığın kozmik senfonisidir duyumsanıp anlatılmak istenen. Ama işte bu
bağlılık ile zaman bir paradoks yaratarak bizi çıkmazlara sürüklüyor ve inişler
çıkışlar, üzünç ve mutluluklarla bir düş gibi yaşamın geçip gittiğini
görüyoruz. İsabey kasabasında doğan, onlu yaşlarda kente göçen, sonra okul
nedeniyle başka bir kente göçüp akabinde dönen, bir süre sonra şehirler şehri
İstanbul’a gelen, arada Ankara’da yaşayan bir insanın özgeçmişi de düşten başka
bir şey değil artık. Uzun süredir İstanbul’dayım evet ama bu kez de İstanbul’un
kendisi bir düş olduğu için bu puslu manzara sürüp gitmekte.
2- Sanatsal ve kültürel
etkinliklerimden söz edemem, çünkü bir izleyici ve elden geldiğince
katılımcıyım. Geçmişte, özellikle öğrencilik yıllarında şiirle yakın bağlarım
oldu ve başta şiir olmak üzere yazın alanında okudum ve bazen de yazmaya
çalıştım, öykü ve deneme üzerinde, hatta bir roman üzerinde çalışmalarım var,
bunun dışında sergileri gezmek, Beyoğlu’nda dolaşmak ve bazı geceler resimle
uğraşmak dışında yaptığım bir şey yok, varsa da düşlemekten öte bir şey değil.
3- Sanat anlayışı sözü sertçe bir
yaklaşım sayılabilir ama bu konudaki görüşüm sanatın tersinir olması
gerektiğidir, günümüzde sanat; sanat objesine dönüştürülebilen her şey anlamına
geliyor artık. Oysa sanat, yaşama olabilecek en uzak noktada başlayan ve
olabilecek en yakın noktada duraksayan şey (fenomen-obje) olmalıdır kanımca. Bu
bakımdan sanat insanları anlamaya çalışmaz (onlara yakın, anlaşılır olma vb.)
insanlar sanatı anlamaya çalışmalıdır, çünkü sanatçı bir şey yapıyor, örneğin
savruluyorsa bunun nedeni sensin (izleyici-okur) ve bu nedenle ve öncelikle onu
kamu anlamalıdır.
4- Birkaç gün önce İstanbul
Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel
sanatlara olan ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne
denli az uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz.
Ertesi gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen
oranın bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği
ibaresini kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli
fıkranın bir eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve
‘bunu bende yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun neslinden gelen biri olarak
müze olsunda ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi
çoktan kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama
çok boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel
sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde
bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır,
oysa kendimize bağlı sanırız. Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin
ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum,
ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret
yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal
izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen
bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz,
bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi
artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu
gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve
reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel
anlayış ancak işgören sanatçılar yaratır.
5- Sanatsal bir uğraş o denli
büyük değişiklikler yaratır ki insan üzerinde, dünyayı; bir sanatla uğraşan
kişiler ve bir sanatla uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz, bir
sanatla uğraşan kişi daha hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz, şiddete
uzaktır ve insanlığın hallerini daha iyi algılayabileceği için (tarihi-sosyal,
çünkü sanat bir kültür içerenidir) aslında daha donanımlıdır ama yaşadığı
dünyaya konumu ve organik yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu
kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir karşılık
olup sanat ve sanatçı gerçekten bir karşı duruş sergilerler, bunun dışındaki
şeyler örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve
aslında diğerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.
6- Bu soruyu sanat bir yetenek
değil eğitim işidir diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin tanımının
tam olarak yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim
midir, tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir. Sözcük olarak
yeteneğin varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe
inanmak usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek olabilirlikler
alanının tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz,
hatta sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca
mistifike, soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz
Paul’un yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak
bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep var
olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası gibi birbirini
izlerler.
7- Yukarıdaki açıklamaya bağlı
olarak, olağanüstü bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya
kadar! Tansık insanın kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da
sanatsal etkinlik ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de
konumlar sonucu kavranılmaz bir şeymiş
gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra
diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun
dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin
dili, kültürü kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak
toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde
dil sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır,
bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halende öyledir. Bir görüşe göre
Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum
dilini yeni bulmuştur, doğrusuda budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle
oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde
kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok
uluslu Osmanlının, Balkan. Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma
yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta
kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan
Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir
dokunca (müdahale) ya son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş
dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu
anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı
bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla
ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa
basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde
‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı
söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz
hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir.
Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve
bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın
kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir
aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak
gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp
yozlaşabilir.
8- Bundan sonra yapmak istediğimiz
şeyler, yaptıklarımızın, yapmaya çalıştıklarımızın türevi olacaktır. Dilimize,
kültürümüze, sanatımıza katkıda bulunmaya çalışacak, kültürel değerlerimize,
müze bahçelerinden gün ortasında yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok
edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp giden çabalarımızı artırmaya, bireysel ve
toplumsal kayıtsızlığımızı hep birlikte yok etmeye çalışacağız. Novalis ‘Şiir
insanın doğal dinidir’ demiş. Bunu ‘Sanat toplumun doğal dini olmalıdır’
biçiminde düşünebiliriz. Bu söyleşi ve çeşitli konulara ilişkin düşünceleri
dile getirme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.
ULUS FATİH 08.01.2005